Homesick – Jakob M. Erwa (2015)

“Ya elimden gelen buysa? Ya daha iyisini yapamıyorsam?”

Uluslararası bir yarışmada ülkesini temsil edecek müzisyen bir kadının, erkek arkadaşı ile taşındığı yeni evlerinde yaşadığı tuhaf olayların hikâyesi.

Avusturyalı sinemacı Jakob M. Erwa’nın yazıp yönettiği, Avusturya ve Almanya ortak yapımı bir film. Hırslı bir müzisyenin yaşadığı (ya da yaşadığını düşündüğü) tuhaf olaylar sonucu yavaş yavaş aklını yitirme noktasına doğru ilerlemesini anlatan film, düşük bütçeli ve kısıtlı mekanlarda (hemen tamamı bir apartmanın içinde ve kadının yaşadığı dairede geçiyor hikâyenin) çekilmiş bir yapım ve alçak gönüllü bir gerilim olarak dikkati çekmeyi başarıyor. Finalinde açılış sahnesine geri dönen film, hikâyesi ve atmosferi ile Polanski’nin ünlü üçlemesini (“Repulsion”, “Rosemary’s Baby” ve “The Tenant”) hatırlatıyor bize ama daha gösterişsiz bir şekilde anlatıyor derdini. Bir mülk üzerinde iktidar kavgası, gözetlenmek ve paranoya gibi temalara sade bir şekilde eğilen film, sıkı bir gerilim anlatmaktan çok, yalın (ve hatta zaman zaman soğuk) bir atmosfer inşa etmek ve kahramanının yoldan çıkışını anlatmak derdinde ve bunu da ilgiyi hak eden bir şekilde yapıyor açıkçası.

Üst katlarında oturan ve apartmanın “gönüllü” yöneticiliğini yaptığını söyleyen yaşlı kadının ilk tanıştıklarında söylediği “burada eskiden hep bizim gibi yaşlılar yaşardı” sözü aracılığı ile büyük kentlerdeki “kaçınılmaz” değişimi hatırlatarak başlıyor film. Genç çift (kadın ülkesini Rusya’da temsil edeceği bir yarışmaya seçilecek kadar yetenekli bir çellocu, erkek ise bir fizyoterapist) yeni taşındıkları evde daha ilk günden itibaren kadının tanık olduğu (veya başına gelen) tuhaf olaylarla karşı karşıya kalıyorlar ve kadının yaşlı komşusuna “bu evi sana bırakmayacağım sözlerini” sarfetmesine neden olacak kadar ileri giden bir huzursuzluğun içinde buluyorlar kendilerini. Yaşananların gerçekliği konusunda zaman zaman seyirci ile oynuyor hikâye (gerçek, rüya ve paranoya birbirine karışıyor) ama bunu özel kamera oyunlarına başvurarak yapmıyor yönetmen Erwa. Bunun yerine, sade ve bir parça soğuk bir atmosfer kurmayı tercih ediyor ve gerilimini de hiçbir zorlama duygusu yaratmadan doğal bir şekilde oluşturuyor. Bunu yaparken de iki önemli destek alıyor: Christian Trieloff’un görüntü çalışması ve Bach’ın 5 Numaralı Çello Süiti. Trieloff’un kamerası genç çiftin dairesinin çıplaklığından ve açık renkli duvarlarından ürettiği soğuk bakışı daire içinde geçen tüm sahnelerde akıllıca kullanıyor ve gerilimin aksiyon, görüntü/ses efektleri gibi doğrudan (bir başka ifade ile söylersek, sıcak) yollarla değil, ima eden bir soğuk tavırla kurulmasını sağlıyor. Stefan Wedam’ın çaldığı Bach süiti ise sık sık kulağımıza çalınırken, filmin tekrarlanan motiflerinden biri olarak hikâyenin bir parçası ve melodisi ile de filmin gizeminin parçası oluyor.

