Trash – Stephen Daldry (2014)

trash“Hayır, o yakında oturuyor. Uzakta oturan biziz!”

Çöpten satabilecekleri bir şey ararken buldukları cüzdanın peşine polis de düşünce başları derde giren üç çocuğun hikâyesi.

Stephen Daldry’in yönettiği (ve Christian Duurvoort’un “co-director” olarak çalıştığı) bir Brezilya – İngiltere ortak yapımı. Andy Mulligan’ın aynı adlı romanından uyarlanan filmin senaryosunu yazan Richard Curtis romanda adı belirtilmeyen ülkeyi Brezilya olarak belirlemiş ve hayatlarını büyük bir çöp toplama alanında satabilecekleri bir şey arayarak geçiren üç çocuğun hikâyesini getirmiş karşımıza. Hızlı bir kurgu, dinamik bir anlatım, sergilenen yoksulluk manzaraları, yozlaşmanın egemen olduğu bir ülkeden manzaralar ve üç genç oyuncunun başarılı performansları filme çekicilik katıyorlar kesinlikle ve ilgi ile izleniyor film. Ne var ki finalinin de altını çizdiği gibi gereğinden fazla yumuşak/tatlı bir havası var filmin ve pek çok eleştirmenin de vurguladığı gibi bu bakımdan “Slumdog Millionaire – Milyoner” ile benzerlikler taşıyor. Filmin popüler sinemanın karakteristik özelliklerinden pek ayrılmaması da çok olumlu bir puan değil ama yine de filmin biraz zorlama da olsa “devrimci” bir havadan esintiler getirmesi, devletin organlarının çürümüşlüğünü ve iktidarın gücünü korumak için gidebileceği nokta için bir sınır olmadığını çekinmeden göstermesi ve aksiyon ile gereğinden fazla karışmış olsa da trajik hayatları karşımıza getirmesi ile ilgiyi hak ettiğini söyleyebiliriz rahatlıkla.

Çalınan yüklü miktarda para, içinde çok önemli bilgilerin olduğu bir defter ve tüm bunlara giden yolu açan bir cüzdan. Film bu cüzdanı tesadüfen bulan bir çocuk ve iki arkadaşının önce içindeki paranın sevincini yaşamasını ama sonra tüm bir polis örgütünün peşine düşmesi nedeni ile cüzdanın taşıdığı sırrı “doğru olduğuna inandıkları için” çözmeye karar vermeleri sonucu başlarına gelenleri anlatıyor bize. Bir politikacının kirli işleridir bu sırlar ve sadece onun değil ülkenin pek çok kurumunun da başını yakacak türden bilgilerin ele geçmemesi için tüm polis örgütü ayağa kalkar adeta. Film bunları anlatırken iki sıkıntı yaşıyor temel olarak: Asıl olarak -onlar için sert öğeleri olsa da- çocukluktan gençliğe yeni geçenler için yazılmış bir romanı yetişkinler için bir filme dönüştürme çabasının yarattığı zorluklar ve konunun sosyal ve politik önemini zaman zaman aksiyonun gölgesinde bırakmak. Bu iki sıkıntı filmi üç çocuğun bir parça sert macerası konumuna sokuyor zaman zaman ki bu da filmi zayıflatıyor elbette. Romanın yazarı Mulligan’ın gönüllü olarak çalıştığı ve aralarında Brezilya’nın da bulunduğu ülkelerde tanık olduğu yoksulluk ve trajedilerin, ve sokaklardaki sert hayatının izlerinin sindiği filmin bu kusurlarına karşılık çekici yönleri de var elbette.

