You Only Live Twice – Lewis Gilbert (1967)

“Kendimi tanıtmama izin verin, James Bond. Ben, Ernst Stavro Blofeld. Bana Hong Kong’da bir suikastte öldürüldüğünüz söylenmişti”

ABD ile Sovyetler Birliği’ni birbirine düşürerek, dünyanın yeni bir gücün eline geçmesini sağlamaya çalışan gizemli bir örgüte karşı mücadele eden James Bond’un hikâyesi.

James Bond serisinin resmî olarak beşinci filmi olan çalışma Ian Fleming’in 1964 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanmış. Kitaptan epey uzaklaşan senaryoyu yazan Roald Dahl, yönetmenliği üstlenen ise ilk kez bir Bond filmi çeken Lewis Gilbert olmuş. Sean Connery de toplamda yedi kez canlandırdığı bu rolde beşinci kez kamera karşısına geçmiş bu film ile. Tüm seri içinde hikâyesi pek güçlü olmayanlar arasında yer alan film, gizemli Spectre örgütünün lideri Blofeld’in yüzünün ilk kez göründüğü çalışma olmanın yanısıra, Bond’un araba kullanmadığı tek çalışma olarak da biliniyor. Elbette takip sahneleri yer alıyor filmde sürücü Bond olmasa da ve aksiyon sahneleri de -hikâye çoğunlukla Japonya’da geçtiği için- ninjaları da içine alarak epey bolca karşımıza çıkıyor. Parçalanan uçaklar ve helikopterler de eksik olmuyor hikâye boyunca ve ilk resmî Bond filmi olan, 1962 tarihli “Dr. No”nun tüm bütçesini aşan bir maliyetle inşa edilen volkan da göz boyuyor, en azından dönemin koşulları dikkate alındığında. Japonya’nın “egzotik” görüntülerini de hikâyesine akıllıca yediren film kuşkusuz Bond hayranlarının mutlaka göreceği, diğerlerinin de hikâyesinin vasatlığına çok takılmadan izlemesi gereken bir çalışma. Sonuçta, Bond dünyayı bir kez daha kurtarıyor, en azından bir sonraki maceraya kadar.

Klasik bir Bond filmi tarzında açılıyor çalışma. Önce tehlikeyi anlatan kısa bir aksiyon bölümü ve ardından filme özel yazılan Bond şarkısı (tema müziğinin de sahibi olan John Barry’nin bestelediği şarkıyı Nancy Sinatra seslendiriyor) eşliğinde bize doğru ateş eden Bond’un görüntüsü. Maurice Binder’ın tasarladığı basit ama başarılı açılış jeneriği kırımızı ağırlıklı renkleri, sonradan nedenini anlayacağımız lav görüntüleri ve animasyon olarak Japonya’ya özgü motifleri (şemsiye vs.) ile bizi hikâyeye hazırlıyor. Jenerikten sonraki ilk sahnede Bond’un öldürülmesini izliyoruz. Neyse ki “insan sadece iki kez” olsa da birden fazla yaşama sahip! Filme çıkış noktası olan romanda Ian Fleming’in Bond‘a yazdırdığı bir “haiku”da insanın sadece iki kez yaşadığı söyleniyor; birincisi doğumda, ikincisi ise ölümle yüzleştiğinde (daha doğrusu ölümün yüzüne baktığında). İşte bu suikastten sonra Bond da ikinci yaşamına başlıyor olmalı ki bir film süresi boyunca onun dünyayı bir kez daha kurtarmasına tanık oluyoruz.

