En Man Som Heter Ove – Hannes Holm (2015)

“Bazı insanlar kaderin kendi aptallığımızdan başka bir şey olmadığını söyler. Benim kaderimi değiştirense komşularımın aptallığı oldu”

Bir yıl önce kanserden ölen karısının yanına gitmek için intihar etmeye karar veren huysuz bir adamın, yeni komşuları yüzünden amacını gerçekleştirmekte zorlanmasının hikâyesi.

İsveçli yazar Fredrick Backman’ın ülkesinde hayli popüler olan ve başta ABD olmak üzere farklı ülkelerde de çok satan aynı isimli romanından uyarlanan İsveç yapımı bir film. Hannes Holm’un senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği film; ölüm, yalnızlık ve intihar gibi temaları sevimli bir hikâyenin temaları yapmayı başaran, kara mizahı ile hem üzen hem güldüren bir çalışma. 2017’de İsveç’in Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film zaman zaman gereğinden fazla popülerleşme çabasına giriyor ve amacının “kendini iyi hisset” demek olduğunu fazlası ile belli ediyor ama yine de belki işte tam da bu nedenle, kendinizi iyi hissettirmesi nedeni ile, izlemekte yarar var bu filmi.

Filme kaynaklık eden romanın New York Times’ta çok satan kitaplar listesine girmesi, filmin kendisinin bir İsveç filmi için ABD sinemalarında hatırı sayılır bir gişe geliri kazanması ve hikâyesinin tam da Amerikalıların hoşuna gidecek içeriği, başrolünde Tom Hanks’in oynayacağı bir yeniden çevrimin planlanmasına neden olmuş bile. Evet, Amerikalıların bayılacağı türden bir hikâyesi var filmin: Dramı da komediyi de ihmal etmeyen ve birini diğerinin önüne geçirmeden seyircinin ilgisini hep üzerinde tutan; hoşgörü, sevgi, dayanışma gibi seyircide kolayca duygulanmalara neden olacak kavramları gündeminden düşürmeyen bir hikâye bu. ABD sineması ve onun seyircisi umudunu yitirmeyi sevmez; daha doğrusu umudu hep diri tutmayı ister ve öfkelenmekten hoşlanmaz. Bilinçli bir öfke beraberinde sorgulamayı da getireceği ve bu da kurulu düzene karşı koymak anlamına geleceğinden, Amerikan sineması bunun yerine kişisel gelişim, dayanışma, iyi insanlar vs. aracılığı ile seyircisine sorunların hiç de üstesinden gelinemeyecek şeyler olmadığını söylemeye ısrarla devam eder. İşte filmin hikâyesi de bu sinemanın seveceği türden bir metne sahip olunca, Tom Hanks’e de yapımcılığını da üstleneceği bir film için ilham vermesi oldukça anlaşılır bir durum.

Film paralel olarak iki ayrı dönemini anlatıyor bize kahramanımızın. Kendisinin anlatıcı olarak da zaman zaman sesini duydğumuz gençlik bölümü ve şimdi elli dokuz yaşında olan adamın bugünkü hayatı. 43 yıldır çalıştığı -ve babasından devraldığı- işinden iki genç yönetici tarafından eline hediye olarak bir bahçe küreği verilerek çıkartılan adam, hep özlediği ve her gün ziyaret ettiği mezarına bir demet gül koyduğu karısına kavuşma planını uygulamaya koymaya karar veriyor. Ne var ki oturduğu siteye taşınan yeni bir çift (İsveçli bir adam, hamile olan İranlı karısı ve iki çocukları) onun bu planını bilmeden aksatıyorlar sürekli olarak. Tam bir düzen meraklısı olan, Volvo sahiplerinden nefret edecek kadar Saab düşkünü ve kurallara mutlaka uyulması gerektiğine inanan adam huysuz ama aslında çok iyi kalpli bir insan. Modern bir Hulusi Kentmen karakteri diyebiliriz kendisi için ki filmin özellikle “komşuların dayanışması” bölümünün gösterdiği gibi Yeşilçam’ın sevimli çalışmalarını hatırlatması ile de gayet uyumlu.