Çöp boşaltma alanından bölge insanlarının yaşam mekanlarına, Rio de Janerio’nun çatılarından hapishaneye tüm setler üç çocuğun yaşadığı zorlu hayatın ne anlama geldiğini bize hiç yumuşatmadan gösteriyor ki çok doğru bir seçim olmuş bu filme kattığı gerçekçilik duygusu nedeni ile (sıkıntı, bu mekanlarda çocuklar bir maceranın içinden geçerken müziklerle, hızlı kurgu vs. ile hikâyenin gençler için bir macera filmine dönüşerek yumuşaması zaman zaman). Bu trajik hayatları gösterirken bize yönetmen Daldry, üçü de ilk kez bir sinema filminde rol alan oyuncularını da gerçekten başarı ile kullanıyor. Rickson Tevez (Raphael rolünde), Eduardo Luis (Gardo) ve Gabriel Weinstein (Jun-Jun) kendi hayatlarını oynar kadar rahatlar ve filmin fiziksel beceri isteyen sahnelerinde de dramatik anlarında olduğu kadar başarılı olarak kesinlikle göz dolduruyorlar. Daldry daha sonra ne olduğunu anlayacağımız sahnelerde bu üç oyuncuyu zaman zaman doğrudan kameraya/seyirciye doğru konuşturarak da akıllıca bir iş yapmış. Üç oyuncunun bu sahnelerdeki doğallığı ve samimiyeti bize de geçiyor ve hikâyeyi çekici kılmaya yardımcı oluyor. Film bu üç karakteri ne yazık ki her zaman doğru bir sahnenin içine yerleştirememiş görünüyor, çoğunlukla da senaryodan kaynaklanan nedenlerle. Örneğin politikacının evindeki bir çalışanın çocuklara hikâyenin başında neler olduğunu anlatmasındaki rahatlık sadece “aynı sınıf”a mensup olmaları ile açıklanabilecek bir durum değil ve senaryo açısından da kolaya kaçmak gibi görünüyor. Yine bu üç çocuğun bir şifreyi çözebilmek için ihtiyaç duydukları İncil’i para karşılığı satın alma planlarındaki her aşamanın aksaması ve buradan filmin mizaha da kayması -her ne kadar iyi çekilmiş ve oynanmış bir sahne olsa da- işte filme o gereksiz yumuşaklık katan sahnelerden birine dönüşüyor sonuçta.

Finaldeki “servetin paylaşılması” görüntüleri, “İnsanlar sokaklara döküldüğü gün, inanın bana, bizi kimse durduramaz” cümlesi ve üç çocuğun sıkılı yumruklarını havaya kaldırdığı sahne filme bir “devrim” havası katmıyor değil açıkçası ve çocuklardan biri de “kendi küçük devrimlerini” yapmaktan söz ederek bu havanın altını çiziyor. Martin Sheen ve Rooney Mara’nın canlandırdıkları rahip ve gönüllü karakterleri mesaj verme kaygısının uzantıları gibi durduklarından filme bir şey katmazken, bir çocuğa şiddet kullanıldığı sahnede müziğin kullanım şekli de filmin kendisini aksiyona gereğinden fazla teslim ettiğinin anlarından biri olarak dikkat çekiyor. Keşke tüm bunları ticarî havadan uzaklaşıp anlatsaymış film ve tüm o yoksulluk zaman zaman bir aksiyona eşlik eden şıklığa dönüşmeseymiş demek gerekiyor burada. Yine de ilgiyi hak eden ve modern dünyanın yoksulları ile egemen sistemlerin nasıl tam zıt yönde durduklarını göstermesi ile dikkat çeken bir film bu.

(“Umut Kırıntıları” – “Trash:A Esperança Vem do Lixo”)

Derya Gülü – Süreyya Duru (1979)

derya-gulu“Bir kayıkta bir çift kürek düşün, biri ötekinden kısa. Yol alır mı? Biz öyleydik onunla”

Ege kıyılarındaki bir kasabada yaşlı bir balıkçı, onunla istemeyerek evlenmiş genç karısı ve yanlarında çalışan genç bir adam arasındaki ilişkilerin hikâyesi.

