Beş Milyoncuk Borç Verir misin? – Osman F. Seden (1975)

“Sen asıl parasızlıktan kork. Dünyada meteliksiz olmak kadar kötü bir şey yokmuş. Adam korkudan konuşamıyor. Allah seni inandırsın; meselâ sevdiğin kıza benimle evlen diyeceksin, diyemiyorsun. Ama bak şimdi nasıl cesaretle konuşuyorum. Değil mi, değil mi, Perihan?”

Büyük ikramiye çıkan millî piyango biletlerinin içinde kaldığı ceketin peşine düşen iki arkadaşın hikâyesi.

Ahmet Üstel’in senaryosundan Osman Seden’in çektiği, 1975 yapımı bir komedi. Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın 1970 ve 80’li yıllarda bolca çektikleri filmlerden biri olan çalışma bunlardan herhangi birini seyretmiş olan birisine içeriği ve mizahı ile epey tanıdık gelecektir ve zaten film de komedisini iki baş oyuncusunun sempatisi ve popülerliği üzerinden üreterek bu tanıdıklık duygusundan yararlanıyor çoğunlukla. René Clair’in 1931 Fransa yapımı “Le Million” adlı komedisinden, ceketin cebindeki piyango biletinin peşine düşen iki kişinin maceralarını anlatmak açısından esinlenmişe benzeyen Ahmet Üstel senaryosu, Yeşilçam’ın mahalle dayanışması, dostluk ve saf sevgi örneklerinden biri ve o dönemin havasını özleyenler için daha çok.

Filmin açılış sahnesi seyredeceğimiz hikâye hakkında epey ipucu veriyor. İlk görüntüler; ahşap evler, gecekondular, yoksul bir bölgede olduğumuzu gösteren sokak ve evlerin balkonlarına ve boş arsalara asılan çamaşırlar gibi unsurlarla kahramanlarımızın yaşadığı ortamı anlatıyor bize açık bir şekilde. Bu görüntülerin hemen ardından çalar saatle mücadele ettiğine tanık olduğumuz Zeki Alasya ve onunla sıcak bir dostluğu olan Metin Akpınar’ın görüntüleri de iki baş karakteri bize kolayca -klişeleri de kullanarak- tanıtıveriyor: Zeki’nin saf olanı, Metin’in ise daha baskın ve ilişkilerinin “yöneticisi” olan kişiyi canlandırdığını anlıyoruz. Bu giriş sahnesi ve sonrasındaki birkaç sahneden sonra, hikâyenin tüm gelişimini ve sonunu kolayca tahmin edebiliyorsunuz. Piyango biletinin cebinde olduğu ceketin peşine düşen iki kahramanımız komik maceralar yaşayacak ve bu arada kazanılan büyük ikramiye de onların yaşadığı mahallenin sorununa çözüm olacaktır. Üstel’in senaryosu bu tahmin edilebilirliği kırmanın peşine düşmüyor, onun yerine Zeki ve Metin ikilisinin sempatikliğinden ve mizah gücünden yararlanmayı tercih ediyor.

Tüm bir mahalleyi borçlandırarak, ipotekli evlerine el koymayı planlayan zengin bir adam, onun oğlu, her ikisi de kahramanlarımızla aynı iş yerinde çalışan kadınlar ve kahramanlarımızın dostu olan bir sarhoş… Bu karakterlerle bir yandan bir bilet peşinde koşma hikâyesi, diğer yandan evlerini ve mahallelerini zengin adama karşı korumaya çalışan halkın mücadelesi ve elbette iki ayrı aşk macerası (bu aşkların biri karşılıklı biri ise karşılıksızdır ve ikincisinin hikâyenin sonunda nasıl dönüşeceğini seyirci de rahatlıkla tahmin edebilecektir) yaklaşık 1.5 saatlik süre boyunca dinamik ve eğlenceli bir şekilde bize aktarılıyor. Yeşilçam’a özgü olarak, elbette hikâye bir gerçekçilik derdinde değil pek. Öncelikle mahallenin tümünün zengin iş adamına nasıl ve neden borçlandığını açıklama ihtiyacı duymuyor senaryo. Günümüzün “kâğıt üzerinde yasal ve yararlı” kentsel dönüşümünün vahşiliği daha açık olan bu örneğinin nasıl oluştuğunu bilmek seyircinin hakkı elbette ama bunun cevabı yok filmde. Kolayca halledilebilecek kimi sorunlardan da rahatsız olmamış filmin yaratıcıları. Örneğin, piyango biletinin üzerindeki numaraların eğretiliğinin (numaralardan birinin yapıştırıldığı çok açık bir biçimde görülebiliyor) umursanmamış olması ilginç çünkü filmdeki en önemli nesne bu belki de.