Gaute Storaas’ın filmin komedi ve dram dengesine uygun müziği eşliğinde anlatılan hikâyenin önemli başarılarından biri yönetmen ve senarist Hannes Holm’un trajik kaza sahnelerini sergilerken dahi çok ciddi bir şey anlatıyor havasına kapılmaması. Olan biten her şeyi hayatın doğal bir parçası gibi gösteriyor film bize ve açıkçası bunu yaparken samimiyeti de hiç ihmal etmiyor. Adamın intihar denemelerinden komşuları ile tüm ilişkilerine, filmin seyircisine hem hüzün hem de eğlence atmosferi sağlayabilmesi ve hep doğal görünmeyi başarması yönetmenin başarısının en önemli sırrı olsa gerek. Hepsini baştan terslemesine rağmen, hamile bir kadının, bir kedinin ve cinsel kimliğini açıklayınca evden ailesinin kovduğu bir eşcinsel gencin ona sığınması ve kadının bir sahnede kendisini eleştirmek için söylediği “Kimse her şeyi kendi başına halledemez, sen bile!” cümlesinin neden olduğu sorgulama ile seyircinin seveceği bir karakter bu kesinlikle. Adamın gençliğini oynayan Filip Berg ve yaşlılığını canlandıran Rolf Lassgård’ın farklı tarzları olan ama her ikisi de karakterin yaşına ve kimliğine uygun oyunları ile daha da çekici kıldığı bir karakter çünkü bu adam.

Hayli etkileyici çekilmiş bir kaza sahnesi (keşke bu sahne, komşuya anlatılan bir hikâye olarak karşımıza geldiği için temponun düşmesine neden olmasaymış), kahramanımız ile İranlı kadın komşusunun hayli farklı olan karakterlerinin çatışması üzerinden elde edilen çekiciliği (pek de yeni bir buluş değil bu elbette) ve bu kadını oynayan İranlı oyuncu Bahar Pars’ın canlı ve sevimli performansı ile de dikkat çeken film, Holm’un hikâyenin mekanizmasına uygun yönetmenliğinden de destek alıyor. Hoşgörü, dayanışma gibi önemli konularda yeni şeyler söylemiyor olsa da bu tanıdıklık duygusunu samimiyeti ile alt etmeyi başaran film, melodram ile komedi arasında kurulması zor bir dengeyi yakaladığı için de önem taşıyor.

(“A Man Called Ove” – “Hayata Röveşata Çeken Adam”)

Das Letzte Schweigen – Baran bo Odar (2010)

“Ya bu suçu, bu cinayeti işleyen bir pedofil değil de, çaresiz ve yalnız bir insansa…”

On üç yaşındaki bir kız çocuğunun tam 23 yıl önce bir genç kızın öldürüldüğü yerde kaybolması sonucu, geçmişte işlenen ve aydınlatılamayan cinayetin taraflarının yaşadıklarının hikâyesi.

Alman yazar Jan Costin Wagner’in “Das Schweigen” adlı romanından Baran bo Odar’ın uyarladığı ve yönettiği bir Alman yapımı. 1986’da bir genç kızın tecavüz edilerek öldürülmesini göstererek açılan film, daha sonra 23 yıl sonrasına geçiyor ve bu cinayetin işlendiği yerde kaybolan bir genç kızın akıbeti araştırılırken geçmişte kalan sırların ortaya çıkmasını anlatıyor bize. Biri tedirgin diğeri kendine daha güvenli ve sert iki pedofilinin işlediği suçun bir benzerinin 23 yıl gibi çok uzun bir süre sonra tekrarlanması polisleri şaşırtırken, 23 yıl önceki cinayetin tarafları da unutamadıkları bu olayın etkilerini tekrar yaşamaya başlıyorlar. Baran bo Odar hassas ögeleri olan bu hikâyeyi ilgi çekici bir biçimde anlatıyor ve hemen tüm karakterlerinin bir şekilde yaralı olduğu filmini gerilimli kılmayı başarıyor. Fazla sayıdaki karakterinin hemen tümünü hikâyesini anlatmaya soyunan (ve zaman zaman belki de bu nedenle zorlanan) film bir suçun araştırılması hikâyesi, pedofilinin o hastalıklı sapkınlığını çarpıcı biçimde önümüze getiren bir çalışma ve iyi oynanmış ve aksamayan bir dil ile anlatılmış bir eser olarak görülmeyi hak ediyor.

