Le Ciel Attendra – Marie-Castille Mention-Schaar (2016)

“Biz ölümü, senin hayatı sevdiğinden daha çok seviyoruz”

İki Fransız genç kızın radikalleşerek IŞİD’e katılmalarının hikâyesi.

Marie-Castille Mention-Schaar’ın yönettiği, senaryosunu Mention-Schaar ve Emilie Frèche’in yazdığı bir Fransız yapımı. Günümüzün en büyük sorunlarından biri olan terörizmin ve bunun da en güncel ve tehlikeli türlerinden biri olan fanatik dinci terörizminin bir Batı toplumunda kendisine nasıl insan kaynağı bulabildiğini anlatan hikâyesi ile ilgi çekmeye aday bir film bu. Farklı kökenlerden iki genç kızın IŞİD’e katılmalarının hikâyesini anlatan film gençlerin nasıl şok edici bir kolaylıkla bu örgütün cazibesine kapılabildiğini sade bir dille anlatırken, tercih ettiği üslup nedeni ile zaman zaman öğretici/ders verici bir havaya da bürünebiliyor. Örgüte katılan gençler için kurulan bir tartışma grubunun yöneticisi rolündeki ve filmde kendi adı ile rol alan Dounia Bouzar’ın gerçek hayatta da bu işi yapıyor olması ve hikâyenin “cihatçı kadınlar”ın gerçek hayat hikâyelerinden esinlenmesi, Mention-Schaar’ın filmi için seçtiği gerçekçilik havasına uygun tercihler olarak görünüyor. “Gerçek müslümanlar”ı incitmemeye özen gösteren hikâyesi yine de bazıları için -abartılı bir yorumla- islamofobik görünebilir ama hikâyenin bundan, hatta zaman zaman fazlası ile, uzak durduğu söylenebilir rahatlıkla. Sinema gücü açısından değil belki ama anlattığı hikâyenin önemi ve dürüst yaklaşımı ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

Hikâyenin belki en önemli yanı IŞİD’in cihatçı toplama kaynaklarını ve bu konuda nasıl ustaca çalıştığını seyirciyi ürkütecek biçimde göstermesi. Duyarlı bir genç kızın nasıl kolaylıkla kendi arzusu ile potansiyel bir intihar bombacısına dönüşebileceğini izlemek rahatsız edici ve açıkçası filmin bu konuda abarttığını bile düşünebilirsiniz ama yüzlerce, belki de binlerce Batılı gencin (üstelik kiminin etnik veya dini kökeni örgütle en ufak bir ilişki bile taşımazken) örgüte gönüllü katıldığını düşününce çaresizce seyrediyorsunuz filmin anlattığı iki genç kızın hikâyesini. Özellikle facebook üzerinden başlayan bir arkadaşlıkla ilerleyen süreç karşı karşıya kalınan tehdidin büyüklüğünü açık bir şekilde gösteriyor bize. Batı toplumlarındaki adaletsizliği, eşitsizliği vs. ustaca kullanarak özellikle de duyarlı ve bir şeyler yapma arzusu içindeki gençleri çekiyor kendisine örgüt; en azından filmin savlarından biri bu. Ne var ki tam da bu noktada hikâyenin sorgulanması gereken bir yanı ortaya çıkıyor: IŞİD’in hazırladığı videolarda sergilediği bu eşitsizlik, sömürü ve yozlaşma resimleri doğru (örgütün buna karşı önerdiği çözümden söz etmiyorum) kesinlikle ama film Batı’nın bu sorununu sadece IŞİD’in propaganda videoları içinde ve kimi epey saçma komplo teorilerinin parçası olarak gösteriyor sadece. Böyle olunca da film toplumdaki ekonomik ve sosyal düzenden kaynaklanan eşitsizliğe kendisi bir tek eleştiri getirmez ve bunun aslında bir sistem (örneğin kapitalizm) sorunu olduğunu görmez oluyor. Oysa sorunun temelinde bu da yok mu aslında ve işte örneğin o tartışma gruplarındaki ailelerin içinde bulundukları düzeni sorgulaması da gerekmez mi? Her türlü fanatizmin altında şu ya da bu şekilde bir tatmin edilmemişlik duygusu, bir isyan ve bir korkunun yattığını düşünürsek hikâyenin bu açıdan yetersiz olduğu açık.