Yönetmen Erwa, Bach’ın eserinin yanısıra bir başka motifi daha sıklıkla kullanıyor. Çiftin dairesinde gezinen kamera sık sık karşımıza bir çaydanlıkta kaynayan sudan veya bir hava nemlendiriciden çıkan buharı gösteriyor bize ve bir bakıma baş karakterinin içinde biriken basıncı anlatıyor sanki. Kadının karşı karşıya kaldığını düşündüğü tehditler karşısındaki tepkileri veya sevildiğini sorgulamaya başlaması ile kendisini gösteren yoldan çıkışının kaynağı konusunda ise bir parça sorunlu bu film. Bu duruma yarışmanın ve kendini kanıtlamanın (en çok da kendisini pek desteklemiş gibi görünmeyen babasına karşı) neden olduğu aşırı stres ve paniğin mi yol açtığını anlamak bir parça gereğinden fazla seyirciye düşüyor sanki. Kadının yaşadığı (ya da yaşadığını hayal ettiği) kötü olaylar boyunca babası ile değil ama annesi ile bir kez bile konuşmuyor olması da bir parça izaha muhtaç. Ayrıca dairenin kapısının dışındaki paspas üzerindeki hayvan dışkısı da seyirciyi ikilemde bırakmak (ama olumsuz anlamda) dışında bir işleve sahip olamıyor gibi görünüyor ve hatta yanıltıcı da olabiliyor.

Hikâyenin mekanın başkaları ile paylaşılması üzerine de düşündürdükleri var. Kadının sorun yaşadığı yaşlı komşusu ile altlı üstlü oturması ve onları yüksek tavanın ve eski usül geniş merdivenlerin ayırması; çiftin dairesinin perdesiz olması; gürültüden rahatsız olan komşunun uyarısı; kadının yarışma öncesi çalışmak için ihtiyaç duyduğu yalıtılmış ortamı ilgisini dağıtan çeşitli dış uyarılar nedeni ile bir türlü bulamaması yaşadığımız mekanların ortak kullanımının zorluğu üzerine hatırlatmalarda bulunuyor bize. Genç müzisyeni canlandıran Esther Maria Pietsch’in karakterinin yavaş yavaş değişimini inandırıcı kılan, korkuyu ve paniği gözlerinde üstelik oldukça ekonomik bir oyunculukla yansıttığı performansını ve yaşlı kadın rolündeki Tatja Seibt’in etkileyici oyunculuğunu da artıları arasına eklememiz gereken film, Polanski’nin yukarıda adı geçen başyapıtları kadar güçlü değil kuşkusuz ve hikâyesi de onlarınki kadar orijinal değil elbettte ama yine de Jakob M. Erwa’nın bu çalışması ilgiyi hak eden bir Avrupa sineması örneği olmayı başarıyor.

(“Evham”)

Cha Và con Và – Di Dang Phan (2015)

“Ne yaparsan yap ama oğlum uyandığında bir erkek olsun!”

Ekonomik kriz içindeki 1990 sonlarının Vietnam’ında fotoğrafçılık öğrencisi bir gencin ve arkadaşlarının hikâyesi.

Vietnamlı sinemacı Di Dang Phan’ın yazdığı ve yönettiği bir Vietnam, Fransa, Almanya ve Hollanda ortak yapımı. Ekonomik krizle boğuşan bir ülkede kendileri için bir gelecek inşa etmeye çalışan gençleri anlatan film hikâyesinden çok atmosferi ile ilgi çekmeye aday bir çalışma. Her biri bir şekilde ayakta kalmaya çalışan gençlerin hikâyesini eşcinsel öğeleri de ilave ederek karşımıza getiren film senaryosunun yeterince güçlü olmamasını, K’Linh Nguyen’in çok başarılı görüntüleri ve kötümser havasını ilgi çekici kılabilmesi ile affettiriyor çoğunlukla.