Hikâyenin o denli güçlü olmayan içeriğine karşın dikkati çeken iki öğesi var: İngilizlerin sağduyuyu temsil edecek şekilde Ruslarla Amerikalıların birbirine düşmesine engel olması ve bu iki devlettekilere karşılık Birleşik Krallığın yöneticilerinin ve istihbarat teşkilatının daha objektif ve akıllıca davranması. Sonuçta şaşırtıcı bir durum yok burada elbette ama yine de 1967’de çekilen bir filmin hikâyesinin kolayca sapabileceği bir yoldan (örneğin Rusları kötü göstermekten) özenle sakınması bir önem taşıyor kesinlikle. Bunun yanında baştaki suikast sahnesinin sürprizliği, Amerikalıların ön yargıları ile bol bol dalga geçilmesi ve seyircinin hoşuna gidecek ilginç Japonya görüntülerinin hikâyenin içine eğreti durmayacak şekilde, hatta ustaca denecek bir şekilde yerleştirilmesi gibi unsurları da başarı hanesine eklemek gerekiyor. Sumo güreşinden Japon usulü düğüne ve geyşalara, senaryo egzotik öğeleri mizahının veya hikâyesinin doğal bir parçası yapmayı iyi becermiş görünüyor.

Uzaydaki uzay araçlarını yutan uzay aracı, yutulan bu aracın ve içindekilerin sağ salim dünyaya getirilmesi, mıknatısla havalandırılıp denize bırakılan araba, patlayan helikopterler, volkanın içinde inşa edilen gizli dünya ve bu kez pek o kadar etkileyici olmayan “gadget”lar peş peşe karşımıza gelse de zaman zaman temponun bir parça düşmesi dikkat çekiyor filmde. “Q”nun tasarladığı gadget’lar (Bond’a özel tasarlanan ve bir silaha dönüşen alet edavat bunlar) burada hem çok etkileyici değil hem de minyatür helikopter örneğinde olduğu gibi fazlası ile açıklanıyorlar bize ve bir sonraki havada çatışma sahnesinde ister istemez “şimdi bu olacak” demeye başlıyorsunuz ki bu da sahnenin heyecanını zayıflatıyor doğal olarak. Diğer Bond filmlerinin aksine kahramanımızın farklı ülkeler arasında gezinmediği (sadece Hong Kong ve çoğunlukla da Japonya’da geçiyor hikâye) film, inandırıcılıkta Bond serisinin ortalamasının altında da kalıyor açıkçası ama ne olursa olsun bu bir Bond filmi. Blofeld rolündeki Donald Pleasance’ın keyifli bir performans sunduğu, Sean Connery’nin de karakterine hiç zorlanmadan sağladığı soğukkanlı çekicilik ile yine dikkat çektiği film görülmeyi hak ediyor, özet olarak.

(“İnsan İki Kere Yaşar”)

Devlerin Aşkı – Osman Seden (1976)

“Bırakalım oyunu, Tarık! Yorulmadın mı daha? Yeter artık, ne kendine acı çektir ne de bana. Attığın tokat bile aşkının sesiydi”

Bir zamanlar aralarında büyük bir aşk olan bir adam ile bir kadının tesadüfen yeniden karşılaşmaları ile gelişen olayların hikâyesi.

Senaryosunu Bülent Oran’ın yazdığı, Osman Seden’in yönettiği bir Türkân Şoray – Kadir İnanır filmi. Sinemamızın birbirine çok yakışan ve birlikte pek çok klasikte yer alan ikilinin yine hep hatırlanan filmlerinden biri bu. Epey bir kusuru olsa da ve ikilinin diğer filmlerinin gölgesinde kalsa da ilgiyi hak eden bir çalışma ve Cahit Berkay’ın müziği, Savaş Başar’ın sinemamızdaki ayrıksı karakterlerden birindeki farklı performansı ve her ne kadar adının da vurguladığı gibi anlatmaya soyunduğu aşkın epikliğini yeterince hissettiremese de tutkunun şiddetini ve aşkın yüceliğini vurgulaması ile de önemli.

