The Yellow Handkerchief – Udayan Prasad (2008)

The Yellow Handkerchief“Mektupta, beni görmek istiyorsa tekneye o sarı yelkeni asmasını ve uğrayıp yelkenin orada olup olmadığına bakacağımı yazdım. Orada değilse çekip gideceğimi ve bir daha onu rahatsız etmeyeceğimi söyledim”

Bir adam, genç bir erkek ve genç bir kadının birlikte çıktıkları ve onları dönüştüren yolculuğun hikâyesi.

Amerikan sinemasından “bağımsız” bir yapım. Amerikalı gazeteci Pete Hamill’in 1971’de New York Post gazetesi için yazdığı bir köşe yazısı dizisi 1977’de Japon Yönetmen Yoji Yamada’nın “Shiawase No Kiiroi Hankachi” adlı filmine esin kaynağı olmuş ve 2008 yılında yine bu diziden yola çıkarak Erin Dignam’ın yazdığı senaryodan Udayan Prasad bu filmi çekmiş. Hamill’in yazısının da bir halk hikâyesinden yola çıktığını söyleyelim bu arada. Finali ile göz yaşartması garanti olan film Amerika’da kısıtlı bir dağıtım imkânı bulabilmiş ve gişe geliri de oldukça düşük kalmış. William Hurt, Maria Bello ve sonradan birer yıldız olan Kristen Stewart ve Eddie Redmayne’ın varlıklarının değer kattığı ama özellikle Redmayne’in mükemmel bir performans gösterdiği film kameranın arkasında yer alan Chris Menges’ın görüntüleri, Eef Barzelay ile Jack Livesay imzalı müzikleri ile de ilgi çekebilir. Buna karşılık filmin bağımsız sinema ile ticari sinema arasında kalmış görünen dili ve senaryonun kimi problemleri filmi sıradanlaştırıyor sık sık.

Bir kavga sırasında istemeden birinin ölümüne neden olduğu için altı yıl kaldığı cezaevinden tahliye olan bir adamın ayrı düştüğü sevgilisine doğru yapmaya karar verdiği ama tereddütlerle dolu yolculuğunda tesadüfen karşısına çıkan ve birbirlerini tanımayan genç bir erkek ve bir kadınla birlikte yaşadıklarını anlatıyor film. Adamın sevgilisi ile geçmişte yaşadıklarını geriye dönüşlerle gösteren filmin hikâyesinin özellikle kahramanlarının yolculuk boyunca yaşayacakları ve geçirecekleri değişimler açısından hemen hep tahmin edilebilir yolları tercih etmesi filmin problemlerinden biri olarak kendini gösteriyor öncelikle. Abartmadan kullandığı duygusallığı -her ne kadar finalde bu konuda epey taviz vermiş olsa da, seyircinin arzu ettiğine kavuşması bu tavizi affedilebilir kılıyor bir parça- ve karakterlerini bağımsız filmlere yakışır bir şekilde “sıradan” insanlardan seçmiş olması, bu tahmin edilebilirliğin olumsuz etkisini bir parça dengeliyor belki ama filmin bir televizyon filmi havasından yeterince kurtulamaması yine de sık sık hissettiriyor kendisini. Filmin bütününe bakıldığında geçmiş ile bugünü belki özel bir başarı göstermeden ama aksamadan ve dengeli bir şekilde aktarmayı beceren senaryonun kimi sahnelerdeki tekdüzeliği ise hayli şaşırtıcı. İki gencin, sevgilisi ile yaşadıklarını merak etmeleri üzerine adamın onlara olan biteni anlatmaya soyunduğu sahne örneğin oldukça monoton ve sinemasal açıdan da başarılamamış bir görüntü taşıyor kesinlikle. Hele hikâyenin sonunda adamın iki gence hayat dersi vermeye soyunması bir bağımsız filmden çok televizyon için çekilmiş bir aile filmine yakışır içeriği ile oldukça eğreti duruyor. Bu ciddi problemlerine karşın senaryo başka bir şeyi çok iyi başarıyor: Adamın iki genci tanıması, sıkıntılarını hissetmesi ve mutluluklarına giden yolu ince müdahalelerle görmelerini sağlaması hayli ince ve sakin bir şekilde sergileniyor. Bu başarısını o yapay “hayat dersi” sahnesi ile bozması yönetmen ve senarist adına elbette doğru bir seçim olmamış.