Necati Cumalı’nın aynı adlı oyunundan Süreyya Duru ve Suphi Tekniker’in senaryosu ile sinemaya uyarlanan ve Duru’nun yönettiği bir film. Sinemamızın krizde olduğu bir dönemde çekilen ve dönemin “moda”sına uygun olarak erotizme de göz kırpan film Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde İhsan Yüce ve Meral Orhonsay ile oyuncu ödüllerini alırken, Nedim Otyam’ın müzik çalışması ve -her ne kadar jenerikte Ali Uğur’un da adı geçmiş olsa da- Salih Dikişçi’nin görüntüleri ile de Altın Portakal’ın sahibi olmuştu. Film oldukça iyi niyetle yola çıkılarak çekilen ama temel olarak senaryosundan kaynaklanan nedenlerle sık sık da aksayan bir çalışma. Kısıtlı bir mekanda ve temel olarak üç kişi arasında geçen hikâyeye çok daha uygun olabilecek yoğun bir psikolojik inceleme yerine daha klasik bir sinema dili kullanılması da filme çok yaramamış görünüyor. Yine de ödüllü iki oyuncusunun kariyerlerinin geneli ile kıyaslandığında hayli farklı tonlarda sergiledikleri oyunculukları, tam anlamı ile -ne yazık ki- başarılamamış olsa da filmin bir “üçüncü sayfa” hikâyesi anlatması ve Duru’nun -yine ne yazık ki- hayli kısıtlı tuttuğu geleneksel sinemadan uzaklaşma çabaları ile ilgiyi hak eden bir film bu.

Necati Cumalı’nın oyunu sinemaya ilk kez 1973 yılında Nuri Akıncı’nın senaryosu ve yönetmenliği ile uyarlanmış. “Balıkçı Kız” adı ile de bilinen bu filmden altı yıl sonra bu kez Süreyya Duru ele almış konuyu. Filmin çekildiği 1979 yılı Türkiye sinemasının zor yıllarından biri (Giovanni Scognamillo’nun “Türk Sinema Tarihi” adlı incelemesinde belirttiği üzere o yıl çekilen toplam 195 filmin 131’i “seks” ve 19’u da türkücü filmi olmuş) ve ülkenin içinde bulunduğu “anarşik” kargaşa da toplumun hayli zor bir süreçten geçmesine neden oluyordu o sıralarda. İşte böyle bir dönemde, daha çok gerçekçi toplumsal filmleri ile tanınan Süreyya Duru bu kez daha bireysel görünen bir hikâyeye el atmış bu film ile. Temel olarak bir aşk üçgeni var karşımızda: Genç ve tatminsizlikler içinde yaşayan bir kadın, onun kendisinden hayli yaşlı ve çok fazla içen kocası ve balıkçı kocanın yanına çalışmak için gelen genç bir erkek bu üçgenin kenarlarını oluşturuyor. Bu karakterlerden ortaya nasıl bir hikâye çıkacağını tahmin etmek kolay belki ve bu yüzden de filmin sinemasal öğelerinin ortalamadan güçlü olması gerekiyor ortaya başarılı bir film çıkabilmesi için. Ne var ki hem senaryosu hem sineması ile aksıyor film. Oyunda olmayan iki karakterin (kadına onunla olan sınıf farklarını koruyarak akıl veren, onun erkeğe boyun eğmesini eleştiren, kadın özgürlüğünden dem vuran iki zengin kadın) filme neden eklendiğini anlamak mümkün ama onların yer aldığı tüm sahneler ve o sahnelerdeki diyaloglar çok zorlama olmuş. Bu karakterlerden özellikle genç olanını sınıfsal açıdan ele alarak eleştirisinin hedefi yapmak istemiş Duru ama o derece yapay bir karakter ki bu genç kadın, hedefine ulaşamamış. Benzer şekilde yaşlı balıkçının kurulmak istenen bir kooperatife soğuk baktığı kahvehane sahnesi de Duru’nun önceki filmlerindeki gibi bir toplumsal meseleyi filme sokmak amacı ile yazılmış gibi duran ve hikâyenin geneli içinde kendisine uyumlu yer bulamayan bir bölüm olarak kalmış sadece.