Filmin kimi sahneleri gereğinden fazla uzattığını da söylemek gerekiyor. Örneğin Zeki’nin meyhanedeki sarhoşluk sahnesi zaten o sırada pek de güçlü olmayan komediyi iyice ortadan kaldıracak kadar uzatılmış. Neyse ki bu tutumun olumsuz etkisi zaman zaman iki başoyuncunun güçlü komedi becerisi ile çok da rahatsız etmiyor, hatta tam tersi yönde bir katkı bile sağlıyor hikâyeye. Örneğin Zeki ile Metin’in büyük ikramiyeyi kazanan numarayı öğrendikleri (ve tahmin ettikleri) sahne kesinlikle çok başarılı. Buna karşılık, tekrarlanan sahnelerden de oldukça akıllı bir biçimde yararlanmış bir film bu. Örneğin “mutfaktaki gürültü”den defalarca hâkim karşısına çıkmaya ve yarım kalan öpüşme ve sevişmelere kadar bu tekrarlar epey eğlenceli bir komedi sağlıyor seyirciye.

Filmin en güçlü anları Üstel’in senaryosu ile iki oyuncunun en başarılı anlarının bir araya geldikleri bölümlerde çıkıyor karşımıza. Örneğin Zeki Alasya ile umutsuzca âşık olduğu Perihan Savaş arasındaki bir sahnede Zeki’nin sakarlığı, mahcubiyeti ve hayal kırıklığı çok eğlenceli. Bir film süresi için çok fazla olay ve karakter içeren film mafyadan hippilere kadar çok farklı unsurları karşımıza getiriyor ve bunlardan bazen güçlü bir biçimde yararlanırken, bazen de oldukça zorlama yollara sapıyor. Bu ikincisinin en çarpıcı örneği ve filmin de en zayıf bölümlerinden biri hippiler ile olan bölüm. Düello meraklısı Fransız baba karakteri sanki başka bir filmden yanlışlıkla buraya düşmüş gibi görünürken hippileri kaba bir erotizm için kullanıyor film. Sinemamızın 1970’li yılların ikinci yarısında en uç noktaya, pornoya, kadar uzanan erotizm akımının izleri bu filme de taşınmış görünüyor. Örneğin uzun bir sahnede karakterler konuşurken arka planda veya karakterlerin hemen yanında dans eden çıplak dansözleri görüyoruz uzun uzun. Hikâye ile hiçbir ilgisi olmayan bu ucuz görüntülerin filme “edepli” bir erotizm katma çabasından başka bir amacı yok kuşkusuz.

Kendilerinin ve içlerinden birinin kız arkadaşının yaşadığı mahallenin başındaki sorundan haberdar olmayan iki adam, 2 saat önce trafik kazasında ölen bir adamın dükkanının kepengine “Cenaze nedeni ile kapalıyız” yazısının asılabilmesindeki tuhaflık veya bir sahnede sokaktaki bir çocuğun kameranın çekim alanına girmesi nedeni ile azarlandığından olsa gerek telaşla kaçıp görüntüden çıkması gibi problemlere de sahip olan ve oyuncuların kendi gerçek isimleri ile oynadığı film sonuçta bir “Zeki Metin” filmi ve bu tanımlama ne çağrıştırıyorsa tam da öyle bir çalışma. Bu tür filmlerin pek de hayranı olmasanız bile ve “Seni elimden Emin Cankurtaran bile transfer edemez” gibi sıradan birkaç espriye (o dönem FB kulübünün başkanlığını yapan Cankurtaran’a gönderme yapılmış) muhatap olmak gibi riskler barındırsa da, aralarında Metin Akpınar’ın yüz renginin birkaç kez değiştiği sahnenin de olduğu komik bölümleri ile eğlenceli bir film bu ve senaryonun da sağladığı olanak ile Zeki Alasya’nın daha önce çıktığı bir çalışma.

