Relatos Salvajes – Damián Szifron (2014)

“Fare zehirinin son kullanma tarihi geçerse, daha mı az zehirli olur?”

Öfke ve intikam tutkusunun çığrından çıkardığı insanları anlatan altı hikâye.

Arjantinli sinemacı Damián Szifron’un yazdığı ve yönettiği, Arjantin ve İspanya ortak yapımı olarak çekilen bir film. Szifron’un -Germán Servidio’nun da katkıda bulunduğu- senaryosu altı farklı hikâye anlatırken bize, komediden drama gerilimden kara mizaha farklı duraklara uğruyor ve her biri farklı çekicilikleri olan içerikleri ile seyirciye “nedir bu insanların derdi?” sorusunu sordurmayı başarıyor. Ortak temaları dışında birbirilerinden tamamen bağımsız olan hikâyelerin her biri, öfkeli karakterlerinin bir şekilde bu öfkelerinin sona ermesine veya yatışmasına neden olacak şekilde sonlanırken, intikamın bazen soğuk yenen bir yemek olduğunu ama bazen de sıcağı sıcağına eyleme geçmeyi gerektiren bir durumun sonucu olduğunu anlatıyor. Hikâyelerin tümü kesinlikle iyi yazılmış -kuşkusuz öne çıkanlar var- ve başarılı kısa hikâyelerin o çekici vuruculuklarına sahip. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan, 2015 yılında Oscar’a Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday olan (ve son beşe kalan) ve pek çok festival ve yıl sonu değerlendirmelerinden ödülle dönen film, bir yandan eğlendirirken bir yandan da insanoğlunun hırsları, tutkuları, öfkeleri ve arzuları ile aslında nasıl zavallı olduğunu da gösteriyor bize.

Oyuncu kadroları da farklı olan altı ayrı hikâye anlatıyor film; aslında senaryonun ilk hâlinde yedinci bir hikâye daha varmış ama nedense çekilmemiş bu bölüm. Doğrudan ilk hikâye ile başlıyor film ve ardından eğlenceli bir müzik ve National Geographics dergisinde gördüğümüz türden hayvan fotoğrafları eşliğindeki açılış jeneriği ile devam ediyor. Yönetmen bu jenerikteki hayvanların her birinin hikâyelerin ana karakterlerinden birini temsil ettiğini söylemiş bir röportajında ve yönetmen olarak kendisinin sembolünün de tilki olduğunu belirtmiş.

“Tilki bakışı” ile anlatılan hikâyelere gelince: “Pasternak” adını taşıyan birincisinde tüm ömrü boyunca kendisine kötü davranan ve hayatını karartan herkesten toplu olarak intikam almayı planlayan bir adamın hikâyesini izliyoruz. Tesadüf sanılan gelişmelerin aslında bir planın parçası olduğunu karakterlerle birlikte bizim de yavaş yavaş farkettiğimiz filme eğlenceli ve çılgın bir giriş sağlarken diğer hikâyelerin bir parça gölgesinde kalıyor yine de bu ilk bölüm. “Fareler” adını taşıyan ikinci hikâyede yıllar önce kendisinin ve ailesinin hayatını mahveden bir gangsterle, çalıştığı restoranda tesadüfen karşılaşan bir garson kadının aşçının da teşviki ile giriştiği intikama tanık oluyoruz. Hayli sert bir kara mizahı olan bu bölüm iyi anlatılmış bir kısa hikâyenin nasıl etkileyici olabileceğini de gösteriyor bize ve ilk hikâyedeki gibi kahramanı için “mutlu” bir sonla biterken, o hikâyenin aksine kadının bu mutluluğunu daha uzun süre hissedeceğini de görüyoruz.