Senaryonun başka sıkıntıları da var: Meral Orhonsay’ın canlandırdığı genç kadın ile Bulut Aras’ın oynadığı genç adam arasındaki ilişkinin inişli çıkışlı hali bir türlü ikna edici olamıyor ve bunun da esas sebebi hızlı akması filmin ve olan biteni anlamlandırmaya fırsat bulamamamız. Evet, filmin süresi kısa ama bu sorunun nedeni süre değil kesinlikle; daha doğru bir senaryo ile çok daha iyi anlatılabilirmiş karakterlerin tereddütleri, hırsları, korkuları ve tutkuları. Senaryonun bu problemi özellikle oyunculardan ikisini olumsuz anlamda etkilemiş: Orhonsay ve Aras. Karakterlerinin davranışlarını ve tepkilerini inandırıcı kılmakta zorlanıyorlar sık sık ve bu zor sınavdan Orhonsay güç de olsa geçmeyi başarırken Aras bir türlü inandırıcı bir karakter çıkaramıyor karşımıza. Meral Orhonsay, içinde bulunduğu ve şiddetle mutsuz olduğu hayattan kurtulmanın tek yolu olarak gördüğü genç adamı baştan çıkartmak, kışkırtmak ve yalvarmak arasında gidip gelen karakterini senaryonun tüm problemlerine rağmen kabalıktan sıyrılarak karşımıza getirmeyi başarıyor. Filmin erotizme göz kırpan anlarında da dürüst ve inandırıcı olmayı başaran oyuncu sinemamızın kadın yıldızlarının pek bulaşmadığı türden ve daha sonraları Müjde Ar’ın cesareti ile sergilenme olanağı bulan bir karakteri seyirci için ilginç kılma işinin üstesinden geliyor özetle. Bulut Aras ise duygusuz bir oyundan Yeşilçam usulü vurgulu bir duygusallığa uzanan bir aralıkta gidip geliyor performansı ile ve aksıyor sonuç olarak. Onun karakterini ilk sahnelerinde daracık beyaz pantolonu ve daha sonra da sık sık üstü çıplak olarak gösteren Duru’nun sinemamızın en azından o tarihe kadar pek de sık yapmadığı bir şekilde bir erkek karakteri fiziksel çekiciliği ile sergileme tercihini, hikâyesinin tam da bunu gerektirmiş olması nedeni ile takdir etmek gerekiyor. Filmin Orhonsay gibi ödüllü bir diğer oyuncusu olan İhsan Yüce ise Yeşilçam’ın onlarca filmde kendisini kıstırdığı kalıplardan sıyrılabilmiş olmanın verdiği özgüvenle de olsa gerek yine zor bir rolün üstesinden kolaylıkla geliyor ve ödülü hak ettiğini gösteriyor bize.

Nedim Otyam’ın çok sesli müziğe uyarlanmış türküleri andıran müzik çalışması bu anlamda özgünlüğü ile dikkat çekerken, Orhonsay’ın bu müzik eşliğindeki ve, Karadeniz esintili ve modern havalı dansı ise filmin ilginç ve görmeye değer yanlarından biri olurken, müziğin “modern” havasının ele aldığı üç karaktere pek uymadığını söylemek gerekiyor. Daha doğrudan yerel olan bir müzik yakışırdı bu sahneye açıkçası. Dublajında göze batan sorunları da olan film yoğun bir psikolojik inceleme olmayı denememesinin de kurbanı olmuş. Oysa hikâye gazetelerin üçüncü sayfalarına yakışan türden içeriği ile bu topluma çok uygun ve Zeki Demirkubuz’un “Masumiyet” veya “Üçüncü Sayfa” gibi filmlerindekine benzer bir bakış ile çok daha farklı yerlere gidebilirmiş.

The Sting – George Roy Hill (1973)

the-sting“İntikam almak aptallara göre; 30 yıldır dolandırıcıyım, hiç intikam almadım”

Ortağını öldüren çete liderinden intikam almak isteyen bir küçük dolandırıcının işinin ustası bir başka dolandırıcı ile yaptığı işbirliğinin hikâyesi.

