Jurassic Park – Steven Spielberg (1993)

“Dinozorlar ve insanlar birbirlerinden 65 milyon yılla ayrılmış iki tür. Birden onları aynı ortama koyarsanız, ne olacağını kimse bilemez”

Klonlanarak yaratılan dinozorlar üzerine kurulu bir tema parkının açılışından önce yaşananların hikâyesi.

Michael Crichton’ın romanından yazarın kendisi ve David Koepp tarafından uyarlanan ve yönetmenliğini Steven Spielberg’in üstlendiği bir ABD yapımı. Gişede kazandığı büyük başarının ardından 1997 (“The Lost World: Jurassic Park” – Spielberg), 2001 (“Jurassic Park III” – Joe Johnston), 2015 (“Jurassic World” – Colin Trevorrow) ve 2018’de (“Jurassic World: Fallen Kingdom” – J.A. Bayona) seri kapsamında dört devamı daha çekilen film popüler sinemanın klasiklerinden biri oldu kuşkusuz. Spielberg’in işini bilen maharetli yönetiminin damgasını vurduğu film, onun öncüsü olduğu ve muhafazakâr sinemanın içinde değerlendirilebilecek öğeleri bolca barındırması ile tipik bir Spielberg filmi aynı zamanda. Karakterleri, olay örgüsü ve anlatım dili ile çizgi roman maceralarını hatırlatan ve buna da özellikle gayret edildiği açık olan film seyri keyifli bir çalışma şüphesiz ama sinemanın popüler olanına sıkı sıkıya yapışmış olması ile, bu sanata içerik açısından bir şey kazandırmıyor elbette.

Popüler romanların çok satan ve çok kazanan yazarı Michael Crichton’un romanının sinema haklarını kitap daha basılmadan satın almış Universal şirketi ve bunun için 2 Milyon Dolar ödemiş Crichton’a. Spielberg’in kendisinin de filmden bugüne kadar 250 Milyon Dolar kazandığı söyleniyor ki bu yüksek tutarlar karşımızdakinin bir sanat ürünü olmaktan çok bir ticari ürün olarak değerlendirilmesi gerektiğini çok net bir şekilde gösteriyor bize. Açıkçası Spielberg de bir ticari sinema örneğinin başarılı -en azından gişede- olması için ne yapılması gerektiğinin dersini veriyor film boyunca. Bilgisayar efektleri ile yaratılmış ilk yaratıklar olan dinozorların çarpıcı gerçekçiliğinden eski usul bir çizgi macera romanını hatırlatan görsel estetiğine ve elbette yönetmenin hiç vazgeçmediği ve kendi dünya görüşünün de izlerini taşıyan birtakım değerlere kadar her öğe yerli yerinde kullanılmış ve seyircinin filmden ilgisinin hiç ayrılmaması garanti altına alınmış.

Filme kaynaklık eden romanın yazarı Crichton kitabının ana esin kaynağının “bilimcilik” (bilime aşırı değer vermek anlamında) olarak tanımlanan dünya görüşünden ve genetik alanındaki araştırmalardan (klonlama vs. başta olmak üzere) duyduğu endişe olduğunu belirtmiş. Bu konudaki endişelere kısmen de olsa katılmak mümkün ve doğru elbette ama gerek yazarda gerekse Spielberg’in de parçası olduğu muhafazakâr Amerikan sinemasında bu konudaki endişeyi bir “teknofobi” olarak nitelemek gerekiyor. Gerekiyor çünkü; film bize bir yandan “bir çılgın bilim adamı”nı gösterirken, diğer yandan teknoloji ile arası hiç iyi olmayan bir başka bilim adamını kahramanı yapıyor hikâyesinin. Bu ikinci bilim adamı bilgisayar da dahil olmak üzere her türlü teknolojik alet ile kötü bir ilişki içerisinde ve öyle ki uçakta emniyet kemerini takmayı bile beceremiyor. Buna karşılık tema parkının yaratıcısının dünyası bilimcilik kavramının tam bir sembolü olarak çıkıyor karşımıza ve hikâyedeki tüm kötülükler de bu adamın hırs dolu planından kaynaklanıyor. Kuşkusuz bir bilim düşmanlığı değil burada söz konusu olan; sonuçta filmde üç de iyi bilim adamı var ve çılgın olan da dersini alıyor finalde ama anlatılan hikâyenin teknolojik gelişmelerin alıştığı düzeni bozmasından endişelenen muhafazakârların korkusunun sonucu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hikâyenin en kötü karakterinin bir bilgisayar programcısı olduğunu da unutmayalım burada.