“En güçlü” adı verilen üçüncü hikâye, bir yol vermeme eyleminin neden olduğu hayli kanlı ve sert bir mücadeleyi ve daha da kanlı sonunu anlatıyor. “Çıldırmak” kelimesi ile açıklanabilecek bir çatışmaya girişiyor iki adam ve kimin daha güçlü olduğunu kanıtlamak isterlerken birbirlerine, yönetmenin hiç çekinmeden sergilediği sert görüntülerle, trajikomik bir “çığrından çıkma” olayının kahramanları oluyorlar. Hikâyenin sonunda, polis memurunun gördüğü manzaranın bir “tutku suçu”nun sonucu olduğunu tahmin etmesi bizi güldürürken, bir yandan az önce tanık olduğumuz vahşet nedeni ile bu gülme hissinden dolayı mahçup hissetmemize de neden oluyor. Gustavo Santaolalla’nın orijinal müziğinin yanısıra pop şarkılarının da kullanıldığı filmin bu hikâyesine Joe Esposito’nun 1983 tarihli “Lady, Lady, Lady” şarkısı eşlik ediyor. Dördüncü hikâye olan “Küçük Bomba” eski binaları dinamitle yıkma işinde uzman olan bir mühendisin arabasının yasak yere park edildiği gerekçesi ile çekilmesi ile başlayan ve dozu gittikçe artan öfkesini ve yasakla ilgili hiçbir uyarı olmamasını geçerli bir mazeret olarak görmeyen bürokrasinin onu çıldırtmasını anlatıyor. Finali kendisi kadar çarpıcı olmasa da prensip sahibi bir insanın modern dünyanın kuralları içinde nasıl çıldırabileceğini etkileyici bir şekilde anlatıyor bu hikâye bize ve kahramanını “mutlu” bir sona kavuşturuyor.

“Teklif” adındaki beşinci hikâyede hamile bir kadına çarparak ölümüne neden olan bir zengin aile çocuğunun babasının parası ve gücü sayesinde kurtarılmasını ve bu kurtarma operasyonunun parçası olan avukat, savcı ve bahçıvanın pazarlıklarının gittikçe çirkinleşmesine ailenin zengin reisinin tepki duyarak teklifini geri çekmesi ile ortalığın karışmasını anlatıyor. Toplumun tüm kesimlerine sert bir eleştiri içeren hikâye başroldeki Oscar Martinez’in oyunu ile de dikkat çekiyor. Yeri gelmişken, filmin altı hikâyesinde yer alan tüm kadronun hayli keyifli oyunculuklar gösterdiğini ve kadrodaki pek çok oyuncunun Arjantin Sinema Akademisi tarafından ödüllendirildiğini veya ödüle aday gösterildiğini de belirtelim bu filmdeki performansları ile. “Ölüm Bizi Ayırana Kadar” adını taşıyan son hikâye ise gerçek zamanlı olarak bir düğünde yaşananları anlatıyor ve damadın ihanetini öğrenen gelinin anlık intikam kararının neden olduğu kaosu ve komediyi sergiliyor. Beklenmeyen bir “mutlu” finalle biten hikâye filmin en çılgın sahnelerine de sahiplik ediyor.

Yukarıda kısaca anlatılan altı hikâyenin toplamı karanlık ve komik bir film olmuş kesinlikle. Arjantin sinemasının ünlü pek çok isminin filmin eğlencesine ve çılgınlığına uyum sağlamış performansları, Gustavo Santaolalla’nın parlak müzikleri ve görüntü yönetmeni Javier Julia’nın başarılı görüntü çalışması ile çekiciliğini artıran film sınırları zorlanan ve kontrollerini kaybeden insanların gidecekleri uç noktaları ve belki de en ilkel dürtülerimizin neden olabileceklerini eğlencesine kayıtsız kalamayacağınız bir şekilde anlatıyor. Modern dünyanın bizi insanlıktan çıkardığını gösteren filmin atmosferinde Pedro Almodovar’ın havasını sezeceklere, bu sinemacının filmin yapımcıları arasında yer aldığını belirtelim ve Damián Szifron’un hınzırca yazdığı hikâyelerine uygun dinamik ve eğlenceli mizanseninin başarısını da vurgulamış olalım. Kaçırılmaması gereken bir “eğlencelik” olarak, görmekte yarar var bu filmi.

(“Wild Tales” – “Asabiyim Ben”)

Victory – John Huston (1981)

“Siz üniformaya bağlısınız, bense futbola”

İkinci Dünya Savaşı’nda bir Alman esir kampında tutulan farklı uluslardan askerler ile Alman millî takımı arasında düzenlenen futbol maçının ve esirlerin kaçma planlarının hikâyesi.