Das Boot – Wolfgang Petersen (1981)

“Motorlar dayandığı sürece, biraz şansımız da varsa, eve ulaşacağız”

İkinci Dünya Savaşı’nda müttefik filolarına saldırmakla görevlendirilen bir Alman denizaltısındaki askerlerin hikâyesi.

Alman yazar Lothar G. Buchheim’in aynı adlı romanından uyarlanan bir Alman filmi. Wolfgang Petersen’in senaryosunu yazdığı ve yönettiği film Buchheim’in bir savaş muhabiri olarak edindiği tecrübelerin üzerine kurulmuş etkileyici bir çalışma. Açılış ve kapanış sahneleri dışında tümü denizaltının içinde ve yüzeye çıktığında da üzerinde geçen film kapalı ve küçük mekânları etkileyici bir klostrofobi duygusu yaratmak için kullanırken, bir yandan da mekânın sıkışıklığını yok eden bir beceri ile kullanılan kamera ve kurgulanan sahneleri ile önemli bir aksiyon filmi olmayı başarıyor. Birkaç sahne dışında tümü erkekler arasında geçen bu film diyaloglar ve karakterlerin davranışları üzerinden bu özelliğini sürekli olarak sergiliyor. Bir savaş hikâyesini gerilim duygusunu hep diri tutarak anlatmayı başaran önemli bir çalışma.

1941 sonbaharında geçiyor hikâye ve bir Alman denizaltısının içindeki kırk iki kişinin yaşadıklarını anlatıyor bize. Açılışta Fransa’nın La Rochelle şehrindeki limanda ve bir gece kulübünde, ortalarda bir yerde İspanya’nın Vigo kentindeki bir limanda ve kapanışta da tekrar La Rochelle’de geçen kısa bölümler dışında tamamı denizaltı içinde yaşanıyor olan bitenin. Hitler’in Biritanya’yı kuşatma altına alma hedefinin en önemli aracı olan denizaltı filosunun ilk yenilgilerini almaya başladığı ve bu nedenle daha fazla denizaltının gittikçe yaşı düşen mürettebatla savaşa katıldığı bir dönemdeyiz. Açılış yazısında belirtildiğine göre yaklaşık 40 bin Alman denizcinin katıldığı ve otuz bininin geri dönemediği bir savaş bu. Aralarında Hitler’e çok sempatisi olmayanlar olsa da bir subayın deyimi ile “Küstah, cesur ve Führer’e inançla dolu” bu askerlerin yaşadıklarını, karakterlerinin birer insan olduğunu hiç unutmadan anlatıyor bize film. Aralarında yönetmen ve uyarlama senaryonun da olduğu altı dalda Oscar’a aday gösterilen film günümüz sinemasının “teknik şovun içeriği ezdiği” hikâyelerinin ötesine geçmeyi başarıyor bu nedenle ve kendisini ilgi ile seyrettiriyor. Klaus Doldinger’in güçlü tonları olan ama hikâyeye uygun bir hüznü de içeren melodilerinin önemli bir destek sağladığı film bu özellikleri ile sadece bir savaş filmi olmanın ötesine rahatlıkla geçiyor.