Usta oyuncu William Hurt’un varlığı ile filmi zenginleştirdiğini söyleyebiliriz rahatlıkla ama performansı bir parça düz bu filmde. Maria Bello senaryonun izin verdiği ölçüde üzerine düşeni yapıyor ve Kristen Stewart da gençliğini ve çekiciliğini hiç aksamadan karakterinin hizmetine vermeyi başarıyor. Oyunculuk açısından filmin yıldızı ise kesinlikle Eddie Redmayne: Sanatçı karakterini hem fiziksel hem ruhsal açıdan çok iyi kavramış ve oynaması zor olan bir rolü en ufak bir yapaylık tuzağına bile düşmeden canlandırmayı başarmış. 2015 yılında aday olduğu Oscar ödülünü 2016’da kazanan oyuncunun buradaki performansı sonraki yıllarda kazanacağı ödüllerin adeta habercisi ve kendisi de filmin en önemli kozu belki de.

Film mekan olarak Hollywood usülü gösterişli ve zengin yerlerden kaçınması ve karakterlerini ait oldukları sınıfın kodları içinde göstermesi ile bir bağımsız filme yakışanı yapıyor. Görüntüye sık sık giren ve yolculukları boyunca üç karakterin sığınma alanlarına dönüşen terk edilmiş mekanlar ve hikâyenin 2005 yılında ABD’de büyük bir yıkıma ve ölümlere neden olan Katrina Kasırgası’nın hemen sonrasında geçmesi nedeni ile tanık olduğumuz yıkım filme hüzünlü bir yoksulluk katıyor ki hikâyenin tonuna yakışıyor bu yoksulluk ve filmin gerçekçiliğine katkı sağlıyor. Görüntü yönetmeni Chris Menges’in bu yoksulluğu sömürmeden kullanması ve mesaj vermenin peşine düşmemesi, yönetmen Prasad’ın da karakterlerini tanımamıza ve onları anlamamıza imkân veren bir tempoyu tercih etmesi gibi artıları da olan film duygusal seyircilerin finalde ellerinde bir mendil bulundurmasının şart olduğu bir çalışma. Sinema açısından çok da özel bir yanı olmayan ve hikâyesi ile şaşırtamayan çalışma özellikle duygusal ve hayat dersi veren filmlere düşkünler için çekici olabilecek bir eser yine de.

(“Sarı Mendil”)

1001 Gram – Bent Hamer (2014)

1001 gram“Hayatın en ağır yükü, taşıyacak hiçbir şeyinin olmamasıdır”

Ağırlık ve ölçü sistemlerinde uzman Norveçli bir bilim kadınının hayatın ve aşkın ağırlığını bulmasının hikâyesi.

Norveçli sinemacı Bent Hamer’in yazıp yönettiği ve Norveç – Almanya ortak yapımı olarak çekilen bir film. Hamer’in “alçak sesli” sinemasının ve bu sinemanın hafif acı ve alçak gönüllü mizahının tüm izlerini taşıyan çalışma, hiçbir anında sesini yükseltmemesi, diyalogları ekonomik olarak kullanması ve kadının uzmanı olduğu alanı onun hikâyesine akıllıca yerleştirmesi ile dikkat çekiyor. Hamer’in biçimsel olarak da yalın ve hikâyesinin derdine çok uygun düşen bir mizansen anlayışına sahip olduğu filmin belki en önemli problemi yeterince bir şey olmaması (hatta ortalama bir seyirci için hiçbir şey olmaması) olarak gösterilebilir ama eylemselden çok düşünsel bir film bu ve bundan hoşlananlar için görülmesi gerekli bir çalışma.