Yabo Yablonsky, Djordje Milicevic ve Jeff Maguire’ın hikâyesinden Evan Jones ve Yablonsky’in senaryosunu yazdığı ve usta sinemacı John Huston’ın yönettiği bu futbol ve savaş filmi ABD, İngiltere ve İtalya ortak yapımı olarak çekilmiş. Başrollerinde Michael Caine, Max von Sydow ve Sylvester Stallone’nin yer aldığı filmde aralarında Brezilyalı Pelé, İngiliz Bobby Moore ve Arjantinli Osvaldo Ardiles’in de yer aldığı futbol dünyasının ünlü isimleri de irili ufaklı rollerde yer almışlar ve savaş esirlerinden oluşan takımın oyuncularını canlandırmışlar. Orijinal adı “Victory” olsa da “Escape to Victory” adı ile de bilinen ve bizde de bu ikinci ismin Türkçesi ile tanınan film çekiciliğini temel olarak ikinci yarısının büyük bir kısmında sergilenen futbol maçından alıyor. Bu maç sahneleri bir yana bırakılırsa, Huston’ın izine hemen hiç rastlayamadığımız çalışma doyurucu değil pek. Bir parça fazlası ile durgun olan film, Macar yönetmen Zoltan Fabri’nin 1962 yapımı “Két Félidő a Pokolban – Cehennemde İki Devre”sinden yola çıkılarak çekilmiş ve açıkçası bu klasiğin epey de gerisinde kalmış. Yine de pek çok ünlü futbolcunun yer aldığı film, gerek bu kadrosu gerekse faşist bir güce karşı farklı uluslardan bireylerin dayanışmasını göstermesi ile ilgi görebilir. Bir de elbette futbolun her zaman ve her koşul altında ne kadar önemli bir “sosyal olgu” olduğunu hatırlatması ile de ilgiyi hak ediyor.

Bill Conti’nin, Şostakoviç’in “Leningrad Senfonisi” adlı eserinden epeyce yararlanan (epey eleştirilmiş bu durum zamanında) görkemli müziğinin eşlik ettiği hikâye bir gece esir kampından kaçmaya çalışan bir adamın dikenli tellere takılarak yakalanması ve vurulması ile başlıyor. Ardından kampın büyüklüğünü ve esirlerin eğlenmek için futbol oynadığını gösteren gündüz görüntüleri geliyor karşımıza. Bir savaş ve futbol filmi seyredeceğimizi anlıyoruz ama bunların ilkinde tatmin edici bir içeriği olmayan film (ne Stallone’nin kamptan kaçışı ve Paris’e gidişi ne de futbolcuları stadyumdan kaçırma planları) tatmin edici bir gerilim sunamıyor seyirciye. Futbol ise -hemen tüm ikinci yarıya hâkim olması ve elbette tüm o ünlü futbolcuları ile- meraklılarının filme ilgisini çekmek için yeterli gibi görünüyor. Maç sahnelerinin “koreografi”sini Pelé ile birlikte İngiliz futbolcu Les Shannon’ın yaptığı filmde, başta Pelé olmak üzere ünlü futbolcuların şovlarını izliyoruz ki daha önce futbolla hiç ilgisi olmayan bir Amerikalı olarak kaçış planı gereği takımın kalecisi olan Stallone’nin de katkısı ile bu bölümler filme hem enerji hem de çekicilik katıyor. Yukarıda ismi anılanların yanısıra İskoç John Wark, Polonyalı Kazimierz Deyna, İngiliz Mike Summerbee, Belçikalı Paul van Himst ve Danimarkalı Søren Lindsted’in de aralarında olduğu tanınmış futbolcuların da yer aldığı filmde, Ipswich Town kulübünün oyuncuları da gerek Alman takımının oyuncuları rolünde gerekse Caine ve Stallone’nin “dublör”leri olarak yer Almışlar filmde; ve kuşkusuz tüm bu isimler bir futbolsever için yeterli bir gerekçe teşkil ediyor filmi görmek için.

