Jie Jiu Wu Xian Sheng – Sheng Ding (2015)

“Filmler gerçek değildir. Bu, gerçek. Bunlar gerçekten oldu”

Polis kılığına giren dört kişi tarafından kaçırılan ünlü bir film yıldızının, çete reisinin ve onun peşine düşen polislerin hikâyesi.

Sheng Ding’in yazdığı ve yönettiği bir Çin yapımı. Aksiyon ve polisiye türdeki filmleri ile tanınan yönetmenin bu çalışması gerçekten yaşanan bir olaydan uyarlanmış. Bu filmde çetenin peşine düşen polislerden birini canlandıran Ruofu Wu 2004 yılında bir çete tarafından kaçırıldıktan 21 saat sonra kurtarılmış polis tarafından. Sheng Ding hikâyesini yine 21 saatlik bir zaman diliminde anlatmış ve bir yandan polislerin çabalarını gösterirken, zaman zaman geriye dönüşlerle getirmiş olan biteni seyircinin karşısına. Teknik açıdan iyi kotarılmış, rahat izlenen ve temposu yerinde bir film bu ve üç taraftaki (kaçıranlar, kaçırılanlar ve polis) karakterlerin tümüne önem vermesi ve onları birer tip olmanın ötesine geçirmeye çalışması ile dikkat çekiyor. Buna karşılık filmin çoğunlukla sağlam bir polisiye dizisinin iyi bir bölümü olmanın sınırları içinde kaldığını ve polisin çözüm becerisine odaklandığını da belirtmek gerekiyor.

Çin yeni yılının havai fişeklerle kutlandığı bir gecede yaşanan kaçırma olayını göstererek başlıyor film. Zai Lao’nun hazırladığı tedirgin bir müzik eşliğinde büyük şehirden gece manzaralarını getiriyor karşımıza yönetmen ve etraftaki üks arabaları kollayarak, sahiplerini fidye için kaçıran çetenin bir film yıldızını polis kılığına girerek kendi arabalarına tıkıp götürmelerini gösteriyor öncelikle. Bu sahnede olduğu gibi filmin hemen tümünde pek sakin durmayan ama aşırı hareketlerde de bulunmayan bir kamera ile anlatıyor hikâyesini Sheng Ding. Hikâyenin gerçek bir olaya dayanmasının doğal olarak yarattığı gerçekçilik duygusunu başka öğelerle de desteklemiş yönetmen: Yukarıda belirtildiği gibi gerçek hayattaki kaçırma olayının kurbanı olan oyuncuya -kendisini canlandırmayı kabul etmemesi nedeni ile polis rolünde- yer veren filmin, başında karakterleri isimlerini tanıtması gibi tercihleri örneğin filme bir ciddiyet havası kazandırmış.

Sinemada daha önce pek çok örneğini gördüğümüz bir zamana karşı yarış hikâyesini anlatan filmin bunu yaparken kronolojik bir sıra takip etmeyerek farklı zaman dilimleri arasında gidip gelmesi senaryoyu düz görünmekten kurtardığı gibi, operasyon anına kadar geçen saatleri yavaş yavaş açarak seyircinin ilgisinin de ayakta kalmasını sağlıyor teşvik ettiği merak duygusu ile. Kurbanının bir film yıldızı, daha doğrusu bir oyuncu olmasından da akıllıca yararlanmış Sheng Ding. Aktörün hayal ettiği bir aksiyon sahnesi (çetenin elemanlarının elinden kurtulmak için giriştiği kavga) ve fidyecilere oynamaya çalıştığı oyunlar üzerinden “rol yapma” kavramı için de bir şeyler söylüyor film bir aksiyon filminin sınırları içinde kalarak da olsa. Bu “hayal etme” oyununu sadece oyuncu için kullanmıyor ve olayın diğer iki tarafı, polis ve suçlular için de benzer bir kurguya girişiyor yönetmen. Bu tarafların ilki bir çatışma anını hayal eder veya bir başka ifade ile söylersek, kurgularken, ikincisi de bir banka soygununu canlandırıyor kafasında.