George Roy Hill, iki büyük yıldız oyuncu Paul Newman ve Robert Redford’u bir araya getiren 1969 tarihli “Butch Cassidy and the Sundance Kid – Sonsuz Ölüm” filminden dört yıl sonra onlarla tekrar bir işbirliğine girmiş ve ortaya aralarında En İyi Film ve Yönetmen ödüllerinin de olduğu yedi Oscar alan (ilk film de dört Oscar kazanmıştı) ve bugün elbette artık bir klasik olarak kabul gören bir eser çıkmıştı. David S. Ward’ın orijinal senaryosundan yola çıkan film dört temel cazibe kaynağına sahip: Hikâyesinin zekice yazılmış olması, Newman ve Redford ikilisinin varlığı ve aralarındaki mükemmel uyum, set ve kostüm tasarımlarının başarısı ve yönetmen Hill’in hikâyeyi mizahı, dinamizmi, zarafeti yerinde bir sıcaklığı olan bir sinema dili ile anlatması. Finaldeki sürprizi ve sonuçta yasadışı işler yapan iki kişi olan baş karakterlerinin akıbetini içtenlikle merak etmenizi sağlaması ile de önemli olan film, o tarihten sonra çekilen onca benzerinden sonra bugün belki o denli zekî veya büyük görünmüyor ve hatta bir parça eskimiş de duruyor olabilir ama bunlar filmin değerini düşürmüyor. Görülmesi gerekli bir klasik bu.

Charley ve Fred Gondorf adlarını taşıyan iki kardeşin gerçek maceralarından esinlendiği söylenen hikâyenin eğlenceli olduğunu belirtmek gerekiyor öncelikle. Robert Shaw’ın keyifli biçimde canlandırdığı çete reisinin içine çekileceği tuzağın hazırlıkları ve tüm oyun aşaması eğlenceli bir dille anlatılıyor bize ve hafif bir mizah bu suç filminin çekiciliğini artırıyor kesinlikle. Hikâye, “kahraman”ı olan iki suçlunun yaşadıklarını anlatıyor bize ve onların karşısına bir başka suçluyu koyuyor; böyle bakınca da aslında bir masum yok filmde. Ne var ki hikâye öyle ilerliyor ve, Newman ve Redford ikilisi o denli samimi olarak oynuyorlar ki karakterlerini, onların suçlu olduklarını unutuyorsunuz bir süre sonra. Tıpkı dört yıl önceki birlikteliklerinde olduğu gibi ikili yine karakterlerine “aşık” olmasını sağlıyorlar seyircilerin ve kendi taraflarına çekiyorlar onları. Oynadıkları zekî oyun, bu oyunun hazırlık ve oynanma süreçleri doğru bir tempo ile (ne abartılı bir hız ne de sakin bir tempo bu ve tam da olması gerektiği gibi) karşımıza gelirken hem heyecanlandırmayı hem de eğlendirmeyi başaran, bunu yaparken de ne gereksiz sertiklere ne de ucuz erotizme başvuran bir anlatım tercihi çok doğru olmuş film için ve yönetmen George Roy Hill de filmin tüm öğelerini (teknik ve artistik) usta bir orkestra şefi gibi idare etmiş görünüyor aldığı ödülü hak ettiğini kanıtlayacak şekilde.

