Eye in the Sky – Gavin Hood (2015)

“Eğer teröristler 80 kişiyi öldürürse, propaganda savaşını biz kazanırız; eğer biz bir çocuğu öldürürsek, onlar kazanır”

Kenya’daki bir evde intihar bombacısı olmaya hazırlananları ve onları yönlendiren terör örgütü liderlerini tespit eden asker ve bürokratların, atacakları füzenin evin hemen yanındaki küçük bir kızı da öldürme riskinin yüksekliği nedeni ile yaşadıkları tereddütün hikâyesi.

Guy Hibbert’in orijinal senaryosundan Gavin Hood’un çektiği bir Birleşik Krallık ve Güney Afrika ortak yapımı. Önemli bir bölümünde hikâyesini gerçek zamanlı olarak anlatan film, amacı “yakalamak”tan “yok etme”ye dönüşen bir operasyonu ele alıyor. Helen Mirren’in canlandırdığı komutanın yönettiği operasyonda onlarca kişiyi yok edecek intihar bombacılarını ve onları yönlendirenleri imha ederken bir kız çocuğunu da öldürme riski ile karşı karşıya kalanların tartışmalarını ve yaşadıkları ikilemleri anlatıyor. Çekici bir hikâye bu içeriği gereği ve Hood da tempoyu hemen hiç azaltmadan, dinamik ve gerilimli bir şekilde anlatıyor hikâyeyi. Ne var ki bu, hikâyesine “liberal” bir bakışla yaklaşan ve hümanizmi de işaret eden film, başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin, aralarında çocukların da olduğu binlerce insanı öldürdüğü benzer operasyonlarda rol alanları “anlamaya” çağıran havası ile eleştirilmesi gereken bir çalışma.

Antik Yunan oyun yazarı Eshilos’a ait olduğuna inanılan ama onun eserlerinde hiç geçmediği için gerçek sahibi kesin olarak bilinmeyen bir sözle açılıyor film: “Savaşta ilk yitirilen şey gerçektir.” Film bu sözle başlayarak, savaş denen cinnette gerçeğin ne olduğunun tam olarak bilinemeyeceği veya bunun aslında önemini yitirdiğini mi söylüyor bilmiyorum ama bu sözün kullanılma nedeni üzerinde düşünmekte yarar var. Hikâyede iki farklı “gerçek” söz konusu edilmiş olabilir: Birincisi imha eyleminden küçük kızın zarar görme olasılığı, ikincisi ise eylem gerçekleştirildiğinde eğer masum siviller de zarar görmüşse, bu mecburen yapılan eylemin arkasındaki gerçeği izah ederken karşılaşılacak güçlükler. Hangisidir filmin odaklandığı ya da ikisi birden mi söz konusudur bilmiyorum ama açıkçası her ikisi de ciddi sorunlu bu alanların. Bir yalandan yola çıkarak bir ülkenin ve tüm bir Ortadoğu’nun geleceğini mahveden (Irak işgali örneğin) ve bundan dolayı da herhangi bir mahcubiyeti dahi olmayan güçlerin “gerçeğin ne olduğunu” ve bunu halka anlatmayı filmde anlatıldığı kadar umursayacağına inanmamızı mı bekliyor bu filmi yapanlar acaba? İmha eyleminin ve o sırada küçük kızın da ölmesinin videosunun -filmde bir endişe olarak dile getirildiği gibi- youtube’a düşmesinden gerçekten korktuklarına kendileri inanıyor olabilir bu filmi yapanlar da bizim de inanacağımızı mı düşünüyorlar gerçekten? Sadece 2017’de ve bir önceki yıla göre %42 artışla, en az 15.000 sivilin “teröristlere karşı verilen savaşta” öldüğü gibi bir gerçek ortadayken fazlası ile liberal ve seyredeni de aptal yerine koyan bir yaklaşım bu elbette. Füzeyi fırlatan düğmeye basan atışçıların hikâyedeki dokunaklı gözyaşlarına gelince, orada şunu sormak gerekiyor: Yönetmen Gavin Hood drone operatörlerinin %30’unun travma sonrası stres bozukluğu tedavisi gördüğünü söylemiş bir röportajda. Doğrudur bu oran muhtemelen ama bu operatörler üniformalarını giydikleri orduların âdil, dürüst ve haklı bir savaş verdiğine ve kendilerinin de demokrasi ve dünya barışına hizmet ettiklerini mi düşünüyorlardı ki neden oldukları ölümlerden bu kadar etkileniyorlar? Bırakın emperyalizm, kapitalizm gibi “zor” ve “komünist” terminolojileri, bir parça tarih okuyan bir kişi bile tetiğini çektiği silahların çoğunlukla neye hizmet ettiğini bilir herhalde.