Senaryo iki genç kızın ve ailelerinin hikâyesini paralel şekilde anlatıyor bize ve bunu yaparken kimi etkileyici anlar da yakalıyor film. Örneğin kızlardan birinin okulda dersinin uzaması yüzünden namaz saatini kaçırmanın telaşı ile korkunç bir panik içinde evine koştuğu sahne çok çarpıcı (bu sahne ve daha da fazlası ile, kızın çarşafa girdikten sonraki kimi görüntülerinde tercih edilen kamera kullanımı bir islamofobiye göz kırpıyor gibi görünebilir belki ama Dounia Bouzar’ın olduğu tüm sahnelerde film “gerçek islâm” için dersler vermeyi ihmal etmeyerek bu durumu dengeliyor). Kızlar kadar annelerinin de hikâyesi olan ve ebeveynlerin çocuklarının değişiminin farkında olmamalarından da kaynaklanan çaresizliklerini ve suçluluk duygularını da yansıtmaya da özen gösteren filmin iyi kurgulandığını da söyleyelim. Abartılı duygusallıklara başvurmadan derdini anlatan filmin özellikle tartışma grubunun olduğu sahnelerde biraz didaktik göründüğünü de kabul etmek gerekiyor. Bir de şu var: Bu ders veren/anlatan tavırla hikâyenin ürküten dramatik gelişmelerinin arasında kalıyorsunuz sık sık. Bir yandan belgeselci bir tavırla, diğer yandan zaman zaman kurgunun da desteklediği bir dramatik hava ile ilerlemek doğal olarak bir çelişki yaratıyor.

Hikâyenin bir parça basitleştirmeye gittiği açık ve yönetmenin anlaşılan kendisini çekmekten alıkoyamadığı -ve muhtemelen kendisinin de bir kadın olarak çarşafa girmenin korkunçluğunu düşünmesinin izlerini taşıyan- kimi ürkütücü dinsel sahnelerdeki kamera açıları da bu basitleştirmeyi destekliyor. Sinema dili bir televizyon dizisinden de öteye gitmiyor yönetmenin ve özel bir üslup içermiyor. Yine de hikâyesinin önemi nedeni ile bile ilgiyi hak eden bir film bu ve başta iki genç oyuncusu Noémie Merlant ve Naomi Amarger ile anne rollerindeki tecrübeli oyuncular Sandrine Bonnaire ve Clotilde Courau’nunkiler olmak üzere iyi oyunculuklar da filmin keyfini arttırıyor. Kapanış sahnesinde, hareket halindeki bir arabanın camından başını dışarı çıkarıp saçını özgürlüğün rüzgârına bırakan kızın gerçek hayattaki hikâyesinin böyle bir mutlu sonla bitmediğini bilmeseniz bile karşı karşıya kalınan tehlikenin büyüklüğünü hissettirecek bir film bu.

