Demolition – Jean-Marc Vallée (2015)

“Sevgili Champion Otomat Şirketi: Otomatınıza beş çeyreklik koydum ve fıstıklı şekerlemelerden almak için B2’ye bastım. Maalesef makineniz vermedi şekerlemeyi. Bu da çok sinir bozucuydu; çünkü hem çok açtım hem de on dakika önce eşim ölmüştü”

Eşini bir trafik kazasında kaybeden genç bir yatırım bankacısının, tesadüfen tanıştığı bir kadın ve çocuğu ile olan ilişkilerinin de yardımı ile hayatını sorgulama ve kendine yeni bir yön verme çabasının hikâyesi.

Kanadalı sinemacı Jean-Marc Vallée’nin Bryan Sipe’ın orijinal senaryosundan çektiği bir A.B.D. yapımı. Trajik bir olayın ardından gelmesi beklenen travmayı yaşa(ya)mayan adamın, özellikle finale doğru ilerledikçe bir “seyirciye kendini iyi hissettirme” eserine dönüşen hikâyesi vaat ettiği düzeyi popülerlik uğruna harcamış görünen bir çalışma. Başroldeki Jack Gyllenhaal’ın senaryonun kendisine yeterli malzeme vermemesine rağmen performansı ile dikkat çektiği film, kahramanının hobisine dönüşen ve hikâyeye adını veren “tahrip etme” arzusu ile ne demek istediği ya da der gibi göründüğünde ne kadar tutarlı olduğu hayli tartışmalı açıkçası. Yine de Gyllenhaal’ın oyunculuğu, travmatik bir olay yaşayan adamın hikâyesini kimi sıcak ve mizah (ama hafif türünden!) içeren anlar ile anlatması ve -Hollywood profesyonelliğinin doğal sonucu olarak- su gibi akıp giden anlatımı ile ilgi çekmeye aday bir film bu.

Filmin açılış sahnesindeki kazadan hemen önce kadın adamın uzun süredir su sızdıran buzdolabı ile ilgilenmemesinden şikâyet ediyor. Bir “son konuşma” olmak için çok uygunsuz bir konu bu ama tıpkı onlar gibi seyirciyi de hazırlıksız yakalayan kaza kaderin bir oyunu ve onlara daha anlamlı bir konuşma için seçim şansı tanımıyor. Sipe’ın senaryosu adamın -seyircinin beklediği- travmayı yaşamaması üzerinden ve bunun nedenini yavaş yavaş açarak sıkı bir vaatte bulunuyor aslında. Ne var ki senaryo “ideoloji”si açısından tutarsızlıklar içinde ve hikâyenin “mesaj”larına takılacak bir seyirciyi rahatsız edecek kusurlar içeriyor. “Kolay olan” onu yapmak olduğu için zengin bir iş adamının kızı ile evlenen ve kapitalizmin üretmek gerekmeyen ve somut bir karşılığı olmayan spekülasyonlar üzerinden para kazanma sektöründe çalışan adamın, bu kaza ile birlikte geçirmeye başladığı dönüşüm hikâyenin bir sistem ya da ideoloji eleştirisi yaptığı anlamına gelmiyor; hikâye bittikten sonra hissettiğiniz daha çok o hayatın bu adama uygun olmadığı oluyor. O hayatın karşısına ne koyduğunu anlamak pek mümkün değil ve bir süre sonra filmin tek gayretinin Jack Gyllenhaal’ın becerisi ve sevimliliği üzerinden bir mutlu sona doğru ilerlemek olduğu anlaşılıyor. Elde balyoz, zevkle tahrip edilip yıkılan o zengin evi bir sistem sembolünü yok etmekten çok, adamın kendi eski hayatı ile ilgili derdini anlatıyor daha çok. Finalde uzak çekimle gördüğümüz -ve anlaşılan binaların olduğu yere çökmesini sağlayan yöntemle patlatılan- bir binanın görüntüsünü film, kahramanımıza hediye edilen bir sürpriz olarak gösteriyor ama daha çok tam da onun eski hayatının bir başka alandaki karşılığı olan “kentsel dönüşüm”ü çağrıştırıyor bu sahne.