Guy Hibbert’in senaryosu yazının başında tanımlanan ikilemle karşılaşan askerî ve sivil yetkililerin tereddütlerini, kendi aralarındaki çatışmalarını, politikacıların sorumluluktan kaçınmalarını vs. anlatan temposu yüksek bir hikâye getiriyor önümüze. Eğer operatörlerin gözyaşlarına inanırsanız (ya da buradaki sahte liberalizmi umursamazsanız veya operatörlerin “tamam da bu teröristler nereden çıktı, kim besledi bunları, şimdi adına tetiği çektiğim ülkemin bu teröristlerle nasıl bir ilişkisi vardı? sorularını sormamasını önemsemezseniz), gerilimden duygusal olarak da etkilenme ihtimaliniz yüksek açıkçası. Tetiği ateşleyenlerin özellikle ilk kez bu işi yaptıklarının birkaç kez vurgulanması ile duygusallığın öne çıkması sağlanmış, bir parça zorlama bir şekilde. Albayı oynayan Helen Mirren, film vizyona çıkmadan hayatını kaybeden Alan Rickman, Aaron Paul ve Barkhad Abdi (filmdeki en kayda değer performansı gösteriyor) gibi oyuncuların varlığı da etkileyecektir sizi kuşkusuz. Masa başından ve drone’ların marifeti sayesinde tüm dünyayı HD kalitede gözetleyebilenlerin yönettiği bir dünyada iktidarların bireyler üzerinde nasıl bir korkutucu bir güce sahip olabildiğini gösteren ama bunu değil teknoloji sayesinde teröristlerin nasıl adım adım izlendiğini düşünmemizi isteyen ve bekleyen filmin şu hakkını da teslim edelim: Teröristlerin birinin Amerikan pasaportu olmasının eylemin gecikmesine neden olmasını (operasyonun sahibi Birleşik Krallık çünkü) bir ironi olarak gösteriyor film (umarım gerçekten de filmi yaratanlar bir ironi aracı olarak kullanmışlardır bunu!). Kapanış jeneriğinde küçük kızın görüntülerinin kullanılmasını da filmin liberalliğine uygun bir tercih olarak takdir etmek gerekiyor elbette.

Kenya’daki radikal islâmcı teröristleri anlatan ama çekimleri Güney Afrika’da gerçekleştirilen filmde Paul Hepker ve Mark Kilian’ın müzikleri hikâyenin gerilim ve temposunu desteklerken, füze sahnesi ve sonrası da hayli etkileyici görüntüler getiriyor önümüze. Elleri temiz olanların karşılaştığı bir ikilemi anlatıyor olsa, rahatsız olmadan izleyeceğiniz film, atom bombaları ile 200 Bin sivili öldürmüş olan bir zihniyetin “dram”ını anlatınca saygı duyamıyorsunuz doğal olarak. Böyle olunca da, yüzlerce sivili kurtarmak için bir sivilin hayatını tehlikeye atar mısınız sorusu da -en azından benim için- kaybolup gidiyor. Özetle, gerilimi yerinde ve -içeriğini umursamazsanız- küçük kızın akıbetini merak ederek izleyeceğiniz bir savaş gerilim/aksiyonu.

(“Ölüm Emri”)

Ladies in Lavender – Charles Dance (2004)

“Bense yaşlıyım. Aptalım, saçmalıyorum ve sersemim”

Birlikte yaşayan ve gençliklerini uzun süre önce geride bırakmış iki yaşlı kız kardeşin evlerinin önündeki sahilde baygın halde buldukları gizemli bir yabancı gençle dostluklarının hikâyesi.