Erkekler arasında geçmesine ve bu erkeklerin tümünün asker olması nedeni ile ayrıca -savaşın da dozunu artırdığı- ek bir sertliğe sahip olmasına rağmen film bir kırılganlık ve acizlik duygusunu hep barındırıyor tüm hikâyesi boyunca. Ülkeleri savaşın başlatıcısı ve milyonlarca insanın hayatının da sorumlusu olmasına rağmen, hikâyesini seyrettiklerimizin birer insan olduğunu ve onların bu suçların failleri olmadığını hep hissettiriyor film bize. Bu bakımdan da özellikle Amerikan sinemasının İkinci Dünya Savaşı filmlerinden ayrılıyor; hem “düşman”ın tarafından bakıyor olan bitene hem de bunu hayli içeriden bir bakışla yapmayı başarıyor çünkü ve en az bunlar kadar önemli olarak, bir zafer veya kahramanlık destanı anlatma derdi taşımıyor. Ayrıca uzun süresinin çok önemli bir kısmının yaşandığı denizaltını bir bakıma gerçek dünyanın küçültülmüş bir kopyası olduğunu ve orada yaşayan kırk iki kişi için burasının uzun bir süre için gerçek dünyanın yerine geçtiğini de güçlü biçimde anlatan sahneler var filmde. Set tasarımlarının başarısının da dikkat çektiği film dozunda görsel efektleri ile de doğal ve gerçekçi görünümünü hep koruyor. Karakterlerin uzayan sakalları, yorgunluktan her gün daha da çöken yüzleri gibi unsurlar da filmin gerçekçliğine ve etkileyiciliğine katkı sağlıyor.

Filmin önemli bir başarısı da ses efektlerinin ve bunun tam tersi bir yönde de sessizliğin ustalıkla kullanılması. Düşman gemilerinin sonarlarına karşı takınılan mutlak sessizlikten gittikçe daha derine dalan denizaltıdan artan basınçtan dolayı gelen seslere, karakterlerin duydukları tüm sesleri (en ufağından en yükseğine kadar) anlamlandırmaya çalıştıkları sahnelerden kaos anlarının gürültülerine kadar film aksiyonun içindeki sessizliği de çok iyi yakalıyor ve sergiliyor bize. Film denizaltıdaki askerlerin küflü ekmekleri ile karadaki subayların lüks yiyeceklerle dolu açık büfelerini karşılaştırarak eleştirisini de ihmal etmiyor ama temelde politik bir duruş peşinde değil. Adına savaş denen cinayetin karar alıcıları ile değil, bu kararın kurbanları ile ilgileniyor hikâye asıl olarak ve onların “gönderilemeyen mektuplar”ına, özlediklerinin fotoğraflarına ve hayatta kalma mücadelelerine odaklanıyor.

Kameranın denizaltı ile birlikte sarsıldığı anlarda güçlü bir hava yakalayan film Cebelitarık Boğazı’nı geçme çabası, dibe vurma ve buradan kurtulma (“Bir kürek dolusu kum. Tanrı omurgamızın altına bir kürek dolusu kum döktü”), denizaltının su alması ve tüm bunların karakterlerin yüzlerinde somut hale getirdiği korku, yılgınlık, pişmanlık ve çılgınlık ifadelerini çok iyi anlatan film savaşın gerçeği olan final sahnesi ile de etkileyici bir kapanış yapıyor. Oyuncu kadrosunun fiziksel güçlükleri olan rollerinin altından başarı ile kalktığı ve özellikle kaptan rolündeki Jürgen Prochnow ile baş mühendisi canlandıran Klaus Wennemann’ın performansları ile dikkat çektiği film 1980’li yılların önemli sinema eserlerinden biri olarak görülmeyi hak ediyor. Görüntü yönetmeni Jost Vacano ve kurguyu üstlenen Hannes Nikel’in önemli başarılarının da atlanmaması gereken filmde yanmakta olan bir Britanya muhribinden denize atlamak zorunda kalan askerlerin tüm yardım çığlıklarına rağmen Alman kaptan tarafından denizde bırakılmaları üzerinden savaşın kendisi hakkında da düşünmeye zorluyor sizi. Birkaç sahnede minyatür modeller kullanıldığının belli olması veya “çıldırma” sahnesinin tam da beklendiği şekilde gerçekleşmesi gibi kusurları olsa da önemli bir film bu. (Bu yazı filmin sinemalarda ilk kez vizyona çıktığı 149 dakikalık kopyası seyredilerek yazıldı. Daha uzun ve tüm karakterlerin daha doyurucu bir biçimde anlatıldığı bir “yönetmen versiyonu” ve daha da uzun bir televizyon dizisi versiyonu da bulunuyor ve kuşkusuz -bulunabilirse- bu uzun versiyonları görmekte yarar var.)