Kazadan önce yaşadığı hijyenik, zengin ve beyaz yakalı finansçı hayatının kimi sembollerinden (kaş almak, göğüs kıllarını traş etmel, trendeki sıradan insanlarla muhatap olmamak vs.) süratle uzaklaşmaya başlayan adamın dönüşümünün tanık olduğumuz hızında da bir sorun var ve bu da inandırıcılık problemi yaratan bir başka örnek oluyor, üst paragrafta belirtilen sıkıntıya ek olarak. Travma yaşamış görünmeyen adamın, yeni bir kadınla tanışmasına neden olan “otomat şirketine özel hayatından detaylar içeren mektup göndermek” gibi bir aksiyonun içine girmesi de filme kattığı hoşluk dışında tuhaf bir davranış olmaktan ileriye gidemiyor. Tüm bunlar ve örneğin Charles Aznavour’dan dinlediğimiz “La Bohéme” şarkısının eşlik ettiği sahneler yönetmen Vallée’nin tercih ettiği yolu söylüyor bize: Romantik komediye de hafifçe göz kırpan, estetiğine özen gösterilmiş, kahramanının sevimliliği ve dürüstlüğünden güç alan bir film çekmek. Bunu başardığı açık ve öyle olunca da hedefini tutturmak açısından başarılı olduğunu söylemek gerekiyor. Anlamsız olmakla kalmayıp rahatsız edici de olan kurşun geçirmez yelekli ve silahlı sahneler bir yana, filmin kendi koyduğu hedefler açısından aksamadığı söylenebilir özet olarak.

Kendisine sunulan yetersiz ve tutarsız senaryoya rağmen karakterini çekici kılmayı başaran Jack Gyllenhaal filmin en büyük kozu şüphesiz. Fazla uzamış görünen ve tekrarlanan “demolition” sahnelerini seyredilir kılan, hikâyenin tutarsızlıklarını örten hep o oluyor ve bir filmin tüm yükünü tek başına rahatça yüklenebildiğini bir kez daha kanıtlıyor bize. Onun oyunculuğu ve hayli özenle seçilmiş görünen şarkıları ile rahatça izlenen, kahramanının yaşamadığı travmayı seyircisine de yaşatmayan, mutlu etme hedefi ile yola çıkıp bunu başaran film sinema kalitesi açısından değil ama hoşluğu ile ilgiyi hak ediyor. Elindeki balyoz ile eski hayatından arınan adama -üstelik Gyllenhaal’a rağmen-empati duymak ise bir parça zor: Şu ya da bu nedenle kendi seçtiği bir hayattan (iş ve özel) bağımsızlığını ilan eden bir adam ile kıyaslandığında empatiyi çok daha fazla hak eden pek çok karakter oldu beyazperdede neyse ki! Afganistan’da ölen Amerikalı askerlerle ilgili sahnede yarattığı beklentiyi sistem eleştirisi yerine bireysel drama kayarak yok eden film bunun yerine bir başka beklenti yaratıyor ama: Elinde bir balyozla sistemi yıkan bir kahramanın hikâyesini görmek!

James White – Josh Mond (2015)

“İkimizin ortak bir yanı var: Mutluluğu doruklarda yaşıyoruz, kötü hissettiğimizde ise dibe, en dibe vuruyoruz. Unuttuğumuz şey ise bu ikisi arasında çok geniş bir alan olduğu; arada onu da yaşamalıyız”

Yirmili yaşlarındaki New Yorklu bir adamın bir yandan hayatını düzene koyma, diğer yandan annesinin hastalığı ile mücadelesinin hikâyesi.

