Cold Turkey – Norman Lear (1971)

“İşin ucunda değil 25 Milyon, 100 Milyon Dolar olsa bile tüm bir kasaba halkının sigarayı birdenbire bırakabileceğine inanıyor musunuz?”

Bir sigara firmasının halka ilişkiler ve reklâm amacı ile düzenlediği yarışmanın ödülü olan 25 Milyon Dolar’ı kazanmak için hep birlikte 30 günlüğüne sigarayı bırakan kasaba halkının hikâyesi.

Margaret ve Neil Rau’nun basılmamış romanından sinemaya uyarlanan bir A.B.D. yapımı. Senaryosunu Norman Lear ve William Price Fox’un yazdığı filmin yönetmen koltuğunda da oturan Lear aynı zamanda yapımcılığı da üstlenmiş. İyi ve potansiyeli yüksek bir fikirden yola çıkan hikâye zaman zaman eğlendirse de son bölümleri hariç güçlü bir mizaha sahip değil genellikle ve sinemadaki tek yönetmenliğini bu film ile gerçekleştiren Lear da filme gerekli olan dinamizmi bir parça “kaba” bir şekilde sağladığı için her anında yeterli bir çekiciliğe ve derinliğe sahip olamıyor film. Buna karşılık, başta rahibi canlandıran Dick Van Dyke olmak üzere kalabalık komedi oyuncu kadrosunun tümü filme eğlence katarken, film de tüm final bölümü ve içerdiği eleştirileri ile ilgiyi hak ediyor.

Çekimleri 1969 yılında tamamlanan film yapımcı şirketin gişe endişesi nedeni ile iki yıl bekletilmiş gösterime sokulmadan önce. Bu endişe çok da yersiz değilmiş açıkçası: Bunun da temel nedeni filmin gerek senaryosunun gerekse yönetmenlik çalışmasının yeterince güçlü ve derin olmaması. Komedi anları kimi zaman zorlama (veya bir parça uzatılmış) görünürken, oyuncular da -senaryonun doğal sonucu olarak- incelikten uzak ve mimiklere fazlası ile dayalı bir komedi oyunculuğu gösteriyorlar. Daha incelikle ve daha güçlü bir biçimde anlatılmalıymış gibi görünen hikâye, böyle olunca da olması gerektiği kadar eğlendiremiyor seyircisini. Yine de kimi gerçekten komik anları var filmin: Örneğin kasabanın rahibinin koşuya çıktığı bir sabah tümü tiryaki gibi görünen kasaba halkından gelen öksürük sesleri, sigarayı bırakmanın kasaba halkı üzerinde neden olduğu farklı sonuçlar (sürekli yemek yemekten öfke nöbetlerine veya bir sigarayı unutma çabası olarak sürekli seks yapmaya uzanan sonuçlar bunlar) veya bugüne kadar sigara içmeden hiç ameliyat yapmamış olan doktorun yaşadığı zorlu anlar sıkı bir kahkaha attırmasa da güldürmeyi başarıyor. Buna karşılık, örneğin sürekli hapşuran kadının ne amaçla filme konduğunu ve buradan nasıl bir komedi üretilmeye çalışıldığını anlamak zor ve hikâyede bunun gibi başka anlar ve karakterler de var.