Bir tema daha var hikâyede bize Spielberg’in varlığını hatırlatan. Çocuklar (onların masumiyeti ve tehlikeye düştüklerinde hissetmemiz gereken koruma içgüdüsü ile birlikte) ve aile olmak. İyi bilim adamımız hikâyenin başında çocuklardan hiç hoşlanmayan birisi olarak gösterilirken, bu adam önce onları korumayı sonra sevmeyi öğreniyor ve bir baba olmanın ne demek olduğunu hem kendisi idrak ediyor hem de bize hatırlatıyor. Kısacası bir başka filminde daha bize Spielberg ailenin kutsallığını ve güzelliğini gösteriyor ve hayatında bu kavramın yeri olmayan erkeklerin “eksikliğini” kanıtlıyor. Çocuklar, aile, baba, hoşlandığı erkeğin babalığa yaklaşmasını sabır, sevgi ve anlayışla bekleyen bir kadın vs. gibi unsurlar Spielberg’e inandığı değerlerin propagandasını yapabilmek için iyi bir fırsat yaratıyor özet olarak ve açıkçası bu fırsatı da çok iyi kullanıyor yönetmen. “Ağaç ev yapmayan babalar” konuşması veya ağaç evin tepesinde iki çocukla bilim adamının yalnız kaldıkları sahnenin de iyi birer göstergesi oldukları bu durum, finalde bilim adamının -muhtemelen film bunu hiç hedeflememiş olsa da- elektrikli çitlerle ilgili bir eşek şakası yapan bir adama dönüştürülmesi ile vurgulanırken, filmin adamı babalığa taşıyan yolda kendisini durduramadığını da gösteriyor bize. Bu adam ve iki çocuğun yaşadığı en büyük tehlikelerden birinin -kendisi bunun hiç farkında olmasa da- kadın bilim adamından (anneden) gelmesini de ilginç bir not olarak düşelim burada.

Val Guest’in 1970 tarihli “When Dinosaurs Ruled the Earth” filmine bir göndermenin de bulunduğu filmde, bir dinozorun yumurtadan ilk çıkışı ve ilk klonlamanın hikâyesi başta olmak üzere tüm efektler başarı ile kullanılmış ve filmin “gerçekçiliğine” ciddi bir katkı sağlıyorlar. Depoda geçen “yaratık” sahnesi veya yavru dinozorlarla olan gerilimli ve esprili bölüm gibi anları ile de dikkat çeken film sonlarda aksiyona biraz fazla boğulmuş görünüyor. Oyuncu kadrosunun hikâyenin önüne geçmeyen, belki daha doğru bir ifade ile söylersek, geçemeyen performanslarının idare ettiği filmde Richard Attenborough on dört yıl sonra sinemada tekrar oyuncu olarak bir rol üstlenmiş. John Williams’ın imzasını taşıyan -ve elbette görkemli tanımlamasını hak eden- müziği, set tasarımları ve Dean Cundey’in görüntüleri ile de önemli olan film, bir sinema ustasının parlak bir ticarî örneğin nasıl oluşturulacağı konusunda dersler verdiği bir çalışma özet olarak. Hikâyenin basitliği ve başta Malcolm adlı bilim adamı olmak üzere karakterler üzerinde pek de düşünülmemiş havası veren yüzeyselliği Hollywood’un bizi nasıl eğlendirdiği ama bunu standart ikiyüzlülüğünden hiç vazgeçmeden yaptığı konusunda da iyi bir örnek aynı zamanda: Para hırsını tüm kötülüklerin anası olarak gösterip bu gösteriden bolca para kazanmayı hedeflemek gibi.

Gone Baby Gone – Ben Affleck (2007)

“Gençken rahibe cennete nasıl gidebileceğimi ve kendimi dünyadaki tüm kötülüklerden nasıl koruyabileceğimi sormuştum. Bana Tanrı’nın kullarına söylediğini söyledi: Sen kurtların ortasındaki bir kuzusun. Yılan gibi akıllı ama güvercin kadar masum olmalısın”

Küçük bir kızın kaçırılmasını araştıran iki özel dedektifin hikâyesi.