Baran bo Odar, filminin senaryosunu yazarken ve bir yönetmen olarak atmosferini oluştururken Joon-ho Bong’un 2003 tarihli müthiş filmi “Salinui Chueok – Cinayet Günlüğü”nden esinlendiğini söylüyor. Rahatça bir başyapıt diyebileceğimiz bu Güney Kore filmi kadar üstün bir başarı göstermiyor bu film belki ama hikâyesini kesinlikle ilgiyi üzerinden hiç eksik etmeden anlatmayı başarıyor. Görüntü yönetmeni Nikolaus Summerer ile birlikte filmin hazırlıklarını sürdürürken bol bol western filmi seyretmiş bo Odar ve bu yolla filmini görsel atmosferi açısından alışılan türden bir gerilim filminden farklı kılmaya çalışmış. Açıkçası görsel açıdan bu hedefini yakalamış da film ve kimi kamera açıları bize zaman zaman tragedya havalı bir westerni çağrıştırıyor. Michael Kamm ve Kris Steininger’e ait olan müzik de içerdiği gerilim havası, belki daha doğru olan bir ifade ile söylersek tedirgin melodileri ile yönetmenin yaratmayı hedeflediği atmosferin oluşmasına katkı sağlıyor. Zaman zaman başvurulan yavaşlatılmış görüntüler de -her zaman gerekli görünmese de- destekliyor bu atmosferi.

Filmin önemli ama aynı zamanda eleştiriye de açık olan bir yönü var. Tüm karakterleri yaralı/tuhaf bir film var karşımızda; bu durum, evet bir yandan filmin “kara hava”sını güçlendiriyor ama öte yandan bu havada bir zorlanmışlık görüntüsüne de neden oluyor. Biri geçmişte karıştığı iğrenç eylem ve bastırmış göründüğü ama içinde hep yerini koruyan sapkınlığı ile tedirgin, diğeri aynı eylemin asıl faili olan ve hayatını hiçbir şey olmamış gibi sürdüren iki pedofil; 23 yıl önce kızını kaybetmiş olmasının neden olduğu travmayı ilk günkü gibi yaşıyor görünen bir anne; karısını altı ay önce kanser nedeni ile kaybeden ve ciddi bir psikolojik bunalım içinde olan bir polis (bir sahnede karısının geceliğini giydiğini de görüyoruz); söz konusu eski cinayet vakasını çözememiş olmanın mutsuzluğu ile emekli olan ve oğlu akıl hastanesindeki bir başka polis veya en azından fiziksel bir zayıflığın işareti ile olan hamileliği ile bir başka polis vs… Açıkçası bir hikâyeye bu kadar yaralı karakteri toplamanın ağırlığı -zaman zaman olumlu anlamda olsa da, çoğunlukla olumsuz anlamda- kendisini gereğinden fazla hissettiriyor. Bu karakterlerin her zaman anlam veremediğiniz ve hikâyenin akışı için de mutlaka gerekli görünmeyen davranışlarını da eklerseniz, bu ağırlık daha da artıyor. Psikolojik olarak tamamen dağılmış görünen bir polisin görevine dönmesine izin verilmesi örneğin, hikâyenin dramını artırmaya yaramış ama gerçekçiliğe de zarar vermiş bir bakıma. Timo karakterinin tüm o tedirgin ve zayıf hâli ile iki çocuklu ve en azından görünürde mutlu bir aile kurabilmiş olması veya polisin bir pedofilin bilgisayarına rahatça girebilmesi de çok gerçekçi görünmüyor. Baran bo Odar’ın, iki pedofilin olduğu bir hikâyede oyun oynayan çocukları ve üstelik de zaman zaman yavaşlatılmış görüntülerle göstermesi de bir parça gereksiz bir provokasyon sanki.

Filmin; öldürülen genç kızın, kaybolan yeni kızın veya Timo karakterinin ailesinin hikâyelerinin tümünü birden anlatmaya soyunmak yerine daha sade bir yapıyı tercih etmesi çok daha akıllıca olurmuş açıkçası ama bu ve yukarıda belirtilen diğer problemlere rağmen Baran bo Odar filmini görselliği ile metnini uyumlu kılmayı da başararak kesinlikle çekici bir sonuca ulaştırmış. Hikâyenin tüm karakterlerinin bir ölümün acısını taşımak veya bir ölümü araştırmak gibi temalarla çevrili olduğunu düşünürsek, ölümün kendisinin bir ortak tema olarak yer aldığını söyleyebileceğimiz filmde, senaryonun onca farklı karakterin hikâyelerini birbirine akıllıca bağlayabilmiş olması da dikkat çekiyor ki bu başarı hikâyenin dağılıp gitmesini de önlüyor kesinlikle. Bir cinayet soruşturmasını bürokratik mekanizmaları üzerinden değil, psikolojik boyutları ve tarafların travmaları ile anlatan bu film, başta 23 yıldan beri bir yarayı içinde taşıyan anne rolündeki Katrin Saß olmak üzere tüm oyuncularının sıkı performansları ile de ilgiyi hak eden bir çalışma şüphesiz.