90’lı yılarda Vietnam hükümeti nüfus artışını yavaşlatmak amacı ile kendisini gönüllü olarak kısırlaştıran erkeklere para verme uygulaması başlatmış. Vazektomi yöntemi ile yapılan bu işlem, hikâyede iki ayrı işleve sahip: Bir yandan para kazanabilmek için gençlerin seçtiği yöntemlerin trajikliğini (hikâyedeki hali ile aynı zamanda traji-komikliğini) anlatmaya yarıyor, bir yandan da baş karakter olan Vu’nun cinsel eğilimi nedeni ile kendisi için “anlamlı” gördüğü ve onun doğası ile ilgili sıkıntısının bir aracı oluyor. Gençlerden biri gündüzleri bale derslerinde gördüğümüz, geceleri ise bir gece kulübünde erotik gösteriler yapan bir kadın; bir diğeri küçük uyuşturucu işleri ile para kazanmaya çalışan bir erkek. Tüm bu karakterler ve diğerleri (örneğin vazektomi ile kazandığı parayı sevgilisine, “hava atabilmesi” için cep telefonu almaya harcayan bir başkası, aldığı borcu ödeyemediği için bir çeteden dayak yiyen bir diğeri) Di Dang Phan’ın filminde bir hikâyenin parçası olmaktan çok, çeşitli tespitlerin öğeleri ve bir atmosferin parçaları olarak geliyorlar karşımıza. Böyle olunca da filmden geriye en çok kalan, yönetmenin görüntülere imza atan K’Linh Nguyen ile birlikte oluşturmayı başardığı çarpıcı atmosfer oluyor. Önemli bir kısmı kapalı mekanlarda geçen ve dış çekimleri de çoğunlukla geceleri gerçekleştirilen film, Saygon’un sıcak ve ıslak havasını çarpıcı bir biçimde sergiliyor ve bu havayı karanlık atmosferinin baş mimarı yapıyor. Karakterler bu atmosfer içinde hareket ederken, bir yandan düzenli olarak bir çıkışsızlık duygusunu yansıtıyorlar bize ama bir yandan da başarılı mizansen sayesinde zaman zaman nefes alma anlarını yaşıyor ve bize de yaşatıyorlar.

Evet, kelimenin iki anlamı ile de karanlık bir film bu belki ama bu atmosfere hoş bir zıtlıkla yönetmen yine de bir umudu veya hayata tutunma kararlılığını esirgemiyor bizden. Bunu yaparken kendi hikâyesinden yeterince destek almıyor, zaman zaman sahnelerin sarkmasına engel olamıyor ve gerekli anlarda gerilimi yeterince kuramıyor ama filmin görsel başarısı bu kusurların üzerini -tamamen olmasa da- örtüyor. Filmin adına da yansıdığı şekilde baba olmak üzerine bir hikâye bu aynı zamanda: Fotoğrafçı gencin babasının onu bir erkek yapmaya çalışması, babalık postansiyelini sona erdiren bir işlem olan vazektomi üzerine konuşmalar ve babanın diğer gençler ile olan ilişkileri bu kavramı sürekli olarak gündemde tutuyor. Bu kavrama yine hikâye boyunca karşımıza çıkıp duran cinselliği de eklemek gerekiyor. Hayatlarının hemen tüm alanlarında tatminsiz görünen gençlerin bu alanda yaptıkları/yapamadıkları da hep bir diyaloğun ve görüntünün unsuru olarak geliyor önümüze.

Eski Vietnam’ın karanlığına ve sessizliğine karşı Yeni Vietnam’ın canlılığını ve gürültüsünü koyan filmde, bu farklı dünyaların görsel olarak çarpıcı bir zıtlık içinde sergilenmesini de filmin artıları arasına eklemek gerekiyor. Tamamen iki farklı dünya ile bizi karşı karşıya bırakan film bu başarısını keşke hikâyesinde de gösterebilse ve örneğin ülkenin yeni yeni tanıştığı “materyalizm” üzerindeki -var gibi görünen- söylemini bu denli havada bırakmasaymış. Karakterleri gibi hikâyesi de zaman zaman sürüklenen film, bu kusuruna rağmen ilgiyi hak ediyor.