ABD’li yazar Dennis Lehane’ın 1998 tarihli ve aynı isimli romanından uyarlanan bir film. Lehane’ın Patrick Kenzie ve Angela Gennaro adlı iki özel dedektifin maceralarını anlattığı altı ayrı romanından biri olan kitaptan yola çıkan senaryoyu Ben Affleck ve Aaron Stockard yazarken yönetmenlik koltuğunda Affleck oturmuş. Zengin oyuncu kadrosunun dikkat çektiği ve Affleck’in ilk uzun metrajlı çalışması olan film seyre değer bir polisiye olarak nitelendirilebilir. İlk yarısı daha standart bir düzeyde ilerleyen film, hikâyesi farklılaştıkça ve klişelerden ayrılıp seyirciyi şaşırttıkça daha ilgi çekici bir hâle kavuşuyor. Affleck anaakım sinema dilinden pek ayrılmayarak hemen hiç risk almasa da filmini bir ölçüde farklı kılmış yine de ve sayısı oldukça az olsa da kimi mizansen tercihleri ile nispeten özgün bir hava yaratmış. Filmin girişindeki “mahallemiz ve insanları” görüntüleri ile yarattığı umudu ise sonradan tamamen yıkıyor film ve bir ticari Amerikan filmi olduğunu hatırlayarak kendisini süratle “toparlıyor”.

Umut veren bir şekilde başlıyor film: Özel dedektiflerden biri olan Patrick, mahallesi ve orada yaşayanlar üzerine bir şeyler söylüyor bize ve aile olmaktan vs. söz ediyor. Yoksul veya orta gelirli insanların yaşadığı bir mahalle bu, tanık olduğumuz görüntülere göre. Sonra dört yaşında bir kızın kaçırıldığını öğreniyoruz ve kızın dayısı ve onun eşi iki özel dedektiften yardım istiyor bu konuda. Daha önce genellikle borçlarını ödemeyip kaçanların peşine düşmüş olan dedektiflerden Angela işi almayı pek istemese de Patrick’in gösterdiği arzu ile kızı araştırmaya başlıyorlar. Küfürbaz ve sorumlu bir anne çıkıyor karşılarına ve hikâye ilerledikçe kadının kokain kullandığını ve alkol sorunu olduğunu öğreniyorlar. Daha sonra uyuşturucu çetesinden pedofil bir adama ve suçlu polislere kadar uzanan öğelerle ilerliyor hikâye ve ilk yarısında daha çok bir polisiye dizisinin iyi yazılmış bir bölümü havasını taşıyor. İkinci yarıda asıl gerçekleri öğrenmeye başladıkça hikâyenin klişelerden uzaklaştığını ve görünenlerin arkasındakileri göstermeye başladığını görüyorsunuz ve açıkçası bu noktadan itibaren farklılaşıyor film. Finalde dedektif Patrick’in -ortağının karşı çıkmasına rağmen- yaptığı seçim seyirci için de bir, hatta iki tartışma konusu açıyor: İnsan değişir mi ve doğru olan yasal değilse ne yapmalı? Final sahnesi -filmin en başarılı sahnesi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz bu bölümün- bu iki sorunun da altını çizerken filme sağlam bir son sağlıyor. Bu sorulara eklenebilecek bir soru daha var: Patrick’in pedofil adam uyguladığı yargısız infazın doğruluğu. Onun pişman olduğu bu infazı ortalama seyirci, daha doğrusu ortalama bir birey muhtemelen doğru olarak görecektir ama film çok net dile getirmese de Patrick’in pişmanlığının yanında duruyor gibi.

Sorular sorabilmesi ve seyirciyi düşündürtmesi önemli olan film mizansen açısından pek aksamıyor ve hatta zaman zaman Affleck klasik kamera açılarından uzaklaşıp bağımsız bir hava da yakalamaya çalışıyor. Ne var ki yönetmenin bu “riskli” sularda fazla gezinmiyor ve klasik dile bağlı kalıyor çoğunlukla. Buna karşılık deneyip başaramadığı bir şey var: Uyuşturucu çetesi lideri ile dedektiflerimizin konuşma sahnesinde epik bir hava yaratmaya çalışmış Affleck ama bunu hiç başaramadığı gibi hikâyenin zatan buna pek de ihtiyacı yokmuş. Bu çaba filmin farklı bölümlerinde de hissediliyor ama sonuca ulaşmayan bir çaba bu kesinlikle.