Standart bir aksiyondan uzaklaşmayı tercih eden ama fazla uzağa gitmemeye de özen gösteren filmin kamera kullanımında da fazla radikal olmadan farklı olmayı tercih etmesini bu tercihe bağlamak gerekiyor. Estetik olarak belli bir çekiciliği yakalamayı başaran çalışmada polislerden birinin -işine bağlılığı ve yoğunluğu nedeni ile- çocuğu ile görüşemiyor olmasını ve ancak suçlular yakalandıktan sonra onunla iletişim kurabilmesi gibi bir “klişe”ye neden başvurduğunu anlamak güç açıkçası. Bu hatasını neyse ki tekrarlamıyor film ve örneğin asıl kurbanın yanında bir ikinci kurban daha yaratarak hem diyalogların zenginliği hem de baş kurbanın karakterini daha iyi anlatabilmek açısından doğru bir seçimde bulunmasının bir örneği olduğu gibi akıllıca hareket ediyor genellikle. Film yıldızı rolündeki Çinli sinema yıldızı Andy Paul ve çete reisini canlandıran Qianyuan Wang’ın parlak performanslar sergilediği film finalindeki haber görüntülerinin de desteklediği gerçekçi havası ile dikkat çeken ve ilgiyi hak eden bir suç filmi özet olarak.

(“Saving Mr. Wu” – “Bay Wu’yu Kurtarmak”)

Rabih – Vatche Boulghourjian (2016)

“Yani ismim de sahte! Etrafımdaki her şey sahte!”

Resmî bir işlem sırasında kimliğinin sahte olduğunu keşfeden âmâ bir müzisyenin gerçekte kim olduğunu araştırmasının hikâyesi.

Vatche Boulghourjian’ın yazdığı ve yönettiği, Lübnanlı genç bir adamın kimlik arayışını anlatan bu film Fransa, Lübnan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ortak yapımı olarak çekilmiş. Boulghourjian’ın ilk uzun metrajlı filmi olan çalışma, Cannes’da ilk ve ikinci filmlerin yarıştığı “Eleştirmenlerin Haftası” bölümünde büyük ödülü almış ve ilk filmlerin yarıştığı “Altın Kamera” ödülüne de aday olmuş. Yönetmenin “bir ülke ve bir birey üzerine olduğu kadar, aynı zamanda hikâyeler hakkında da bir film” olarak tanımladığı eserin başrolünde gözleri görmeyen bir müzisyen olan Barakat Jabbour oynamış. Anlattığı kimlik arayışı ve kahramanının görme engelli oluşunu, Lübnan’ın bir ülke olarak kimlik problemi ve barış ve huzur yolunda karşı karşıya kaldığı engellerle ilişkilendirerek değerlendirmek gerekiyor kuşkusuz. Sade bir dil ile anlatılan ve seyircisini baş karakterinin kimlik arayışı için çıktığı yolculuğa samimi bir anlatım ile eşlik etmeye çağıran film müzikleri ile de dikkat çekerken, senaryonun fazlası ile sade oluşu ve seyirciyi kendisine bağlayacak güçlü bir dile yeterince sahip olamaması bir eksiklik olarak görünüyor. Bu problemine rağmen, Lübnan’ın, bir zamanlar Ortadoğu’nun parlak bir ülkesi olan bu toprakların, kaosunu gündeme getirmesi ve ne olursa olsun ayakta kalabilmeyi ve bunun için de -bu örnekte müzik olarak karşımıza çıkan- güzelliğin ve iyiliğin uzantısı olan unsurlardan yararlanmayı hatırlatması ile de ilgiyi hak eden bir film bu.

Parçası olduğu ve görme engellilerden oluşan bir koronun yurt dışında katılacağı bir yarışma için yaptığı pasaport başvurusu sırasında kimliğinin sahte olduğunu öğreniyor genç Rabih. Kim olduğu ve ailesi ile ilgili olarak o güne kadar bildiklerinin tamamen yalan olduğunu öğrenen genç adam öfkeli ve kararlı bir şekilde kimliğini keşfetmek için yola düşüyor. Bu yolculuğu sırasında karşılaştığı ve kendisinin geçmişi ile bir şekilde ilişkisi olanlardan duyduğu ve birbiri ile çelişen hikâyeler bu yetenekli müzisyen üzerinden bir iletişim aracı olarak hikâye anlatmak ve hikâyenin doğası üzerinde de düşünmeye teşvik ediyor seyirciyi. Film boyunca dinlediği farklı hikâyelerin sonunda gerçeği tam anlamı ile öğrenemiyor genç adam ve bu durum bize de hayatımız boyunca duyduğumuz hikâyelerin gerçekliğini sorgulamamız gerektiğini hatırlatıyor. Bu durum, Lübnan’ın içinde bulunduğu koşullar ve tarihi ile birlikte düşünüldüğünde daha da anlam kazanıyor kuşkusuz. Farklı dinlere mensup olanlar arasında bölünmüş ve pek çok farklı devletin egemenlik kavgasının konusu olan bu ülkede yaşayan her bir bireyin/grubun kendilerince gerçek ve doğru olan hikâyeler anlatacağı ve bu hikâyelerin büyük ölçüde birbirleri ile çelişeceği gerçeği filmin derdine ışık tutan bir öğe elbette.