Britanyalı yazar William John Locke’un 1919 tarihli ve aynı adlı hikâyesinden uyarlanan bir Birleşik Krallık yapımı. Ünlü oyuncu Charles Dance’in senaryosunu da yazdığı film sanatçının bugüne kadarki ilk ve tek yönetmenlik çalışması. Orijinal hikâyede Birinci Dünya Savaşı’ndan önce geçen olaylar Dance tarafından İkinci Dünya Savaşı’nın öncesine taşınmış ve orijinalinde bir parça daha hüzünlü olan sonu yumuşatarak yapmış bunu. Dance’in bu tercihi -tüm hüznüne rağmen- seyri keyifli olan ve izleyicide tatlı duygular uyandıran filmin sıkıntısının da yattığı yeri işaret ediyor: Fazlası ile yumuşak bir havası var filmin ve Dance’in senaryosu ve yönetmenliği, eseri güçlü oyuncuların rol aldığı ve ortalamanın üzerinde bir televizyon filminden öteye görüremiyor. İki kız kardeşi canlandıran Maggie Smith ve Judi Dench ile gizemli genç adam rolündeki Daniel Brühl’ün performanslarının filmin havasına oldukça uygun olması ve seyircide adeta bir rahatlama ve samimiyet havası yaratması ile ilgiyi hak eden filmin yaşlanmak ve “son bir fırsat” gibi konular üzerine düşündürdükleri de dikkat çekiyor. Sinema sanatı açısından belki çok önemli olmayan ama küçük hikâyesi ile seyircide samimi duygular uyandrmayı başaran bir film bu.

1863 ile 1930 yılları arasında yaşayan William John Locke’un eserleri sinema için epey verimli bir kaynak olmuş. Sessiz sinema döneminden başlayarak hikâyeleri ve romanları pek çok kez sinemaya aktarılan yazarın sinema perdesindeki şimdilik son uyarlaması Charles Dance’ın bu filmi olmuş. Biri hiç evlenmemiş, diğeri ise kocasını bir önceki savaşta kaybeden iki kız kardeşin birlikte yaşadığı eve çok yakın bir yerde denizin sahile sürüklediği genç bir adamın bu iki kadının hayatlarını değiştirmesini anlatıyor film. Onlar olağanüstü bir keman çalma yeteneği olan genç adamı hayata döndürürken, genç adam da varlığı, gençliği, güzelliği ve yaşam arzusu ile onlara kaybettikleri ya da hiç sahip olmadıkları şeyleri hatırlatıyor. Aslında güzel havanın tadını yüzlerinde güneşi hissederek çıkaran, bahçelerinde çıplak ayakla dolaşarak toprağı hisseden bu iki yaşlı kadın hayattan ellerini ayaklarını çekmiş insanlar değiller. Bir başka şekilde söylersek, hikâye onların inzivadaki hayatlarına radikal bir darbe olarak göstermiyor genç adamın gelişini. Bu kolaycılıktan kaçıyor film ve daha derinlerde kalmış bir şeylerin hedefi, özellikle kadınların birindeki özlem ve arzuların, ve yaşlanıyor olmanın verdiği hüzün duygusundan bir -aldatıcı da olsa- kaçış olarak gösteriyor genç ve yakışıklı adamı. Daniel Brühl’ün de -film çekildiği tarihte henüz 25 yaşında olduğunu da unutmayalım- doğal bir sevimlilikle oynadığı genç adam, kadınlara hayatın güzelliklerini hatırlatıyor bir bakıma ve tekrar erişilmesi veya hayal edilmesi artık mümkün olmayan duyguların sıcaklığını getiriyor onlara.

Resim yapmak için yörede dolaşan bir Rus kadının “Orada bir misafirden çok mahkûm gibisin” dediği genç adamın iki kadının yanındaki varlığı sevgiye dayalı olsa da özgürlüğü kısıtlı bir bakıma. Bir fiziksel engel yok belki özgürlüğüne ama kadınların, özellikle yaşayamadığı duygularının nesnesi yaptığı genç adama iyice bağlanan birinin, genç adamdan ayrılmayı kesinlikle istememeleri bir duygusal engel yaratıyor genç adama. Cornwall bölgesinin müthiş doğasını başarılı görüntülerinde ustalıkla kullanan Peter Biziou’nun kamerasının aktardığı hikâyede bu iki kadını sade ama kesinlikle doyurucu performanslarla canlandıran Judi Dench ve Maggie Smith’in varlıkları hikâyeye çok şey katıyor kuşkusuz. Belki hikâye sinemasal açıdan yeterince güçlü değil ve iki usta oyuncuya bir televizyon filminin sınırlarını aşamamış görünen bir atmosferden fazlasını sağlayamıyor ama her iki sanatçı da filmin hüzün ve tutku gibi duygularını elle tutulur hâle getirmeyi başarıyorlar. Daniel Brühl ise adeta bu rol için yaratılmış: Karakterinin gerektirdiği gençliği, güzelliği, enerjiyi ve geleceğin sembolü olma durumunu (kadınların ait olamayacağı bir gelecek bu ki hüzün de işte tam da buradan doğuyor) hak ettiği şekilde getiriyor karşımıza. Hizmetçi rolündeki Miriam Margolyes ve kendisi de gençliğin ve son bir tutkunun peşine düşmüş görünen doktoru canlandıran David Warner da sağlam karakter oyunculukları ile filmin oyunculuk düzeyinin yüksek kalmasını sağlıyorlar.