Bizde de gösterilen ve sonradan sinemaya da uyarlanan “Charlie’s Angels – Charlie’nin Melekleri” adlı dizinin 1978 tarihli “Pom Pom Angels” adlı bölümünde bir Los Angeles takımının ponpon kızlarının peşpeşe kaybolmalarının sırrını çözmeye çalışır meleklerimiz ve ortaya çıkar ki kızların takım tarafından “ahlâksız” bir şekilde kullanıldığını söyleyen bir dinî tarikat lideri onları kaçırmakta ve hipnoz yolu ile kendisine bağlamaktadır. Bir psikolog, tarikatın elinden kurtarılan kızları terapi yolu ile tek tek tedavi etmeye çalıştırken, melekler bu işin kalıcı çözümünün tarikatı lideri ile birlikte ortadan kaldırmak olduğuna inanarak kendi yollarından ilerlerler. Ne kadar benzer bir hikâye değil mi? Güncel sorunun çözümü ise bu kadar kolay elde edilebilir görünmüyor ve “uygar” dünyanın doğmasına kendisinin de katkıda bulunduğu IŞİD’i ortadoğudan silahla yok etme yok olunda ilerlerken kendi toprakları üzerinde artan eylemleri ile nasıl baş edeceğinin ikna edici bir cevabı yok henüz. Yok çünkü sistemini ve düzenini sorgulamıyor bu uygar dünya…

(“Heaven Will Wait” – “Cennet Beklesin”)

Take Shelter – Jeff Nichols (2011)

“Bunu açıklamak zor; sadece bir rüya değil, bir his bu. Bir şey geliyor olabilir, kötü bir şey. Açıklayamıyorum ama bana inanmanı istiyorum”

Gördüğü kâbuslar nedeni ile ailesini yaklaşan bir tehlikeden koruma telaşına kapılan bir adamın hikâyesi.

Jeff Nichols’ın yazıp yönettiği bir ABD yapımı. Başta finali olmak üzere farklı okumalara açık hikâyesi, özenli anlatımı ve iki başrol oyuncusunun sağlam oyunları ile ilgiyi hak eden bir çalışma olan film, özel efektleri çok az kullanıyor ve bunun da sağladığı doğal havası ile gerilimini ve gizemini gerçek kılmayı başarıyor çoğunlukla. Aile geçmişi nedeni ile akıl sağlığından endişesi olan adamın gördüklerinin gerçekliği konusunda hissettiklerini seyirciye geçirmesi başarması ile de dikkat çekilen filmin etkileyici olsa da finali bir parça tartışmalı ve süresi bir parça daha kısa tutulup hikâyenin alçak gönüllülüğüne uygun bir hale getirilebilirmiş gibi de görünüyor.

Hikâyenin dayandığı temel temayı sahip olunan bir değeri/varlığı yaklaşan bir tehlikeye karşı korumak olarak özetlemek mümkün; buradaki değer/varlık aile, tehlike ise korkunç bir yıkıma neden olabilecek bir fırtına. Hikâyenin başında iş arkadaşının “İyi bir hayatın var, bir adama yapabileceğin en iyi iltifat bu galiba: Onun hayatına bakmak ve iyi demek. O adamın doğru şeyler yaptığını gösterir bu” diyerek hayatını takdir ettiği kahramanımızın işte bu sahip olduğu “şey”i koruma kaygısı ile yaptıklarını seyrediyoruz film boyunca. Kendisinden başka kimsenin görmediği şeyleri görmeye, hissetmediklerini hissetmeye başlayan adamın, annesinin o henüz on yaşındayken akıl hastası olması ve evi terk ettikten sonra bir bakım evine yatırılması gibi bir travması var geçmişte ve kendi kendisine verdiği bir söz de sürekli aklında: Asla ailesini terk etmeyecek. Öte yandan küçük kızının sağır olması da hayatındaki bir diğer sıkıntı. Görmeye başladığı kâbusların adamın hayatını esir aldıktan sonra ona “normal” olmayan şeyler yaptırmaya başlamasının, üzerine özenle titrediği ailesini yıkıma götürecek gibi görünmesi, adamın akıl sağlığı konusundaki “belirsizlik” -özellikle de finali düşünürseniz- ile birlikte hikâyenin gerilimini başarı ile oluşturuyor. Yönetmen Nichols’ın kendisine ait senaryoyu ustalıkla anlattığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Adamı canlandıran Michael Shannon’ın karakterinin korkularını akıllıca yansıtan oyunculuğu da bu başarılı anlatımı destekliyor ve filmi ilgi ile izlemenizi sağlıyor hikâye boyunca.