Dinamiti bulan Alfred Nobel’in “bir yandan bu keşfi ile para kazanırken”, diğer yandan Nobel Ödülleri’ni kurmasından ilham alan bir halkla ilişkiler görevlisinin çalıştığı sigara şirketine tüm halkı hep birlikte sigarayı bırakan kasabanın ödüllendirileceği bir yarışma düzenlemeyi önermesi ile başlıyor film. Bu imkânsız hedefi hiçbir kasabanın gerçekleştiremeyeceğini düşünüyorlar ama tüm ülkede tek bir kasaba rahiplerinin önderliğinde bu zorlu işe soyunuyor. Kendisi de eski bir tiryaki olan rahip, teşvik ederek, korkutarak veya hatta tehdit ederek de olsa bir şekilde herkesi ikna ediyor sigarayı bırakmaya. Ödülü vermeyi baştan beri hiç düşünmemiş olan firma da durumun riskli olduğunu görünce kasabanın planını bozmaya çalışıyor. Film tüm bunları anlatırken epey bir kesimi de eleştirisinin odağına alıyor: Politikacılar, kilise, medya, büyük şirketler ve tutucu topluluklar (bugünkü Trump hayranları olarak düşünebiliriz bunları) hikâye boyunca filmin -çok güçlü ve eğlendirici biçimde olmasa da- hücumuna uğruyorlar ve kimi sert eleştirilerden paylarını alıyorlar. Bu eleştirilerin sonuçta bir yere bağlanmaması veya kasaba halkının birden ünlü olmaları nedeni ile hırslı insanlara dönüşmeleri örneğinde olduğu gibi bazılarının da unutulup gitmesi senaryonun problemlerinden biri. Yine de filmin özellikle finali açısından hakkını vermek gerekiyor: Bir “beyaz duman”dan gönüllü olarak kurtulan (en azından 30 günlüğüne) halkın, A.B.D. Başkanı’nın “müjde”si ile sonsuza kadar sürecek bir “kara duman”a maruz kalacağını gösteren final filmin hem kara komedi olarak hem de eleştirel olarak en iyi anı ve tüm film bu denli güçlü olsaydı ne iyi olurdu diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Aslında tüm final bölümü (üç kişinin vurulması, son bir sigara için yalvaran doktor veya nihayet kavuşulan sigaradan alınan müthiş keyif vs.) filmin en parlak anlarını içeriyor ve ortalamasıyı da hayli yükseltiyor kesinlikle.

Sessiz döneminde girdiği sinemada son kez bu filmde oynayan ve film gösterime girmeden ölen, sigara şirketi sahibi rolündeki Edward Everett Horton, rahibin eşini oynayan Pippa Scott, doktoru canlandıran Barnard Hughes, tutucu cemaatin lideri rolündeki Graham Jarvis, bu cemaatin üyesi olan ve komünistlerden nefret eden yaşlı kadını oynayan Jean Stapleton’un başroldeki Dick Van Dyke’a keyifli bir biçimde eşlik ettiği film muhtemelen sinema tarihinde perdede sigaranın en çok göründüğü eserlerden biri olmak gibi ilginç bir özelliğe de sahip ve bu bağlamda sigaranın hem tutkunlarının hem de düşmanlarının ilgisini çekmeye aday ayrıca. Orijinal adı, bağımlı olan bir şeyi (sigara, alkol, uyuşturucu vs.) birdenbire bırakmaktan gelen film, belki bu durumun yaratacağı şok kadar güçlü bir etkiye sahip değil ama görülmeyi hak ediyor.

(“Büyük Ödül” – “Vazgeçilmez Arzu”)

Reise der Hoffnung – Xavier Koller (1990)

“Sevgili Haydar, sağ salim vardık. Müslüm ve karısı iş buldu. Yakında biz de başlıyoruz. Burası gerçek bir cennet. Keçileri sağsan, tereyağı akacak. Maya çalsak, yoğurdu bizim Maraş dondurmasını aratmaz. Dağı aştınız mı gerisi kolay. Allah yardımcınız olsun”

Daha iyi bir yaşam için kaçak olarak İsviçre’ye gitmeye çalışan Türkiyeli bir ailenin hikâyesi.