Olay örgüsünü oluşturan öğelerin fazlalığının zaman zaman dağılmaya, daha doğrusu konsantrasyon kaybına neden olması, kahramanımızla kötü adamın yüzleşme sahnesinin kaçınılmaz bir şekilde karşımıza çıkacak olmasının verdiği tanıdıklık duygusu ve hikâyenin birden fazla kez sona erdiği havasına engel olunamaması gibi kusurları da olan film amaçladığı “kara film” atmsoferini de üretememiş görünüyor. Yine de düzgün anlatılmış ama bundan da önemli olarak sorular sorması ile ilgiyi hak eden bir film bu. Zengin kadrosu (Casey Affleck, Ed Harris, Michelle Monaghan, Morgan Freeman, Amy Ryan vs.) pek çok seyirci için bir cazibe kaynağı olacaktır muhtemelen ama kaybolan kızın annesi rolündeki Amy Ryan’ın ve biraz da Casey Affleck’in performansları özellikle öne çıkıyor ve diğer oyuncuların idare eden (Freeman için idare ediyor bile demek zor aslında) performansları yanında parlıyorlar açıkçası.

(“Kızımı Kurtarın”)

Truman – Cesc Gay (2015)

“Senden cesur olmayı öğrendim, her zaman ve her şeyle yüzleşmeyi. Şimdi bile…”

Madrid’de yaşayan ve ölümcül bir hastalığı olan Arjantinli bir adam ve Kanada’dan onu ziyarete gelen eski bir dostunun hikâyesi.

Katalan yönetmen Cesc Gay’ın yönettiği ve senaryosunu Tomàs Aragay ile birlikte yazdığı, İspanya – Arjantin ortak yapımı bir film. Dostluk, sevgi, ölüm ve hayatla ilgili sıcak bir film bu. Gay ve Aragay’ın senaryosu, kemoterapi işe yaramadığı için artık hastalığı ile mücadeleyi bırakmaya karar veren bir adamın ve onun çok eski ve yakın bir arkadaşının birlikte geçirebilecekleri son günleri ve bu arada geride kalacak olan bir köpeği (filme de adını veren Truman) sahiplendirme çabalarını anlatıyor bize. Dram ile mizahı harmanlamayı başaran film, başrolleri paylaşan iki tecrübeli oyuncu, İspanyol Javier Cámara ve Arjantinli Ricardo Darin’in usta oyunculukları ile de seyircinin ilgisini hemen çekebilecek bir çalışma. Hüznü abartmayan ama yine de seyirciden birkaç damla göz yaşı alabilecek bir film bu ve yaşam ve ölüm kavramları üzerinde düşünmeyi de sağlayabilir. Yönetmen Gay’ın hiç risk almayan çalışması belki çok güçlü görünmüyor ve sinema dili olarak bir yenilik içermiyor ama filmden keyif almaya engel değil bu durum.

Nico Cota ve Toti Soler’in gitar ağırlıklı yumuşak müzikleri eşliğinde anlatılan hikâye içerdiği dramatik öğelere rağmen aslında bir sevgi filmine kaynaklık ediyor diyebiliriz rahatlıkla. İki adam arasındaki yıllara dayanan dostluk her türlü çatışmanın ötesinde gücü olan bir sevgiye dayanıyor örneğin. O denli ki anlaşamadıkları konularda didişmeyi değil, saygı göstermeyi tercih ediyorlar birbirlerinin kararlarına. Örneğin birinin tedaviyi durdurmak gibi önemli bir kararından hoşlanmasa da diğeri, buna karşı çıkmak yerine arkadaşını son kez göreceği bu günlerin tadını çakırmayı ve sessiz tanığı olmayı tercih ediyor. Ölmekte olan birine ne söyleneceğini bilemeyen (filmdeki ifade ile söylersek, “ölüm kokusunu alınca kaçan”) insanlardan çok farklı bir yerde duruyor uzaklardan arkadaşını ziyarete gelen adam ve tekrarı ol(a)mayacak günleri normal bir şekilde yaşamaya çalışıyor arkadaşı ile, bir şekilde ona eşlik ediyor bu son günlerinde. Bunun en güzel göstergelerinden biri hasta adamın sabahın dördünde arkadaşını öylesine sohbet etmek için aradığı sahne. Bu sohbet ihtiyacının arkasındaki trajediyi her ikisi de bilse de bunu dile getirmeden konuşabilmek ancak onların arasındaki gibi sağlam bir güven duygusu ve sevgi ile gerçekleştirilebilir kuşkusuz. Karakterler arasındaki sevgiyi derinden ve belki de birkaç gözyaşı döktürerek iki farklı sahnede (biri baba ile oğul, diğeri ise finalde iki adam arasında) hissettiren film bu açıdan hedeflediği başarıyı yakalıyor.