John Erik Kaada’nın imzasını taşıyan ve bir gerilim havasını seyirciye geçiren müziğin eşliğinde açılan film, sonrasında bize bilinen anlamda bir gerilim hikâyesi anlatmıyor; evet bir, hatta iki gerilim öğesi var filmin ama bunlar aşina olduklarımızdan oldukça farklılar. Gerilim öğelerinin ilki tam da Bent Hamer’den beklenecek biçimde mesafeli bir mizah ile anlatılan Norveç’in “Ulusal 1 Kiloluk”unun akıbeti ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelip kendi ülkelerinin standart bir kiloluklarını Fransa’da bir araya getiren bilim insanlarının yarattığı komik ve tuhaf durum. İkincisi ise kadının Fransa’da tanıştığı bilim adamı ile arasındaki ilişkinin akıbeti ve bu ilişkinin onu değiştirip değiştirmeyeceği. Film bunları deyim yerindeyse, “gözlemsel bir mizah” ile aktarıyor bize. Bir başka ifade ile, tuhaf/komik anları gösteriyor ama bu anlara hep belli bir uzaklıktan bakıyor ve mizahın/tuhaflığın altını çizmiyor hiçbir zaman. Bu da tam Hamer’den beklenecek soğuk ama tuhaf bir çekiciliği olan mizah yaratıyor ki Hamer’i tanıyanların rahatlıkla tahmin edebileceği keyifli sahneler demek oluyor bu da. Yüksek iki binanın arasında ve yan yana iki insanın duramayacağı bir alanda sigara içenler, yağmurlu bir havada ellerindeki mavi şemsiyelerle ülkelerinin “kilo prototipleri”ni taşıyan bilimciler, kilitli kasalar altında tutulan uluslararası standart kilo ölçeğinin adeta bir kutsal emanet gibi ziyarete açılması, havaalanındaki arama sahnesi veya kadının boşandığı eşinin evdeki eşyaları birer birer alması gibi bölümler Hamer’i sevenler için hayli “eğlenceli” olabilecek anların sadece birkaç örneği.

Uzmanlığı ağırlık ve ölçü birimleri olan, dolayısı ile tüm hayatı standartlarla çevrili olan kadının hikâyesini anlatırken, Bent Hamer çok doğru bir biçimsel tercih yapmış ve görüntülerde de hep standart bir dünyayı getirmiş karşımıza. Görüntü yönetmeni John Christian Rosenlund’un kamerası sık sık yüksekten çekim yapıyor ve bize Norveç’in bir örnek evlerini resimlediği karelerde olduğu gibi hep bir geometrik kalıp içinde gösteriyor objeleri. Benzer şekilde, Norveç’te geçen sahnelerde mekanlar genellikle hep fazlası ile hijyenik bir hava taşıyorlar (tıpkı kadının mesleği gibi hep bir standartlığın ve değişmezliğin örnekleri oluyorlar bir bakıma). Buna karşılık kamera Fransa’da geçen sahnelerde bir parça hareketleniyor ve enstitü dışında geçen tüm sahnelerde görüntüler daha doğal ve standart-dışı bir hâl alıyorlar. Kadının ilk kez gerçekten güldüğüne tanık olduğumuz sahnenin burada ve aşık olmaya başladığı adamın kollarında olması bir tesadüf değil elbette. Yine bir bilimci olan adamın üzerinde çalıştığı projenin konusu ve adamın projeyi başlatma nedeni de kadının yaptıklarının ve hayatının tam zıddı bir yönde: Kuşların şehirin farklı noktalarında farklı sesler çıkarmasının nedeni üzerine çalışıyor bu bilim adamı ve projeyi de sadece kendi gözlemi üzerine başlatıyor; dolayısı ile değişmezliğin tersine değişkenlik onun konusu ve standart bir süreç ile başlayan ve ilerleyen bir proje değil üzerinde çalıştığı. Bir bilim adamının “Eskilerin dediği gibi, bir tane saati olan kişi zamanı bilebilir, iki saati olan asla bilemez” sözü üzerine düşünmemizi istiyor film adeta ve kendi tarafını da sanki iki saatli olmak olarak belirliyor: Değişim, farklılık ve heyecan orada çünkü.