David Wingo’nun müziği ve Adam Stone’un görüntüleri hikâye için olması gereken türden: Her ikisi de hikâyenin gerilimini ve tedirgin edici atmosferini beslerken, kendilerini gereğinden çok öne çıkarmıyorlar ve asıl olanın hikâyenin kendisi olduğunu hiç unutturmuyorlar bize. Nichols’ın gerilimini yapaylık hissi uyandırmadan adım adım kurabilmesinden destek alan filmin anlattığını bir üst boyuta taşıyıp, günümüz toplumunda bireylerin sahip olduklarını (akıl sağlığı, aile, refah durumu, iş vs.) korumak için ne kadar güçlü bir mücadele vermeleri gerektiğinin bir sembolü olarak okumak mümkün ve adamın “sıradan” bir birey olması bu kayıpların herkesin her an başına gelebileceğinin sembolü gibi görülebilir bu okumayı destekleyecek şekilde. Yıkımı getirecek olan herhangi bir şey olabilir: İklim değişikliği, terörizm, ekonomik kriz vs. Hikâye sıradan bir bireyin bu gibi tehditler karşısındaki yalnızlığını ve çaresizliğini anlatıyor diye düşünmek mümkün olduğu gibi tüm bunları bir kenara koyarak filmi sadece bir gerilim filmi olarak izlemek de mümkün elbette. Nichols’ın filmin aynı zamanda senaristi olarak bu okumalardan daha büyük olanını tercih ettiği açık ve bunu en çok destekleyen de hikâyenin finali. Açıkçası o zamana kadar özenle kurulan yapıya ve inşa edilen gerilime bu finalin ne kadar hizmet ettiği hayli tartışmalı: Belirsizlik veya şaşırtmaca burada filmin amaçladığı gibi bir darbe etkisi yapmıyor ve doğallık ile sadeliği benimsemiş görünen hikâyenin bu tercihinin uzağına düşüyor biraz.

Hikâyenin bir parça kısaltılmasının daha doğru bir tempoya ulaşılması açısından gerekli göründüğü filmde Michael Shannon’ın, gördüklerinin gerçekliğinden şüphelenen ama bir yandan da bunların gerçek olma ihtimaline karşı tedbirler alan adamı çok çarpıcı bir şekilde oynadığını söylemek gerek. Onun başarılı performansı ve doğal ama sert oyunu olmasa “patlayan öfke” sahnesi örneğin hayli zorlama görünebilirdi. Oyuncunun başarısının bir başka göstergesi de karakteri için seyirci üzerinde bırakmayı başardığı etki: Kendisine sempati duyuyorsunuz ama bir yandan da tedrigin ediyor sizi yaptıkları. Bu ikili duyguyu doğallıktan uzaklaşmadan yaratmak elbette ciddi bir başarı ve eşi rolündeki Jessica Chastain’in de sağlam desteği ile parlıyor oyuncu. Hemen her karesi özenle oluşturulmuş görünen, az sayıdaki özel efektleri başarılı (özellikle yağmur sahneleri çok dikkat çekici) ve geniş açılı çekimleri ile bireyin “küçüklüğünü” görselleştirmeyi beceren film görülmeyi hak ediyor. Yaklaşan tehlike ne olursa olsun, tetikte olma hissini uyandıran ve bu hissi hep diri tutan bir film bu.

(“Sığınak”)

Blanka – Kohki Hasei (2015)

“Hırsızlık yapalım; sonra kazandığımız parayla bir anne alırız, hep yanımızda durur”

Manila sokaklarında gerçekleştirdiği küçük hırsızlıklarla geçinen evsiz küçük bir kızın kör bir müzisyenle tanışması ile değişen hayatının hikâyesi.