Hikâye 1936 yılında geçiyor olsa da, müzik olarak hem Scott Japlin’in 1900 ile 1910 arasında bestelediği eserler seçilmiş hem de bu müzikleri yeniden düzenleyen Marvin Hamlisch film için özgün besteler üretmiş. Soundtrack çalışmasının keyif kattığı film, Robert Redord’un oyuncu olarak Oscar’a aday olduğu tek film ve senaryo gereği burada Newman’ın önüne geçmiş görünüyor. Gerçekten güçlü bir oyun sergiliyor Redford ve karakterinin intikam arzusunu ve arada yaşadığı tedirginlikleri ve endişeleri çok iyi yanısıtıyor seyirciye. Çeteye karşı rol yaparken karakterini farklı bir vücut dili ile konuşturması ve yürütmesi akıllı ve etkileyici bir numara olmuş kesinlikle. Newman ise daha olgun olarak çizilmiş karakterini eğlenceli de olmayı başaran daha ekonomik ve doğru bir performansla sergilemiş. Evet, iki oyuncu da bireysel olarak hayli başarılı ama filme daha da büyük bir katkıyı aralarındaki uyum aracılığı ile yapıyorlar. Tüm ikili sahneleri, birbirleri ile konuştukları veya konuşmadan bakışarak anlaştıkları tüm sahneler görüntüye ancak gerçekten bir yıldızın yaşıyabileceği bir parıltı getiriyor ki etkilenmemek mümkün değil. Üstelik burada bir değil, iki yıldız birden var karşımızda!

Her ikisi de Oscar kazanan sanat yönetmenliği ve kostüm (bu dalda tam sekiz Oscar’ı olan Edith Head’e ait kostüm tasarımları) çalışmalarının titizliği ve göz alıcılığı filme değer katarken, gerek açılışta gerekse bölüm başlıkları ile birlikte ve ayrıca kapanışta gördüğümüz zarif çizimler de (Jaroslav Gebr çizmiş bu resimleri) benzer şekilde filmin görsel gücüne katkı sağlamış. On yıl sonra, 1983’te yine David S. Wards’ın senaryosu ama farklı yönetmen ve oyuncularla çekilen ve pek başarılı bulunmayan bir devam filmi de (“The Sting II”) olan bu klasik, finalde pek çok karakteri gibi seyircisini de şaşırtmayı başaran sürprizi ile de ilgi topluyor ve işte o “saf ve özenli” bir eğlenceyi sunan hâli ile kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Newman’ın sevgilisi rolünde başarılı bir oyun veren Eileen Brennan’ın yüzündeki ifadeden açılışta tanık olduğumuz sokaktaki evsizlerin görüntülerine dönemin kriz içindeki Amerikan hayatının trajedisine üstü örtülü göndermeleri olan, Robert Surtees’in sarı/kahverengi ağırlıklı görüntülerinin yarattığı sıcak ve nostaljik havası, hikâyesindeki boşlukları keyifle unutmanızı sağlayan samimiyeti ve, Newman ve Redford ikilisinin büyüsü ile görülmesi gerekli bir klasik bu özetle.

(“Belalılar”)

Goodbye Again – Anatole Litvak (1961)

goodbye-again“Bu sabah bir kadınla tanıştım: Sıcak, neşeli ve üzgün. Gözlerinde derin bir hüzün var”

40 yaşında dul bir Amerikalı kadın, kendisi gibi dul olan Fransız sevgilisi ve kadının hayatına giren 24 yaşında Amerikalı bir gencin Paris’te geçen hikâyesi.

Fransız yazar Françoise Sagan’ın “Aimez-Vous Brahms?” adlı romanından uyarlanan bir ABD – Fransa ortak yapımı. Senaryosu Samuel A. Taylor tarafından yazılan ve yönetmenliğini Anatole Litvak’ın üstlendiği filmde Ingrid Bergman, Yves Montand ve Anthony Perkins gibi üç güçlü oyuncu üstlenmişler başrolleri; karizmaları ve başarılı oyunculukları ile de filme damgalarını vurmuşlar. Sagan’ın romanında da olduğu gibi baş karakterlerden ikisi Amerikalı olsa da film hikâyesi ve atmosferi ile aslında bir “Fransız” olması ile öne çıkıyor ki bu çelişkili durum filmin kimi zayıflıklarının da açıklayıcısı aynı zamanda. Klasik sinemanın zaman zaman melodrama kayan romantik dramlarından biri olarak özellikle bu tür filmlerden hoşlananların kesinlikle görmesi gereken bir çalışma bu ve sinemanın asıl olarak odağına insanları alan bir hikâye anlattığında nasıl çekici olabileceğinin de kanıtı. Georges Auric imzalı çekici romantik müziğinin yanısıra Brahms’ın 3 ve 4 numaralı senfonilerinden de yararlanan filmin romandan kaynaklanan kadın bakışı da ayrıca önemli.