Şoray, “Sinemam ve Ben” adlı kitabında, filmin konusunu “Sınıf atlama özlemi ile sevdiği adamı terk eden bir kadın, bu ihanete rağmen onu unutamayan bir erkek ve kadına delice âşık olan başka bir erkeğin intikam duygusu…” olarak belirtiyor. Gerçekten de tam anlamı ile bunu anlatıyor film ve anlatırken de özellikle finali ile, “devlere yakışan” bir aşkın resmini çizmenin peşine düşüyor. Charles Vidor’un 1946 tarihli filmi “Gilda – Şeytanın Kızı Gilda”dan epey “esinlenmiş” olan Bülent Oran senaryosunun ve Osman Seden’in yönetmenliğinin hikâyeyi devlere yakışır kıldığı ise bir parça şüpheli. Ne senarist Bülent Oran, örneğin bir Safa Önal kadar edebî bir duyarlılık yaratabilmiş ne de yönetmen Osman Seden, örneğin bir Atıf Yılmaz gibi aşka kadınsı bir zarafetle yaklaşabilmiş. Bu nedenle sonuç daha çok hedefini ima eden, zaman zaman ona yaklaşan ama bir türlü yakalayamayan bir film olmuş. Peki, nedir filmi hedefine yakınlaştıranlar? Öncelikle, Türkan Şoray ve Kadir İnanır ikilisinin varlığı elbette. Özellikle geçmişte kalmış görünen aşktan görüntüler izlediğimiz kareler ikilinin birlikteliğinin ne kadar çekici olduğunu bize çok iyi hissettiriyor. Bu görüntülerin bir parça uzatılması ve sık sık karşımıza çıkmasının nedenlerinden biri sanırım filmin yaratıcılarının da seyircinin Şoray-İnanır ikilisinden beklentisinin ne dolduğunu çok iyi bilmesi. Bir mutluluk karesinin parçası olarak her göründüklerinde gerçekten yürekleri titretiyor iki oyuncu ve bunu açıkçası nerede ise oyunculuk açısından kendilerini pek de zorlamalarına gerek kalmadan yapıyorlar, Osman Seden’in mizansen anlayışı sayesinde. “Günümüz”de geçen sahnelerde ise Kadir İnanır hiç aksamadan işini iyi yapıyor ama Şoray senaryo nedeni ile zorlanıyor. Zorlanıyor çünkü Osman Seden ve Bülent Oran örneğin şarkı söyleme sahnelerinde olduğu gibi inandırıcılığı düşük ve oyuncunun altını doldurması zor anları önüne koymuş oyuncunun. “Gilda” filminde Rita Hayworth’ın -Anita Ellis’in sesi ile- söylediği “Amado Mio” ve “Put the Blame on Mame” şarkılarının yerini oyuncunun Sezen Aksu’nun sesi ile söylediği “Kusura Bakma” ve Neşe Karaböcek’in sesi ile söylediği “Dertler Benim Olsun” şarkıları almış ve Şoray’ın bu şarkıları seslendirdiği iki sahne de hikâyenin içinde epey zorlama kalmışlar. Ne var ki Türkan Şoray büyüsü denen bir gerçek var ve bir başka oyuncu ile çok daha fazla sırıtacak bu sahnelerden fazla yara almadan kurtulmayı başarmış kendisi.

Savaş Başar’ın performansı filmi peşine düştüğü hedefe yaklaştıran bir başka önemli unsuru hikâyenin. Sinemamız için hayli farklı çizilmiş ve bu açıdan da ayrıca önemli olan karakterini başta biraz teatral görünen ama alıştıkça sizi etkisi altına alan bir biçimde canlandırıyor oyuncu ve karakterinin tutkusu ve finaldeki tutumu ile hikâyeye damgasını vuruyor. Öyle ki hikâyedeki aşklardan sadece iki baş oyuncu arasında yaşananı değil, onun kadına duyduğu tutku da ancak dev gibi bir yüreği olanın sahip olabilecek türden olması ile filme adını vermiş görünüyor. Başar ile İnanır ikilisinin birlikte göründüğü ilk sahnedeki tuhaf bir ânı da burada anmak gerek. Başar’ın canlandırdığı iş adamı rahatsızlanır ve İnanır ona destek için kendisine yaklaşır ama göğüs göğüse gelirler bu sahnede ve nerede ise “erotik” bir hava yaratılır ikisi arasında burada ki Osman Seden’in -herhalde hiç amaçlamadığı- böyle bir imaya neden olacak bir kamera açısını neden tercih ettiğine bir cevap bulmak güç gerçekten.