Filmin ana hikâyesi, doktorun Rus kadına ilgisini anlatan yan hikâye ve kimi diyaloglar aslında hep benzer bir temanın etrafında dönüyor: Yaşlılıkla gençliği yan yana koyuyor hikâye sık sık ve ilkinin ikincisine duyduğu özlem veya ona erişememesinin neden olduğu kırgınlık gibi hisleri, doktorun bir sahnede insanın içini burkan bir şekilde içini çekmesinde olduğu gibi vurguluyor düzenli olarak. Bu bağlamda hikâyenin bir hayal kırıklığını anlattığını söylemek mümkün. Gerçekleşmesi mümkün olmayacak bir hayali gerçekleştiremeyeceğini anlamaktan kaynaklanan bir hayal kırıklığı bu ve baştan sona kendisini hissettiren hüzün duygusunun temel kaynağı da bu.

Nigel Hess’in bestelediği ve kemancı Joshua Bell’in çaldığı parçaların yanısıra yine Bell’in çaldığı ve Bach ve Debussy gibi klasik müzik bestecilerinin eserlerinden oluşan sıkı müzikleri olan ve bir açıdan müziğe ve aşka övgü düzen hikâyenin Rus kadın karakteri yeterince işlenmemiş ve havada kalmış görünürken, genç adamın kendini denizde bulmasına neden olayların niteliği hakkında da pek bir şey söylemiyor film bize. Bir sahnede genç adamın birilerinden/bir şeyden kaçmak için denize atladığını veya birileri tarafından denize atıldığını hissettiren görüntüler ve seslere tanık oluyoruz ama nedense hikâye netleştirmiyor bu konuyu. Yaşananların bir dünya savaşının arifesinde geçiyor olmasının önemini ve havasını da yeterince yansıtamıyor hikâye bize ve son bir kusur olarak belirtmek gerekirse, Charles Dance’in kimi tercihlerinin altı yeterince doldurulmuş görünmüyor; örneğin bir sahnede seyirciye uzun uzun, çalışan çiftçileri gösteriyor film ama hikâye ile bir bağlantısı yok bunun.

Bir tutkuyu da anlatmasına rağmen seyiciyi bu açıdan yeterince hareketlendiremeyen film, yukarıda sıralanan kusurlarına rağmen ve en önemlisi de fazlası ile yumuşak anlatımı ile önemli ve kalıcı bir sinema eseri olamıyor ama yine de tüm o hüzün duygusuna rağmen, yaşam sevgisini seyirciye hatırlatmayı başarıyor. Zarifliğini hep koruyan -belki de Dance’in bir yönetmen olarak varlığını hissettirdiği tek nokta bu- ve tüm karakterlerine sevgi ve anlayış ile yaklaşan bir filmi görmenin hiçbir zararı olmasa gerek.

(“Lavanta Kokulu Kadınlar”)

Eraser – Chuck Russell (1996)

“Kim, o mu? Kendisinin bu işteki en iyi adam olduğunu düşünüyor ve sanırım haklı. Onu kızdırmazsan iyi olur”

Çalıştığı özel bir şirketin ABD ordusu için geliştirdiği yüksek teknolojili bir silahı yabancılara sattığını ihbar eden bir kadın tanığı korumakla görevli bir polisin hikâyesi.