İki ana karakter arasındaki diyaloglar ve bu diyaloglarda da sık sık kendini hissettiren küçük espriler üzerinden ilerleyen film hamile bir kadının olduğu sahne ile seyircisini gülümsetmeyi de başarıyor. Arjantinliler ile İspanyollar arasındaki çekişmeden tatlı bir şekilde beslenen film hayvan sevgisi açısından da öne çıkıyor. Hasta adamın filmin başında veterinerden “kendisi gittikten sonra” köpeğinin psikolojisinin nasıl etkileneceğini öğrenmeye çalışması ve köpeği sahiplendirme girişimleri adam ile köpeği arasındaki ilişkinin gücü üzerine çok şey söylerken bize, finali de anlaşılır kılıyor.

Ölmekte olan bir karakter üzerine sıcak bir film yapmak ve bunu dozunda bir duygusallıkla (birkaç gözyaşı ve bolca sarılma) başarabilmek kolay bir iş değil şüphesiz ve Cesc Gay’ı bu başarısı için alkışlamak gerekiyor. Hikâyede hiçbir yeri olmayan ve filmin atmosferine zarar veren “bir gecelik ilişki”yi görmemezlikten gelmeniz gereken film, Javier Cámara ve Ricardo Darin’in müthiş bir uyum sağlayan oyunculuklarından büyük bir destek alıyor. Her iki oyuncu da ekonomik oyunculuklarla ve özellikle ikili sahnelerindeki bakışmalarla hissettirdikleri dostluk duygusunu elle tutulur kılmaları ile hikâyeye büyük bir katkı sağlıyorlar. Dolores Fonzi’nin bu iki oyuncunun aksine duygularını özellikle daha görünür kıldığı ve karakterini çarpıcı kıldığı film zor bir konunun abartılara başvurmadan da anlatılabileceğinin ve ana akım sinemanın dili ile de kayda değer hikâyelerin dile getirilebileceğinin iyi bir örneği.

Operation Avalanche – Matt Johnson (2016)

“Anlıyor musunuz, aya inişi kolayca uydurabiliriz. Hiç zor olmayacak; herkesin istediği, televizyonda bir görüntü ve bunu onlara verebiliriz”

Uzayın keşfi alanında SSCB ile rekabet içinde olan ABD’nin aya ilk insanlı inişi gerçekleştirmek için çalıştığı sırada bir Sovyet casusunu deşifre etmek için belgeselci kılığında NASA’ya giren iki CIA ajanının hikâyesi.

Genç Kanadalı sinemacı Matt Johnson’ın yönettiği ve senaryosunu Josh Boles ile birlikte yazdığı bir Kanada – ABD ortak yapımı. 2013’te çektiği ilk filmi “The Dirties”de olduğu gibi hikâyesinin ana ögelerinden biri olarak “film çekme”yi belirleyen Johnson, yine bu ilk filminde olduğu gibi başrolü de üstlenmiş bu ikinci uzun metrajlı filminde. Sahnelerin önemli bir kısmının doğaçlama olarak çekildiği filmin tüm görüntüleri iki ajanın yanlarındaki iki kameramanla birlikte çektiklerinden oluşuyor ve bu açıdan “found footage” denen sahte belgesel türü (özellikle 1999 yapımı “The Blair Witch Project – Blair Cadısı” ile popüler gündeme giren bir tür bu) içinde değerlendirilebilir bu çalışma. Sürekli hareket eden bir kamera, 1965 yılından gerçek görüntülerin de kullanılması, diyalogların doğallığı ve belgesel havası ile hayli gerçekçi görünen bu gerilim filmi kendine ait küçük mizahı ile de dikkat çekiyor. Aya aslında gidilmediğini iddia eden komplo teorisi meraklılarının özellikle keyifle izleyeceği bu çalışma, bu seyahati gerçekmiş gibi göstermeye önayak olan karakterlerinin kendilerinin bir komplo içine düşmelerini anlatıyor bize temel olarak. Yönetmenin sinema sevgisinin de göndermeleri aracılığı ile öne çıktığı film küçük ama eğlenceli bir yapıt ve yaratıcı bir fikrin çekiciliğine iyi bir örnek oluşturuyor.