Amerikalı sinemacı Josh Mond’un yazdığı ve yönettiği bir ilk film. ABD bağımsız sinemasının örneklerinden olan çalışma, kısmen “crowdfunding – kitle fonlaması” yöntemi ile toplanan para ile çekilmiş ve hikâyesi ilerledikçe gücü artan, baştaki tipik bir bağımsız film olma havasından yola çıkıp farklı bir yere ulaşan bir film. Christopher Abbott ve Cynthia Nixon’ın çarpıcı performanslar sundukları film, sevilen bir insanın hastalığı ve onu kaybetmeye kadar giden süreç ile ilgili samimi ve “sert” bir eser olarak ilgiyi hak ettiği gibi, anne ve oğul ilişkisi üzerine de etkileyici sahneler getiriyor karşımıza. Hikâyesini yumuşatmaya yanaşmaması ve sert gerçekçiliğinden ödün vermemesi kimilerini rahatsız edebilir ve ancak kısıtlı bir gösterim imkânı bulabilmiş olmasını açıklıyor bu durum ama filmi görmeye kesinlikle engel olmamalı bu tercih.

El kamerasını tercih eden, özellikle Abbott’ın yüzüne odaklananlar olmak üzere sık sık yakın plan çekimler kullanan Josh Mond’un filmi mutsuz, öfkeli ve büyümemiş görünen bir gencin bunalım filmi havalarında başlıyor ve adım adım başka bir noktaya götürüyor seyircisini. Evet, gerçekten de mutsuz, öfkeli ve büyümemiş bir genç var karşımızda ama Mond senaryosu ile bizi bu -özellikle de bağımsız Amerikan filmlerinden- alışılmış görünen karakterin dünyasına ve ruh haline ustaca sokuyor ve onun yaşamla yüzleşmesini -önce kendilerini çocukken terk eden ve pek yakınlık duymadığı babasının ölümü, sonra da aralarında güçlü bir ilişki olan annesinin tekrarlanan ciddi rahatsızlığı üzerinden- etkileyici bir dil ile anlatarak, gittikçe güçlenen bir duygu yoğunluğu yaratmayı başarıyor seyirci üzerinde. Dramatik sahneleri duyguları sömürmeden ve seyircisini kışkırtmadan anlatmasının bu başarısında çok ciddi bir payı var elbette. Bu sahnelerde Abbott ve Nixon’ın ortaya koyduğu dört dörtlük performanslarını da eklemeli bu başarıyı mümkün kılan faktörler arasına. Abbot, karakterini sinemada örneğini pek çok kez gördüğümüz bunalımlı genç olmanın çok ötesine taşıyor ve gereksiz vurgulara başvurmayan güçlü bir oyunculuk ile o derece gerçekçi çizilmiş bir karakter koyuyor ki ortaya, kendisine “aşık” olmamak mümkün değil. Kameranın sık sık yüzüne odaklandığı, her bir mimiği sürekli kayıt altındaymış gibi görünen bir oyuncunun en ufak bir kusurdan bile uzak durmayı başaran oyunculuğuna şapka çıkarmak gerekiyor. Nixon da kendi üzerine düşeni fazlası ile getiriyor yerine ve ölüme doğru gittiğini bilen ve bundan korkan kadını yüreğinize dokunacak bir şekilde canlandırmayı başarıyor.