(“Big Father, Small Father and Other Stories” – “Mekong Stories” – “Baba, Oğul ve Diğer Hikâyeler”)

Rabin, Ha’yom Ha’akharon – Amos Gitai (2015)

“Rabin kendi idealleri için Yahudileri feda etti, ben Yahudiler için kendimi feda ettim”

İsrail Başbakanı İzak Rabin’in Filistin Kurtuluş Örgütü ile yürüttüğü barış görüşmeleri nedeni ile bir radikal sağcı tarafından öldürülmesinin hikâyesi.

İsrailli sinemacı Amos Gitai’nin yönettiği ve senaryosunu Marie-Jose Sanselme ile birlikte yazdığı, İsrail ve Fransa ortak yapımı bir film. Çözümsüzlüğün ve bunun sonucu olan savaşların ve huzursuzluğun egemen olduğu bir coğrafyadaki sayısız ve sonuçsuz barış girişiminden biri olan Oslo görüşmeleri (Rabin, dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres ve FKÖ lideri Yaser Arafat bu görüşmeler ve barış için gösterdikleri çaba nedeni ile Nobel Barış Ödülü almışlardı) İsrail’de sağ kesimin ve özellikle de fanatik dincilerin hedefi olmuş ve bu kesimler Rabin’i İsrail’e ihanetle suçlamışlardı. Film suikast öncesindeki gelişmelere ve cinayete giden yolun nasıl açıldığına, suikast anına ve oluşturulan özel bir komisyonun suikastte ihmali olanları araştırmasına odaklanıyor ve yarı belgesel (docudrama) diye adlandırabilecek bir tarzda karşımıza getiriyor olan biteni. Orta Doğu’nun değişmez kaderinin tipik hikâyelerinden biri tanık olduğumuz ve Gitai bu hikâyeyi saygı duruşunun öne çıktığı sade ve “cool” bir tavırla anlatıyor. Bu saygılı yaklaşımın filmin seyir değerini belki bir parça geriye ittiğini söylemek mümkün ama açıkçası bu çok da önemli değil. Yakın tarihin önemli bir olayını hak ettiği dürüstlük ve saygı ile anlatan film görülmeyi hak ediyor.

Şimon Peres ile yapılan bir röportaj ile açılan film, suikaste yol açan atmosferin oluşumunu, suikasti ve sonrasında toplanan komisyonun çalışmalarını zamanda ileri geri giderek anlatıyor. Amos Gitai çeşitli mitingler, suikast anı veya Filistin topraklarına yasadışı olarak yerleşen İsrailli fanatik dincilerle polisler arasındaki arbede gibi bölümlerde sık sık gerçek görüntülere de yer vermiş filmde ve bu görüntülerle kendi çektiklerini iç içe kullanmış. Seçilen görüntülerle film için çekilenlerin genellikle uyumlu bir şekilde kullanılması filmin başarılarından biri olarak öne çıkıyor. Buna ek olarak, Gitai kimi mizansen tercihleri ile de filmi ilgiye değer kılmış. Sahnelerin hemen tamamının eski usul kararmalarla ve sahnenin ruhuna uygun bir görüntü ile sessiz biçimde kapanması hem filme hüzünlü ve zarif bir hava veriyor, hem de Gitai’nin konusuna saygı ile yaklaşımının dışa vurumu oluyor bir bakıma. Kimi hususları -gerçeğe de uygun olarak- belirsiz bırakıyor hikâye ve suikastçinin iddia ettiği gibi gerçekten de kendi başına mı hareket ettiği sorusu cevapsız kalıyor örneğin. Bunun bir önemi de yok aslında; çünkü film, örneğin bir Hollywood filminin çoğunlukla yapacağının aksine, gerçeği keşfetmeye veya keşfettiğini iddia etmeye çalışmıyor. Filmin asıl derdi, bir suikaste ve barış çabasına darbe vurmaya giden yolun nasıl açıldığını ve “devlet”in kimi odaklarının sessiz kalarak veya hatta teşvik ederek bunu nasıl kolaylaştırdığını alçak gönüllü bir biçimde de olsa sergilemek.