Evet, hikâyenin iki önemli karakteri Amerikalı ve yönetmen Hollywood dönemi öncesinde Avrupa’da da çalışmış olan ama temelde klasik Amerikan sinemasının önemli isimlerinden biri olarak tanınan Anatole Litvak olsa da bu film kesinlikle bir Fransız filmi. Hikâyesinin içeriği, kadının hikâyenin odak noktasındaki yeri ve Time dergisindeki eleştiride belirtildiği gibi “restoranlarda ve araba içinde geçen tüm sahneleri” filme tam bir Fransız atmosferi katıyor. Hatta finalde kadının ve ona aşık olan genç adamın “kaybedenler” tarafında, adamın ise “kazananlar” tarafında olmasını da onun “kendi evinde” oynamasına bağlamak mümkün. Bu siyah-beyaz klasik özellikle Paris’i orada yaşayanları ile birlikte 1960’ların “caz” havasına uygun bir biçimde kullanıyor ve ortalama bir Amerikan filminde karşımıza çıkacak ve rahatsız edecek bir durumdan da ustalıkla sakınıyor: Film Paris’e bir turist gözü ile bakmıyor onca dış sahnesine rağmen ve hikâyesini bu bağlamda bakınca yerel bir gözden anlatıyor bize. Anthony Perkins’in sevgilisi ile buluşma zamanını beklerken arabası ile Paris’te dolanıp durduğu sahne örneğin, asla Paris bulvarlarında gezintiye çıkarmıyor bizi; sadece bu karakterin mutlu ve coşkulu çocuksuluğuna ortak ediyor bizi ve şehirin herhangi bir öğesini vurgulamadan onunla birlikte başıboş bir tatlı serseri gibi dolaştırıyor bizi sadece. Bu açıdan filmin düzeyini yükselten bir doğru tercihte bulunmuş görünen filmin temel kusuru (belki de eksikliği demek daha doğru) filmin mizansenine sızmış olan Amerikan havası. Anatole Litvak kimi sahnelerde gösterdiği uçarı havayı tüm filme yay(a)mamış ve bu nedenle bir fırsatı da kaçırmış aslında. Yukarıda sözü edilen araba ile dolaşma sahnesinden kadının sevgilisi ile ilk tartıştığı sahneye kadar kimi örnekleri olan bu farklı hava filme bir Fransız veya daha genel söylersek bir Avrupalı yönetmenin katabileceği kadar çok olmamış ne yazık ki. Filmin kimi sahneleri tam da bu nedenle gereğinden fazla Amerikalı atmosferi ile yeterince güçlü olamamış görünüyor.

Kadın ve adam beş yıldır birliktedir ve kadın adamın tüm çapkınlıklarının da farkındadır; evlenmeyi beklemediğini söylese de sevdiği bu adamla ilişkisinin kalıcı olmasını arzu etmektedir aslında. İşte bu sırada karşısına çıkan bir başka adam gençliği, enerjisi, sevecenliği, tutkusu ve gösterdiği ilgi ile onu kendisine çekmeyi başarır. Adamın çapkınlıkları sessizce sineye çekilirken, kadının bu ilişkisinin üç karakterin de hayatını tümden etkilemesi ve kadının kendinden genç bir erkekle birlikte olmasının dedikodulara neden olması toplumun ikiyüzlülüğünü gösteriyor bize ve bu açıdan bakınca da kadının -ne yazık ki- gerçekçi finaline rağmen bu sona kadarki tutumu ve kararları açısından bir feminist yanı olduğunu da söylemek mümkün hikâyenin. Litvak, Yves Montand’ın karakterinin kadınlara düşkünlüğünü ve bu konudaki rahatlığını daha ilk sahneden başlayarak tüm film boyunca gösteriyor bize özellikle ve bununla erkek ile kadının ilişkiler konusunda nasıl farklı kalıplarla değerlendirildiğini vurguluyor. Kadının genç sevgilisi sorumluluk almaktan, çalışmaktan hoşlanmayan ve yaşına göre bile büyümemiş görünen bir karakter ve hikâyedeki yeri sanki daha çok kadının kendisini sorgulamasına yarıyor gibi. Genç adamın kadına söyledikleri (“Sevmek? Ben de annemi seviyorum, eski arabamı, bakıcımı… Onu sevdiğini söylüyorsun ama yalnızsın, pazar günlerini yalnız geçiriyorsun, yalnız yemek yiyorsun.. hangi sıklıkta yalnız uyuyorsun?”) kadını harekete geçiriyor bir bakıma ama kadının gücünün önyargılara ve alışkanlıklara karşı ne kadar dayanıklı olacağı konusunda da bizde alttan alta hep bir kuşku uyandırmayı başarıyor senaryo. Film açılışına çok benzeyen bir kapanış ile sonlanırken kadının yazgısının onun bireysel hikâyesi olmaktan çok tüm kadınlara ait olduğunu söylüyor bize.