(“The Silence” – “Büyük Sessizlik”)

Umi Yori Mo Mada Fukaku – Hirokazu Koreeda (2016)

“Hiç kimseyi denizden daha derin sevmedim ben; bu yaşıma geldim üstelik”

Boşanmış, çocuğunu sadece ayda bir görebilen, yazar olmaya çalışan, kumar alışkanlığı olan ve “romanı için malzeme toplayabilmek” için özel dedektiflik yapan bir adamın hikâyesi.

Japon sinemacı Hirokazu Koreeda’nın yazdığı ve yönettiği bir film. Koreeda sinemanın “görkemli”, “büyük karakterlerle dolu” ve “heyecanlı” hikâyelerinden özenle uzak duran, “küçük insanlar”ın “sıradan hikâyeler”ini anlatan bir sinemacı ve burada da sinemasının parlak örneklerinden birini veriyor. Başroldeki Hiroshi Abe’nin karakterine müthiş bir doğallık kazandırdığı ve sinemanın belki de en kalıcı “kaybeden” karakterlerinden birini yarattığı film insana insanı anlatan ve sadece bu nedenle bile ilgiyi kesinlikle hak eden bir çalışma. Başarısız ama başarısızlıklarının sonuçları ile gerçek anlamda yüzleş(e)meyen bir adam kahramanımız ve tüm iyi niyetine rağmen ne bir çıkış yolu bulabiliyor ne de yaptıklarının/yapamadıklarının başkaları üzerindeki sonuçları değişmesini sağlayabiliyor onun. Koreeda işte bu karakteri hikâyesine çok iyi uyan bir sadelik ve samimi bir dil ile anlatırken, bir kez daha görülmesi ve takdir edilmesi gereken bir sonuç koyuyor ortaya.

Koreeda filmin Japonca orijinal adını (“Denizden bile daha derin”) bir sahnede radyoda çalınan eski bir Japon pop şarkısından almış ve bir adamın kasırgaların birbiri ardından yokladığı bir şehirde, babasının ölümünden sonra hayatını toparlama çabasını ama bunu kendisini hiç değiştir(e)meden yapmaya çalışmasını anlatıyor. Bunu anlatan hikâyesini ise Hanaregumi’nin orijinal müziğinin şık bir şekilde vurguladığı bir dil ile getiriyor önümüze: Zarif, sakin, doğal ama sıcak bir film bu. On beş yıl önce bir romanı ile -anlaşılan çok da önemli olmayan- bir ödül alan ama gerisini getiremeyen adam, ayda bir görebildiği oğlu ile daha fazla yakınlaşmak isterken bir yandan eski karısını takip ediyor ve onun yeni ilişkisini kıskanmanın acısını çekiyor. Koreeda bu “kaybeden” karakteri mutlak bir doğru adam olarak göstermiyor bize; aksine eylemlerinin ve eylemsizliğinin olumlu sonuçlarını da sergiliyor hikâye boyunca. Sürekli para sıkıntısı içinde olan adam (oğlu için vermesi gereken nafakayı denkleştiremiyor bir türlü örneğin), özel dedektifliği sırasında elde ettiği bilgileri kendisini kiralayana değil de onun takip ettiği kişilere satmaktan, çocuğunun istediği bir spor ayakkabısının fiyatını düşürebilmek için üçkağıta başvurmaktan, annesinin evinde sakladığı paraya göz dikmekten veya küçük şantajlar yapmaktan çekinmiyor örneğin. Tıpkı ölen babası gibi yalan da söylüyor sık sık ve onun bahis oynama alışkanlığını da aynen sürdürüyor. Özetle söylersek, baş karakterini bize olduğu gibi gösteriyor film; tüm iyi ve zayıf yönleri ile hayata tutunmaya çalışan ama bir türlü başaramayan bir adam bu ve onun hikâyesini bize tarafsız bir dil ile anlatıyor yönetmen. Bunu yaparken de hikâyeye renk katan ve seyir keyfini artıran küçük mizah anlarını da yakalıyor, tıpkı gerçek hayatın kendisinde olduğu gibi.