Ağırlık ölçümü üzerine çalışırken, “bir hayatın ağırlığı nedir, ya da bir aşkın?” sorusu ile karşı karşıya kalan kadının insan ruhunun “gerçekten de” 21 gram olduğunu keşfettiği sahnedeki şaşkınlık ve mutluluğu için bile görmeye değen film açılıştaki gerilimini kapanıştaki dokunaklı havası ile değiştiren müziği ile de başarılı olan bir çalışma. Karakterleri ve hikâyesi ile mesafesini bir parça gereğinden fazla uzak tutmak ve bu nedenle de bir parça “hikâyesiz” görünmek gibi bir kusuru, hikâyenin kendisine baktığımızda pek de yeni bir şey anlatmamak gibi bir problemi ve öngörülebir bir finali olsa da tüm bunlar filmi görmeye engel olmamalı. Sonuçta öngörülebilir ama olmasını arzu edeceğiniz bir final ile bitiyor film ve siz de ana karakter gibi kendinizi iyi hissediyorsunuz ki bu da kusurlara takılmamak için yeterli bir neden kesinlikle.

(“1001 Grams”)

Per un Pugno di Dollari – Sergio Leone (1964)

per-un-pugno-di-dollari“Burada ya zengin olursun ya da öldürülürsün”

Birbirine rakip iki ailenin çekişmesi ve yönetimi altındaki kasabaya gelen bir silahşörün hikâyesi.

İtalyan yönetmen Sergio Leone’nin topluca “Dolar Üçlemesi” olarak adlandırılan filmlerinin ilki. İtalya, İspanya ve Almanya ortak yapımı olarak çekilen film, üçlemenin sonraki filmlerinin de (“Per Qualche Dollaro In Più – Birkaç Dolar İçin” ve “Il Buono, Il Brutto, Il Cattivo – İyi, Kötü ve Çirkin”) kahramanı olan silahşörün hikâyesini anlatırken türünün (spagetti western) özelliklerini başarı ile sergileyen ve bugün bir klasik hatta kült olduğu tartışılamayacak bir çalışma. Ennio Morricone’nin müthiş melodisi, Clint Eastwood ve -her ne kadar Leone oyununu gereğinden fazla teatral bulduğu için tartışmış olsalar da- Gian Maria Volonté’nin oyunları ve sinema tarihindeki yerini kalıcı olarak almış bulunan kimi sahneleri ve kareleri ile mutlaka görülmesi gerekli bir film bu. Sergio Leone’nin üçlemeye damgasını vuran biçimsel çalışması ve onun da aralarında bulunduğu isimler tarafından yazılan senaryonun çekici “basitliği” filmi ilgiye kılan diğer unsurlar.

Her ne kadar “adsız adam” olarak hatırlanıyor olsa da aslında bir adı olan ve burada da bir sahnede adı (Joe) ile çağrılan kahramanımızı canlandıran Clint Eastwood’un kariyerini parlatan bu filmde Eastwood yönetmenin ilk tercihi değilmiş aslında. Henry Fonda, istediği ücret çok olduğu için vazgeçilen James Coburn, “okuduğum en kötü senaryo” diyerek rolü ret eden Charles Bronson, Richard Harrison ve Eric Fleming ondan önceki seçeneklermiş ama rol sonunda Fleming’in önerdiği Eastwood’un olmuş. Sık sık üzerinde gördüğümüz pançosu, çekimler sırasındaki aşırı güneş ve setteki aydınlatmanın neden olduğu ama karakterine kattığı havanın tartışılamayacağı bir şekilde dış sahnelerde gözlerini kısarak bakması ve “cool” (hatta zaman zaman gereğinden fazlası ile cool) oyunu ile filmde hak edilmiş bir şöhrete imza atıyor Eastwood tesadüfler sonucunda kendisine kalan bu rolü ile. Filmin kötü adamlarının içindeki en kötü olan karakteri oynayan Gian Maria Volonté ise Eastwood’un tersine daha gösterişli bir oyun veriyor ve Leone rahatsız olmuş olsa da onun sakin oyununu dengeliyor bu şekilde ve bir spagetti western kötüsü olarak doğru bir tercihte bulunuyor. Volonté’nin tam bir solcu, Eastwood’un ise hayli muhafazakâr görüşlere sahip bir oyuncu olmasının ikilinin sette sıkı bir dostluk kurmasına engel olduğu çekimlerde uluslararası bir kadro yer almış ve Amerikalı, İtalyan, İspanyol, Alman ve Avusturyalı oyuncuların sette yer almasının neden olduğu dil problemi nedeni ile de sessiz çekilmiş film.