Kişisel -görünen- bir hikâye üzerinden bir ülkenin hikâyesini anlattığını söyleyebileceğimiz film, başroldeki Barakat Jabbour’un sade ve doğal oyunculuğunun da katkısı ile elde ettiği gerçekçilik duygusu ile de dikkat çeken bir çalışma. Temponun -gereğinden- düşük olması ve senaryonun vuruculuk açısından eksik kalması amatör oyuncu Jabbour’un üzerine büyük bir yük yüklemiş ama genç müzisyen/oyuncu herhangi bir telaşa kapılmadan ve bir zorlama yoluna gitmeden, karakterini kendi hayatından gerçek bir parçaymış gibi canlandırıyor. Annesi rolündeki tecrübeli oyuncu Julia Kassar senaryonun yeterince olanak sağlamamasına rağmen karakterini yine sade bir ton taşıyan perfomansı ile gerçek kılmayı başarıyor.

Genç adamın dayısının bir süreliğine ortadan kaybolmasının sağladığı gerilim duygusunun yeterince iyi işlenmemiş ve hikâyenin derdi ile -sinemasal anlamda- doğru bir şekilde bağlantısı kurulamamış olması gibi kusurları da olan film, derin travmaları olan bir toplumun bu travmalarını sömürmemesi ve onların bireylerin psikolojilerinde neden olduklarına dürüstlükle yaklaşması ile takdiri hak ediyor. Bu yalın ve samimi film yeterince güçlü olmasa da saygıyı hak eden ve seyirciye çok önemli bir şeyi hatırlatan bir çalışma olarak da önem taşıyor: Ne olursa olsun hayata devam etmenin ve bunun için geçmişle yüzleşmeye cesaret etmenin ama onun prangasından da sıyrılabilmenin gerekliliği.

(“Tramontane” – “Dağların Ardında”)

Mad Max-Beyond Thunderdome – George Miller / George Ogilvie (1985)

“Kuralı biliyorsunuz: İki kişi girer, bir kişi çıkar”

Sığınacak bir yer arayan Mad Max’in bir kasabadaki zorba yönetime karşı mücadelesinin ve kendilerini “yarının ülkesi”ne götürmek için kurtarıcılarını bekleyen bir grup çocuğa yardım etmesinin hikâyesi.

1979 yılında “Mad Max” ile başlayan ve 1981’de “Mad Max 2 – The Road Warrior” ile devam eden serinin üçüncü filmi. 1985 tarihli bu yapımdan 30 yıl sonra serinin -şimdilik- son filmi olan “Fury Road” çekilmişti. İlk ikisinde ve dördüncüsünde olduğu gibi yönetmenliğini George Miller’ın bu kez George Ogilvie ile birlikte üstlendiği bu üçüncü Mad Max filminin senaryosunu Miller ve Terry Hayes yazmışlar. Başroldeki Mel Gibson’a 1980’lerde popülerliğini sürdüren Tina Turner’ın eşlik ettiği ve onun seslendirdiği iki şarkı (“One of the Living” ve “We Don’t Need Another Hero”) ile de bilinen film hikâyesi ve aksiyonu açısından serinin ilk iki filminin gerisinde kalan bir çalışma ve bu ilk iki filmin popülerliğine yaslanmayı tercih etmiş gibi görünüyor çoğunlukla. Yine de bu “apokaliptik” film, artık sinema tarihinde yerini alan kahramanının varlığı, kimi aksiyon sahnelerinin ilk iki örnekte seyrettiklerimizin tekrarı havası taşısa da etkileyici olan kimi anları ve elbette -filme adını da veren- “gökkubbe” ve onun içinde geçen ölümüne dövüş sahnesi ile izlenmeyi hak ediyor.