Josh Mond kendi annesini kanser nedeni ile kaybettiğinde hissettiklerinden ilham alarak başlamış filmin hikâyesi üzerinde çalışmaya ve filmde önemli (ama bir parça ikinci plana itilmiş görünen) bir rol de verdiği ve daha çok Kid Cudi sahne adı ile tanınan Scott Mescudi’nin müziklerini dinlemiş bol bol, senaryonun yazım süreci boyunca. Cynthia Nixon’ın da bir dönem kanserle mücadele ettiğini ve annesi aynı nedenle yitirdiğini düşünürsek, filmin yaratıcılarının hikâyede epey kişisel öğeler bulduklarını ve filmin bu derece samimi ve güçlü görünmesinde bunun da payının olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Scott Mescudi’nin orijinal müziklerinin yanında, sıkı bir soundtrack’i de olan filmin diyaloglarında da ciddi bir başarısı var Mond’un. Yalın ve doğal tüm konuşmalar ve oyuncular tarafından öylesine gerçekçi bir havada dile getiriliyorlar ki -aslında öyle olmadığı halde- doğaçlama hissi veriyorlar seyirciye. Bu gerçekçiliğin, kimi “yürek parçalayıcı” sahnelerin parçası olması etkisini daha da çoğaltıyor şüphesiz. Filmin “oğulun annenin bakımını üstlendiği” sahnelerinin tamamı müthiş bir etkileyiciliğe sahip; bir Paris hayalinin anlatıldığı sahne örneğin tüm trajik havasına rağmen tuhaf bir şekilde bir yaşam sevinci de geçiriyor seyirciye ve sevginin gücünü hatırlatıyor bize. Bir ölüm ile açılıp bir başka ölüm ile kapanan, baş karakterinin öfke, içki ve uyuşturucu ile dolu hayatını sergileyen ve onun toplumun ve sistemin kuralları ile boğuştuğu (açılıştaki cenaze evi sahnesi veya hastanenin kuralları ile boğuşulan bölüm gibi) bir hikâyenin seyirciye umut verdiğini söylemek çelişkili görünebilir ama film işte tam da bunu başarıyor. Hikâye boyunca siz de Abbott’ın karakteri ile birlikte büyüyor, güçleniyor, sevmeyi, sevginizi ifade etmeyi, kaçınılmaz olanı kabul etmeyi ve değişmeyi öğreniyorsunuz çünkü.

Sona erdiğinde filmin neden baş karakterinin adını taşıdığını çok iyi anlıyorsunuz: James White’ın ruhuna o derece derin bir şekilde giriyor ki hikâye başka bir adı hayal bile edemiyorsunuz film için. Bir büyük şehrin atmosferini (gürültüsü, hareketliliği, karmaşası ve tedirgin ediciliği ile) çok iyi yansıtan film, görüntü yönetmeni Mátyás Erdély’in el kamerasının hareketliliğinin sağladığı ürkek ve tekinsiz havadan da ciddi destek almış görünüyor. Josh Mond’un kişisel bir hikâyeyi evrensel bir sese kavuşturmasının örneği olan film görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

Pascali’s Island – James Dearden (1988)

“Dünyanın hâkimi, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi! Beni tanımıyorsunuz ekselansları; ben bu adadaki casuslarınızdan biriyim, en azından onlardan biriyim çünkü başkaları da olabilir. Doğrudan size yazma cüretkârlığımı affedin. Buna mecbur kaldım. Memurlarınızın beni umursamamasına daha fazla katlanamıyorum. Defalarca tekrarladığım alçakgönüllü taleplerime rağmen, bakanlıktan tek bir kelime bile cevap alamadım. En başından beri böyle oldu bu. Tam 20 yıldır İstanbul’dan, iktidarın merkezinden uzaktaki bu adada sahile bakan odamdaki masada oturuyorum. Bu size göndereceğim son rapor. Yunanlar benden kuşkulanıyor ve ben bundan kesinlikle eminim.”

Osmanlı egemenliğindeki bir Ege adasında Abdülhamit’in muhbirlerinden biri olarak çalışan bir adamın ve adadaki diğer gizemli karakterlerin hikâyesi.