“Rocky” filmi ile daha yeni yıldız olmuş olan Stallone’nin filmin de yıldızı olmak için epey çaba gösterdiği ve bu konuda direttiği de söyleniyor. Hatta finaldeki penaltı sahnesi onun bu kaprisi üzerine eklenmiş filme bu iddialara göre. Stallone’nin egosu hikâyenin dayanışma ve takım ruhu temaları ile pek uyuşmuyor kuşkusuz ama bu durum bir yana, filmin belki de asıl ilginç yanı kamptaki esir subaylardan biri olan ve geçmişte ünlü bir futbolcu olan karakterin -Michael Caine- kamptaki diğer İngiliz subaylar ve maç fikrini ortaya atan futbol meraklısı Alman komutan ile ilişki ve çatışmaları. Esirlerden oluşan takımın teknik direktörlüğünü yapan bu karakter, futbola aşık ve maçı da milliyetçi (veya uluslararası bir kadro olduğunu göz önüne alırsak, müttefiklerin ruhuna odaklı) duygulardan çok rekabet ve futbol sevgisi açısından önemsiyor. Oysa diğer İngiliz subaylar için maç temel olarak kaçma planının bir aracı; hikâyenin en azından kaba bir dost/düşman ayrımı yerine bu “cüretkâr” farklı düşünceyi içermesi takdiri hak ediyor. Alman subay da eski bir futbolcu ve o da kendi milletinden olanlarla benzer nedenlerle çatışıyor. Milliyetçiliğe karşı futbolun güzelliğini ortaya koyan bu çatışmalar sinemasal açıdan yeterince iyi kullanılıyor mu sorusunun cevabı ise ne yazık ki hayır. Biraz hantal olan senaryoda kaybolup gidiyor bu çatışmalar ve yeterince güçlü bir sese dönüşemiyorlar. Oysa çok sağlam bir gerilime kaynaklık etme potansiyeline sahipmiş bu çatışmalar. Yine de fubolla ilgili bir konuda hakkını teslim etmek gerekiyor senaryonun. Belki pek incelikle anlatılmış olmasa da, futbolun birleştiriciliği ve her türlü düşmanlığın önüne geçebileceği farklı sahnelerle -özellikle de finalde- karşımıza getiriliyor ve filme de sıcak bir hava katıyor. Futbolun birleştirici olduğu kadar ve zaman zaman daha da fazla ayrıştırıcı olabilmesi ise bu filmi ilgilendirmeyen ayrı bir gerçek kuşkusuz.

Pek çok Hollywood filminin aksine karakterlerin İngilizce değil kendi ana dillerinde konuştuğu çalışmaya bu açıdan olumlu puan vermek gerekirken, filmin birkaç başka problemini de anmak gerekiyor. Örneğin, Pelé gibi çok bilinen bir futbol yeteneğinin -o tarihlerde Brezilya, Almanya ile savaş halinde olmadığından, karakteri Trinidadlı olarak gösterilmiş inandıcılık açısından- kullanılması, onun “persona”sının hikâyenin önüne geçmesine yol açıyor ve gerçekçiliğini olumsuz yönde etkiliyor hikâyenin. Stallone’nin canlandırdığı karakterin mitolojideki Merkür’ün aynı zamanda “mesaj tanrısı” olduğunu bilmesi (hatta mitolojiden haberinin olması) pek inandırıcı değil ve onun oyuncu egosunu da tatmin edecek şekilde, daha önce hiç futbol oynamamış karakterinin nerede ise “Paris Panteri” olması da biraz zorlama duruyor. Onun bu kahramanlığını Amerikalı olmasına bağlayabiliriz kuşkusuz; sonuçta dünyayı her zaman onlar kurtarır!

Huston’ın kariyerinin vasat örneklerinden biri olan çalışma sinema tarihindeki “kaçış” veya “spor” filmlerinin önemli örneklerinden biri değil sonuç olarak. Almanların böyle bir futbol maçına izin vermesi veya kamptaki koşulların pek de o kadar kötü görünmemesi gibi tuhaflıkları da olan film yine de ilgi çekebilir. Üstelik finalde “Victoire” tezahüratları ve “La Marseillaise” ile başlatılan bir toplu kaçış da var bizi bekleyen ki bu sahne faşizme direnen bir halkın da sembolü olarak filme heyecan ve keyif katıyor.

(“Escape to Victory” – “Zafere Kaçış”)

Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu – Engin Ayça (1990)

“Soğuktu ve yağmur çiseliyordu. Belki de insan için, yaşamanın tek bir zamanı var: Şimdiki zaman. Bellek dünü bugüne taşır; dünü, bugünü ve geleceği düşünür, bir arada yaşarız. Zaman bir bütündür; Leyla Hanım’ın bugün yaşadıkları gibi, hepimizin yaşayabileceği, yaşadığı gibi. Bugün yakalanan, tamamlanan, boyutlanan, kaçırılmış olan; ve duygular ve güzellikler ve zamanın bütünleyişi”

Bir şarkıcı kadının, kendisine eşlik eden bir ut sanatçısının âni ölümü üzerine onunla ortak anılarına ve geçmişe yaptığı yolculuğun hikâyesi.