Filmin bizim gibi, Orta Doğu’nun şu ya da bu şekilde parçası olan ülkelerde yaşayanlar için ayrı bir önemi var kuşkusuz: Parmak izini kadın polisin almasına karşı çıkıp erkek polis isteyen fanatik sağcıdan “ülkeyi satanın katli vaciptir” fetvası veren dinci önderlere veya her aksiyonunun kaynağını kutsal kitaptan bulup çıkaran fanatik dincilere pek çok öğe, “Orta Doğu’daki tek seküler ve demokratik rejim”e sahip olduğunu iddia eden İsrail ile epey ortak yanımız olduğunu gösteriyor bize. Amit Poznansky’nin başarılı müzik çalışması, filmin anlatım biçimi nedeni ile önemi daha da artan kurgusu (Yuval Or) ve Eric Gautier imzalı görüntüleri ile de dikkat çeken çalışmada kimi gerçek görüntüler de oldukça ilgi çekici. Örneğin sağcıların Rabin’e karşı düzenlediği bir mitingden seçilen sahneler fanatizmin resmini çizerken kullanılabilecek görüntüler getiriyor önümüze; daha da ilginç olanı ise bu görüntülerle Rabin’e destek için düzenlenen bir başka gösterinin görüntülerinin zıtlığı. İlkine öfke, ikincisine ise dayanışma hâkim bu anların. Fanatiklerin Rabin destekçilerini satanist olmakla suçlaması veya bir sorgu sahnesinin sonunda katilin yüzünde beliren, rahatlığının ve haklı olduğunu düşünmenin sonucu olan sırıtma ifadesi de yine bize kendi tarihimizdeki epey olumsuz benzerlerini çağrıştırması ile ayrıca dikkat çekiyor.

Suikastin, İsrail’in gidebileceği ve bölgeye de bir parça huzur getirebilecek yolu kapattığını ima eden ve bunun hüznünü her karesinde taşıyan çalışma, bilinçli olarak tercih ettiği yaklaşımı (adeta bir otopsinin profesyonel soğukluğunu veya tanık olunan bir trajedi karşısında, işini profesyonel olarak yapmak zorunda olmanın hüznünü taşıyan bir yaklaşım bu) ile heyecan vaat etmiyor seyircisine; bunun yerine kendisi ile birlikte bir toplumun otopsisine tanıklık yapmasını istiyor daha çok. Rabin için şizofren teşhisini koyan ve bunu “kendi yarattığı ve gerçekliğine inandığı bir dünyada yaşıyor” cümlesi ile açıklayan psikoloğun bu teşhisini, tam da bu cümleyi hak eden fanatik bir dinci grup ile paylaştığı sahnenin bir kara mizah havası kattığı filmin önemli eksikliği ise Rabin’in devam ettirmeye çalıştığı sürecin İsrail kadar önemli diğer tarafı olan Filistinliler’den hiç söz etmemesi. Eğer askerlerin yasadışı İsrailli yerleşimcileri hiç silah veya sertlik kullanmadan, sadece aşırıya kaçmayan fiziksel güçle uzaklaştırmaya çalıştırdıkları sahneyi hiç görmeseydik, Filistin’in sadece bir sahnede duyduğumuz ezan sesinden ibaret kalması anlaşılır olabilirdi belki. Buna ek olarak, Şimon Peres’in (kendisine Barış Ödülü veren Nobel komitesinin ciddi rahatsızlığını dile getirmesine de neden olan) kimi uygulamalarından hiç söz açılmaması da pek doğru bir tercih değil. Yine de sonuçta iyi niyetinden kuşku duyulmayacak, sorumluluk duygusu içinde hareket eden ve bir barış girişiminin -yürütücülerinin samimiyetinden bağımsız olarak- bazı coğrafyalarda nasıl her zaman başarısızlığa mahkum olduğunu ve o başarısızlığın da sadece fanatizmi yükseltip sorunu daha da büyüttüğünü hatırlatan bu Amos Gitai filmi ilgiyi hak ediyor.

