15 Minutes – John Herzfeld (2001)

“Sen televizyon seyretmiyor olabilirsin ama tüm dünya seyrediyor”

İşledikleri cinayetleri kayıt altına alarak ünlü olmayı planlayan iki suçlunun peşine düşen bir dedektif ve bir “itfaiye polisi”nin (fire marshall) hikâyesi.

John Herzfeld’in yazıp yönettiği bir ABD – Almanya ortak yapımı. Adını Andy Warhol’un “Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacak” sözünden alan film işte bu ünün peşine düşen iki suçluyu ve peşine düşenleri anlatıyor bize. Hikâyedeki suçlulardan biri elinden düşürmediği amatör kamerası ile üne giden yollarının “belgesel”ini çeken bir sinema düşkünü, diğeri ise kazanacağını düşündüğü ünü paraya çevirmeyi planlayan bir sadist. Herzfeld 15 dakikalık ünü bize 120 dakika içinde anlatıyor ama ortaya çıkan sonuç teknik alanda aksamayan, ne var ki hikâye olarak hayli problemleri olan bir çalışma oluyor. Eleştirdiğinden kendisini muaf tut(a)mayan bir içeriği olan senaryo hem senaryo tekniği açısından başarısız hem de içerik olarak çok sorunlu. Robert De Niro ve Edward Burns’ün başrollerdeki performansları idare eder bir havadan öteye geçemezken, yine de varlıkları ile ana çekicilik kaynağı olmaları filmin zayıflığını ortaya koyan iyi bir gösterge olsa gerek.

Geçirdikleri birkaç günden sonra ABD’yi “Burayı seviyorum. Hiç kimse yaptığından sorumlu değil” ifadesi ile tanımlayan iki suçludan biri Çek, diğeri Rus. Karel Roden ve Oleg Taktarov’un canlandırdığı (ve açıkçası Herzfeld’in filmine verdiği abartılı –ve yanlış- havaya uygun performansları ile De Niro ve Burns’ü gölgde bıraktıkları) karakterlerin zalimliği ve planları o kadar ileri bir noktaya gidiyor ve uyguladıkları şiddeti film o denli açık bir biçimde gösteriyor ki hikâyenin iyi niyetinden kuşkuya kapılıyor insan. Hani nerede ise karakterlerinin peşinde olduğu ünün kendisi de peşine düşmüş görünüyor Herzfeld bu tercihi ile. Amerikan medyasını (özellikle de televizyon kanallarını) -haklı olarak- çok sert bir biçimde eleştiriyor hikâye ama bu eleştirisini (ve aslında genel olarak hikâyesini) zaman zaman o derece gereksiz bir mizah ve abartıya başvurarak yapıyor ki ciddiyetini de yitiriyor; bu da kendinizi şunu düşünürken bulmanıza neden oluyor: Acaba gerçekten de derdi eleştirmek mi filmin? Tüm o şiddet görüntüleri ve bu sahnelerin sorumlusu olan “iki manyak” bir noktadan sonra hem rahatsız etmeye başlıyor hem de filmin aslında sanki bunlar üzerinden ilgi çekmeye çalıştığını düşünmenize neden oluyor. Böyle olunca da hem eleştirinin ciddiyetini sorguluyor hem de hikâyeden uzaklaşıyorsunuz.