Engin Ayça’nın yazdığı ve yönettiği bir Türkiye yapımı. Ayça, yönetmenlik kariyerinin Türkiye sinemasının “çöküş” dönemine denk gelmesi nedeni ile bugüne kadar toplam üç uzun metrajlı konulu film çekebildi ve bu film de onlardan ikincisi. Antalya’da en iyi üçüncü film seçilmesinin yanısıra oyuncularından Ekrem Bora (erkek oyuncu) ve Gülsen Tuncer’e (yardımcı kadın oyuncu) ödül de getiren film sinemamızın içinde bulunduğu o zor koşullarda ortaya çıkarılabilen eli yüzü düzgün örneklerinden biri. Başta senaryo olmak üzere çeşitli alanlarda kendisini hissettiren yetersizliklerine rağmen, Engin Ayça’nın iyi niyetli çabası ve hikâyenin kalıplardan uzaklaşma gayreti filmi ilgiye değer kılıyor. Şarkıcı rolünde Türkân Şoray’ın daha önce defalarca canlandırdığı karakterine hikâyenin yardımı ile farklı bir biçim ve içerik vermeyi başardığı filmde, Ekrem Bora sinemadaki son performanlarından birinde sade ve kırgın bir şekilde canlandırıyor karakterini ve belki çok çarpıcı değil ama kesinlikle Yeşilçam’ın ona onlarca filmde biçtiği kalıpların dışına çıkan bir oyunla ilgiye değer kılıyor. Gülsen Tuncer de sağlam karakter oyunculuğu ile karakterini elle tutulur hâle getirmeyi başarıyor.

Bir gece vakti, yağmurdan ıslanan bir camın arkasından kameraya bakan Şoray’ın yorgun ve hüzünlü yüzü ile açılıyor film. Bu görüntü üzerine bu yazının açılışındaki cümleleri dinliyoruz bir sesten. İşte bu açılış sahnesi, filmin taşıdığı iyi niyeti ve gösterdiği gayreti ama bir yandan da bu çabanın neden daha yeterli görünecek bir sonuca erişemediğini gösteren iyi bir örnek. Bu cümleleri kim seslendirmiş bilmiyorum ama hem etkileyici bir seslendirme değil bu hem de vurgular pek yerli yerinde kullanılmamış. Ardından izleyeceğimiz hikâye, kesinlikle klasik yerli film anlatım biçiminden farklı bir yerde duruyor (olumlu bir nokta bu) ama bu cümlelerin içerdiği -daha doğrusu içermeye çalıştığı- “entelektüllik” ile de çok uyumlu değil açıkçası. Sonuçta, niyet ile çabanın (ve kuşkusuz sinemanın içinde bulunan olumsuz koşulların da neden olduğu) uyuşmamasının tipik bir örneği bu.

Sözlerini Gülsen Tuncer’in yazdığı iki Melih Kibar şarkısı (“Gönül Kuşum” ve “Mektuplar”) filmin kozlarından biri. Şoray’ın yerine Semra İnanç okumuş şarkıları ama filmdeki karakteri bu şarkıların bestecisi olan Ekrem Bora kendi sesi ile sade ve hayli iyi bir şekilde yorumlamış eserleri. Kibar’ın şarkıları Türk sanat müziği kadar “slow pop” şarkılarının da havasını taşıyor ve Tuncer’in sözleri de -birkaç prozodi bozukluğuna rağmen- filmin hikâyesine uygunluğu ile dikkat çekiyor. İşte bu şarkıların da desteği seyrettiğimiz hikâyeyi bir sanat ve sanatçı filmi yapıyor. Bir sanatçının bir diğer sanatçının kendisine karşı beslediği tutkunun hiç farkında olmaması, şarkılarda (ya da herhangi bir sanat eserinde) dile getirilenlerin bazen de sanatçının doğrudan kendi ağzından söyleyemediklerini ifade ediyor oluşu ve sanatçının kamu önündeki hayatı (ve karakteri) ile gerçek hayatının (ve karakterinin) farklılığı gibi konular üzerinde Ayça’nın senaryosu sinemamız için yeni ve farklı şeyler anlatmayı deniyor. Şarkıcı kadının sahneye çıkmadan önceki uzun uzun gösterilen hazırlık sahnesindeki tavırları ile sahneye ilk adımını attığındaki (ve farklı bir karaktere büründüğündeki) tavırları arasındaki büyük fark, Ayça için bir ikili yaşamın izlerini sürme araçlarından biri olarak işlev görmüş örneğin.