Kısıtlı imkânlarla çekilen ama bir şekilde altından kalkılan baştaki kaza sahnesi (sonuçta bir sualtı çekimi bile var burada, pek de Yeşilçam’dan beklemediğimiz bir şekilde) “su kovası içindeki kırmızı oyuncak araba” ile hatırlanıyor olsa da bir başarı olarak görülebilir ama gemideki patlama sahnesinin -üstelik gösterilmesi hikâye için hiç de gerekli değilken- bir yabancı filmden aşırılması veya benzer şekilde Avrupa görüntülerinin bir yerlerden çalınması hayli rahatsız edici bir Yeşilçam geleneği olarak filmdeki yerlerini almışlar. Senaryonun başka kimi öğeleri de aynı geleneklerden epey nasiplenmiş. Bugün bir “klasik” olan “Seviyorsun! Sevmiyorum!” veya “Kahrolsun o kadın” sahneleri bir yana, senaryo hikâyeyi götürmek istediği yere giderken karşımıza çıkardığı inandırıcılık problemini pek de umursamamamış. İnanır’ın dürüst ve namuslu olduğunun vurgulandığı bir sahnede hemen ardından pek de tekin görünmeyen bir adam için çalışmayı kabul etmesi, sigarasını yakacak kadar “tekin olmayan bir iş adamının sağ kolu” olmaya çabucak uyum göstermesi veya madencilikten gemiciliğe pazarlamadan satıcılığa her işten anlaması epey zorlama görünüyor kesinlikle. Bunlardan daha önemli olanı ise senaryonun “maço”luğa yakın duruşu: Tokatlanan kadının bunu kendisine duyulan aşkın sesi olarak görmesi (kadın cinayetlerine giden yol işte erkeğin kadını bu şekilde sahiplenmesinin ve gerektiğinde cezalandırmasının normalleştirilmesinden de geçiyor sonuçta) hem yanlış hem rahatsız edici örneğin. Şoray’ın karakterini -filmin olumlu öğelerinden biri olarak- sınıf atlama arzusu nedeni ile aşkını terk edecek zayıflıkta göstermesi erkeğin şiddetini doğrulayamaz kesinlikle ama işte bu da Yeşilçam’ın alışkanlığı sonuçta.

Senaryo, karakterleri ve hikâyeyi yeterince derinleştirmekle uğraşmadığı için uzun tutulan şarkı sahneleri ve bitmek bilmeyen “geçmiş ne güzeldi” kareleri, yan rollerde aksayan performanslar ve genel olarak klasik bir üslubu olan filmde birden karşımıza çıkan stilize bir sahne gibi kusurları da olan filmde yine de Osman Seden ve görüntü yönetmeni Erdoğan Engin’in kimi kamera açıları sahnelerin ruhuna uygunluğu ile dikkat çekerken, asıl alkışı hak eden Cahit Berkay’in müziği oluyor şüphesiz. Berkay’ın yıllar sonra Soner Arıca’nın disko yorumu ile katledilen melodileri gerçekten çok etkileyici ve bir Kadir-Türkân filmin ruhuna tam oturuyor. Çok dokunaklı, hüzünlü bu melodi filmin gitmeyi hedeflediği ama ulaşamadığı yere erişmeyi başarmış ve dinleyenin yüreğini titretiyor.

Evet, tüm önemli kusurlarına rağmen görülmeyi hak eden bir film bu. Aşkın ve tutkunun güzelliğini hatırlatması, tutkunun şiddet dolu bir kıskançlığın yanında devlere yakışan bir fedakârlığı da barındırabileceğini söylemesi ile de önemli üstelik.

Incompresa – Asia Argento (2014)

“Bunları size anlatmamın nedeni mağduru oynamak değildi, beni tanımanız içindi. Böylece belki bana daha iyi davranırsınız”

Boşanmak üzere olan bencil ebeveynlerinin ihmal ettiği dokuz yaşındaki bir kızın 1984 yılında Roma’da geçen hikâyesi.