Kahramanımızın, tecrübeli Japon aktrist ve Koreeda’nın favori oyuncularından olan Kirin Kiki’nin sıcak ve olgun bir performansla canlandırdığı annesinin de yardımı ile ve yaklaşan fırtınayı da geçerli bir mazeret olarak kullanıp yeniden bir aile havası yaratmaya çalıştığı bölüm filmin en güzel ve dokunaklı anlarına sahip. Yürümeyen ve yürümesi de mümkün görünmeyen bir evliliğin havasını tekrar canlandırmaya çalışmanın hüzünlü mizahının da dikkat çektiği bu bölüm belki de Koreeda’nın anlattığının ne kadar samimi olduğunu bize en iyi gösteren sahnelerden biri. Babanın parktaki koca bir kaydırağın içinde oğlu ile geçirdiği gece (kendisinin de yıllar önce babası ile birlikte yaptığı bir şeymiş bu), çocuğun düşürdüğü piyango biletlerinin gecenin karanlığında hep birlikte (tıpkı bir aile gibi!) aranması veya işte o gecenin sabahında adamın annesinin evinden üçünün (baba, anne ve oğulları) birlikte ayrılması (muhtemelen eskiden yaşanmış anların tekrarı olarak), dönülmesi mümkün görünmeyen bir geçmişi hatırlatmaları ile seyircide de güçlü bir hüzün duygusuna neden oluyor.

Evet acı ve tatlı bir hikâye anlatıyor bize Koreeda ve bu kaybeden adamın hikâyesini kendimizden çok şeyler bulmamızı sağlayacak bir samimiyet ile getiriyor karşımıza. Bu derece zarafet ve incelikle anlatılan ama güçlü olmayı da başarabilen bir film çekebilmesi, yönetmenin sinemasının ne denli önemli olduğunu gösterirken, sinemanın ciddi bir meselesini de hatırlatıyor bize: İnsanı anlatan filmler çok az günümüz sinemasında. Ve işte o nadir örneklerden birini bulunca kaçırmamak gerekiyor kesinlikle.

Meyve vermeyen çapkın kocasının peşine taktığı özel dedektiflerin kendisine getirdikleri kanıtlara “iyisi ve kötüsü ile, bu da hayatımın bir parçası” diyen bir kadın veya bir başka kadının mutsuzluk içinde söylediği “neden hayatım bu hâle geldi” gibi ifadeler kahramanımızın hikâyesini de özetlerken, bunlara benzer başka ”sıradan” cümleler de Koreeda’nın yalın diyaloglarının hikâyesine nasıl akıllı bir şekilde hizmet ettiğini kanıtlıyor. Village Voice dergisindeki eleştiride çok doğru bir tespitle söylendiği gibi, “film bittiğinde daha iyi bir insan olmak arzusunu duyuyorsunuz” ki bir sanat eseri için varılabilecek en güzel yargılardan biri olsa gerek bu. Evet, zaman zaman bir parça fazla sade bir film bu ve hikâyesini/karakterlerini -derdini daha iyi anlatabilmek için- fazlası ile sınırlamış görünüyor ama yaptıklarımızın bazen yapmak istediklerimizin ne kadar uzağına düşebildiğini görmek gerekli ve önemli ve işte tam da bunu yapıyor bu film.

(“After the Storm” – “Fırtınadan Sonra”)

İftarlık Gazoz – Yüksel Aksu (2016)

“Hocam, teravihi ertelesek? Teravihi maçtan sonra kılıversek?”

1970’lerde, Ege Bölgesindeki bir köyde yaşayan ve yaz tatilini yerli bir seyyar gazoz satıcısının yanında çalışarak geçiren bir çocuğun hikâyesi.

Yüksel Aksu’nun yazdığı ve yönettiği bir film. Popüler sinemanın sinemamızdaki -maalesef sayısı gittikçe azalan- düzeyli örneklerinden biri olan çalışma, “politik komedi” türüne rahatlıkla yerleştirilebilecek, keyfi seyirli bir eser. Ölüm orucu ile ramazanda tutulan orucun kavramsal olarak örtüştürüldüğü film, hafif bir komedi havasında başlayan ama hikâyesi ilerlerken, trajediyi ve politikayı daha ağırlıklı biçimde kullanan bir sinema eseri ve kimi kusurları olsa da görülmeyi hak eden bir çalışma kesinlikle. Düzeyli oyunculukları, zaman zaman bir masal havasını çağrıştıran görüntüleri, müzikleri ve tüm bunlardan da önce dürüstlüğü ile ilgi çeken bu filmi görmekte yarar var kesinlikle.