(“The Boat” – “Mukaddes Vazife”)

Zivot Je Ĉudo – Emir Kusturica (2004)

“Hepsi yalan. Burada bir şey olmaz, kadın! Buradaki insanlar sağduyuludur”

Köyünü ticaret ve turizmle buluşturacak demiryolunu heyecanla inşa eden bir adamın yaklaşmakta olan savaşın ayak seslerini iyimser doğası ile ret etmesinin hikâyesi.

Emir Kusturica’nın yönettiği ve senaryosunu Ranko Bozic ile birlikte yazdığı Sırbistan, Fransa ve İtalya ortak yapımı bir film. 1992 yılında Bosna’da bir köyde geçen film Kusturica’nın kendine has sinemasının tüm özelliklerini bünyesinde toplayan ve ilk bir iki sahnesi ile bile “Bu bir Kusturica filmi” dedirtecek bir çalışma. Kendisini Bosnalı veya Sırp olarak değil, Yugoslav olarak tanımlamayı tercih eden, Bosnalıların Sırpların iç savaştaki suçlarını yeterince eleştirmemesi ile tepki duyduğu ve birleşik bir Yugoslavya’ya inanan yönetmenin bu filmi savaşın ve onun neden olduğu çılgınlığın karşısına sevgiyi koyduğu bir çalışma ve mizah, müzik ve fanteziyi yine bir arada yoğun biçimde kullanması ve -kontrollü- bir kaosun hâkim olduğu atmosferi ile ilginç ve keyifli bir çalışma.

İlk karesinden ve onun parçası olduğu ilk sahnesinden başlayarak bir Kusturica filmi ile karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliyoruz. Boş bir tabutu taşıyan bir adam, koşan atlar ve eşlik eden gürültülü bir Balkan folk müziği örneği. Ardından gelen görüntüler de destekliyor bunu: Çalıştırılamayan bir araba, kümesten aldığı bir yumurtayı içen bir adam, elindeki radyoda çalan operaya eşlik eden bir kadın. Yumurta yiyen adamın kümese, yumurtalara ve civcivlere bakıp söylediği “Tanrım, hayatın mucizesi bu” cümlesinin de gösterdiği gibi hayata ve içindeki mucizelere (özellikle de koşullar ne olursa olsun, kendisine hep bir çıkış yolu bulan aşka) adanmış bir film bu. Aşk acısı nedeni ile rayların üzerinde kıpırdamadan duran ve bir trenin gelip kendisini ezmesini bekleyen eşek gibi bu film de inatla ve bedeli her neyse ödeyerek, cesaretle aşka inanmanın filmi. Hırvatistan’da başlayan ve hızla tüm Yugoslavya’ya yayılmaya başlayan iç savaşın henüz uzakten gelen ayak seslerini duymayı ret eden bir adamın hikâyesi bu ve Kusturica bu hikâyeyi acı ile tatlıyı bir arada sunarak ve umudu hep diri tutarak anlatıyor bize. Çılgın karakterler ve çılgın eylemler hikâyeyi bir Kusturica karakteristiği olarak bir “kaos” anlatımına dönüştürüyor ama kontrollü bir kaos bu ve Kusturica hayatın tüm o çılgınlıkları ile ve tam da bu nedenle bir mucize olduğunu söylüyor bize.