İtalyan sinemacı Asia Argento’nun kısmen kendi çocukluğundan yola çıkarak yazdığı senaryoyu yine kendisinin yönettiği, İtalya ve Fransa ortak yapımı bir film. Korku filmleri ile tanınan İtalyan sinemacı Dario Argento’nun kızı olan ve sinemaya oyuncu olarak giriş yapan Asia Argento -bölümlerinden birini yönettiği ilk filmini de sayarsak- bu dördüncü filmde, ünlü bir sinema oyuncusu olan babası ile bir konser piyanisti olan annesinin kendi bencil ilişkileri nedeni ile ihmal ettikleri, ebeveynlerinin çalkantılı evliliklerinin olumsuz etkilerini yaşayan ve kendisinden büyük iki kız kardeşine nazaran daha az ilgi gösterilen küçük bir kızın büyüme hikâyesini anlatmış. Bu özet fazla dramatik bir hava yaratıyor olsa da Argento hikâye boyunca filmini zaman zaman hayli uçarı bir havaya büründürerek ve bu yolla yarattığı hafifliğin üzerine -özellikle kimi karakterlerinin aşırılıkları üzerinden üretilen- bir mizah da ekleyerek özetin yaratacağı aşırı dram beklentisinden uzak bir noktaya gidiyor. Filmin yeterince olgun ve oturmuş bir dili olmaması ve sahnelerin bir süre sonra sanki yeniden seyrediyormuşuz havası yaratması gibi kusurları olsa da farklı bir film olarak ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

Hikâyenin baş karakteri olan küçük kızının adı olan Aria’nın aynı zamanda Asia Argento’nun resmî adı olmasının da ima ettiği gibi kısmen onun çocukluğunda yaşadıkları ve hissettiklerinden yola çıkan bir film bu. Finalde kızın ağzından duyduğumuz daha iyi davranılma isteği aynı zamanda yönetmenin kendisinin de bir arzusu mudur bilmiyorum ama sonuçta hikâye ailesinden fark edilmeyi, anlaşılmayı ve sevilmeyi bekleyen bir kızı getiriyor karşımıza temel olarak. Aslında sevilmiyor değil küçük kız; ne var ki anne ve babası bencillikleri nedeni ile kendi sevgi ihtiyaçları ve hırslarını her zaman ön planda tutan bir yaşam sürdüklerinden olan da küçük kıza oluyor sanki. Biri annenin, diğeri babanın daha fazla ilgi gösteriyor göründüğü iki ablasından (ki bu ablalardan küçük olanı senaryonun ihmaline uğramış bir parça) hayli farklı duyarlılıkları olan kız film boyunca birkaç kez evden kaçıyor, evden atılıyor, “sokağa düşüyor” ve kendisini sık sık bir elinde bavulu diğer elinde içinde sokaktan bulduğu bir kedi olan kafes ile yürürken görüyoruz. Giulia Salerno’nun başarı ile canlandırdığı kız, kompozisyonları ödül alan, yaratıcı ve meraklı bir karakter olarak -zaman zaman hikâyenin gerçekçiliğini zedeleyen tuhaflıkları olan karakterlere rağmen- filmi çekici kılabiliyor çoğunlukla. Bir yandan epey dram içeren bir yandan da epey eğlenceli ve hayal gücünü artıran bir hayat sürüyor ve filmin çekicilik kaynaklarından biri oluyor onun yaşamındaki bu zenginlik.

Argento’nun baba rolündeki Gabriel Garko’yu biraz gösterişli oynamaya iten (buna karşılık anne rolündeki Charlotte Gainsbourg daha ustalıkla sıyrılıyor bu problemden) senaryosundaki abartı ve tuhaflıklarda hikâyesinin odağına küçük kızı almasının ve tanık olduklarını onun gözünden göründüğü şekilde anlatma düşüncesinin payı var muhtemelen ama mizansen onun gözünden düzenlenmediği için bu pek yansımıyor bize. Böyle olunca da tuhaflıklar ve abartılar bir süre sonra sanki tekrara düşüyor hissi veriyor ve belki de daha önemli olarak, filmin gerçekçilik ile hafif gerçeküstücülük arasında gidip gelmesinin de etkisi ile kendinizi hikâye karşısında nasıl konumlamanız gerektiğini kestiremiyorsunuz her zaman. Bir parça dağınık akması da filmin, bu duyguyu artırıyor.