İsviçre, Türkiye, İngiltere ve Fransa ortak yapımı olarak çekilen, 1991 yılında Yabancı Dilde Film dalında İsviçre adına Oscar kazanan çalışmayı İsviçreli yönetmen Xavier Koller yönetmiş. Senaryosunu Koller ile birlikte Feride Çiçekoğlu’nun yazdığı, tüm ana rollerde Türkiyeli oyuncuların oynadığı, çok büyük bir kısmında sadece Türkçe konuşulan ve Türkiye’den bir aileyi odağına alan bir filmin İsviçre adına yarışmaya girmesi tuhaf elbette ama sonuçta paranın kaynağı belirleyici olmuş anlaşılan. Oscar’ı alması epey bir sürpriz olarak nitelenmişti filmin ve üzerinden geçen yirmi yedi yıldan sonra da filmin çok önemli bir sinema eseri olduğunu söylemek pek mümkün değil. Bir ailenin Maraş’tan İsviçre’ye uzanan “Umut Yolculuğu”nu adım adım takip eden hikâye kimi zamanlarında takındığı belgeselvari tavır, sadeliği içinde yakalayabildiği doğal duygusallık, iki başrol oyuncusu Necmettin Çobanoğlu ve Nur Sürer’in yalın oyunculukları, özellikle dağda geçen bölümlerdeki başarılı görüntü çalışması ve kimi duygusal anları ile yine de ilgiyi hak eden bir çalışma. Daha iyi bir yaşam için veya kimileri için hayatta kalabilmenin tek umudu olarak çıkılan bir yolculuğun hikâyesi mültecilerin bu derece gündemde olduğu bir dönemde ayrıca önemli kuşkusuz.

Ülkemizde de epey konser vermiş olan Jan Garbarek’in saksafonundan çıkan ve oryantalist bir bakışı olmayan bir doğulu havaya sahip etkileyici melodilerin eşlik ettiği hikâye, varını yoğunu satarak -kendinden öncekilerin yaptığı gibi- İsviçre’ye kaçak olarak gitmeyi kafasına koyan bir adamın ve ailesinin hikâyesini anlatıyor bize. Yedi çocuklu bir aile bu ve çocuklardan sadece birini alabiliyorlar yanlarına. Maraş’ın bir köyünde başlayan, İstanbul ve İtalya’dan geçerek İsviçre’de sona eren hikâye çok yeni şeyler söylemiyor ve yönetmenin sineması yeterince güçlü değil ama anlatılanın “gerçekliği” ve bir kartpostal üzerinden üretilen bir cennet hayalinin neden olduğu trajedi filmi ilginç kılmaya yetiyor çoğunlukla. Türkiye’de geçen üç ayrı sahnede ezan sesi kullanılması yönetmen Koller’in tercihi olsa gerek ama bir Türkiye hikâyesini bir yabancının gözü ile anlatmaktan çoğunlukla uzak durmayı başaran bir filmin bu “egzotik” öğeye ihtiyacı yokmuş ve filmin Türkiyeli yaratıcıları Koller’i bu konuda uyarmalıymış açıkçası. Nedeninin sadece ekonomik olduğunu anladığımız bu göç hikâyesinin odağında yer alan adam, karısı ve küçük çocuğun dışındaki diğer kaçak karakterlerin pek işlenmemiş olmasını da filmin eksileri arasına eklemek gerek. Ana karakterlerimizin yol boyunca karşısına çıkan adam için yaratılan gizemli hava belki adı koyulmamış bir politik duruma işaret ediyor ama bunu ima dahi etmiyor hikâye ve bu gizem havada kalıyor. Yine kaçaklar arasında yer alan dindar adam karakteri de bir parça zorlama içeriyor ve sırıtıyor altı çizilen mesajı ile. Bu karakterin bir parçası olduğu ve uçuruma fırlatılan bir bavuldan dışarı saçılan seccade ve dinî kitaplar sahnesi ise filmin ilginç anlarından biri olarak dikkat çekiyor.

Hikâyedeki sıradan Batılı karakterlerin hep iyi insanlar olması sorgulanması gereken bir tercihi filmin. Resmî görevli Batılı karakterler bile en fazla profesyonel bir soğukluk içinde gösteriliyorlar. Tır şoföründen doktora, herkes bu kaçak göçmenlere yardım için ellerinden geleni yapıyor büyük bir içtenlikle. Türklere kötü davranan tek yabancı bir İtalyan ama o da Türklerle birlikte rüşvet karşılığı yasadışı girişleri ayarlayan bir çetenin üyesi. Kısacası Türklere en büyük (tek demek gerekiyor belki de) kötülük yine Türklerden geliyor ilginç bir şekilde. Senaryonun bu tercihinde yapımcıların önemli bir kısmının Batılı olmasının ne kadar payı var bilmiyorum ama seyrettiğimiz hikâyenin gerçekçliliğine zarar veriyor bu durum.