Amatör bir futbol maçının oynandığı bölüm; futbolcuları, taraftarları, futbolcu annesi, yetenek avcısı ve güvenlik güçleri ile çok eğlenceli bir sahne ve bir karmaşanın nasıl keyifli, eğlenceli ve aynı zamanda düşündürücü olabileceği üzerine örnek gösterilebilecek bir etkileyiciliğe sahip. Kaleciye yapılan bir eşek şakasının futbol sahasında nerede ise bir savaşa dönüşmesini 1990’lardaki iç savaşın bir metaforu olarak görmek ve bu bağlamda Kusturica’nın yaklaşımını bir parça naif olarak değerlendirmek mümkün. Aslında onun tüm filmleri için kullanılabilecek bir ifade bu ama sanatçının umudu ve yaşamın kendisini her zaman diri tutan anlayışı ile de tutarlı. Kulağımıza gelen “Tek umudun bir askerse, gerçekten çok berbat bir durumdasın demektir” sözünün doğruladığı gibi militarizmin ve milliyetçiliğin karşısında duran ve coşku kadar, -Yugoslavya’nın kaybedilmiş olmasının izini taşıyan- hüznü de barındıran hikâye sadece bir erkek ile kadın arasındakini değil, baba ile oğul arasındaki sevgiyi de anlatıyor bu naif yaklaşım ile. İkinci yarısında sürekli silah ve top seslerinin eşlik ettiği atmosferinde bir an için bile olsa yaşam sevincini ve yaşamın bir mucize olduğu inancını yitirmiyor film.

Çılgın eğlencesini bir aşk ve cinsellik sahnesine de taşıyan ve Michel Amathieu’nün sıcak ve renkli görüntülerinin damgasını bastığı film daha önce herhangi bir Kusturica filmi seyretmiş olanlara dili ve biçimsel yanı ile tanıdık gelecektir kuşkusuz. Kaosun, abartılı eylemlerin, müziğin ve hareketliliğin egemen olduğu atmosferde “mesaj”ı olan, sevgiyi ve umudu öne süren bir hikâye sunuyor yine bize Kusturica. Bir Sırp erkeğin bir Bosnalı kadına kan verdiği sahnede olduğu gibi zaman zaman fazla doğrudan ve sembolik görünebilir hikâyenin kimi unsurları ve kendisini “tekrarlaması” nedeni ile ilk filmleri kadar orijinal görünmeyebilir seyrettiğimiz hikâye ama yine de kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Tüm oyuncuların filmin eğlencesine keyif verici bir biçimde katıldıkları ve Dejan Sparavalo ile Kusturica’nın imzasını taşıyan eğlenceki müziklerinin çılgınlığın parçası olduğu filmin gürültü dozu bazı anlarda fazla yükseliyor, bazı semboler fazla basit kalıyor (kedi, köpek, güvercin vs.) ve şiddetin sergilendiği bir sahne (trompet çalan bir adamın keskin nişancılar tarafından vurulduğu sahne) içeriği ile bir parça gereksiz bir rahatsız ediciliğe sahip (mizahın konusu olmamalıydı bu sahne kesinlikle) ama doğduğu ve büyüdüğü Bosna’nın çok renkli ve kozmopolit yapısının iç savaş nedeni ile kaybolmasının yönetmende doğurduğu öfkenin de bunda payı olsa gerek. 2006’da daha uzun bir versiyonu televizyonda dizi olarak da gösterilen film ilgiyi hak eden bir Kusturica filmi özet olarak.

(“Life is a Miracle” – “Bir Mucizedir Yaşamak”)

La Peau Douce – François Truffaut (1964)

“Öğrendim ki erkeklerin mutsuzluğu kendilerine ait odalarında sakin kalamamalarından kaynaklanıyor”

Küçük bir kızı da olan evli bir yayımcının tesadüfen tanıştığı bir hostesle yasak aşkının hikâyesi.