Hikâyenin başında gardiyanlar tarafından bir sedyede taşınan ve ölüm orucunda olduğunu sonradan öğrendiğimiz çok bitkin durumdaki bir genci görüyoruz. Genç adamın cezaevinin duvarında gördüğü “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” yazısından 1970’li yıllara geçiş yapıyoruz ve aynı cümlenin yazılı olduğu bir okulun karne gününe tanık oluyoruz. “Günümüz”ün tarihi olarak 1980 Haziran ayı deniyor ama duvarda asılı Kenan Evren portresi ve televizyonda gösterilen ve darbenin sembol şarkısı olup darbeciler tarafından sipariş edilen Müşerref Akay şarkısı “Türkiyem” 12 Eylül 1980 darbesinin sonrasını işaret ediyor aslında. Bu tarih çelişkisi belki bilinçlidir ama tercih doğru görünmediği gibi gereksiz de duruyor. Akay’ın şarkısının klibinde gösterilen turistik görüntüler (Pamukkale, Kapadokya vs.) ve “Türke Türkten başka yoktur dost millet” sözleri ülkeyi yönetenlerin gurur duyulacak bir ülkeden ne anladıklarının ve iktidarlarını sağlamlaştırmak için benimsedikleri “bizden olmayan herkes, düşmandır” söyleminin sembolü olurken, aynı anlayışın bugün de devam ettiğini hatırlatıyor bize.

Hikâyenin açılış ve kapanış sahneleri dışındaki asıl kısmı 1970’li yılarda ve penaltının da olduğu bir dünya kupası finaline tanık olduğumuza göre 1974 yılında geçiyor. Okulu tatil olan takdirnameli öğrencimiz yaz aylarında yörenin yerel gazozcusunun yanında çalışmak istiyor ve kabul ettiriyor bunu ailesine. Dönem siyasetin ülkenin atmosferinde kendisini ağırlıklı olarak hissettirdiği zamanlar ve günlük hayatın içinde de bir şekilde hep gösteriyor kendisini: Çocuğun ailesinin de çalıştığı tütün tarlasının sahibi olan adamın üniversiteli oğlu, Ankara’da “karıştığı anarşik olaylar” nedeni ile başı derde girince memleketine geri dönmek zorunda kalmış; babasının evinde Menderes’in portresi, Halkevi’nde ise Mahir Çayan ve Atatürk resimleri asılı yan yana; kasabanın duvarlarında ve kırlık alandaki çeşmede “Bağımsız Türkiye”, “Kahrolsun Faşizm” ve “Dev-Genç” yazılamaları var… Çocuk bir yandan bu üniversiteli genç aracılığı ile devrimci düşüncelerle tanışırken (genç adam ona okuması için Gorki’nin “Ekmeğimi Kazanırken” kitabını veriyor örneğin ve tarlaya beraber yaptıkları yolculuklarda “emek bilinci” üzerine konuşmalar yapıyor onunla), bir yandan da özenerek ve hoşlandığı bir kızın da tuttuğunu düşünerek oruç tutmaya çalışmanın sıkıntılarını yaşıyor. Yüksel Aksu’nun senaryosu çocuğun maruz kaldığı bu politik ve dinî söylemleri hikâyesinin de temeli yapmış aslında ve beklendiği üzere hem olumlu hem olumsuz tepkiler almış film bu yüzden.

Çocuğun iki “usta”sı var filmde: Biri yanında çalıştığı gazozcu, diğeri ise genç öğrenci. Her ikisi de kendi doğrularını öğretmeye çalışıyor çocuğa. Bir de caminin imamı var; onun söylemleri ise içerdiği tüm hoşgörüye karşın o yaştaki bir çocuğun kafasını karıştıracak güçte. Devrimci genç, bu gencin “reformist” bulduğu için eleştirdiği Ecevit’i seven (dükkanında resmi asılı) gazozcu ile imamın söylemleri ve hayat görüşleri içinde büyüyen ve yolunu bulmaya çalışan bir çocuğu anlatıyor Yüksel Aksu, Yusuf Kurçenli’ye ithaf ettiği filmde. Bunu yaparken de bir “Ege filmi” ortaya koyuyor kesinlikle ve belki de buradaki yaşam düzenine de övgüler düzüyor bir yandan da. Çağan Irmak’ın 2005 yapımı “Babam ve Oğlum” filmi yine bir Egeli devrimciyi ve oğlunu odağına almıştı; Yüksel Aksu ise o filmdeki mizahın dozunu bir parça artırırken, doğrudan politik içeriği de fazlalaştırmış burada. Her iki filmin bir başka ortak teması da işte bu Ege yaşamının, ülkenin içinde bulunduğu kimlik çatışması sorununa karşı sunulan -ve belki de artık yitirilmiş görünen- bir alternatif olarak gösterilmesi belki de.