İngiliz yazar Barry Unsworth’un aynı adlı romanından uyarlanan bir İngiliz yapımı. Senaryosunu ve yönetmenliğini James Dearden’ın üstlendiği film 1908 yılında, Ege denizindeki bir adada Osmanlı İmparatorluğu için muhbir olarak çalışan bir adamın, yıllarca raporlarına hiçbir cevap alamamasının neden olduğu bunalımını yaşarken adaya gelen bir İngilizden kuşkulanması ile gelişen olayları anlatıyor. Potansiyeli yüksek bir konu bu ve baş karakteri canlandıran da Ben Kingsley gibi büyük bir oyuncu. Ne var ki Dearden’ın ne senaryosu ne de yönetmenliği hikâyeye hakkını vermeye yetmiş görünüyor ve film ima ettiği yüksek noktaya bir türlü ulaşamıyor. Buna rağmen, Kingsley’in performansı ve hikâyenin bizim tarihimizden bir sayfayı karşımıza getiriyor olması başta olmak üzere kimi öğeleri ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu. Hiçbir karakterin göründüğü gibi olmadığı, herkesin bir sırrının olduğu ve dikkate alınmayı şiddetle arzu eden ama hep sessizlikle karşılanan bir “küçük” insanın hem yaşadığı hem de neden olduğu bir trajediyi anlatan bir hikâyenin doğal çekiciliğine sahip ne de olsa.

Rodos ve Sömbeki adalarında çekilen film, 2. Abdülhamit döneminde ve ismi verilmeyen bir Yunan adasında geçiyor. Çöküş sürecindeki bir imparatorluk, yozlaşan bir yerel yönetim, jurnalciliğin hayatın sıradan bir parçası olduğu bir toplum, isyana hazırlanan Yunan gerillalar, dağılan imparatorluğun mirasını paylaşmak için kavgaya tutuşan Almanlar, Amerikalılar ve İngilizler… Çok karışık bir dönem bu ve jurnalcimiz düzenli olarak maaşını almasına rağmen, ne raporları dikkate alınıyor ne de kendisine tek bir kelime cevap veriliyor. Yıllardır yaptığı ve hayatının tamamını kapsayan işinin hiç umursanmamasının neden olduğu bir sinir bozukluğu içinde kahramanımız; raporlarının reddedilmesi bir bakıma onun varlığının da reddedilmesi anlamına geliyor çünkü. Bu sırada adaya gelen gizemli bir İngiliz onu işi için heyecanlandırırken, herkes gibi kendisinin de kurbanı olacağı bir trajediye yol açmasına neden oluyor. Filmi ilginç kılan en önemli unsur Ben Kingsley’in canlandırdığı baş karakteri. Bu korkunç derecede yalnız, herkesin tanıdığı ama yine de varlığı havada asılı kalmış gibi duran adam sinema perdesinde karşımıza çıkan en ilginç karakterlerden biri olsa gerek. Oyunlar oynamaya, oyunların parçası olmaya, gözetlemeye, keşfetmeye, yönlendirmeye ve varlığını gerekli kılmaya çalışan adamın dramı hikâyenin de en güçlü yanı aslında. Ne yazık ki bu büyük potansiyeli senaryo ve yönetmenlik çalışması gereğince değerlendirememiş görünüyor. Dearden sanki hikâyenin potansiyelini yeterli görmüş ve tüm yükü de Ben Kingsley’in üzerine bırakmış. Neyse ki o da çarpıcı -ve kimi anlarda fazla ileri giden- bir performans gösteriyor ve nerede ise her karesinde göründüğü filmi sürüklüyor. Karakterinin korktuğu, yıldığı, meraklandığı veya umutlandığı her anı siz de aynen yaşıyorsunuz ve tam da bu nedenle, finalde yaşadığı dehşeti size de yansıtıyor oyuncu.