Ayça’nın senaryosu hikâyenin tümünde aynı düzeyi tutturamamış görünüyor. Bazı sahnelerdeki diyaloglar vasat ve zorlama; örneğin şarkıcının sevgilisinin evindeki parti sahnesinde kadının tanık olduğu ve maruz kaldığı konuşmalar ve bu sahnedeki karaterler “entel” bir Türk filmi klişesinden geçilmiyor. Bolca konuk oyuncusu olan (Ayça’ya destek amacı ile yer almış filmde bu isimler anlaşılan) filmin bu parti sahnesinde Selim İleri de var örneğin ve o kısacık sahnesinde oynayamamanın ne olduğunu da gösteriyor bize! Buna karşılık cenaze evindeki komşu kadınların sahnesi örneğin, daha iyi yazılmış diyalogları ile yine klişe görünebilecek bir durumu kurtarıyor ve hatta şarkıcı kadının hissettiklerini daha güçlü biçimde anlamamızı sağlıyor. Ayça’nın yönetmenliği de film boyunca parlak anlarla vasat anlar arasında gidipi geliyor çoğunlukla ama genel olarak ortaya kayda değer bir iş çıkardığını söylemek mümkün. Örneğin Yıldız Parkı’nda geçen sahnenin tümü kesinlikle çok etkileyici ve keşke filmin tümü bu düzeyde olsaydı dedirtecek bir hüzün ile kaplı. Fark edilmeyen, fark edilmediği için de bilinmeden ret edilen bir tutkunun yanısıra, hayatın akışına kapılıp giderken kaçırdıklarımızın, oynadığımız rollere mahkûm olmamızın ve bazen en yakınımızdakileri bile tanımamamızın (ya da tanımaya zaman ayır(a)mamamızın) trajedisini çok iyi anlatıyor tüm bu bölüm bize.

Udînin ölüm haberinden çok etkilenmesini, “Neden bu kadar etkilendim, anlayamıyorum. İçimden bir şey koptu sanki, anlayamıyorum” cümleleri ile ifade ediyor kadın ve açıkçası biz de anlayamıyoruz bunu. Hikâye tam da bu anlayamama üzerine kurulu olmuş olmasına rağmen, burada bizi yeterince ikna edemiyor senaryo ki bu da pek önemsiz olmayan bir problem. Böyle olunca da kadının ölümü öğrendikten sonraki eylemlerini (morga gitme ısrarı, cenaze evine gitmesi, adamın odasındaki nesneleri uzun uzun incelemesi ve gördüklerinden etkilenmesi vs.) yeterince etkileyemiyor seyirciyi. Kâğıt üzerinde çok iyi duran bir fikrin ve temanın metne ve görüntülere doğru karşılıkları ile dökülememiş olmasının örneklerinden biri bu problem.

Nesneler üzerinden (adamın odasındakiler, antikacı dükkanındakiler vs.) dokunaklı anlar yaratmayı ve seyirciyi de düşündürtmeyi başarıyor film. Zamanın geçiciliği/kalıcılığı; insanın geçici, nesnelerinse kalıcı olması; nesneleri kimi zaman anlamlı kılanın sahiplerinin onlara verdiği değer olması ve sahibi yok olduğunda bu değerlerin de anlamsızlaşması gibi temalar üzerinden nesneleri de filmin bir karakteri gibi kullanmayı başarıyor Ayça sinemamızda pek de görmediğimiz bir şekilde. Kadının antika ayna karşısındaki sahnesi veya yine onun adamın kız kardeşi ile ölenin odasındaki konuşmaları gibi parlak bölümleri de olan film zaman zaman neden ihtiyaç uyulduğunu anlamadığımız süslü lâflar içeren bazı diyaloglarına rağmen, açıldıkça toparlanan hikâyesi ile kendini seyrettirmeyi başarıyor. Karakterin kendisine bile itiraf etmediği söylenen bir duygunun, bırakın kendisine bir arkadaşına bile itiraf ettiğinin gösterilmesi veya açılıştaki konser sahnesinde diğer şarkı sahnelerinin aksine bir senkronizasyon sorunu olması gibi problemleri bir yana bırakılıp izlenmeyi hak ediyor bu film. Sinemanın zor günlerinde sevgi ve iyi niyetle üretilmiş, üzerinde düşünülmüş bir film bu ve Ekrem Bora’nın sesinden bir kısmını duyduğumuz Cahit Sıtkı Tarancı şiiri (“Ayrılmıyor gözlerim ıslak camlardan asla / Şimdi bütün düşüncelerim sade yağmurla meşgul”) gibi içerdiği hüzün duygusu ile de ayrıca önem taşıyor.