Film için mekan arayışları sırasında yaşanan bir helikoper kazasında, ilk iki Mad Max filminin yapımcılığını da üstlenen ve film kendisine ithaf edilen, Byron Kennedy’nin hayatını kaybetmesi George Miller’ı epey üzmüş ve bu nedenle bu üçüncü filmin sadece aksiyon sahnelerinin yönetmenliğini üstlenmiş kendisi. Geri kalan sahneleri ise George Ogilvie yönetmiş. Bu seriyi ilginç kılanın temel olarak aksiyon sahneleri ve hikâyesinin -karakterleri ile birlikte- ilginçliği olduğu düşünüldüğünde ortaya çıkan sonucu yine -en azından çoğunlukla- Miller’ın eseri diye yorumlayabiliriz. Yukarıda belirtildiği gibi aksiyon sahneleri filmi yine ayakta tutan temel unsur ve her ne kadar ilk iki filmden epey ilham alınmış olsa da filmi seyre değer kılıyor bu sahneler. “Kıyamet sonrası” dünyasının kalan teknolojilerinden nasiplenmiş ama ilkel görünümleri de olan araçların katıldığı takip sahneleri ve bu sahnelerdeki tehlikeli akrobatik gösteriler (kapanış jeneriğinde tanık olunacağı gibi oldukça kalabalık bir dublör kadrosu var filmin bu nedenle) özellikle aksiyonseverlerin gözlerini kırpmadan seyredebilecekleri düzeyde. Finaldeki aksiyon sahneleri başta olmak üzere küçük mizah anlarına da sahip bu bölümler ama bu mizah filmi ayakta tutan bu unsura gereksiz karıştırılmış gibi görünüyor açıkçası ve yumuşatıyor bu sahneleri.

Filmin temel sorunu hikâyesi aslında. Yine ilginç karakterler var hikâyede; Tina Turner’ın oynadığı “Aunty” karakteri ile “The Master” ve “The Blaster” karakterleri kesinlikle serinin ruhuna uygun farklılıkları olan tipler ve filme ilginçlik de katıyorlar ama tüm bu ve diğer karakterleri buluşturan hikâye yeterince güçlü değil. Finalde Aunty’nin Mad Max ile ilgili kararının neden o yönde olduğunu da yeterince ikna edici bir şekilde açıklamayan, daha doğrusu bir açıklama üretmeye de girişmeyen, hikâye yeterince akıcılık içermiyor. Dolayısı ile ne oldu ve neden oldu sorularının yüzeysel cevapları ile yetinip, nasıl oldu sorusunun cevabı olan aksiyonlarla yetinmek durumunda kalıyor seyirci. Oysa “underworld – yer altı dünyası” gibi serinin ruhuna uygun hayli karanlık bir öğesi var hikâyenin. Ne var ki bu öğe de karanlığının fazlası ile doğrudan kullanılması ve iğrençliğinin öne çıkarılması ile yeterince etkileyici değil. Film senaristlerinden Terry Hayes hikâyedeki Bartertown kasabasının günümüz dünyasını (kapitalizm, tüketim toplumu vs.) temsil ettiğini söylüyor ama adının çağrışımı dışında bu “politik” içeriğin üzerinde dolayı olarak bile pek durmuyor hikâye. Bartertown kasabasının zalim yönetimi ile bu kasabanın enerjisini sağlayan “underworld”ün “The Master” adlı yöneticisinin arasındaki iktidar mücadelesinin ve bu tarafların politik karşılıkları var mı anlaşılmıyor ama varsa da bunu kendisi bile ıskalıyor hikâyenin. Beyini temsil eden “The Master” ile kas gücünün (fiziksel emeği, bir başka ifade ile söylersek) sembolü olan “The Blaster” ikilisinin iş birliği bu bağlamda bir parça daha açık bir politik sembol olarak değerlendirilebilir ve zalim bir yönetime karşı aydın ve işçinin ortak mücadelesi olarak görülebilir, belki bir parça zorlama içerecek olsa da. Hikâyenin temel sorunlarından biri de çocuklardan oluşan grubun varlığı ve onlar olmasaydı hikâyenin aslında pek de değişmeyecek olması. Bu sorunun kaynağı ise çocuklarla ilgili uzun (diğer tüm hikâyeyi unutturacak kadar uzun) bölümün aslında bir Mad Max filmi için düşünülmemiş olması. Bir tür yeni bir “Lord of the Flies – Sineklerin Tanrısı” olarak düşünülen hikâye Mad Max için kullanılınca ortaya bu, hikâyenin kalanı ile kaynaşamama problemi çıkmış gibi görünüyor.