Anthony Marinelli ve J. Peter Robinson imzalı müziklerin “başarı”sı da yukarıda bahsedilen problemlerin bir başka göstergesi. Müzik, hikâyenin gerilim, şiddet, heyecan, mizah anlarına uygun olarak sürekli biçim değiştirirken bir yandan da yoruyor aslında ama filme uygun bir çalışma kesinlikle. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, hikâyenin sorunlarını aynen yansıtıyor ikilinin müzik çalışması. Peki, yukarıdakiler dışında başka ne sorunları var filmin? İki suçlunun (ve escort servisi işleten kadının) altı sürekli olarak çizilen bir şekilde Doğu Avrupalı olarak seçilmesinden mizahın kara mizah türünden olmaması ve bu nedenle hikâyenin sertliği ile örtüşmemesine, De Niro’nun karakterinin romantik hikâyesinin filmde sırıtmasından Burns’ün karakterinin bir kaçak göçmenle hemen oluşuveren yakınlaşmasına pek çok sorunu var senaryonun. “Mesaj” ile aksiyonu öne çıkaran mizansenin uyuşmamasını, hatta çelişmesini de eklemek gerekiyor bu sorunların arasına. Eleştirdiği hatta yerden yere vurduğu medyanın bu halinin nedenleri üzerinde de hiç durmuyor elbette hikâye ve tipik bir ABD filmi olarak sistemin doğasına dokunmadan yapıyor eleştirisini; böyle olunca bir çıkış noktası da göster(e)miyor, hatta kimi diyalogları ile bir çıkış noktası olmadığını da ima ediyor. Finale doğru hikâyenin iyice yoldan çıkıp, sürekli olarak bir abartıdan diğerine geçmesini de atlamayalım.

Şiddeti göstermekten hiç sakınmaması, tıpkı iki suçlu karakteri gibi filmin kendisinin de ilgi/ün manyağı olduğunu düşündürtmüyor değil açıkçası. Tüm bu problemlerin yanında filmin temposunun yerinde olduğunu ve mesajı bir kenara bırakılıp bir suç hikâyesi olarak ele alındığında işini fena yapmadığını söylemek mümkün. Bir yangından kurtulmaya çalışan iki karakterin çabalarına tanık olduğumuz sahne örneğin, sıkı bir aksiyon filminde göreceğimiz türden bir başarıyı getiriyor karşımıza. De Niro’nun karizması, Burns’ün de yakışıklılığı ile en büyük katkılarını sağlamış göründüğü filmde De Niro’nun ayna karşısında bir prova sahnesi var ki elbette akla oyuncunun Scorsese’nin “Taxi Driver – Taksi Şoförü” filmindeki ünlü sahnesini getiriyor ama sadece getiriyor, o kadar; çünkü Scorsese’nin filmi ile bu film arasındaki kadar fark var etkileyicilik açısından bu iki sahne arasında.

(“Fifteen Minutes” – “15 Dakika”)

Thunderball – Terence Young (1965)

“Egonuzu unutmuşum, Bay Bond. Bond bir kadınla sevişince, o kadın cennetten sesler duyar; tövbe eder, iyiliğin ve erdemin tarafına geçer, değil mi?… Ama bu kadın değil! ”

İki nükleer başlığı ele geçirerek, istedikleri yüklü tutar ödenmezse ABD ve İngiltere’nin birer büyük şehrini havaya uçurmakla tehdit eden Spectre örgütüne karşı mücadele eden James Bond’un hikâyesi.

James Bond serisinin dördüncü resmî filmi. Öncelikle bir senaryo olarak yazılan, bu senaryo filme dönüşmeyince Ian Fleming tarafından romana dönüştürülen eserden çekilen bir film bu ve bu yazılış süreci sonucunda senaryonun sahipleri olarak Richard Maibaum ve John Hopkins gösterilse de resmî olarak, ortaya çıkan eserde Kevin McClory ve Jack Whittingham’ın da katkısı olmuş. İngiliz Terence Young’un yönettiği üçüncü ve son Bond eseri olan çalışma, gişe geliri açısından serinin en başarılı filmlerinden biri ve enflasyon göz önüne alındığında 2012 yapımı “Skyfall”dan sonra ikinci sırada yer alıyor bu alanda. Serinin Görsel Efektler dalında Oscar kazanan tek filmi olan çalışma hikâyesinin aksiyonun altında kalmadığı, Bond’u Bond yapan pek çok özelliğin kendisine yer bulduğu ve yönetmen Young’un hikâyeye yakışan mizanseni ile ilgiyle seyredilecek bir sinema eseri. Bond’un ilk filmden bu yana gittikçe büyüyen bir markaya dönüştüğünün göstergesi olarak bütçesinin kendinden önceki üç Bond filminin bütçelerinin toplamından fazla olduğu film hem Bond hayranları hem de bu tür filmleri sevenler için ideal bir seyirlik. Bir Bond filmi ve bu tanım ne ifade ediyorsa, ne azına ne de fazlasına, ona sahip olan bir çalışma özet olarak.