“Kadınlı erkekli” tütün tarlasında çalışan, karşılıklı mâniler söyleyen veya deniz kenarında rakının da içildiği şarkılı türkülü yemekler düzenleyen bir yöre halkı var karşımızda. Bu halkın dinle ilgili pratik uygulamaları da günlük hayatın gerekliliklerine uyarlanmış ve katılıktan uzak bir havada görünüyor. Ramazan geceleri erkekler toplu olarak teravih namazı kılıyorlar ama namazın zamanı dünya kupası final maçı ile çakışınca, namazı ertelemeyi tercih ediyorlar. Namaz öncesi hocanın vaizi sırasında, kendi aralarında günlük hayatla ilgili konuşmalar yapmaktan da geri durmuyorlar. Aksu’nun filmi, kimilerinin “dini normalleştirmek”, kimilerinin ise “dini cüretkâr bir şekilde esnetmek (ve hatta dine hakaret etmek)” suçlamalarına maruz kalsa da ilkini mutlak bir şekilde önermediği gibi, ikincisini de kesinlikle içermiyor. Zaman zaman “hatırlıyorum” havasını taşıyan hikâyenin bu bağlamda daha çok “gerçekçi bir özlemi” yaşatmaya çalıştığını söylemek mümkün. Günümüz Türkiyesi’nde -ne yazık ki kimileri için radikal görünecek- bu özlemin, içinde bulunduğumuz karanlık günlere karşı bir ses olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Kaldı ki şöyle bir tarihî gerçek de var: 12 Eylül darbesinden sonra açılan Dev-Yol davasında sanıkların yedisi imamdı. Aynı doğruya götürüyorsa, farklı yollardan gitmenin, birbirine ve asıl hedefe zarar vememek koşulu ile, bir sakıncası olmasa gerek.

Sürpriz bir şekilde karşımıza çıkan animasyon sahnesinin de desteklediği bir masal havası var filmin. Mirsad Herovic’in görüntüleri, gece el fenerleri eşliğinde tütün toplanması sahnesinde (buradaki müzik, ağıt havası ile kesinlikle etkileyici) olduğu gibi hayli başarılı. Görsel efektlerle yaratılmış yıldızlı ve hilalli gökyüzü karelerinin doğal bir hava taşıması da bu masal atmosferini destekliyor zaman zaman. Evet, bir masal bu; ama iyilerin kazandığı türden bir masal değil. Finaldeki, dozu bir parça kaçırılmış görünen ve bu açıdan Çağan Irmak’ın filmlerinin ucu kaçmış duygusallığını hatırlatan, trajedilerin de gösterdiği gibi hüznün kendisini epey hissettirdiği hikâye yine de umudu elden bırakmıyor (ölüm anından hemen önceki zafer işaretinde olduğu gibi). Günümüzde -altı özellikle çizilen kimlik çatışması ve gücü elinde tutanların kendilerinden olmayan kimlikleri yok etmeye yönelik icraatları nedeni ile- gittikçe daha da zorlaşan birlikte yaşam için geçmiş zamanlara bir selam gönderme anlamı taşıyor belki de bu masal havası ve yitirilen “şeyler”i hatırlatıyor bize. Hikâyenin 1970’li yıllarda geçmesi bu açıdan ayrıca önemli. 1980 darbesinden sonra bir yönetim tercihi olarak iktidarların her türlü toplumsal hareketi ezme ve liberallik ifadesi altında bireysellikleri ve bireysel düşünceleri öne çıkarma gayretlerinin henüz başlamadığı bir dönem bu çünkü.