Nur Sürer ve Necmettin Çobanoğlu’nun karakterlerini akıl dolu bir sadelik ve doğallıkla canlandırdığı ve alkışı hak ettikleri filmde Çobanoğlu’nun kimi sahnelerdeki seslendirmesinin yeterince doğal görünmemesi tuhaf bir durum film adına. Kuşkusuz sadece ana dili Türkçe olanların fark edeceği bu durum karakterin Kürt olması ile açıklanabilir belki ama Çobanoğlu’nun aksanı her sahnede bu şekilde gelmiyor kulağa. Yönetmen Koller ise filme güçlü bir hava verememiş ama yine de yalın yönetmenliği ile hikâyenin ve karakterlerin hep ön planda kalmasını sağlamış görünüyor. Görüntü yönetmeni Elemér Ragályi ile yakaladıkları kimi görüntüler (özellikle dağda geçen zorlu yürüyüş anları) hayli çekici ve filmin dram duygusunu yükseltiyor kesinlikle. Bu yürüyüş sırasında bir bir arkada bırakılmak zorunda kalınan bavullar, sinemada sembolik bir anlatımın sembollerin altı çizilmediğinde nasıl daha doğal ve etkileyici olabildiğini göstermesi açısından ayrıca bir önem taşıyor. Yasadışı göçün nedenleri ve sonuçlarından çok yolculuğun kendisi üzerinde duran film, bir düşün bir kâbusa dönüşmesini anlatması ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Journey of Hope” – “Umuda Yolculuk”)

To Rome with Love – Woody Allen (2012)

“Tanrım, oğlan komünist, babası cenazeci! Annesi de cüzzamlılarla mı ilgileniyor peki?”

Roma’da yaşayan veya orayı ziyaret edenlerin yaşadıkları komik ve romantik olayların hikâyesi.

Woody Allen’ın şehirlere adanan hikâyelerinden kendisine Roma’yı konu alan ve A.B.D., İspanya ve İtalya ortak yapımı olarak çekilen, 2012 yapımı filmi. Tüm karakterlerini peş peşe tanıttığı hafif ve eğlenceli giriş sahnelerinden sonra hep bu şekilde ilerleyen, Roma (ve İtalya) hakkındaki klişe fikirlerden bolca ve yine eğlenceli biçimde yararlanan bu çalışma bundan daha öteye de gidemeyen bir çalışma. Altı yıl aradan sonra Allen’ın oyuncu olarak da yer aldığı film dört farklı hikâye anlatıyor bize ve hiç çakıştırmadığı ve birbirinden bağımsız olarak ilerleyen bu hikâyelerde derinlere hiç inmeden hafif havası ile ilgiyi ayakta tutmaya çalışıyor ve başarıyor da açıkçası, ama Allen’dan -haklı olarak- daha fazla beklentisi olanları yeterince tatmin etmekte de zorlanıyor açıkçası. Diyalogları tipik Allenvari içerikteler ve güldürüyorlar (veya gülümsetiyorlar) ama bir şekilde daha önce işitilmiş duygusunu da yaratıyorlar.