Hollandalı besteci Loek Dikker’in filmin havasına uygun ve zaman zaman doğu ve Yunan esintileri de taşıyan müziği eşliğinde anlatılan hikâyede Kingsley’e eşlik eden Charles Dance ve Helen Mirren’i de anmadan geçmemek gerek. Her iki oyuncu da, sakladıkları sırları ile gizemli bir havaları olan karakterlerini etkileyici bir yetkinlikle oynuyorlar ve ilki tüm hikâyeye tam bir İngiliz havası taşırken, ikincisi romantik sahnelerin nasıl zarif kılınabileceği konusu başta olmak üzere sıkı bir yardımcı oyunculuk dersi veriyor seyirciye. Buna karşılık filmin Türk karakterleri sorunlu görünüyor: Konuştukları hayli aksanlı Türkçe ve oyunculuklarının bir parça abartı içermesi rahatsız edici. Osmanlı Paşası ve yardımcısını canalandıran oyunculardan birinin Ürdün asıllı İngiliz, diğerinin ise Polonya asıllı Avustralyalı olması bu Türkçe sorununun nedeni kuşkusuz ve bu da akla şu soruyu getiriyor: Neden bu karakterler için Türk oyuncu kullanılmadı? Senaryodan kaynaklanan abartıdan olmasa bile, en azından bu kötü Türkçe sorunundan kurtulabilirmiş film böylece. Bu problemin elbette sadece Türkçe bilenlerin fark edeceği bir sıkıntı olması önemini azaltmıyor kesinlikle. Kaldı ki Türk karakterlerin bu abartılı çiziminde senaryonun onlara tipik bir “Doğuluya bakan Batılı”nın bakışı ile yaklaşmasının payı olduğu da unutulmamalı. Buna karşılık senaryonun bir konuda hakkını vermek gerek: Kullanılan Türkçe döneme uygun ve “mesul”, “selahiyet” veya “şayan-ı hayret” gibi kelimeler, filmin tıpkı set ve kostüm tasarımında olduğu gibi özenli davrandığının bir göstergesi. Sokakta dolaşan bir şerbetçi karakteri bile görüyoruz örneğin ki eksikliğini kimsenin yadırgamayacağı bir tipin düşünülerek filme eklenmiş olması olumlu bir puan.

Zamanında çok fazla ilgi görmemiş bu film ama Dearden’dan kaynaklanan problemlere rağmen bu ilgi eksikliği filme haksızlık olmış sanki. Her ne kadar yeterinne değerlendirilememiş olsa da çok etkileyici bir baş karakteri var filmin ve Dearden’ın senaryosu (özellikle de zaman zaman gereksiz ve boş görünen diyalogları) ve yönetmenliği yeterli olmasa da hikâye ilginç ve kendisini izletmeyi başarıyor.

(“Pascali’nin Adası”)

Giù la Testa – Sergio Leone (1971)

“Devrim mi? Lütfen bana devrimi anlatma! Devrimlerin nasıl başladığını bilirim ben: Kitap okuyanlar, kitap okumayanlara giderler ve”Değişim zamanı geldi” derler. Konu devrim olunca ne dediğimi bilirim ben. Kitap okuyanlar, okuyamayanlara giderler ve “Artık değişmeliyiz” derler ve yoksul insanlar da değişimi gerçekleştirirler. Sonra, kitap okuyan bu insanlar, büyük ve cilalı masalara oturururlar; durmadan konuşur ve yerler. Bu arada yoksullara ne olur? Çoktan ölmüşlerdir. İşte senin devrimin. Onun için bana devrimden söz etme! Sonra ne mi olur? Bu lanet olası şey yeniden başlar”

A.B.D.’ye kaçan IRA üyesi bir patlayıcı uzmanının ve Meksikalı bir çete liderinin Meksika Devrimi’ne bulaşan hikâyeleri.