Mad Max 2 – George Miller (1981)

“Tek acı çekenin sen olduğunu mu sanıyorsun? Hepimiz yaşadık bunları ama biz pes etmedik. Hâlâ insanız biz ve onurumuzu koruyoruz. Peki sen? Sen o dışardaki çöplüktesin. Sen bir hiçsin”

Çıkan savaşlar sonucu “kıyamet sonrası” bir görünüme bürünen dünyada, enerji sıkıntısı nedeni ile çok değerli olan bir tanker benzini çetelere karşı korumaya çalışan bir yalnız savaşçının hikâyesi.

Düşük bir bütçesi olan, 1979 tarihli “Mad Max”in gördüğü ilgi ve kazandığı göreceli yüksek gişe geliri üzerine çekilen devam filmi. Terry Hayes, George Miller ve Brian Hannant’ın senaryosunu yazdığı, yönetmen koltuğunda ilk Mad Max filminde ve serinin sonraki filmlerinde olduğu gibi yine Miller’ın oturduğu film ilkinin on katı bütçe ile çekilmiş ve bu bütçe artışı ile paralel olarak temposu, aksiyonu ve kurgu/müzik gibi ögeleri de on kat daha fazla görkem kazanmış. Buna rağmen “ucuz” havasını korumayı başaran filmde Mel Gibson yine başrolde ve bu kez karakterini -ilk filmdeki performansı ile kıyaslandığında- daha az donuk bir oyunculuk ile canlandırarak Max’i daha canlı kılmayı başarırken, Miller’ın teknik becerisi filmi sadece aksiyondan hoşlananlar için değil, aksiyondan nefret etmeyenler için de çekici hâle getiriyor.

Hikâye boyunca çok az konuşuyor Mad Max ve konuştuğunda da söyledikleri “Buraya sadece benzin almak için geldim” gibi sıradan cümlelerden öteye gitmiyor. İlk filmi seyretmiş olanların bileceği gibi trajik bir hikâyesi var Max’in ve bir güvenlik görevlisi olarak savaştığı yol çeteleri eşini ve çocuğunu öldürmüştü bu filmde. Bu ikinci film siyah beyaz görüntülerle ilk filmde yaşananları özetliyor bize ve sonra da kendi hikâyesini anlatıyor. Basit ve yalın bir hikâye bu ve çekiciliği de buradan geliyor. Koca bir tanker benzine sahip bir küçük grup ve onlara saldıran serseriler çetesi. Benzinin çok değerli olduğu bu “kıyamet sonrası” dünyada çete üyeleri tıpkı ilk filmde olduğu gibi acımasız bir şiddetten hiç kaçınmıyor ve film de bize bu şiddeti göstermekten hiç çekinmiyor. Miller bir bumerangın kestiği boğazı veya kopardığı parmakları açık açık gösterirken, çete elemanlarının diyalog ve davranışlarında da kendisini gösteren basitlik ve doğrudanlığı tercih ediyor çoğunlukla. Çetenin kuşattığı barışçı grubu ve aslında onlarla hiçbir tanışıklığı olmayan ve tek amacı biraz benzin almak olan yalnız kahramanımızı düşündüğümüzde bu basit hikâyenin bir western havası taşıdığını söylemek mümkün sanırım. Klasik westernlerdeki kızılderililer, onların etrafını sardığı beyazlar (kadınlar ve çocukların da aralarında olduğu “masum” bir gruptur bu elbette) ve son anda bu grubu “vahşi”lere karşı savunmaya gelen kahramanımız; kendi özel yaraları olan bir adamdır bu ve hiçbir ilişkisi olmadığı bu gruba yardım edip etmeyeceği hikâyeye ahlâki bir sorgulama da katar. Burada seyrettiğimiz de temel olarak tam da bu türden bir hikâye ve kahramanımız doğru tercihi yapacaktır elbette.