Amerikan, İtalyan ve İspanyol oyuncularla dolu zengin ve başarılı bir kadro, Roma’nın turistik yerlerini de ihmal etmeyen “sıcak” görüntüler ve Allen’ın aşina olduğumuz kaleminden çıkan eğlenceli diyaloglar… Domenico Modugno’nun sesinden dinlediğimiz “Nel Blu Dipinto di Blu (Volare)” adlı şarkı ile açılan ve kapanış jeneriği ile birlikte aynı şarkının enstrümantal bir yorumunu dinlediğimiz film, kendi canlandırdığı da dahil olmak üzere tipik Allen karakterlerini getiriyor karşımıza dört farklı hikâye ile. Bir Amerikalı turist kız ile bir İtalyan mimarın içine ailelerinin de katıldığı hikâyeleri, yıllar önce yaşadığı Roma’ya şimdi bir turist olarak gelen bir mimar adamın kendisi gibi Amerikalı genç bir mimarlık öğrencisi ile karşılaşması ve ona aşk hayatı ile ilgili akıl verirken yaşananlar, küçük bir kentten zengin akrabalarının yanında çalışmak için Roma’ya gelen genç bir İtalyan çiftin başına gelenler ve birdenbire ve nedenini anlayamadığı bir şekilde kendisini ünlü biri olarak bulan sıradan bir İtalyan memurun değişen hayatı… Bu hikâyeleri romantik komedi diyebileceğimiz, hatta hayli edepli cinsinden bir seks komedisi olarak da nitelenebilecek bir tarzda anlatıyor Allen bize. Her hikâyenin içinde bir aşk ve seks unsuru bir şekilde yer buluyor kendisine ve 1970’lerin seks komedilerini hatırlatan hikâyeler eğlendiriyor seyirciyi. Ne var ki daha fazlasını bekliyorsunuz Allen’dan ve pek de karşılanmıyor bu beklenti açıkçası.

Darius Khondji Roma’dan şehrin sarı rengine yakışan sıcak renklerin eşlik ettiği güzel görüntüler yakalamış ve bu “seks komedisi”ni hayli estetik kılmış. Kamera Trevi Çeşmesi’nden İspanyol Merdivenleri’ne ve Kolezyum’a turistik noktaları sık sık getirirken karşımıza filmin kusurlarından birini de söylüyor bize: Roma veya İtalyan olmakla ilgili klişe ne varsa hepsine bir şekilde uğruyor Allen. Evet, tüm bunları estetiği yüksek ve eğlenceli bir şekilde yapıyor ama Allen’dan bir şehire aşkla ithaf edilen bir film için o şehirle ilgili kendisine özgü yeni şeyler bekliyorsunuz ve işte bunu bulamıyorsunuz. Baş karakterlerden birinin komünist olmasından o karakterin anne ve babasının “tipik İtalyan” özelliklerine veya İtalyanların eğlenceli ve hayli hareketli bir şekilde konuşmalarına kadar ne geliyorsa aklınıza hepsi burada. Hatta ünlü tenor Fabio Armiliato’nun canlandırdığı -ve sadece duştayken bile olsa- müthiş aryalar söyleyen sıradan bir İtalyan karakter bile var filmde. Özellikle İtalyan karakterlerin tamamı sanki 1970’li yıllarda çekilmiş ve romantizme ve cinselliğe göz kırpan İtalyan komedilerinden fırlamış gibi. Bunu ille de olumsuz bir anlamda almak gerekmiyor elbette; sonuçta eğleniyorsunuz ama yeterince orijinal değiller beklentinizin aksine.

Tüm karakterler Allen’ın kaleminden çıktığı çok açık olan diyalogları ile filme ilgiyi ayakta tutuyorlar hikâye boyunca. Yukarıda belirtildiği gibi klişe anların içinde olsalar da Allen’ın kıvrak kalemi onları seyirci için (özellikle ille de orijinallik peşinde olmayanlar için) çekici kılmaya yetiyor. Onları seyrederken sanki Allen karakterlerin her birine kendi kişiğilinden bir parça katmış gibi hissediyorsunuz; espriler, tepkiler, romantik sözler vs. hep Allen’ın sinemadaki karakterlerinden biri konuşuyor gibi düşünmenize yol açıyor. Bu olumlu bir durum ama hikâyelerin yeterince güçlü olmaması ve sanki Allen’ın yeterince olgunlaştıramadığı (ya da belki buna gerek duymadığı) bir senaryo ile çalışmış görünmesi zarar veriyor filme sonuç olarak. Hikâyelerden birinin (Amerikalı mimar ve Roma’da karşılaştığı genç mimar arasında geçenleri anlatan) diğerleri kadar eğlenceli veya ilginç olmadığını ve filmin genelindeki zorlama anların pek çoğunun burada yer aldığını da söyleyelim. Sıradan memurun hikâyesi ise oyuncusunun performansı ile ayakta duruyor ve adeta Allen’ın kendisine hemen hiç malzeme vermediği Roberto Benigni kendisini fazla gösterişli bir şova zorlamak durumunda kalıyor.