(“Rabin, the Last Day” – “Le Dernier Jour d’Yitzhak Rabin” – “Rabin’in Son Günü”)

Picnic – Joshua Logan (1955)

“Ve sonra o geldi… Evin içinde hâlâ sokaktaymış gibi yürüdü… Evde bir erkek vardı ve bu bana çok iyi geldi”

Kasabaya gelen bir yabancı ve onun gelişi ile, bastırılan duyguları harekete geçen kadınların hikâyesi.

Senaryosunu William Inge’in aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlayarak Daniel Taradash’ın yazdığı, Joshua Logan’ın yönettiği bir A.B.D. yapımı. Üzerinden geçen altmış iki yıl sonra çarpıcılığını biraz yitirmiş olsa da klasik olarak kalabilen bir çalışma bu. Başrol oyuncularından Kim Novak’ın ilk çıkışını yapmasını sağlayan film, kadın karakterlerin ağırlıkta olduğu ve bu karakterlerin birden karşılarına çıkıveren bir erkek nedeni ile değişen hayatlarına odaklanan bir çalışma. William Holden’ın oynadığı erkek hikâyede hep ön planda olsa da film aslında onun (ve sembolü olduğu erkeklerin) varlığı ve yokluğu üzerinden kadınları anlatıyor çekici bir şekilde. Tüm karakterlerin üç boyutlu olarak çizildiği ve her birinin duygu ve davranışlarının gerçekçi kılındığı, “cinsel gerilimi” oldukça dozunda bir tonda ve sürekli olarak ayakta tutan film onca konuşmalı anlarına rağmen bir tiyatro oyunundan uyarlandığını hemen hiç hissettirmemesi ile de dikkat çekiyor. Klasikleşen kimi sahneleri ile de önemli olan filmin hikâyeye pek uymayan finale sahip olmak gibi bir problemin de aralarında bulunduğu kimi zayıflıkları olsa da yine de görülmeyi hak eden bir çalışma kesinlikle.

A.B.D.’de her yıl Eylül ayının ilk pazartesi günü kutlanan İşçi Bayramı tatilinde bir Kansas kasabasında ve 24 saat içinde geçiyor film. Kasabaya üniversiteden arkadaşını görmeye gelen serseri ruhlu bir adamın bu yirmi dört saat içinde bir şekilde tüm kadınların hayatını etkilemesini anlatıyor temel olarak ve bunu yaparken kadınların erkekli ve erkeksiz olmaları üzerinden, havada hep asılı tuttuğu bir cinsel gerilimi de özenle koruyarak, yalnızlıktan gençliğe/yaşlılığa ve güzellik kavramına çeşitli temaları kadınları düşünerek anlatıyor hep. Yatalak ve çok yaşlı annesine bakan ve yıllar sonra ilk kez evine bir erkeğin adım attığı yaşlı kadın, kocasının evi terk etmesinden sonra iki çocuğuna hem annelik hem babalık eden bir orta yaşlı kadın, onun büyüğü on sekizinde iki genç kızı ve onların evinde kiracı olarak kalan ve “evde kalmış” bir öğretmen kadın; bu karakterlerin tümünün hayatı -kimilerininki radikal bir şekilde olmak üzere- değişiyor adamın kasabaya gelmesinden sonra ve sadece tek bir gün içinde. Finaline rağmen, özellikle kadın karakterlerin tümünden havaya sürekli olarak yayılan bir hüzün duygusu var filmin ki hikâyeyi gerçekten çekici kılan unsurlardan biri de bu; bu hüzne eşlik edenler de yine seyircide bir kırıklık havası yaratacak öğeler: Eski gençlik günlerine duyulan özlem, bir zamanların aksine şimdi yalnız olmanın verdiği mutsuzluk, gençliğin artık elden gittiğini dehşetle fark etmiş olmanın neden olduğu trajik öfke, sadece güzelliği üzerinden algılanmanın verdiği rahatsızlık veya ilk uyanan cinsel dürtülerin ve yeterince güzel olmadığını düşünmenin neden olduğu kalp kırıklıkları. Inge’in oyunu ve işte ondan uyarlanan bu film tüm bunları bunca temanın neden olabileceği herhangi bir fazlalık duygusunu hissettirmeden bize geçirmeyi başarıyorlar. Film belki bazen yeterince güçlü görünmeyebilir ama senaryosunun her bir karakter üzerinde aynı özenle durması ve onları tanımamızı ve anlamamızı sağlayacak şekilde çizmiş olması bu kusuru kolayca affettiriyor açıkçası.