Japon sinemacı Kohki Hasei’nin yazıp yönettiği ve Filipinler, Japonya ve İtalya ortak yapımı olarak çekilen bir film. Küçük kızı youtube üzerindeki şarkı cover’ları ile ünlü olan Filipinli Cydel Gabutero’nun canlandırdığı filmde, çocuğu kötü emellerine alet etmeye çalışan kadını oynayan Ruby Ruiz dışındaki tüm baş oyuncular da ilk kez bir sinema filminde rol almışlar tıpkı Gabutero gibi. Zor koşullarda ayakta kalmaya çalışan bir küçük kızın bu hikâyesi, temel olarak sevgi arayışı içinde olan bir karakteri getiriyor karşımıza ve hayatın iyi ve kötüyü aynı anda içerdiğini söyleyerek umudunu koruyor hep. Hasei’nin bu ilk uzun metrajlı filmi, Manila’dan yakaladığı -karakterlerin yaşam koşulları düşünüldüğünde bir parça fazla renkli ve parlak görünebilecek- görüntüleri, kız ile yaşlı müzisyen arasındaki de dahil olmak üzere anlattığı dostluk hikâyeleri ve samimiyeti ile ilgi çekmeye aday. Belli bir yaşın üzerindeki çocuklarla gençlere de hitap eden bir hikâyesi olan film, sinema dili olarak alışılanın dışına çıkmıyor hiç ama yine de sergilediği masumiyeti ile ilgiyi hak ediyor.

Babasını hiç görmemiş, hep sarhoş olan annesi de başka bir erkeğin peşinden giderek onu terk edince kimsesiz kalmış, on bir yaşındaki bir kız Blanka. Tek başına, dilenerek ve çalarak sürdürdüğü yaşamının onu yaşının gerektirdiğinden çok daha önce sertleştirdiğini anlatan sahnelerle başlıyor film. Kendisine mukavvalardan yaptığı bir “ev”de, sokakta yaşıyor ve daha sonra anne ihtiyacını gidermek için kullanmaya karar verdiği parasını bir zulada saklıyor. Hikâye boyunca kızın yaşadıkları (kör bir müzisyenle tanışması ve birlikte çalışmaya başlaması, kimsesiz çocukları “şov” işinde kullanananlara pazarlayan bir kötü kadınla karşılaşması, bir “çete”nin parçası olması, iftiraya uğraması vs.) filmin ortalamanın altındaki süresi de düşünüldüğünde bir parça fazla görünüyor açıkçası. Doğrudan bir ahlâk (ve/veya hayat) dersi verir görüntüsü olmasa da, hikâyenin akışı hem tahmin edilebilir bir şekilde ilerliyor hem de iyi ile kötülerin savaşında “doğal” sonucu tercih ederek, güvenli sularda kalıyor genellikle. Bu içerik, filmi gençliğine yaklaşmakta olan çocuklar için doğru ve anlamlı kılıyor kuşkusuz ama hikâyenin sinemasal açıdan seyirciyi hiç zorlamadan akmaya devam etmesi düzeyini kısıtlıyor doğal olarak.

Manila’dan yoksulluk manzaralarını göstermekten ve hatta -sayısı ne yazık ki hayli kısıtlı olsa da- yoksulluk ile zenginliği aynı karede sergilemekten çekinmiyor film ama bunlar seyircide bir sorgulamaya neden olacak bir “kışkırtıcılığa” sahip değil. Sokak çocuklarının Manila sokaklarındaki sefaleti ve yaşadıklarını anlatırken bu ilk uzun metrajlı filminde Kohki Hasei, onları bu koşulların içine atan ekonomik, sosyal veya politik düzeni hiç ima etmiyor; onun yerine çocukların yaşadıkları zorlukları göstermeyi ve bu şartlar altında bile umudun ayakta kalabileceğini (veya kalması gerektiğini) söylemeyi tercih ediyor. Böyle olunca da kimi karakterleri fazlası ile idealist çizgilerle çizerken, kızın trajik bir son ile mutluluk arasında gidip gelen kaderinin nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunu ve aslında tüm o finalin de asıl olarak sadece bir “şans”ın sonunda yakalanabildiğini göz ardı ediyor. Takeyuki Onishi’nin imzasını taşıyan ve özellikle teknik açıdan çok başarılı olan görüntülerin yaşanan sefalet için gereğinden fazla renkli ve canlı olduğunu söylemek gerekiyor. Tabii bu tercih hikâye ile uyumlu bir açıdan da ama aynı sokakların örneğin Filipinli yönetmen Brillante Mendoza’nın filmlerinde sergilenen sert hali ile karşılaştırılınca o kadar gerçek görünmüyor. Yine de yönetmenin tercihinin filmin -büyüklere de hitap eden- masal havası ile uyumlu olduğunu söylemek gerek.