Zengin bir oyuncu kadrosunun çekicilik sağladığı, gereğinden fazla hafif ve gereğinden fazla tanıdık gelen bir hikâyesi olan filmin adının iddia ettiğinin aksine Roma’yı yücelttiğini söylemek de zor. Bir yıl önce çektiği “Midnight in Paris – Paris’te Geceyarısı” filminde Paris için yapabildiğini bu filmde Roma için yapamamış Woody Allen sonuç olarak. Yine de kusurlarına rağmen, eğlendiriyor ve hiç yormuyor seyircisini ve belki tam da bu hafifliği nedeni ile ilgiyi hak ediyor.

(“Roma’ya Sevgilerle”)

Spectre – Sam Mendes (2015)

“Öldürme yetkisi, aynı zamanda öldürmeme yetkisidir”

Hızla değişen dünyada artık eskidiği düşünülen James Bond’un gizemli SPECTRE örgütüne karşı savaşının hikâyesi.

James Bond serisinin yirmi dördüncü filmi. Sam Mendes’in ikinci kez bir Bond filminin yönetmen koltuğunda oturduğu çalışma; John Logan, Neal Purvis ve Robert Wade’in orijinal hikâyesinden yola çıkarak yine bu üçlünün ve Jez Butterworth’un yazdığı senaryodan aktarılmış beyazperdeye. Bond ve patronu “M”nin modasının geçtiğinin düşünülmeye başlandığı bir zamanda geçen hikâye, seri içinde hikâyesinin Bond için kişisel önemi olması ve bir parça karanlık olan tonu ile dikkat çekiyor. Ne var ki filmin temel zayıf noktası da hikâyesinin yeterince güçlü olmaması. Bu durum aksiyon sahnelerinin uzatılmış olmasını açıklıyor belki ama süreyi nerede ise iki buçuk saate kadar çıkarmanın gereğinin olup olmadığı da tartışmaya açık. Bu problem bir yana; eğlendiren, heyecanlandıran ve bu kez hikâyenin duygusal tonu ve -kötü adamın kendisi ile olan bağında doğan- Bond için kişisel önemi ile de ilgi uyandıran film, izlenmeyi hak eden bir çalışma.

Meksika’da, “Ölüler Günü” festivalinde geçen bir sahne ile açılıyor film. Yaklaşık 1500 (CGI ile sayı çok daha fazla gösteriliyor) figüran ile çekilen sahne uzun süren bir plan ile başlıyor (festivalin karmaşası içindeki sokaklardan bir otelin içine, oradan otelin bir odasına ve sonra da çatılara kesintisiz tek bir çekim ile uzanıyor kamera) ve temposu, dinamik kamera kullanımı ve havadaki kapışma başta olmak üzere heyecan veren pek çok ânı ile sıkı bir giriş sağlıyor bu sahne. Bu heyecan verici sahnede kimi görüntülerin efektlerle elde edildiği fazlası ile açık ediyor kendini ama ve bazı kareler adeta bir bilgisayar oyunundan alınmış gibi duruyor. Tam da bu durum bir yandan da hikâyenin teması ile ilginç bir şekilde karşı karşıya bırakıyor bizi. İstihbarat içinde yeniden yapılanmanın konuşulduğu ve bunun için harekete geçildiği, Bond’un ve “M”nin gözden düştüğü ve hatta “00” serisindeki diğer personelin de asıl fonksiyonlarına son verilmesine karar verildiği zamanlar bunlar. Bir başka ifade ile söylersek, yeninin eskinin yerini kalıcı bir biçimde almaya hazırlandığı günlerdeyiz. On yıllardır sinema perdesinde karşımıza çıkan Bond’un başlardaki eski usul casusluk maceraları serinin her bir yeni örneği ile birlikte teknoloji ile daha fazla iç içe geçerken, efektlerin görkemi artarken ve filmler “büyürken” (bütçe, kadro vs.) karakter “eski” kalabilir mi bilmiyorum açıkçası ve bu hikâyede olduğu gibi filmin eskinin arkasında durması ne kadar tutarlı gerçekten? Karakterin ruhunu korumak ancak teknolojinin bir şekilde hep ikinci planda kalması ile mümkün olabilir ama bu filmin örneği olduğu gibi hikâye yeterince güçlü olmayınca ve tüm o duygusallık ve kişisellik iyi anlatılamayınca, bunu elde etme pek de mümkün olamıyor doğal olarak.