Tony Puryear, Michael S. Chernuchin ve Walon Green’in orijinal hikâyesinden yola çıkan senaryosunu Puryear, Green ve jenerikte adı geçmeyen John Milius, Frank Darabont ve William Wisher Jr.’ın yazdığı, Chuck Russell’ın yönettiği bir aksiyon. Başrolünde Arnold Schwarzenegger’in yer aldığı ve ona Vanessa Williams, James Caan ve James Coburn gibi tanınmış isimlerin eşlik ettiği film, gerçekçiliği pek umursamayan hikâyesi, bolca ve kimi zaman sert sahnelere yer veren aksiyonu, hızlı temposu, güçlü efektleri (Ses Kurgusu dalında Oscar’a adaylığı var film) ve alçak gönüllü mizahı ile aksiyonseverlerin hoşlanacağı ama bir sinema değerine sahip olmayan bir çalışma. Hollywood’un sağcı isimlerinden olan ve ABD’deki “silahlanma hakkı”nı savunan NRA’nın bir dönem başkanlığını da yapan Milius’un elinin değdiği her film gibi elbette vatanseverlik ve ABD düşmanları mesajlarının da eksik olmadığı film, sıkı bir aksiyon meraklısı olmayanların uzak duracağı (ve galiba durması da gereken) bir eser.

Film kahramanımızı ve yaptığı işi iyi anlatan bir sahne ile başlıyor: Parmak izi, pasaport veya başka kimlikler, yakılan bir doğum belgesi, silah, deri kıyafet, bol kaslı bir vücut ve parmak izi bırakmaması için ele geçirilen türden beyaz bir eldiven görüntülerinden sonra sert bir sahneye geçiyoruz. Bir evi basan silahlı adamlar evdeki adamı ve kadını ölesiye dövüyorlar ve tam o sırada -az önce giyinir ve silahını kuşanırken gördüğümüz- kahramanımız olaya müdahale ederek kötü adamları bir çırpıda tek başına ortadan kaldırırken, kurtardığı adam ve kadının da kimliklerini “silerek” onlara yeni bir hayatın kapısını açıyor. Kahramanımız tanık koruma programında görevli olan ve elbette üstün yeteneklere sahip bir polis ve görevi tanıkları mahkemeye kadar korumak ve sonra da yeni bir kimlikle yeni bir hayata başlamalarını sağlamak. Bu kez karşısında dişli bir rakip var: ABD ordusu için yeni teknolojiler ile donatılan çok etkili bir silah üzerinde çalışan özel bir savunma sanayii şirketi (insanları öldürme araçlarını üreten bir şirketin savunma sanayii ifadesini kullanmasının trajikomikliği!) bu silahları daha fazla para veren yabancılara satmayı planlıyor ve bunu öğrenen ve FBI’a ihbar eden bir kadın çalışanlarını ortadan kaldırmaya çalışıyor. Şirketin üst yönetimi sadece FBI çalışanlarını değil, Savunma Sanayii Müsteşarı’nı da ortak etmiş bu “vatan hainliği”ne. Dolayısı ile kahramanımız çok güçlü bir düşmanla tek başına –aslında eskiden tanık koruma programı sayesinde hayatlarını kurtardığı bazı eski suçlulardan sıkı bir yardım alarak- mücadele etmek zorunda. Silahları satın alacak yabancıların Rus olması ve ödemeler için de Suriye’deki bir bankanın kullanılmasının manidarlığını -günümüzde Suriye’de yaşananları da dikkate alarak- not edelim bir kenara.

Chuck Russell’ın filmi üstteki hikâyeyi anlatırken bir aksiyondan ne bekleniyorsa hepsini sunuyor seyirciye ve türün meraklılarını da tatmin ediyordur herhalde. Eğer bu meraklılar arasına girmiyorsanız, sıkılmanız ve savunduğu değerlerden ve gerçekçilik problemlerinden rahatsız olmanız çok olası. “Burası Kızılhaç değil. Silah imal ediyoruz… insanları öldürmek için. Devlet bedelini ödemezse, ödeyecek birilerini bulmak benim görevim” diyor şirketin yöneticisi ama bu cümleyi özel şirketlerin bu işte olmasının doğal sonucu olan “çok veren malı alır” gerçeğine bir eleştiri olarak getirmiyor film; getirseydi bu bir kapitalist düzen eleştirisi olurdu çünkü. Özel güvenlik şirketlerinin, örneğin Irak işgali ve sonrasında işlediği insanlık suçlarını ve bu suçları işlerken ABD hükümetinin koruması altında olduklarını düşünürseniz, filmin elbette böyle bir derdi olmayacak. FBI içine ve hatta hükümete de sızmış olabilir vatan hainleri ama sonuçta sistem, güvenlik ve adalet mekanizmaları aracılığı ile tekrar kuracaktır düzeni ve eğer bu yeniden kurma işinde bir sıkıntı olursa, bu hikâyede olduğu gibi bir “süper kahraman” tekrar tesis edecektir “barış ve huzur”u. Bu kahramanımız adaleti kendi yöntemi ile tekrar tesis ederken, yaptığının aslında “terörist bir devleti başka teröristlere karşı korumak”tan başka bir şey olmadığını düşünmeyecektir elbette.