Hikâye boyunca küçük kızın sesinden birkaç kez dinlediğimiz ve aslında eski bir İspanyol şarkısı olan hoş parçanın sözleri düş kurmayı ve umut etmeyi salık verirken, kör müzisyenin ağzından duyduğumuz “İnsanlar kör olsaydı, hiç savaş çıkmazdı; gördüklerine çok kapılıyorlar çünkü” cümlesi de düzenin eleştirisi olmaktan çok o düzenin tuzağına düşmemeyi öğütlüyor bize. Kör adamın iyiliği ile örneğin cüce adamın kötülüğünün ve “uçan tavuklar”ın hikâyenin masalsı yanını desteklediği filmin önemli artıları da var. Öncelikle abartılı bir duygusallığa hiç başvurmaması dikkat çekiyor filmin; üstelik hikâyede yaşananlar buna hayli imkân sağladığı halde. Bunun sağladığı gerçekçilik duygusunu karakterlerle de destekliyor film. Hikâyede ön planda olan çocuk karakterlerin “çocuk” olduklarını hiç unutmuyor film ve yaşadıkları onca şeye ve bu şeylerin neden olduğu “erken büyüme” sorununa rağmen, onların içindeki çocuğu doğal ve yumuşak bir şekilde dışarı çıkarıyor sık sık. Bir aile arayışının karakterleri için önemini sıcak bir şekilde aktarmayı, ailenin farklı şekillerinin olabileceğini ve bunların her birinin “normal” aile kadar önemli ve değerli olabileceğini de anlatmayı başaran film, sıcak ve umutlu bir hikâye izlemek isteyenlerin özellikle ilgisini çekecek ve görmeye değer bir çalışma.

The Spy Who Loved Me – Lewis Gilbert (1977)

“Biri seni arkandan vurmak için saatte 60 km hızla kayarak peşine düşmüşken, yüzleri hatırlamaya pek vaktin olmuyor. Bizim işimizde, Anna, insanlar öldürülürler. Bunu ikimiz de biliyoruz, o da biliyordu. Ya o ya bendim. Sorunun cevabı, evet. Onu ben öldürdüm”

Zaten yok olmaya mahkûm olduğunu düşündüğü dünyayı bir an önce yok ederek, yerine deniz altında yeni bir dünya kurmayı planlayan bir adamın elinden dünyayı kurtaran Bond’un hikâyesi.

Bond’un yaratıcısı Ian Fleming’in -kendisinin hiç beğenmediği- romanından sadece adını alan filmin orijinal senaryosunu Christopher Wood ve Richard Maibaum yazmış, yönetmen koltuğuna ise daha sonra bir Bond filminde daha (“Moonraker – Ay Harekâtı”) aynı görevi üstlenecek olan Lewis Gilbert oturmuş. Müziği, şarkısı ve set tasarımı ile Oscar’a aday olan film açıkçası temel olarak tam da bu unsurların öne çıktığı bir Bond filmi. Toplam yedi kez sinemanın en ünlü ajanına beyazperdede hayat veren Roger Moore’un üçüncü kez bu role soyunduğu film, serinin ve kahramanının pek çok karakteristiğini bünyesinde kimi yenilikler ile birlikte taşırken, kuşkusuz bir Bond filmi olarak görülmeyi hak ediyor. Ülkeden ülkeye gezen senaryo çok çekici değil ve son kırk-elli dakikasında doruğuna çıkana kadar aksiyonu da yeterli görünmüyor belki ama bunların hiçbiri bir Bond filmini görmeye engel olmamalı.