İtalyan yönetmen Sergio Leone’nin senaryosuna da katıldığı ve yönettiği; İtalya, İspanya ve A.B.D. ortak yapımı bir spagetti western. Başrollerinde James Coburn ve Rod Steiger’in yer aldığı film belki yönetmenin “Dolar Üçlemesi” olarak bilinen filmleri kadar öne çıkmadı ve onlar kadar kült olmadı ama yine de türünün kesinlikle en ilgiye değer çalışmalarından biri olmayı başardı. Spagetti westernlerin hikâyelerinin olmazsa olmazı olan politik temalar burada bir alt metnin parçası olmaktan çıkıp, öne çıkan öğelerden biri oluyor ve -Leone’nin bir yandan politik “mesaj”larını vermeye, bir yandan da yapımcı MGM firmasının ticarî isteklerine uymaya çalışması nedeni ile hikâye zaman zaman aksıyor olsa da- ortaya seyri keyifli bir doğrudan politik film çıkıyor. İki baş oyuncusunun karakterlerinin kişiliklerine çok uygun performanslar verdiği, Ennio Morricone’nin müziğinin bu kez barok görkemi ile değil, zaman zaman mizahî tonları da içeren farklı havalarda koşturarak dikkat çektiği ve Leone’nin görüntü yönetmeni Giuseppe Ruzzolini ile birlikte hikâyeye hayli yakışan bir görsel çalışma ortaya koyduğu film eğlenceli ve keyifli bir politik macera özet olarak.

Film Mao’dan bir alıntı ile açılıyor: Onun devrimin bir akşam yemeği veya zariflik ve incelikle yapılacak bir iş olmadığını, devrimin bir sınıfın bir diğerini devirdiği bir şiddet hareketi olduğunu söylediği cümleleri ile sıkı bir giriş yapıyor filme Leone ve hikâye boyunca da politik cümleler kulağımıza çalınıyor ve hatta görsel olarak önümüze geliveriyor. Örneğin James Coburn’ün canlandırdığı İrlandalı devrimciyi (IRA üyesi olarak karıştığı olaylar nedeni ile A.B.D.’ye kaçmış bir adam bu) Rus anarşist devrimci Bakunin’in kitabını okurken görüyoruz. Bir başka sahnede köylü kökenli çete liderinin (Rod Steiger’ın canlandırdığı karakter) devrimlerin sonunda yine yoksulların acı çektiği söylevine tanık olunurken, bir diğerindeki diyalogda kapitalistler adları dile getirilerek lanetleniyor. Açılış sahnesinde ise bir posta arabasındaki zengin yolcuların ve rahibin (sembolü oldukları kapitalistler ve kilise kurumunun, daha açık bir ifade ile söylersek) yoksul bir köylü sandıkları adamı aşağılaması ve sonra başlarına gelen de yine filmin politik mesajının bir parçası kesinlikle. Bu kişilerin Meksika’daki toprak reformunu sert bir biçimde eleştirmesi ve iki ana karakterin dönüşümü de (biri devrimci bir kahraman olmanın değil, paranın peşinde olduğunu söylerken kendini çok farklı gelişmelerin içinde buluyor, diğeri ise Bakunin’in kitabını elinden fırlatmasına neden olan bir politik sorgulamaya girişiyor bir sahnede) benzer bir hedefin bir parçası kuşkusuz.

Filmin tüm bu politik öğelerine ya da bu öğelerin bu denli öne çıkmış olmasına karşın, Leone filmin türünün gereklerini de (biçimsel olanları dahil olmak üzere) yerine getirmekten geri durmuyor. Zum hareketleri ve kimi geniş plan çekimler, diyaloglara sık sık yansıyan bir mizah, bu mizaha eşlik eden görkemli değil ama yine de sesini duyuran bir müzik, karakterlerin birbirlerine oynadıkları oyunlar, kimi kamera hareketleri vb. filmde yerlerini almışlar açık bir şekilde. Açılış sahnesindeki ağızlara (hatta ağız içine!), dişlere ve gözlere odaklanan kamera örneğinde olduğu gibi kimi görüntü tercihleri açıkçası bir parça fazla altı çizili olmaları nedeni ile kaba duruyorlar. Yine aynı sahnede çete liderinin daha önce kendisini aşağılamış olan “zengin ve elit” kadına tecavüzü ve hatta kadının buna pek itiraz etmeyen görüntüsü de (burasını özellikle muğlak bırakmış Leone) açıkçası rahatsız edici bir hava veriyor filme kabalığı ve cinsel şiddeti destekler gibi duran yanı ile.