Her ne kadar baba karakteri ve kızımızın ilk aşkı olan oğlan da olsa da hikâyede, bir “kadın filmi” bu kesinlikle. Küçük kızın en yakın arkadaşı ile giriştiği ve hayatı, ilişkileri, aşkı vs. öğrendiği, denediği süreç bir kadının öğrenme sürecinin örneği olarak geliyor karşımıza. Argento bir kısmı kendi bestesi olan rock ve punk ağırlıklı şarkılar eşliğinde bir kadın hikâyesi getirmiş önümüze ve yaşı gereği belki de her anlattığına inanmamamız gereken küçük kızı da tıpkı önceki iki filmi gibi kendinden yola çıkarak çizmiş. Belki yeterince olgun görünmüyor filmin sinema dili ve ortaya çıkan sonuç Argento’nun görüntü yaratma yeteneğinin derli toplu bir hikâye anlatma yeteneğinin -en azından hâlâ- önünde olduğunu gösteriyor ama yine de ilgiye değen bir eser bu ve çocukluk döneminin aynı anda hem güzel bir rüya hem de bir kâbus olabileceğini hatırlatması açısından da önemli.

(“Misunderstood” – “Beni Anla”)

La Tierra y la Sombra – César Augusto Acevedo (2015)

“Bırak, gitsinler. Onları da kendinle birlikte dibe sürükleme”

Oğlunun hastalanması üzerine, on yedi yıl önce terk ettiği ve karısının, oğlunun, gelininin ve torununun yaşadığı eve dönen bir adamın hikâyesi.

Kolombiyalı sinemacı César Augusto Acevedo’nun yazdığı ve yönettiği film kendisinin ilk sinema çalışması ve 2009’dan beri süren hazırlık ve finansman bulma çabaları sonucunda çekilebilmiş. Kolombiya, Fransa, Brezilya, Şili ve Hollanda ortak yapımı olan film, Acevedo’nun çocukluğundan esintiler taşıyan bir hikâyeye sahip ve ülkenin şeker kamışı plantasyonlarında çalışan yoksul emekçi ailelerden birine odaklanıyor. Biri dışında tümü ilk kez bir filmde rol alan oyuncuları, sakin ama dokunaklı dili, belgesele yakın duran bir yönetmenlik ve görüntü anlayışı ve gerçekçilikten hiç sapmaması ile dikkat çeken başarılı bir film bu ve kazandığı pek çok ödülün içinde Cannes’da aldığı ve ilk filmlere verilen Altın Kamera da var.

İki yanında şeker kamışları olan toprak bir yolda elinde bavulu ile yürüyen bir adamın görüntüsü ile açılıyor film; sonra hızla geçen bir tır adamı toz içinde bırakıyor. Evet, toz ve şeker kamışlarının yakılmasından havaya savrulan kül. Bu ikisi şeker plantasyonlarında yaşanan zorlu hayatın bir sembolü oluyor hikâye boyunca. Bu plantasyonlarda çalışmasının sonucu olarak ciğerlerinden ağır hasta olan genç adamın dışarıdaki tozdan etkilenmemesi için penceresi sürekli kapalı tutulan bir odada yattığı, kayınvalide ve gelinin tüm gün çalıştıkları tarladan üstleri toz ve kir içinde döndüğü, yerlerden sürekli külün temizlendiği ve tozun ve külün bitkilerin yapraklarını örttüğü bir dünyayı getiriyor karşımıza Acevedo kendi geçmişinden izler taşıyan filmde. Bunu yaparken de hayli “sert” bir tavır takınıyor; bu sertlik karşımıza gelen hayatların üzerinden yaratılan bir sertlik ve Alcevedo sadece hikâyesini anlattığı ailenin değil, diğer emekçilerin de zorlu hayatlarını net bir dil ile gösteriyor bize. Tüm gün çok zorlu şartlar altında çalışan ama ücretlerini bile alamayan, ellerindeki bu tek iş imkânını kaybetmemek için ancak bir noktaya kadar direnebilen emekçilerin sert hayatını tüm acımasızlığı ile sergiliyor film. Alcevedo’nun senaryosunun en temel başarılarından biri bu sertliği sergilerken araya insanî duyguları katabilmiş olması. Sert bir hayatın içinde ne olursa olsun duyguların da hayat bulmaya çalıştığını hüzünlü bir şekilde gösteriyor bize hikâye. Bu başarıdan belki daha da önemli olansa, filmin hikâyenin bireysel ve toplumsal boyutlarını çarpıcı bir sadeliğe sahip olan içerikte buluşturabilmesi. Bir yandan bir aile dramını (belki de trajedisini) izliyoruz, ama öte yandan bu hikâyenin şu ya da bu şekilde daha pek çoğu için de ortak olduğunu hissettiriyor bize film.