Sovyetler ile kızışan uzay yarışında onların gerisinde kalmanın neden olduğu hırsın hâkim olduğu günlerde ABD’de geçiyor film. “ABD bekleyip dinlenmeyi ve arkalarına bakmayı seçenlerce inşa edilmemiştir” diyor filmin başlarındaki bir konuşmasında Kennedy. SSCB’nin uzaya ilk insan gönderen ülke olması ABD’nin imajına sert bir darbe vurduğu için tüm ülke SSCB’yi geride bırakacak hamleye hazırlanıyor o günlerde: Aya ilk insanı indirmek. O sırada KBG’nin NASA’ya bir casus yerleştirildiğinden şüpheleniliyor ve bu casusu tespit etmek için de yapımcı, yönetmen ve kameraman kılığında dört CIA ajanı NASA’ya gidiyor bir belgesel çekme kılıfı ile. CIA’nın bu operasyonundan NASA’nın da bilgisi yok ve film boyunca seyrettiğimiz tüm görüntüler işte bu ekibin çektiklerinden kurgulanmış ve ortaya bu “sahte belgesel” çıkmış.

Matt Johnson’ın sinema sevgisinin tüm bölümlerine sindiği bir film bu ve aya 1969’da aslında hiç inilmediğini öne sürenlerin “deliller”inin “gerçek” olduğunu anlamaları ile hayli mutlu olacakları bir çalışma. Neil Armstrong’un aya ilk ayak bastığında söylediği “İnsan için küçük, insanlık için büyük bir adım” sözünün kimin tarafından ne zaman ve nasıl yazıldığından rüzgâr olmayan ay ortamında ABD bayrağının dalgalanmasına ve ayda yürüyen astronotun kaskında yansıyan görüntüye kadar komplo teoricilerinin dile getirdiği pek çok konuda “kanıt” sunuyor film bize. Ünlü sinemacı Stanley Kubrick’in aya ilk insan indirmeyi gösteren fotoğraf ve videoların yaratıcısı olduğu da bu “inanmayan” insanların dile getirdikleri iddialardan biri; film bu iddiayı desteklemiyor ama aya inişi uyduran dört karakterin bu işi yaparken Kubrick’ten ve onun “2001: A Space Odyssey – 2001 Uzay Yolu Macerası” filminden nasıl esinlendiklerini gösteriyor. Matt Johnson hikâyesini anlatırken Kubrick’ten karakterini kendi adı ile oynamasına, Georges Méliès’nin “Le Voyage dans la Lune – Aya Seyahat” ve Kubrick’in “Dr. Strangelove” filmlerinden kurgu masasına kadar sinema dünyasını da akıllıca kullanıyor ve filmi bir gerilim filmi olduğu kadar bir sinema sevgisi filmi kılmayı da başarıyor. Matt Johnson’ın filmin hemen tüm görüntülerinde olmasının, görüntülerin “gerçek”liğinin doğal kıldığı bir şey olsa da aynı zamanda bir sinemacı olarak gerçek Matt Johnson’ı da öne çıkarmasını yine bu sinema sevgisinin bir göstergesi olarak görmek gerekiyor.

1960’lı yıllardan “Whipping Post” (John Fogerty), “But It’s Allright” (J. J. Jackson) ve “Fortunate Son” (Creedence Clearwater Revival) adlı şarkıların da yer aldığı keyifli bir soundtrack’i olan film özellikle ikinci yarısında artan gerilim ve aksiyon ile birlikte seyir zevkini de artıran bir çalışma. Soğuk Savaş’ın atmosferinin tedirgin ediciliğini de kendi mütevazı ölçülerinde başarı ile yaratan film kendine özgü “saçmalık”tan aldığı küçük mizahı ile eğlendirebilir de seyirciyi. Bir çöl ortamında yaratılan “ayda yürüme” görüntülerinin örneği olduğu bu mizah basit ama hikâye ile oldukça uyumlu. “Gerçek” olduğuna seyirciyi ikna etmeyi başaran film düşük bütçenin yaratıcı çözümlerle nasıl aşılabileceğinin de alçak gönüllü bir örneği olarak ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Çığ Operasyonu”)