İlk iki filmde Brian May’e emenat edilen müzikleri bu kez Fransız Maurice Jarre hazırlamış. Görkemli müzikler etkileyici ama serinin gerektirdiği karanlık ruha yeterince sahip değiller açıkçası ama yine de Jarre’ın notaları kendi başlarına önemli bir ilginçlik taşıyorlar. Dean Semler’ın görüntü çalışması ise çöl ve kumul görüntüleri ile iç mekanlardaki karanlık (kelimenin iki anlamı ile de karanlık) görüntülerin başarısı ile dikkat çekiyor. Underworld tasarımı başta olmak üzere filme olan önemli katkıları için sanat yönetmeni Anni Browning ve set tasarımcısı Martin O’Neill’i de atlamamak gerekiyor filme katkı veren isimleri sıralarken.

Çocuklardan oluşan küçük gruba odaklanan sahneleri ile filme ve seriye hiç uymayan bir fantastik müzikal/masal (ama şarkısız bir müzikal bu) havasına da sahip olan ve dünyanın yıkımını hatırlatan sahneleri ile hüzünlü bir şekilde sona eren film, kusurlarına rağmen, bir Mad Max filmi olarak izlenmeyi baştan hak ediyor kuşkusuz. Dolayısı ile seyredilmeli ve başta “gökkubbe” içindeki dövüş sahnesindeki yaratıcılık olmak üzere aksiyonunun da tadı çıkarılmalı.

(“Mad Max 3: Gökkubbenin Ardında”)

Darling Lili – Blake Edwards (1970)

“O pis, entrikacı, aldatan, sahtekâr, yalancı, bencil, kendine düşkün, hedonistik, aşağılık yaratık!”

Birinci Dünya savaşı sırasında Almanlar için casusluk yapan bir şarkıcı kadının ve istihbarat için yakınlaştığı Amerikalı bir pilot binbaşının birbirlerine aşık olması ile gelişen olayların hikâyesi.

Senaryosunu William Peter Blatty ve Blake Edwards’ın birlikte yazdıkları ve Edwards’ın yönettiği bir ABD yapımı. Hayli aşılan bütçesi ve yapımcıların yönetmene sık sık müdahale etmesi nedeni ile zorlu bir çekim süreci geçiren film gişede de başarı sağlayamamıştı. Çekimler sırasında yaşadıklarını 1981’de yaptığı “S.O.B. – Onun Çocuğu” filminde ilham kaynağı olarak kullanan Edwards’ın bu filmi yönetmenin klasikleri kadar güçlü bir eser değil. Müzikli sahneleri olan ama müzikal olmayan ve sahneler arasına serpiştirilmiş gibi duran komik anları yeteri kadar çok olmayan film başroldeki Julie Andrews’ın etkileyici performansından ve Henry Mancini’nin müzik çalışması ve şarkılarından aldığı destekle yine de seyri keyifli bir film olmayı başarıyor.

Başrolü Julie Andrews ile paylaşan ve Amerikalı binbaşıyı canlandıran Rock Hudson’ın kendisine hem bu filmin hem de sekiz yıl sonra yaptığı “Avalanche – Çığ” filminin büyük gişe başarısızlığı sorulduğunda, “Filmlerin birinde buz dağı diğerinde Julie Andrews vardı. Sanırım seyirci ikisinin arasındaki farkı anlayamadı.” şeklinde cevap vermiş. Evet, belki Andrews hikâyenin karakteri için gerekli kıldığı “femme fatale” havası için en uygun aday değil ve bunu da zaman zaman hissediyorsunuz ama yine de filmin en büyük kozlarından biri o oluyor. Tek çekimle gerçekleştirilen açılış sahnesi Julie Andrews’ın sadece gözlerini göstererek başlıyor ve sanatçı karanlığın ortasında yavaş yavaş büyürken ondan Henry Mancini’nin Oscar’a aday olan ve Altın Küre’yi kazanan “Whistling Away The Dark” şarkısını dinliyoruz. Sahne, başladığının tersine, Andrews karanlıkta gittikçe küçülerek kaybolacak şekilde sona ererken bir konser salonunda olduğumuzu ve bir savaş döneminin yaşandığını anlıyoruz. Şarkının güzelliği ve Andrews’ın “pırıl pırıl” yorumu filme iyi bir giriş sağlıyor. Mancini’nin filme katkısı bu şarkı ile kısıtlı değil; bestecinin film için hazırladığı müzikler hem Oscar’a hem de Grammy’e aday olarak gösterilmiş ve hikâyenin en keyifli yanlarının da sağlam bir destekçisi olmuşlar. Hikâyenin geçtiği dönemin kimi popüler şarkılarının da (“It’s a Long Way to Tipperary”, “Pack Up Your Troubles in Your Old Kit-Bag”, “Keep the Home Fires Burning” ve “Mademoiselle from Armentières”) katılımı ile film müzik açısından hayli zengin bir görüntüye sahip oluyor.