Aynı anda İngilizlerin ve Rusların birer nükleer denizaltısını kaçırarak, bunlarla Moskova ve New York’u ortadan kaldırmayı planlayan kötü adamı Alman oyuncu Curd Jürgens’in canlandırdığı filmin seri içindeki ilk yeniliklerinden biri, dünyayı ortadan kaldırmaya niyetli adamın Ian Fleming’in romanlarında yer almayıp, sinema için yaratılan ilk baş kötü karakter olması. Bond’un ortak düşmanlarını ortadan kaldırmak için bir Rus ajan olan “XXX” ile tüm hikâye boyunca ortak çalışması da (elbette tüm asıl kahramanlıklar Bond’un imzasını taşıyacak ve XXX bir ikinci derece kahraman olarak görünecektir filmde) filmin getirdiği yeniliklerden biri; Bond filmleri SSCB döneminde bile bu ülkeyi doğrudan kötü olarak göstermekten kaçınıp, genellikle ortak bir hedef için birlikte çalışılan veya bir kötülüğün ortak hedefi olunan bir taraf olarak göstermiştir (ve çok da iyi yapmıştır bu tercihi ile) ama burada daha ileri gidiliyor ve tam bir iş birliği sergileniyor. Yönetmen Lewis Gilbert, Roger Moore’un önceki Bond filmlerinde Connery’in izini fazlası ile takip ettiğini düşünerek, onu romanlardaki Bond’a daha yakın hâle getirmeyi hedeflemiş; “daha İngiliz, daha telaşsız ve daha esprili” bir karakter çizilmiş ve açıkçası daha önceki filmleri izlemiş olanların fark edeceği şık bir değişiklik olmuş bu ve Moore’a kendi Bond’unu yaratma imkânını vermiş.

Bond filmleri seri içinde birbirlerine göndermelerinin yanısıra ortak öğelerin kullanımı veya bir film için düşünülüp başka bir filmde kullanılan fikirleri ile de bilinir. 1969 tarihli “On Her Majesty’s Secret Service – 007 James Bond Kraliçenin Hizmetinde” filmi için başroldeki George Lazenby’nin önerdiği ama gerekli teçhizatın eksikliği nedeni ile çekilemeyen “kayakçının paraşütle uçurumdan atlaması” sahnesi burada açılışta yer alıyor örneğin ve filmin de teknik açıdan en başarılı anlarından birini oluşturuyor. Klasik Bond temasının elbette kullanıldığı filmin yeni müzikleri bu kez Marvin Hamlisch’e emanet edilmiş ve o da açıkçası oldukça parlak bir iş çıkarmış; Carly Simon’ın seslendirdiği Bond şarkısı “Nobody Does It Better” ile de (ki filmin ilklerinden bir başkası olarak, Bond şarkısı film ile aynı adı taşımamış bu kez) bu başarısını taçlandırmış. Maurice Binder tarafından tasarlanan açılış jeneriğine eşlik eden şarkı, Binder’ın her zamanki gibi çarpıcı çalışmasını da renklendiriyor. Yine ağırlıklı olarak çıplak kadın siluetlerinin yer aldığı (ve kadınların bir tabancanın namlusu üzerinde/etrafında yaptığı “absürt” hareketlerin bile bekleneceğinin aksine tadını artırdığı) çalışma Binder’ın alanında ne müthiş işler çıkardığını bir kez daha hatırlatıyor bize ve açıkçası uçurumdan atlama anı dışında yeterince çekici olmayan açılış hikâyesinden sonra filmin düzeyini yükseltiyor.