Evin gelini rolündeki Marleyda Soto dışında -ki onun da sadece iki film tecrübesi var daha önce- ailenin diğer bireylerini oynayan tüm oyuncular (Haimer Leal, Hilda Ruiz, Edison Raigosa ve küçük oyuncu José felipe Cárdenas) amatör oyuncuların doğru bir hikâye ve doğru bir yönetmenlikle nasıl etkileyici olabileceğini gösteriyorlar bize ve Soto da “tecrübesi” ile öne çıkıyor. Onların parçası olduğu yalınlığın ve sadeliğin gerçekçilikle sürekli olarak el ele yürüdüğü hikâyeyi doğru bir kamera kullanımı ile anlatmış Alcevedo. Çoğu tek planla ve bunların da önemli bir kısmı sabit kamera ile çekilmiş sahneleri tercih etmiş yönetmen ve kameranın hareket ettiği durumlarda da yavaş ve zarif kaydırmalar kullanmış bir şova girişmeden. Rüya sahnesini bile hemen hemen aynı biçimselliği koruyarak çekmiş yönetmen ve adeta klasik dönem resimlerini çağrıştıran ve karakterlerin hastanın yatağının etrafında göründüğü o kısa sahnede bile yapay bir görüntü sergilememeyi başarmış.

Anlattığı gerçekçi trajediye rağmen umudu ve “yaşamın güzelliği”ni de hikâyesine katmayı başarmış film. Dedenin torununa kuşları ötüş şekillerine göre tanıttığı veya uçurtma uçurmayı öğrettiği sahneler örneğin, yaşamın bir şekilde sürdüğünü ve süreceğini söylüyor bize tüm o sertliğin içinde. Terk etme, terk edememe, geri dönme, affetme, dayanışma vs. ile sürüp gidiyor hayat bir şekilde ve hikâye tüm bunları hep koruduğu bir samimiyet ile anlatıyor bize. Üstelik hem içeriden bir bakış üretiyor olan bitene hem de “tarafsız” duruşunu koruyabileceği bir mesafeden bakış getiriyor önümüze. Arada çalınan bir aşk şarkısı dışında orijinal bir müzik kullanmamış yönetmen ve karakterlerini “oldukları” gibi, herhangi bir süse ve vurguya ihtiyaç duymadan getirmiş karşımıza.

Tıpkı yönetmen Acevedo gibi ilk kez bir sinema filmi çeken Mateo Guzmán’ın görüntülerinin de dikkat çektiği filmin belki de tüm derdini özetleyen bir sahnesi var. Toprak yolda torunu ile yürüyen adamın arkalarından gelen tırın neden olduğu toz topraktan torununu ve elindeki dondurmasını korumaya çalıştığı bu sahne hem sürdürülen yaşamın zorluğunu hem de “aile olmanın güzelliği”ni anlatan etkileyici bir kısa an. Acevedo adına başarılı bir ilk film bu ve gerçek sinemanın ihtiyaç duyduğu asıl şeyin sıradan insanlar ve onların hikâyeleri olduğunu hatırlatması ile de önem taşıyor ayrıca.

(“Land and Shade” – “Toprağın Gölgesi”)