Sahip olduğu onca şarkı sahnesine rağmen bir müzikal değil bu; şarkılar her zaman bir konser ortamı içinde seslendiriliyor ve klasik bir müzikalde olduğu gibi diyalogların yerini almıyor. Buna karşılık şarkıların bir müzikale yakışacak denli sık kullanılması filmin müzikal olmakla olmamak arasında kararsız kaldığını gösteriyor adeta. Benzer bir problem de hayli uzun tutulmuş kimi sahnelerin içeriği (1991 yılında Blake Edwards’ın 29 dakika daha kısa olan bir “yönetmenin kurgusu” versiyonunu hazırladığını belirtelim bu arada) ile ilgili. Alman uçakları ile müttefik ülkelerin uçakları arasındaki hava çatışmaları filmin odağını kaybetmesine neden olacak kadar, nerede ise bir savaş filmindeki kadar uzun tutulmuş örneğin. Birkaç kez karşımıza gelen bu sahneler kendi başlarına da özel bir çekicilik taşımadıklarından filmin aleyhine olmuş bu durum. Can-can dansı sahnesi veya şarkıcı ile binbaşının şarkı söyleyen çocukların peşine takıldığı sahne de bu gereksiz uzun tutulan bölümlere örnek olarak gösterilebilir.

Fazlası ile uzun tutulanların aksine kimi küçük mizah anlarının sayıca azlığı da filmin bir başka problemi. Hem filmin açılışından epey sonra ilk mizah sahnesi ile karşılaşıyoruz (suya düşen tekerlekli sandalyedeki yaralı adam) hem de hikâye içinde nerede ise kaybolup gidiyor bu mizah. Oysa bu küçük mizah anları hikâyeyi epey canlandırıyor ve kesinlikle çok keyifliler (iki Fransız istihbaratçının olduğu hemen tüm sahneler, garsonla bir subayın “kılıç savaşı”, kadının yatakta binbaşıdan bilgi almaya çalışması vs.). Benzer şekilde hikâyedeki kimi öğeler de hayli parlak bir komedi getiriyor karşımıza. İlk yarıdaki bir parça hantal görüntünün özellikle son yarım saatte yerini parlak bir görüntüye bırakmasının nedeni “Krep Suzette” karakterinin hikâyeye girmesi, kadın ile binbaşı arasındaki karşılıklı kuşkular ve aşk ile işin birbirine karışması gibi hikâyenin bu çekici ve komik unsurları oluyor.

Fransız istihbaratçaıların sürekli alay konusu olmasının (aptalca davranıyorlar, aldatılıyorlar, aşağılanıyorlar, fiziksel olarak hırpalanıyorlar vs.) dikkat çektiği film, altı kez Oscar’a aday olan ama ödülü bir türlü alamayan Russell Harlan’ın kimi sahnelerde özellikle etkileyici olan başarılı görüntü çalışmasına da sahip. Piknik sahnesinin izlenimci olarak nitelenebilecek havasının bir örneği olduğu başarı filmin cazip unsurlarından biri kesinlikle.

Özetlemek gerekirse, romantizmi, komedisi ve heyecanı olan; çok daha dinamik olma fırsatını kaçırmış; kimi sahneler kısaltılsa ve hatta tamamen çıkartılsa daha başarılı olabilecek bir film bu. Bu kusurlarına rağmen, Andrews’ın şarkıları başta olmak üzere, bu bir yandan klasik sinemanın havasını taşıyan bir yandan daha modern bir görünmü olan film izlenmeyi hak eden bir çalışma.

(“Sevgili Lili”)