Hikâyenin gerçekçilikle ilgili hiçbir derdi yok bekleneceği gibi ve hatta bekleneceğinden de fazlası ile. Sadece bir şirket çalışanı olan bir kadının zaman baskısı ve büyük bir tehlike altındayken şirket kayıtlarının tek kopyası ile yetinmeyip ikinci bir kopyayı almak için zaman ayırmasından bir motoru yanmakta olan ve havadaki bir uçağın kapısından asılmaya, uçaktan düşmekte olan bir paraşütü boşluğa atlayarak yakalamaya ve o sırada üzerine gelen uçakla mücadele etmeye kadar uzanan saçmalıkları var filmin. Örneğin bu sonuncusunu bir Bond filminde de görebilirsiniz ama orada en azından bunu bir mizah havası da katarak ve anlattığı ile bir şekilde dalga da geçerek yapar Bond filmleri; burada ise fazlası ile ciddiye almamız bekleniyor bu fantastik görüntüleri. Hikâye boyunca iki kez Arnold Schwarzenegger’e (bir kez eline bir kez de bacağına) ve bir kez de James Caan’a (koluna) çivi, bıçak, metal bir parça vs. saplanması ve bunların çıkarılması sırasındaki kanlı görüntüleri ise herhalde senarist(ler)in fetişizmi ile açıklamak gerekiyor. Bu şekilde ciddi olarak sakatlanan kahramanımızın hemen arkasından o sakat kolu ile yaptıklarını ise elbette bir devamlılık sorunundan çok, filmin buraki gerçek-ötesi durumu umursamamasının sonucu olarak görmek gerekiyor.

Sayısız ceset, patlamalar, parçalanan arabalar vs. arasında geçen bu hikâyede iyi bir oyunculuk beklentisi olan var mıdır bilmiyorum ama bu konuda da çok parlak bir resim çizmiyor film. Schwarzenegger ve Vanessa Williams en iyi ifade ile vasatı tuttururlarken, ilk kez bu tür bir filmde yer alan ve bunu da “hikâye iyiydi” ile açıklayan James Caan ironi yapmış olsa gerek ki film boyunca performansını hiç umursamamış (belki ciddiye almamış ve eğlenmiş daha doğru bir ifade olabilir) görünüyor. Hikâyede romantizm bekleyenlerin hayal kırıklığına uğrayacak olmasının nedeni ise çekimleri gerçekleştirilen romantik finalin deneme gösterimlerinde seyirciden olumsuz tepki alması. Çoğunlukla el kamerası ile çekilerek dinamik havasını koruyan ve hayvanat bahçesinde geçen timsahlı sahnede olduğu gibi sert ama komik bölümlerin ve Schwarzenegger’in öldürdüğü bir timsaha söylediği “Artık bir valizsin” veya hikâye boyunca birkaç kez kulağımıza çalınan “ Silindin” gibi akılda kalan eğlenceli ifadelerin yer aldığı bu çalışma öncelikle ve aslında sadece aksiyonseverler için.

(“Silici”)

Sensiz Yaşayamam – Metin Erksan (1977)

“Ölümün hem kendi elimde hem kendi elimde olmamasını istiyorum”

Kanser nedeni ile bir yıl ömrü kaldığını öğrenen zengin ve yalnız bir kadının acı çekerek ölmemek ve ölüme karşı cesur olabilmek için yaptığı planın hikâyesi.

Türkiye sinemasının ayrıksılığı tartışılmaz yönetmenlerinden biri (belki de en önde geleni) olan Metin Erksan’ın yönettiği ve senaryosunu Safa Önal ile birlikte yazdığı bir film. Karakterlerinden hikâyesine ve atmosferine çok farklı bir film bu ve sinemamızın en ilginç çalışmalarından biri olarak kesinlikle görülmesi gerekli bir eser. “Yeşilçam dışı” olduğu tartışma götürmez bir çalışma olarak, o tarihlerde belki de sadece Erksan’ın çekebileceği bir filmdi bu ve onun son sinema filmi olarak sinemaya iyi bir veda olması ile de önem taşıyor. Kusurları olan -kimileri rahatsız da eden- bu film, sadece cesareti ve farklı olmaya “cüret etmekten” çekinmemesi ile bile ilgiyi hak ediyor.