Bond’un fiziksel becerisini ve zekâsını gösteren ve asıl hikâye ile ilgisi olmayan bir sahne ile açılıyor film. Ardından da Bond bize klasik açılış jeneriğinin gereği olarak bir objektifin içinden ateş ediyor ve sonra da bu kez Tom Jones’un seslendirdiği Thunderball adlı şarkı eşliğinde Maurice Binder’ın tasarladığı açılış jeneriğini izliyoruz. Binder -günümüz için- oldukça sade görünen ama klasik Bond’u karşımıza getiren bir tasarımla yine keyifli bir çalışma yapmış ve hikâyenin bu kez su altında geçeceğini özetleyen çalışması ile üzerine düşeni çekici bir biçimde yerine getirmiş. Bundan sonrası da tam bir klasik Bond hikâyesi olarak ilerliyor: Tüm dünyayı tehdit eden gizemli bir örgüt, kötülüğün somut haline dönüşmüş bir adam, Bond’un yanında veya karşısında yer alan ve çoğu bir şekilde yatağından geçen kadınlar ve dünyayı bir kez daha kurtaran kahramanımız. Seri ne vaat ediyorsa, hemen tümünü veriyor bize film; dozunda bir heyecan ve gerilim, yeterince aksiyon, edepli bir cinsellik ve bu kez Bahama üzerinden bir parça egzotizm. John Barry’nin orijinal Bond temasını da kullanan müziği hikâyeyi çok iyi desteklemesinin yanısıra kendi başına ayrı bir çekiciliğe de sahip ve Bond filmlerinin gedikli görüntü yönetmeni Ted Moore’un kamerası da filme çekicilik katıyor ve özellikle aksiyon sahnelerinde karşımıza getirdiği görüntülerle takdiri hak ediyor.

Bond “yedi” numara ise diğer “00”lar kimdir, nerededir diye merak ediyorsanız ilk ve sanırım son kez bu filmde diğer ajanlar da karşımıza çıkıyorlar ama yüzleri gösterilmiyor seyirciye. Sonuçta herhalde hiçbiri Bond’un ayarında olmasa gerek! Evet, kahramanımız bu kez ağırlıklı olarak Bahamalar’da yaşıyor ve yaşatıyor macerasını ve kısa sürelerle de olsa Fransa ve İngiltere’ye de uğruyor (su altı çekimleri ABD’de gerçekleştirilmiş, hikâye oraya uğramasa da). Bu uğrak noktalarında da kadınları hiç “ihmal etmiyor” ve kadınlar da onun cazibesine pek direnemiyorlar anlaşılan. Öyle ki bir zorla öpme bile sonradan ateşli bir birlikteliğe dönüşebiliyor! Sadece kadınlarla değil “mücadele”si Bond’un elbette; bu hikâyede nükleer başlıkları ele geçirmenin peşinde koştururken bıçaklı saldırılardan, zıpkınlardan, el bombasından, ateşli silahlardan ve köpek balıklarından da korunması gerekiyor sürekli olarak. Bu aksiyon sahnelerini birbiri ardına sergileyen film neyse ki hikâyeyi ve karakterleri ihmal etmiyor ve mekanik bir aksiyona tanık olmaktan kurtarıyor bizi Terence Young.