Bond’un hem karakter olarak hem de Sean Connery’in fiziğinden kaynaklanan “maço” yapısı bu hikâyede epey yumuşamış görünüyor her ne kadar kendisine seksi kadınlar ”sunulsa” ve bir şekilde yakınlaştığı her kadınla en azından öpüşse de. Film seyirciye küçük ve hoş bir oyun oynayarak Rus ajanın cinsiyeti konusunda da bu maço yaklaşımdan uzak duruyor eğlenceli bir şekilde. Hikâyesi Avusturya, SSCB, Mısır, İtalya (Sardunya adası) ve İngiltere’de geçen filmin çekimleri ise İsviçre, Mısır, İtalya (Sardunya adası), İngiltere, İskoçya, Kanada, Malta, Japonya (Okinawa adası) ve Bahamalar’da gerçekleştirilmiş; bir başka ifade ile hem Bond hem seyirci bol bol geziyor hikâye boyunca. Farklı yörelerin egzotizminden (başta Mısır olmak üzere) abartmadan yararlanmış film neyse ki (evet, Mısır’da “egzotik” bir ses olarak ezanı duyuyoruz kaçınılmaz bir şekilde!) ve piramitlerin olduğu bölgedeki ses ve ışık gösterisini (ki gerçek bir gösteri bu) örneğin, ya da tarihî eserleri hikâyesine akıllıca yedirerek herhangi bir zorlama hissi vermemeyi başarmış.

“Jaws” karakterinin aksiyon ama ondan öte mizah da kattığı filmde Rus ajanı rolündeki Barbara Bach parlak bir Bond kızı olamamış. Kısıtlı oyunculuk yetenekleri ile karakterini gerçek ve çekici kılamamış açıkçası. Moore ise Connery’in etkisinden uzakta, daha kendisi ve daha İngiliz olarak dikkat çekerken (ve zaman zaman bir parça “yorgun” bir performans sunarken), kötü adamımızı oynayan Curd Jürgens daha çok üzerine düşeni yapmakla yetinmiş görünüyor ve kalıcı bir iz bırakamıyor filmde. Oyuncularından çok belki de set tasarımları ile dikkat çekiyor film ve özellikle deniz araçları (ve onların iç tasarımları ile) ile hayli görkemli sahneler sunuyor seyirciye. Aksiyonun da doruk noktasına çıktığı bu son bölümlerde, kalabalık oyuncu kadrosunun da katkısı ile, heyecanlı ve eğlenceli sahnelere mekan olan setlerde imzası olan Ken Adam, Peter Lamont ve Hugh Scaife çok parlak bir iş çıkarmışlar gerçekten.

Bond’un yine becerilerini konuşturduğu (fiziksel ve mental becerilerin tümüne sahip elbette kahramanımız; bu kez Arapça bilgisine, gemilerin pruva tasarımları ve seyircide küçük bir “acaba” duygusu yaratan bir hoşlukla oluşturulmuş bir sahnede de egzotik balık türleri konusundaki uzmanlığına tanık oluyoruz) filmin senaryosu pek güçlü değil ve örneğin dünyanın yok olmanın eşiğine gelmesinin heyecanını pek duyuramıyor seyircide. Bir parça daha kısa da olabilirmiş hissi yaratan hikâyenin eksikliğini setleri ve özellikle ikinci yarısındaki aksiyonu ile gideriyor film çoğunlukla. Sardunya’da karada başlayıp, denizde devam eden ve su altında süren takip sahnesi hem heyecan verici hem de eğlenceli olabilmeyi başarmış örneğin. Özetle, elbette görülmesi gerekli ve yeterince güçlü ve heyecanlı olmasa da eğlenceli bir Bond filmi bu.

(“Beni Seven Casus”)