Metin Erksan’ın hikâyesi (senaryoya Safa Önal’ın da dokunduğu yerler özellikle ikinci yarıda kendisini hissettiriyor ama seyrettiğimiz temelde bir Erksan senaryosu olarak görülebilir kesinlikle) ve yönetmenliği, kadını ve kendisini öldürmesi için tuttuğu kiralık katili etraftaki diğer herkesten soyutlayarak, nerede ise farklı bir gerçekliği olan, hatta gerçeküstü bir dünyaya taşıyor. Başlarda nerede ise sadece kadını, sonrasında ise yine nerede ise sadece kadını ve yanına çağırdığı katili görüyoruz hikâyede. Uzun ve sessiz planlardan hiç çekinmiyor Erksan ve farklı kamera açıları ve geniş planlarla bu soyutlamayı ve hedeflenen yalnızlık duygusunu artırıyor. Bu, sinemamız için hayli biçimci olarak görülebilecek yaklaşımı hikâyesinde de benimsiyor Erksan; kadının geçmişi ile ilgili hiçbir bilgi vermiyor bize. Bildiklerimiz çok zengin, hasta ve yalnız olduğu sadece. Hizmetçisi, doktoru, şirketindeki yardımcısı ve oteldeki resepsiyonist ile yaptığı zorunlu ve kısa konuşmalar dışında hiç kimse ile bir iletişim kurarken de görmüyoruz onu. Hikâyenin başlarındaki doğum günü partisini de tepeden bir çekimle ve küçük bir yuvarlak masanın etrafında toplananları gösteren bir yabancılaştırma havası ile veriyor Erksan. Katil ile iletişimi başladıktan sonra ise (ki Önal’ın kalemini bundan sonra hissetmeye başlıyoruz ağırlıklı olarak) sadece onunla sınırlı kalıyor bu ilişki. Erksan adeta bu iki karakteri alıp farklı bir dünyaya taşıyor; sadece onlara ait ve diğerlerinin sadece onlarla iletişimi olduğu sürece varlıklarının bir değer kazanabildiği dünya bu. Kaldıkları otelin diskosunda dans eden genç adamın veya iki baş karakterin deniz kenarında yürürken yanlarından geçtikleri, sohbet halindeki gençlerin bu dünyaya ait olmadıklarını (ya da bu dünyada bir önemi olmadıklarını) o kadar güçlü hissediyorsunuz ki nerede ise bir gerilim atmsoferinin içinde buluyorsunuz kendinizi.

Kıbrıs’ta çekilen filmin büyük bir bölümü kadının kaldığı otelin içinde ve çevresinde geçiyor ve bu mekanların ıssızlığı filmin gerçeküstü (veya gerçek dışı) havasına katkıda bulunuyor. Sık sık iki baş karakterinin yakın plan yüz çekimlerini kullanan Erkan, Yeşilçam’ın “duyguları vurgula” klişesini kullanıyor gibi görünüyor ama burada farklı bir etkiye sahip bu çekimler: Seyircisini, fiziksel olarak yaklaştırdığı karakterinden yine de uzak tutuyor bu kareler ilginç bir şekilde. Aslında tam da burada filmin tam olmamış denemelerinden biri kendisini gösteriyor: Bu bir tutku filmi ama Metin Erksan’ın başta “Sevmek Zamanı” olmak üzere başarılı örneklerini verdiği bu tema burada yeterince ikna edici olamıyor. Katil (veya cellat) ve kurbanın ilişkisi gibi önemli bir yan tema ile de beslenmesine rağmen, tutku -belki finaldeki eylem hariç- yeterince geçemiyor seyirciye. Bunda filmin süresinin kısalığının da rolü olsa da, asıl olarak bu yabancılaştırma ve gerçeklikten uzaklaştırmanın payı var gibi görünüyor bu eksiklikte. Kadının geçmişi veya en azından hastalığını öğrendiği andan öncesi ile ilgili bir şey bir bilmiyor olmamızla bağlantılı olarak, karakteri “soyutlama”nın dozununun artmasının tutku gibi yakınlık/tanıdıklık gerektiren bir temanın aleyhine sonuç vermesini de ekleyebiliriz buna.