İlk filmde olduğu gibi yine çöle benzer bir ortamda geçiyor hikâye ve etraftaki birkaç ağaç da kurumuş durumda. Görsel olarak kıyameti bununla tasvir etmekle yetinmiş film ve süresinin büyük bir kısmında tankeri çeteden kaçırma operasyonunu anlatmış seyirciye. Tehlikeli hareketlerin yer aldığı sahnelerde dublörlere (iki yüzden fazla dublörlü sahne yer almış filmde) epey iş düşmüş gibi görünüyor. Hatta bu sahnelerin birinde bir dublörün bacağı kırılmış ve planlananın aksine gerçek bir kaza ile sonuçlanan bu sahne aynen kullanılmış filmde. Tüm bu sahneleri ustalıkla bir araya getiren kurgunun (Michael Balson, Tim Wellburn ve David Stiven’in imzalarını taşıyan kurgu çalışmasına jenerikte belirtildiğine göre üç ayrı isim daha katılmış) ciddi bir katkı sağladığı ve tempoyu hiç düşürmediği filmde çete elemanlarını tüm sadistlikleri ile sergileyen hikâye, serinin ilk örneğinde olduğu gibi eşcinselliği -belki homofobik bir şekilde olmasa bile- yine kötülere ait bir şey olarak göstermesi ile dikkat çekiyor. İlk filmde serserilerin erkek erkeğe yaptığı danslar tuhaf ve kaba bir mizahın parçası olarak sunulurken, bu filmde de kötü karakterler açık ve gizli eşcinsel imalarla (örneğin liderleri kıçını açıkta bırakan deri bir pantolon giyiyor) getiriliyor karşımıza.

Kahramanın yardım edip etmeme konusundaki ikilemini George Stevens’ın western türünün önemli örneklerinden biri olan 1953 tarihli “Shane” (bizde “Vadiler Aslanı” adı ile gösterilmişti) adlı yapıtından esinlenerek hikâyesine katan filmde, kuşatılan grup üyeleri arasındaki dayanışmaya ve aile olmaya övgüler düzülmesi dikkat çekiyor. “Kötülere ait olan eşcinsellik” ile, onunla doğrudan karşı karşıya getirilmese de “aile”nin farklı taraflarda olduğunu hatırlatıyor hikâye sık sık. Rafinerideki grupta yer alan bir kadının grubu “onlar benim ailem” diyerek terk etmemesi, bu ifadenin kendi ailesini bir önceki filmde trajik bir biçimde kaybeden kahramanımız için bir işaret olması ve yine bu grubun domuzları ve tavukları da olan bir “aile” olarak resmedilmesi filmin muhafazakâr yapısını ele veriyor açıkçası.

Amacı, başı ve sonu belli, heyecanını hep koruyan bir aksiyon hikâyesi anlatmak olan ve kendi çizdiği bu çerçeve içinde düşünürsek de başarılı olduğunu söylememiz gereken filmde başta rafinerideki çatışma sahnesi ve tüm takip sahneleri olmak üzere oldukça etkileyici anlar var ve ilk filmin de müziğini hazırlayan Brian May’in bu kez daha da görkemli bir havaya sahip olan müziğinin de katkısı ile hikâye kendisini rahatlıkla seyrettiriyor. Aksiyon düşkünlerinin çok da umursamayacağı distopik yanının aksiyonla yetinmeyenlerin ilgisini çekebileceği ama onları da muhtemelen tam anlamı ile tatmin etmeyeceği hikâyenin başta da söylediğimiz gibi ucuz bir yanı var ve Miller’da çarpışmanın tam göbeğinde bir çadırda sevişmeye devam eden çift gibi ucuz numaralara başvurarak (böylece aksiyonun ortasında seks ve çıplaklık gösterme fırsatı yaratıyor Miller!) bu havanın altını çiziyor kesinlikle.

Kült statüsüne ulaşan bir serinin parçası olan ve Dean Semler’ın başarılı görüntü çalışmasının da çekici kıldığı bu film sinefillerin ilgisini kuşkusuz hak ederken, aksiyonseverler de keyifle izleyeceklerdir elbette. Teknik becerinin damgasını vurduğu aksiyon sahnelerinin hiç meraklısı olmayanlara ise kıyamet sonrasındaki dünya düzeni üzerine düşünme fırsatı sağlayacak olan filmi görmekte yarar var. Uygarlığın çöktüğü, onun yerini kaos ve barbarlığın aldığı bir dünyada geçen bu filmde herkese göre bir şeyler var özet olarak.

(“The Road Warrior” – “Mad Max 2: Savaşçı”)