Abartılı olmayan ve karakterinin “cool” yanına zarar getirmeyen esprileri, beden ve beyin gücünü kanıtlayan başarıları ve sık sık şortla görüntülenerek altı çizilen fiziksel çekiciliği ile Bond karakterinde Sean Connery yine çok rahat hareket ediyor ve hikâyeyi sürüklüyor. Acımasız kötü adam rolünde İtalyan oyuncu Adolfo Celi’nin işini iyi yaparken (ama bir kült karaktere de dönüşemezken), Fransız aktris Claudine Auger ve İtalyan aktris Luciana Paluzzi hikâyenin ana kadın karakterleri olarak öne çıkıyorlar. Su altında zıpkınlarla başlayıp göğüs göğüse dövüşle devam eden çarpışma gibi -bir parça gereğinden uzun- başarılı sahneleri ve Bond için özel tasarlanan ve hikâyede zamana yayılarak akıllıca kullanılan alet edevatları (“gadget”lar) ile de dikkat çeken film on sekiz yıl sonra “Never Say Never Again – İnsan Gibi Yaşa” adı ile yeniden çekilmiş ve başrolde bu role bir kereliğine dönüş yapan Connery yer almıştı yine. Adını atom bombası denemelerinde oluşan “mantar bulutu” için ABD askerlerinin kullandığı “Thunderball” ifadesinden alan film Bond serisinin iyilerinden biri ama öyle olmasa bile sadece bir Bond filmi olarak zaten belli bir ilgiyi hak ediyor. Elbette, -bazıları ciddi- gerçekçilik problemleri var hikâyede ve zaman zaman biraz tempo düşüyor ama çok da önemli olmasa gerek bunlar.

(“Yıldırım Harekatı”)

Tatlı Nigâr – Orhan Aksoy (1978)

“Erkek milleti değil mi, hepsinin canı cehenneme! İğreniyorum, ölesiye nefret ediyorum hepsinden. Bir erkek sesi duyunca kusmak geliyor içimden. Hele bir yerime erkek eli değdiği zaman çıldırıyorum. Rüyamda bile kiminin gırtlağına geçiriyorum parmaklarımı, boğuyorum; kimini kurşunluyorum; başka birini zehirliyorum”

Sazlıklarda ot biçerek hayatını kazanan yalnız bir adamla bir pavyon şarkıcısının aşkının hikâyesi.

Safa Önal’ın senaryosundan Orhan Aksoy’un çektiği bir film. Zamanında öncelikle Türkan Şoray’ın soyunma ile ilgili “kurallar”ını gevşetmesi ile dikkat çekmiş olan bu tutku hikâyesi, Şoray’ın Kadir İnanır ile oynadığı filmlerin izinden gitmeye çalışan ve Önal’ın yine akılda kalacak diyaloglar ve bir epik aşk öyküsü yaratmanın peşine düştüğü bir çalışma temel olarak. Tüm bu hedeflere -bazılarına az, bazılarına çok- olmak üzere yaklaşan film bugün sinemamızın öne çıkan klasiklerinden biri olamasa da, farklı birkaç nedenle ilgiyi hak eden bir çalışma. Tipik Yeşilçam problemlerinin pek çoğunu barındırmasının yanısıra, içeriği ile de aslında hayli sorunlu bir hikâyesi olan çalışma yine de Şoray’ın varlığı, İnanır’ın yerini alan Bulut Aras’ın onunla uyumu yaratmayı başarması, Safa Önal’ın yeterince çok olmasa da kimi başarılı diyalogları ve bir nefretin aşka dönüşmesini bir şekilde anlatmayı becerebilmesinin neden olduğu umut duygusu nedeni ile izlenmeyi hak ediyor bu film.

Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti” adlı söyleşi kitabında Safa Önal, Lütfi Akad’ın Türkan Şoray için “O bir hazinedir, biz üstünü kazıyoruz” dediğini söyler. Gerçekten de çok doğru bir tanımlama bu: Sadece varlığı ile pek çok ticarî filmin düzeyini yükselten, zaten düzeyli hikâyeleri olan filmlere de ilave bir zenginlik katan bir oyuncu Şoray kesinlikle. Burada ise yine elinden geleni (hatta fazlasını) yapıyor ama kariyerindeki pek çok filmde olduğu gibi yine hayli sıkıntılı bir durumla karşı karşıya kalıyor: vasat yazılmış ve zorlama sahnelere inandırıcılık katmak gibi zor bir işin tüm yükü onun omuzlarına biniyor. Akad’ın benzetmesinden yola çıkarsak, sinemamızın onca filme rağmen bu değerli hazineyi ne kadar akıllıca (sanatsal açıdan elbette) kullandığı tartışılır. Bu filmde de, örneğin tüm şarkı sahnelerinde hayli rahatsız edici senkronizasyon problemleri barındıran çekimlerde gerdan kıvırıyor, göbek atıyor ve şuh vücut hareketleri eşliğinde karakterini gerçek kılmaya çalışıyor. Gereğinden çok uzun tutulmuş bu sahnelerde çoğunlukla Belkıs Özener’in sesi ile karşımıza çıkarken, Yeşilçam’a özgü bir tuhaflıkla tek bir sahnede de Sezen Aksu’nun sesi ile “Karam”ı söylüyor bize. Tüm bu şarkılı sahneler iki amaca hizmet ediyor ki bu amaçların ikisi de filmin niyeti ve düzeyi için iyi bir fikir veriyor bize: Birincisi hikâyeyi uzatmaya yarıyor bu sahneler ve senaristin de işini kolaylaştırıyor, ikincisi ise Şoray’ın bu kez araya bir parça cinsellik de katılmış cazibesinden sonuna kadar yararlanmayı amaçlıyorlar. Bu sahnelerde tek bir hedef verilmiş Şoray’a: Sınırlarını zorlayarak erotizme göz kırpmak. Öyle ki Kayseri yöresinde dokunan bir halı modeline de adını veren “Türkan Şoray Göbeği” ile epey muhatap oluyoruz burada. Yetenekli ve doğal bir cazibesi olan bir oyuncuyu bu tür pek çok sahnede epey sömürdü Yeşilçam ne yazık ki. Hikâye boyunca askılı elbiselerle dolaşıyor Şoray ve neyse ki hem kendi kuralları hem de oyunculuğu ile bu sahnelerin ucuz bir erotizme düşmesine engel olmayı başarıyor. Bulut Aras’ın da fiziğini bol bol gösterdiğini söyleyelim bu filmde ve yönetmen Orhan Aksoy’un filminin cazibesini özellikle bunun üzerinden yaratmaya çalıştığını da vurgulayalım.

Geçmişinde kendisine yaşattıkları nedeni ile tüm erkeklerden nefret eden ve icra ettiği pavyon şarkıcılığı ve konsomatrisliği erkekleri çökertmek için seçtiğini söyleyen kadının, kendisine Yeşilçam’a özgü bir hızda tutku ile bağlanan iyi yürekli adama ne cevap vereceği filmin temel gerilim noktasını oluşturuyor. Yoksul ama onurlu genç, nefreti içindeki tüm sevgi potansiyelini öldürmüş gibi görünen kadının kalbine ulaşacabilecek midir? Bu sorunun cevabını finalde buluyoruz ama o finale giden yolda adamın kadını ikna için seçtiği yolun üzerinde durmak gerekiyor. Genç adam hem kendisi hem kadın için doğru olanı yaptığına inanarak kadını -attığı tokatla bayıltarak, şiddet uygulayarak daha açık bir ifade ile söylemek gerekirse- kaçırıyor ve kendisini sevmesi için sabırla beklemeye başlıyor ama asla cinsel açıdan bir saldırıda bulunmuyor ona. “Kadını için doğru olanı bilen” erkek klişesi burada bir aşk hikâyenin konusu olarak karşımıza çıksa da veya başka örneklerde bir komedinin konusu olsa da aslında üç temel yanlışın uzantısı: Birincisi, erkeğin kadını sahiplenmesinin (kadının sahiplenilecek bir “şey” olmasının) normal gösterilmesi; ikincisi, erkeğin kadın adına karar vermesinin normalleştirilmesi, üçüncüsü ise, bu süreçte şiddet kullanımının normalmiş gibi sunulması. Bu üç yanlışı herhangi bir kadın cinayetinde aynen bulabilirsiniz kuşkusuz; tüm bu cinayetlerin arkasında erkeğin kadını kendisine ait olarak görmesi, onun adına da karar verme hakkını kendinde bulması ve sonuçta şiddete uzanan bir yola gitmesi yok mu sonuçta? Neyse ki hikâyemiz bu kadarını açıkça teşvik etmiyor ama bizimki gibi toplumlarda bireylerin bilinçaltının “iyi niyetli de olsa” bu tür ürünlerle nasıl şekillendirildiğine bir örnek oluşturuyor film.