Senaryosunu François Truffaut ve Jean-Louis Richard’ın yazdığı ve Truffaut’nun yönettiği bir Fransa-Portekiz ortak yapımı. Yönetmenin senaryosunu bir gazetede okuduğu haberden yola çıkarak hazırladığı film onun büyük ilgi toplayan ilk eserlerinin (“Les Quatre Cents Coups – 400 Darbe”, “Jules et Jim – Unutulmayan Sevgili” vs.) gölgesinde kalan, 1964’te Cannes’da gösterildiğinde pek beğenilmeyen ve gişede de kayda değer bir başarı sağlayamayan bir çalışma olmuş. Bir kısmı Portekiz’de, Fransa’daki sahnelerinin bir kısmı ise Truffaut’nun kendi evinde çekilen film bugün ise hayranları olan ve zamanında haksızlık edildiği düşünülen bir eser olarak dikkat çekiyor. Yeni Dalga akımının örneklerinden biri olan çalışma o akımın izlerini taşıdığı gibi daha kurallı bir sinemaya yakınlığı ile de kendisini gösteren ve yönetmenin Hitchcock hayranlığından esintiler de içeren bir film. “Orta yaşlı bir adam, karısı ve genç sevgilisi hikâyesi” sinemada çok anlatıldı kuşkusuz; ama bu film şaşırtan sonu, Truffaut’nun özgün sinemasının dokunuşları ve oyuncularının başarısı ile ayrılıyor benzerlerinden ve görülmeyi kesinlikle hak eden bir çalışma oluyor.

Filmin zamanında yeterince ilgi görmemesinin temel nedeni belki de Truffaut’nun önceki filmlerinde yakaladığı ve sinemaya yeni bir soluk getiren özgünlükten uzak görünmesi; bir başka ifade ile söylersek, filmin yüksek beklentiyi karşılayamamış olması neden olmuş bu tepkiye. Evet, belki çok özgün bir film değil bu ve Truffaut’nun önceki filmlerinin çarpıcı farklılığını taşımıyor ama zarif anlatımı, yalın hikâyesini bir şekilde ilgi çekici kılmayı başarması ve çarpıcı sonuna seyirciyi akılıca hazırlaması kesinlikle önemli kılıyor bu çalışmayı.

Fransız Le Figaro gazetesinin “Müziğin Mozart’ı” olarak adlandırdığı Georges Delerue’nün müziğinin eşlik ettiği ve birbirlerine dokunan iki farklı insanın ellerinin görüntüsü ile açılıyor film. Ellerden biri parmağındaki yüzükten evli olduğunu anladığımız bir erkeğe, diğeri ise bir kadına ait. Raoul Coutard’ın görüntülediği bu hareketli eller bir aşkın ve cinselliğin iması olurken, seyredeceğimiz hikâye için de önemli ip uçları veriyorlar bize. Delerue’nün Hitchcock filmlerine de yakışacak bir havası olan ve zaman zaman gerilim tonlarına da (Uçağa yetişme telaşına tanık olduğumuz bölümdeki gibi bazı anlarda zorlama bir gerilim yaratmış Truffaut açıkçası) bürünen meloedilerinin eşlik ettiği hikâye Balzac üzerine bir konferans vermek ve bu yazar üzerine yazdığı kitabı tanıtmak için Lizbon’a giden bir yayımcının uçakta tanıştığı bir hostesle olan yasak ilişkisini ve bu ilişkiye üç farklı karakterin (adam, karısı ve hostes) verdiği tepkileri anlatıyor bize temel olarak. Kısacası evli bir erkeğin karısını aldatma hikâyesi seyrettiğimiz. Adam ile hostes kadının uçaktaki ilk göz göze gelme anlarından başlayarak Truffaut bize bir ilişkinin başlayacağını hissettiriyor ve örneğin kadının uçakta iniş öncesi ayakkabılarını değiştirme sahnesinde olduğu gibi ilişkinin sahip olduğu kışkırtıcılığı da zarif bir şekilde sergiliyor.