Ve üç yıldız, üç güçlü oyuncu. Montand oldukça sade ama doğal ve gerçekçi bir oyunla canlandırmış karakterini. Bergman ise hikâyenin onun etrafında dönmesini sağlayan senaryonun da yardımı ile mutluluktan hüzne kuşkudan coşkuya gidip gelen kadını çarpıcı bir güçle getirmiş karşımıza ve klasik oyunculuğun kimi zaman ne muhteşem olduğunu hatırlatıyor bir kez daha. Filmin oyunculuk açısından öne çıkan ismi ise sanki Anthony Perkins olmuş: Aslında zor bir rol ve oyuncunun bir önceki rolünün Alfred Hitchcock’un “Psycho – Sapık” filmindeki “sapık” olduğunu düşünürsek buradaki çocuksuluğa bu derece rahat bürünebilmiş olması gerçekten şaşırtıyor seyredeni. Litvak’ın keşke bir parça daha uzun tutsaydı demekten kendinizi alamayacağınız “yağmur altında bekleme” sahnesi Perkins’in yüz ifadesi ile çok daha güçlü olmuş kesinlikle. Küsen, hüzünden bir anda çılgın bir coşkuya geçen “manik depresif” karakterin ruh haline o denli başarı ile girmiş ki Perkins, kendisine “aşık ediyor” seyredeni ve yanına çekiyor kesinlikle.

Duyguların depreştiği “dörtlü” dans sahnesi gibi anlarını da düşününce filmin neden ABD’de o denli ilgi görmeyip olumlu eleştirileri genellikle Avrupa’da aldığını anlamak mümkün. Anlaşılan Amerikan halkı hikâyeyi bir parça cüretkâr bulmuş ama elli beş yıl sonra bugün filme bakınca eksik kaldığı yönünün de cüretkârlığında yeterince ileri gitmemiş olmaması görünüyor. Burada asıl olarak hikâyenin değil, yönetmenliğin yeterince cüretkâr olmamasından söz ediyorum. Daha Avrupalı, daha yenilikçi olmalıymış sinema dili kesinlikle. Yine de Douglas Sirk’ün filmlerinin havasından esinlenen ama onlar kadar melodramatik olmayan (belki de olmalıydı diye düşünmek mümkün) filmde genç adamın annesi rolündeki Jessie Royce Landis’in de sağlam bir yardımcı oyunculuk sergilediğini söylemeyi atlamamak gerekiyor. Genç sevgilisine ağlayarak yaşlı olduğunu söyleyen, ayna karşısında makyajını temizlerken yaşlandığını düşünen Bergman’ı ve elbette göründüğü her kare ile Perkins’i izleme fırsatı veren film bugün bir parça eskimiş görünebilir ama görülmesinde yarar var kesinlikle.

(“Aimez-Vous Brahms?” – “Brahms’ı Sever misiniz?”)