Orhan Aksoy “edepli bir erotizm”i olan bu filmde, bazıları klasik olan sahnelere de imza atmış: Filmin afişinde gördüğümüz “birlikte tırpanla ot biçme” sahnesi, kadının yaralanan adam için elbisesinden bir parçayı yırtarak bacağını sarması veya kaçmak ile kalmak arasında kalan kadının tereddüdü hikâyenin bugün hâlâ hatırlanan ilginç anlarının bazıları. Topallamanın sembolizmi ve çağrıştırdıklarının akıllıca kullanımı, kadının dönüşümünün ikilemler, düşünceler ve tereddütlerle dolu bir şekilde ve doğal bir akış içinde gösterilmesi veya Önal’ın senaryosunun adama söylettiği “Değer be Nigâr!” cümlesinin güzelliği gibi başarılı Safa Önal anlarını hatırlatan bazı diyalogları ile de belli bir çekicilik yaratabiliyor film. Bulut Aras’ın rolüne epey yakışmış göründüğü, Türkan Şoray’ın senaryonun kendisini zorlama sahnelerin parçası yapmadığı anlarda etkileyici bir performans sunduğu bu çalışma, epey ticarî bir bakışla çekilen ve hedeflenen epik hikâyenin -genel olarak bakıldığında- bir parça silik gölgesi olarak kalan bir eser ama yine de ilgiyi hak ediyor.

Magallanes – Salvador del Solar (2015)

“O soğuk hava, o korku, o adrenalin! O öfke, o sinir savaşı diyorum sana! Şimdiki hayatını mı tercih ediyorsun? Şimdi hiçbir şeyin yok ki!”

Taksi şoförlüğü yapan eski bir askerin eskiden tanıdığı bir yolcunun çağrıştırdıkları ile giriştiği tehlikeli bir işin hikâyesi.

Perulu oyuncu Salvador del Solar’ın ilk yönetmenlik çalışması. Del Solar’ın senaryosunu da yazdığı film Peru, Arjantin ve İspanya ortak yapımı olarak çekilmiş ve başta Latin Amerika’da düzenlenenler olmak üzere epey festivalden de ödülle dönmüş. Filmin özellikle bu bölgede ilgi görmesinin nedenlerinden biri belki de hikâyenin yine bu bölgeye özgü ortak bir teması olması. Askerî yönetimler, bu yönetimlerin zulmüne uğrayan halk (özellikle de bu yönetimlerin kolayca terörist olarak yaftaladıkları siyasî aktivistler) ve işkencelerin -hem kurbanlar hem failleri için- neden olduğu ve kolay kolay etkisi ortadan kalkmayacak travmalar… Tüm bunlar hikâyenin bir hatırlama, unut(ama)ma, affetme gibi temaları da bünyesine almasını ve yönetmen/senarist del Solar’ın bu ilk filminde kayda değer bir başarı kazanmasını sağlıyor. Başroldeki Damien Alcazar’ın gerçekçi performansı ile çekicilik kazandırdığı film tüm kurulu düzenlerin (politik veya sosyal, her türlü iktidarın) aslında hep birilerinin şu ya da bu şekilde sömürülmesi üzerine kurulu olduğunu da hatırlatıyor bize. Eric Williams’ın hikâyenin gerilimine katkı sağlayan müziği ve Diego Jiménez’in başarılı görüntü çalışmasının da dikkat çektiği film kefaret üzerine de düşünmemizi sağlaması ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