Açılış jeneriğinde “Planet of the Apes” filmi için Jerry Goldsmith’in hazırladığı müziği ve yine -elbette telif hakkını umursamadan- başka yabancı müzikleri de (“YMCA” şarkısı da var disko sahnesinde) kullanan filmde, Gülden Karaböcek’in hit şarkısı “Bahtıma Yanarım” da kendine bir yer bulmuş (şarkıyı başından sonuna kadar dinliyoruz, kadının görüntüleri eşliğinde) ve şarkıcının bu en dokunaklı parçalarından biri -beklenenin aksine- hiç de eğreti durmamış filmde; kadının yalnız ve sessiz anlarına ve boş mekanlardaki uzun planlara iyi bir eşlikçi olmuş bu şarkı. Kadını oynayan Hülya Koçyiğit’in dublajında Meral Taygun’un seçilmiş olması da doğru tercihlerden biri olarak görünüyor. Oyuncu için onca filmde duyduğumuzdan farklı ve Taygun çok fazla film seslendirmesi yapmadığı için belki de “Yeşilçam dışı” olan bir sesin seçilmiş olması filme bir yenilik katmış. Koçyiğit’in kostümlerinin, karakterinin zengin, şık ve yalnız ruh halime hayli uygun seçilmiş olmasını da ekleyelim filmin başarıları arasına.

Bir sinema filmi için ortalamanın altında görünen diyalog kullanımında psikiyatristle yapılan konuşmadaki “felsefik içerik” bir parça mesaj içeriyor ama yine de karakterin ve hikâyenin derdini anlatabilmekte işe yaramış görünüyor. Birkaç kez kulağımıza çalınan ve tıbbî tahlil/testler için kullanılan “bilimsel araştırmalar” ifadesinin tuhaflığı/yanlışlığı ve özellikle ikinci bölümde Safa Önal’ın kaleminden çıkmış görünen birkaç Yeşilçam diyaloguna rağmen iyi yazılmış bir hikâyesi var filmin. Çoğunlukla, gerçekten gerektiği anlar dışında diyaloga başvurmayan filmde iki baş oyuncu için de (Hülya Koçyiğit ve kiralık katil rolündeki Cemal Gencer) zor bir sınav var aslında: Yakın planların fazlalılığının da zorluk derecesini artırdığı bir gerçekçi performans sunabilmek. Her iki oyuncunun da Yeşilçam dünyası içinde alışık olmadığı karakterler var hikâyede ve Gencer buz gibi soğuk bir profesyonel olan katili seyirciyi rahatsız etmeden gerçek kılmayı başarıyor. Evet, belki bir üstün başarı yok performansında ama hiç alışık olmadığı ve kendisinden de ne daha önce ne de daha sonra talep edilmiş bir oyunculuk biçiminde aksamıyor en azından. Elbette çok daha “cool” bir performans karakterine çok daha fazla yakışırdı ama yine de işini yapıyor bir şekilde. Hülya Koçyiğit ise sıkı bir takdiri hak ediyor. Gerçekten zor bir rolün altından üstün bir başarı ile kalkıyor ve sinemamızın, yıldızlarını nasıl da hep aynı tiplemelere mahkum ettiğini bir kez daha hatırlatıyor bize. Kiralık katilini ilk gördüğü andaki yakın plan çekimden ıssız mekanlarda gezindiği ve düşündüğü tüm o gizemli ve melankolik anlara kadar, her karesinde göründüğü filmde çarpıcı bir performans sunuyor bize. Tek planda çekilen “sancı” sahnesindeki performansı bile yeterli alkışlanması için.

Erksan’ın stilize olarak adlandırabileceğimiz bir üslubu benimsediği filmde bir vitrin mankeni kullanılarak yapılan atış talimi, iki baş karakterin Kıbrıs’ın dar sokaklarında araba ile yaptıkları hızlı gezinti gibi dikkat çekici bölümler var, yine Yeşilçam’da görmeye hiç alışık olmadığımız. Çetin Tunca’nın takdiri hak eden görüntü çalışmasının da atlanmaması gereken film, gönüllü olarak kurban olmayı seçmiş bir insanın trajedisinden yola çıkıp celladın trajedisini de içine alarak gelişen ve sonuçta tutkunun yarattığı bir trajedi ile sonuçlanan hikâyesi ile görülmesi kesinlikle gerekli bir çalışma.