Gazozcu rolündeki Cem Yılmaz’ın “Cem Yılmaz filmi” olarak adlandırabileceğimiz filmlerdeki karikatürlerden uzak düşen bir oyunculukla başarılı bir biçimde canlandırdığı karakterle ilgili önemli bir sıkıntısı var senaryonun. Hikâyede çocuk kadar yeri olan -bu yoğunlukta Cem Yılmaz’ın popülaritesi de etkili olmuştur herhalde- karakterle ilgili hemen hiçbir şey söylemiyor bize film. Küçük kusurları olan bu iyi niyetli adamın da bir hikâyesi vardır diye düşünüyor ve merak ediyorsunuz bu hikâyeyi ama bu merakı kesinlikle karşılamıyor senaryo. Böyle olunca da elimizde anlamlı olarak kalan tek temel unsur, bu karakter ile çocuk arasındaki usta-çırak ilişkisi oluyor. Cem Yılmaz’ın göründüğü tüm sahnelerde bolca konuşuyor olması veya filmin ramazan topu sahnesindeki baba-oğul ile usta-çırak ilişkisini karşılaştırması gibi ilgi çekici ve eğlenceli diyalogları içermesi bir çekicilik katıyor kuşkusuz ama öte yandan dozu kaçmış bir Cem Yılmaz şovuna da dönüşüyor zaman zaman bu bölümler. Çocuk oyuncu Berat EfeParlar’ın etkileyici başarısında ise hem onun yeteneğinin hem de yönetmen Aksu’nun payı olsa gerek. Parlar tek bir sahnesinde bile aksamadığı gibi, sessiz anlarında da en az diğer anları kadar etkileyici bir oyunculuk sergiliyor.

1970’li yıllarda, Urla’da üstsüz denize giren, güneşlenen turistler gerçekten var mıydı bilmiyorum ama bu sahneleri de hikâyesine doğal bir şekilde yerleştirmiş Aksu ve amatör oyuncuları, özellikle de kalabalık sahnelerde ustaca kullandığı yönetmenlik becerisi ile gerçekçi kılmış tüm bu anları. 1970’lerde -diğer başka nedenlerin yanında- dinî inanç gereği tutulan orucun 1980’li yılarda politik inanç nedeni ile tutulana dönüşmesini bir zorlama duygusu yaratmadan anlatan filmin finali, ne olacağını önceden hissettirse de etkileyici olmayı başarıyor kesinlikle ama keşke duygusallıktan bir parça daha uzak tutulsaymış bu sahneler ve keşke Cem Yılmaz adeta bir Yeşilçam parodisinde oynarmış gibi bakmasaymış cenaze sahnesinde.

Mevlana’nın “Açlığa sabır, Allah’ın has kullarına bir lütuftur” sözü ile bitiyor film. 1970’lerde bir çocuğun büyüdüğünün de bir kanıtı olarak kullanılan orucun, daha sonra zorbalığa karşı politik bir direnişin aracına dönüşmesini anlatan film, yerel tatlardan evrensel değerlere değinen eserlere uzanan filmler yapılabileceğinin başarılı bir kanıtı olarak görülmeyi hak ediyor kesinlikle. Gezi’de hayat bulan (ve şimdi sessizliğe bürünen) umudun bir uzantısı olarak da görülebilecek ve hayata sol bir dünyadan bakan film, iki baş oyuncusunun dışında tüm kadrosunun parlak performansları ve samimiyeti (ve dürüstlüğü) ile de dikkat çekerken, Ankara’dan gelen “kötü adamlar”ın kapanış jeneriğinde “K. Gerilla” olararak tanımlanması da ilginç açıkçası. Bu ifade eğer “kontrgerilla” anlamında kullanılmışsa (ki başka bir seçenek görünmüyor pek), neden bu şekilde kısaltılmaya ihtiyaç duyulduğunu sorgulamak gerekiyor. 2016’da ve Kültür Bakanlığı’nın desteği ile çekilen bu filmin bir benzerinin “dinî ve millî değerlere aykırılık” nedeni ile çekilemeyeceği bir düzene doğru hızla ilerleyen ülkede belki de bir çekingenlik neden olmuştur bu tercihe bilmiyorum ama filmin cesareti ile uyumlu değil bu kısaltma.

Hüseyin Aygün’ün BirGün’de yayımlanan ve filmin “Ege’nin güzel insanlarını; devletin, siyasal mücadelelerin amansızlığını, mecburi din dayatmasının çocuk ruhlardaki tahrişini” anlatmasını öven 3 Mart 2016 tarihli dokunaklı yazısında belirttiği gibi, bu hikâyede bir mezarı örten toprağa “ekilen” gazoz kapaklarının yıllar sonra bir çocuğun, Berkin Elvan’ın, mezarındaki bilyelere dönüştüğü bir ülke burası. İşte bu film de bu huzursuz ülkede hem yitip gidenleri anmak hem de bir umudu hatırlatmak gibi bir işlev görüyor. Görülmeli!