Başkasının taksisinde (ki taksi sahibinin ordudan arkadaşı olduğunu anlıyoruz daha sonra) şoförlük yapan, ayrıca ünlü bir avukatın tekerlekli sandalyedeki emekli albay babasını zaman zaman gezdirerek para kazanan yoksul adamın hikâye ilerledikçe öğrendiğimiz gerçekleri filmi canlı tutan öğelerin başında geliyor. Salvador del Solar’ın hikâyesinin önemli yanı yalınlıktan ayrılmadan ve zorlama sürprizlere başvurmadan etkileyici olabilmeyi başarabilmesi. Tüm karakterleri gerçek kılmayı başarmış bir senaryo var karşımızda ve günahların kefaretinin vicdanlı insanlar için nasıl trajik bir önemi olabileceğini başarı ile anlatan bu senaryoyu hak ettiği bir yönetmenlik ile desteklemiş del Solar. Filmin gerilim ile süslenmiş draması etkileyici ve kurban kadının bastırmaya çalıştığı travmasını açığa çıkaran gelişmelerden sonraki “kaçış” sahnesinde olduğu gibi, etkileyici sahneler de yaratılmış hikâye boyunca. Perulu yazar Alonso Cueto’nun “La Pasajera” adlı kısa romanından uyarlanan film bir ilk çalışma olarak Salvador del Solar için bir başarı kesinlikle.

Anadilini özgürce konuşabilmenin ne kadar önemli olduğunu idrak edemeyenleri herhalde ikna etmeye yeterli olacak güçlü bir sahnesi var filmin. Bir zamanlar işkencenin kurbanı olmuş kadının herkese -yıllardır içine bastırdığı- isyanını kustuğu sahnede İspanyolcayı bir kenara koyup anadili ile konuşması gerçekten yürek parçalayıcı bir güzelliğe sahip. Doğru bir tercih ile altyazı kullanılmamış bu bölümde ve kadının yerel dilinden tek bir kelime bilmesek de gözlerine, vurgusuna ve sesine yansıyan haykırışı, isyanı ve öfkeyi hissetmemek mümkün değil. Perulu oyuncu Magaly Solier’in bu sahnedeki performansı hikâyenin zirve noktalarından biri olarak dikkat çekiyor. Solier’in kendisinin de, karakterinin geçmişteki trajedisinin yaşandığı Ayacucho bölgesinden olması (orduya karşı direnen Maocu “Aydınlık Yol” hareketinin de üssüymüş burası) onun performasının samimiyetinde etkili olmuştur belki de. Başroldeki Damien Alcazar’ın geçmişte kötülüğün parçası olmuş ama günahının ağırlığını içinden hiç atamamış karakterini canlandırırken sergilediği, sadeliğini ve gerçekçiliğini koruyan ama etkileyici de olabilen oyunculuğu da hikâye boyunca bizi karakterinin yanında tutmayı başarıyor.

Filmin önemli yanlarından biri hafızamın gizemini bize hatırlatması olsa gerek. Neyi hatırlayıp neyi unuttuğumuz (bir başka ifade ile söylersek, neyi hatırlamayı neyi unutmayı seçtiğimiz) ve bunun altında yatanlar üzerine düşünmemizi sağlıyor hikâye. Bunun kadar önemli bir başka husus da filmin “demokrasi”ye geçilmiş olsa da ezen ve ezilenlerin sadece farklı adlar altında aynı rolleri sürdürdüklerini bize bir kez daha kanıtlamış olması. Peru nüfusunun yarısını oluşturan yerli halktan olan kadının bu anlamda sembolik bir önemi olduğunu da söyleyebiliriz diye düşünüyorum. Bireysel olanla toplumsal olanı birbirini ezmeden anlatabilen, gerilimin hikâyenin politik yanının önüne geçmemesini sağlayan ve geçmiş günahların bizi ömrümüz boyunca hep izleyeceğini hatırlatan film kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Başlarda bir parça sıradan gibi görünebilir hikâye ama açıldıkça çekiciliği artan bir çalışma bu ve bizimki gibi geçmiş günahları ile hemen hiç yüzleşmeyen veya bu yüzleşmeyi yeni günahların gerekçesi olarak kullanan ülkeler için ayrıca bir önem taşıyor.

(“Kefaret”)