Morricone’nin filmin mizahına keyifle eşlik eden müziğinin de dikkat çektiği çalışmada, hikâyedeki İrlanda’da geçen üçlü aşk da hayli ilginç bir unsuru hikâyenin. İki erkek ve bir kadın arasında geçen ve üçünün de gayet mutlu göründüğü bu ilişkide, bir sahnede kadının her iki erkekle de öpüşmesi ve erkeklerin de bundan keyif aldığının görülmesi bir açıdan hayli radikal bir yanı hikâyenin, özellikle de Amerikan sinemasının sansürü ve filmin sonuçta bir Amerikan ortaklığı içerdiği düşünüldüğünde. İrlanda’da geçen sahnelerde Morricone’nin müziği gösterişi ve mizahı bir kenara koyarak, romantizme bürünürken, bu sahneleri yavaş gösterimle karşımıza getiren Morricone adeta bir aşk hikâyesi anlatmaya da soyunmuş görünüyor bu anlarda.

Rod Steiger ile yönetmen Leone, sonradan uzlaşmış olsalar da, çekimler boyunca sık sık Steiger’in performans tercihi nedeni ile tartışmışlar. Oyuncunun karakterinin kaba, gürültücü, komik ve inatçı yanına çok iyi uymuş görünen ve seyrederken keyif veren performansı bu tartışmaların/uzlaşmaların sonucu mu bilmiyorum ama abartıya hemen hiç başvurmadan gösterişli olmayı başarması ile doğru bir tercih. Buna karşılık James Coburn daha sade ve ekonomik bir oyunculuk gösteriyor ki o da yine karakteri için doğru kesinlikle. Her ne kadar çizgiler -olması gerektiği gibi- birbirine karışıyor olsa da, karakterlerden birinin devrimin düşünen diğerinin eyleme geçen tarafını temsil ettiğini veya birinin devrimi sistemi yıkarak gerçekleştirtmeyi, diğerinin ise sistemi yerine ne geleceğini umursamadan tahrip etmeyi hedeflediği bu iki karakter için doğru oyunculuklar var karşımızda sonuç olarak.

Leone’nin İspanyol ressam Goya’nın “Savaşın Felaketleri” adını taşıyan gravürlerinden esinlenerek çektiği infaz sahneleri, kameranın bir mağara içinde katledilen onlarca devrimcinin yüzünü tek tek taradığı plan, iki trenin çarpışma anı veya ihanetle yüzleşme gibi görsel yönden güçlü anları olan filmde, zalim Meksikalı albayın Gunther gibi Alman kökenli bir adının olması ve kendisinin de kıyafeti ve yüz hatları ile -filmlerde sıkça gördüğümüz- Nazi subaylarını hatırlatan mimikleri Leone’nin açık bir göndermesi olarak kendisini gösteriyor. Kadınların yan rollerde bile görünmediği bu “erkek hikâyesi”nde hem İrlanda hem Meksika devrimine ihanet edenlerin hep “okumuş” insanlar olduğuna da dikkat etmek gerekiyor.

Evet, bir parça dağınık bir film bu ve bunda tüm o politik öğelerle bir ana akım hikâye anlatmaya soyunmanın da etkisi olmuş ama filmden keyif almaya engel olmamalı bu durum. Hikâyedeki oyunların ve görsel tercihlerin tadına varmak, Steiger’in gürültüsü ile Coburn’ün sessizliği arasındaki zıtlıktan keyif almak ve spagetti western’in yaratıcısı İtalyan sinemacıların bu denli Amerikan olan bir kültürü ve yaşam tarzını, kendi ülkelerindeki politik tartışmaların metinleri ile besleyen bir sinemaya konu edinmelerine bir kez daha hayran olmak için görülmesi gerekli bir çalışma bu.

(“Duck, You Sucker”, “A Fistful of Dynamite”, “Once Upon a Time… the Revolution”, “Yabandan Gelen Adam”)