Film bir adamın aldatmayı “becerememesi”ni de anlatıyor bir bakıma. Oldukça ihtiyatsız ve acemi davranan adamın bu beceriksizliği karakterlerden ikisi için trajik bir sona yol açacaktır üstelik ve hikâye trajik sonu ile aslında bir “başarısızlık hikâyesi” olduğunu vurgulamaktan da çekinmeyecektir. Tüm hikâye boyunca yaşananlar (adamın kadınla yalnız kalabilmek için giriştiği ve kimi zaman acınası bir gülünçlük içeren oyunlar, odaların saatlik/gecelik kiralanabildiği bir evde hissedilen mahcubiyet, inkâr etme sahnesindeki acemilik vs.) adamın sonuna da hazırlıyor bizi doğru bir şekilde. Film adam ile sevgilisi arasındaki aşkı ve yakınlığı kimi zarif sahnelerle anlatırken bir uyumsuzluğu da hep gündemde tutmaktan geri kalmıyor. Örneğin kızın kot giymesine verilen tepki, bir restoranda kızın yüksek sesle konuşmasından duyulan rahatsızlık veya kızın tek başına dans etmesi bir uyum eksikliğini canlı tutuyor ilişkinin başından itibaren. Bunu da katarak, hikâyenin bir aldatma hikâyesinden çok, bir aldatmayı yürütememe hikâyesi olduğu söylenebilir rahatlıkla. İşte bu hikâyeyi anlatırken bir ahlâk dersinin peşine düşmüyor Truffaut. Burada ilginç bir not düşmekte yarar var: Farklı bir şehirde André Gide üzerine bir konuşma yapma davetini sevgilisi ile baş başa kalabilmek için kabul eder adam ve konuşma bir belgesel filmin gösteriminin öncesinde yapılacaktır. Gösterilecek film Marc Allégret’nin “Avec André Gide” adlı belgeselidir ve bu ünlü Fransız yazar (Gide) hayatı boyunca iki farklı kişilik özelliğinin (yetiştirilme tarzından kaynaklanan Protestan tutuculuk ve doğasından kaynaklanan (eş)cinsel karakteri) arasında kalmış ve eserlerinde de ahlâki sorgulamalara girişmiş bir sanatçı. Truffaut’nun özellikle bu yazarı anlatan bir filmi seçmiş olması belki de hikâyesinin baş karakterinin bu türden bir ahlâki sorgulamaya uzun bir süre hiç girişmemiş olmasının altını çizmek içindir.

Truffaut çok fazla biçimsel oyunlara başvurmuyor filmde ama Hitchcock etkisinin damgasını vurduğu tüm bir son bölüm ya da kimi sembolik unsurlarla bir farklılık yaratıyor. İkincisine örnek olarak ışığı açma ve kapatma sahnelerini gösterebiliriz. Karısının onu gafil avladığı bir sahnede ışığın aniden yakılmasından karakterlerin bulundukları odaların ışıklarını sürekli açar veya kaparken gösterilmelerine kadar Truffaut bu hareketleri açıklık ile gizlilik veya mutluluk ile mutsuzluğun sembolleri olarak değerlendirmiş gibi görünüyor. Yoruma açık bir başka kullanım şekli ise, iki farklı kadının iki farklı sahnede peşlerine düşen ve askıntılık eden erkeklere verdiği tepkilerin farklılığı: Hostes ısrarla peşinden gezinen adamdan kaçarken, adamın karısı oldukça sert bir tepki veriyor erkeğe.

Başrollerdeki Jean Desailly, üç yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybeden Françoise Dorléac ve Nelly Benedetti’nin rollerinin hakkını verdikleri ve Truffaut’nun Alfred Hitchcock’un yanında Claude Chabrol ve Éric Rohmer’den de izleri taşıdığı film 40 yaşlarında bir adamın yönetemediği duygularının yol açtıklarını uygun bir dozda soğukluğu da barındıran bir şekilde anlatan bir çalışma. Zamanında haksızlığa uğrasa da bugün değeri daha iyi bilinen bu Truffaut filmini görmekte yarar var.

(“The Soft Skin” – “Yumuşak Ten”)