Yaşından hayli küçük bir karakteri canlandıran ve bunun için göğsünü traş ettiren Holden bu yaş problemini performansına yüklenerek aşmaya çalışmış ve çoğunlukla da başarmış ama zaman zaman vücut dilini gençliğini vurgulamak için gereğinden fazla kullanmış görünüyor. Kim Novak üzerine düşeni, “genç, güzel ve kırılgan görünmeyi” layıkı ile yerine getiriyor performansında özel bir başarı sergilemiyor olsa da. Yardımcı rollerdeki tüm oyuncular ise hiç aksamadan canlandırırken karakterlerini, öne çıkan isim rolünün gösterişli bir oyuna izin vermesinin avantajını da akıllıca kullanan Rosalind Russell oluyor. Dans sahnesini klasik kılan biraz da onun, karakterinin kapıldığı dehşeti ve duyduğu utancı başarı ile yansıtan performansı şüphesiz. Aslında tüm bu dans sahnesi ve sonrasında yaşananlar filmin doruk noktaları olarak görülebilir. Dramın dozunun yükseldiği, kimi karakterlerin patlama anlarını yaşadıkları ve bugün için belki sıradan görünebilecek olsa da 1950’lerin Hollywood’u düşünüldüğünde cüretkârlığı (örneğin o yırtılan gömlek sahnesi) ile çok başarılı bir sahne bu kesinlikle. Buna “lütfen benimle evlen” sahnesi de eklenebilir yalnız kalma korkusunun şiddetini çarpıcı bir şekilde sergilemesi nedeni ile.

Hikâyeyi gereksiz bir şekilde uzatan piknik eğlenceleri bölümünü eksi hanesine eklememiz gereken filmin yönetmeni Joshua Logan, Inge’in oyununu tiyatroda yöneten kişiymiş de aynı zamanda. Oyunun yazarı Inge’i zorlayarak yazılmasını sağladığı ve filme de taşınan finalin kabahatini de ona yüklememiz gerekiyor. Bu kusurlarına rağmen, Logan filmin özellikle dramın yükseldiği anlardaki yönetmenliği ve bunca diyaloğu olan bir hikâyeyi tempolu bir şekilde anlatabilmesi ile de takdir etmek gerekiyor. 1956’da A.B.D.’de bir numaraya çıkan tema şarkısını da atlamamamız gereken film, iki kez de televizyona uyarlanmış. Kadın ve erkeğin toplum içindeki rolleri ve geleneksel bakışın onlara yüklediği zayıflıkları ve gücü sorgulayan, güzelliğin ve gençliğin varlığı ve yokluğunun toplumun gözündeki iyi ve kötü yönlerini sürekli olarak hatırlatan filmin James Wong Howe imzalı görüntüleri de keyif veriyor. Ekonomik tutulmuş bir histerik yanı da olan film, tatminsizlik üzerine çekilmiş önemli sinema eserlerinden biri olarak da ilgiyi hak ediyor kesinlikle.

(“Piknik”)