Sıkı açılış sahnesinden sonra Sam Smith’in seslendirdiği “Writing’s On The Wall” şarkısı eşliğinde seyrettiğimiz ve yedinci kez bir Bond filmi için çalışan Daniel Kleinman’ın tasarladığı açılış jeneriği görkemli estetiği ile çok yakışmış filme. Altın sarısı renkler ile siyah-beyaz arasında gidip gelen görüntüler SPECTRE örgütünün logosu olan ahtapot sembolünü de getiriyor karşımıza ve buradaki profesyonel başarıdan etkilenmemek mümkün değil açıkçası ve hatta bu jeneriğin vaat ettiğinin altında kalıyor filmin kendisi. İngiltere, İtalya, Meksika, Avusturya ve Fas’ta geçiyor hikâye ve Léa Seydoux, Monica Bellucci (baştan çıkarma sahnesinde harcanıyor ve haksızlığa uğruyor kesinlikle) ve Naomie Harris’in canlandırdığı kadın karakterlerin sağladığı çekicilik, orijinal müziği de dahil olmak üzere sıkı bir soundtrack ve elbette tüm o efektler ve görkemli çekimler ile anlatmayı başarıyor derdini. İki araba veya bir araba ile bir uçak arasında geçen takip sahneleri beklentiyi fazlası ile karşılarken, kimi anlarında da -yine beklendiği gibi- inandırıcılığı pek de dert etmiyor. Açılış sahnesinde bir stadyum dolusu insanı kurtarmak için, bir helikopter içindeki kötü adamlarla dövüşen Bond’un bu sırada üzerinde uçup durdukları binlerce insanı tehlikeye atması veya içinde kurtarmak istediği kadının da olduğu araca saldıran Bond’un tüm kötüleri yok edip kadını araçtan sağ salim çıkarması gibi anlar gerçekçiliğin değil heyecanın peşinde olmanız gerektiğini söyleyen anlardan ikisi sadece.

İnsana ait olandan uzak duran yeni yaklaşımı reddedip eskiyi destekleyen, küçük ülkeleri ikna etmek için büyük ülkelerin neler yapabileceğini göstermekten çekinmeyen (uzlaşmayan Güney Afrika’yı ikna eden terör vakası), öldürme yetkisinin aynı zamanda öldürmeme yetkisini de verdiğini vurgulayan yaklaşımı ve Bond’un “karanlıkta yaşamak, avlamak, avlanmak ve sürekli arkasını kollamak”la geçen hayatını sorgulayan (ve ona sorgulatan) film, hedefine, keyifli bir eğlencelik hikâye olmaya rahatlıkla ulaşan bir çalışma sonuç olarak. Yukarıda isimleri anılan kadın oyunculara ek olarak, Bond rolündeki Daniel Craig (hikâyenin havasına uygun olarak özellikle yakın planlarda yaşlı görünüyor bir parça) ve diğer rollerdeki Christoph Waltz (kötü adam), Ralph Fiennes (“M”), Ben Whishaw (“Q”) ve Andrew Scott (“C”) bu görkemli Bond filminin kadrosunu oluşturuyorlar ve bir parça boş olan hikâyeyi pek de umursamadan keyif almanızı sağlıyorlar filmden. Yönetmen Mendes ise, “beraber olamayız” sahnesi gibi dramatik anlarda aksasa da, genel olarak iyi bir Bond yönetmeni performansı gösteriyor ve aksiyon ve macera sahnelerinin üstesinden şık bir şekilde geliyor.