Iginio Lardani imzalı ve sadece kırmızı, siyah ve beyaz renklerin kullanıldığı basit bir animasyon ile açılıyor film ve silah ve dörtnala koşan atların seslerinin eşlik ettiği basit çizimler sert bir yalınlık sağlıyor filme daha açılışta ki bu tercih çok doğru olmuş film adına; bu şekilde, yalın ama güçlü bir görselliği olan bir hikâye ile karşı karşıya olacağımızı daha baştan söylüyor bize filmin yaratıcıları. Bir spagetti western olarak da bu sözünün arkasında tüm hikâye boyunca duruyor film ve Leone az sayıda da olsa kullandığı zumları, tuzağa düşürülen Meksikalı askerlerin tek tek vurulduğu bölümde olduğu gibi sahneleri altını çizerek ve uzatarak göstermekten çekinmemesi, gece karanlığında bir evin önünde bekleyen kovboyları gördüğümüz o müthiş fotoğraf karesinde olduğu gibi sahnenin atmosferini seyirciye anında geçirebilen görüntü tercihleri (görüntü yönetmenliğini üstlenen Massimo Dallamano’nun ve Federico G. Larraya’nın) başarısını takdir etmemek mümkün değil), kameranın vurulan bir adamın gözünden çekim yapması veya yaralı Eastwood’un intikam için ayaklandığı sahnede kameranın alttan çekimle onun heybetini yansıtması (evet klasik bir kamera açısı bu ama o sahneye çok yakışıyor kesinlikle) ile filme damgasını vuruyor kesinlikle. Dinamitin neden olduğu dumanın içinden pançosu ile çıkan Eastwood veya finaldeki düello sahnesinde yakın plan çekilen birbirine sertçe bakan gözler gibi spagetti western’in ve elbette Leone’nin alamet-i farikası olan unsurlar da filmin mizansen açısından türünden beklenen öğeleri başarılı bir şekilde karşıladığının örnekleri.

Senaryo orijinal olarak lanse edilse de işin aslı pek öyle değil; İngiliz eleştirmen Christopher Frayling hikâyenin üç kaynaktan esinlendiğini söylüyor: Akira Kurosawa’nın “Yojimbo” filmi (Kurosawa açtığı dava ile Leone’nin filminin kendi filminden esinlendiğini kanıtlayarak filmin gişe gelirlerinden pay almaya hak kazanmış nitekim), on sekizinci yüzyıl İtalyan yazarı Goldoni’nin “Il Servitore di Due Padroni – İki Efendinin Uşağı” adlı tiyatro oyunu ve Kurosawa’nın da esinlendiği söylenen Dashiell Hammett’in “Red Harvest” adlı romanı. Temel olarak tüm bu eserler birbirine rakip iki tarafa birden hizmet eden ve bu arada her ikisini de aldatarak kendi yolunu bulan bir karakteri anlatıyor bize burada olduğu gibi. Oynadığı oyunlar anlaşılana kadar iki tarafı da çok iyi idare eden ve sürekli para kazanan kahramanımızın bu özelliği hikâyeye çok yakışan bir mizah da getiriyor karşımıza ve Eastwood’un sakin oyununu küçük mimiklerle başarılı bir şekilde bozduğu bu anlar filme epey bir keyif katıyor.

Leone’nin besteci Morricone ile ilk kez bir araya geldiği bu film (Leone’nin daha sonraki tüm filmlerinde devam eden bir birlikteliğin başlangıcı olmuş bu) için Morricone’nin yazdığı ve dinler dinlemez kulağa ve dile takılan, ıslıkla çalınan melodisinin büyük keyif kattığı çalışmada “hem hızlı hem zeki” silahşörümüzün birbirine düşürdüğü iki aile aralarında çatışırken altınları aradığı sahnede olduğu gibi paralel kurgu ile yaratılan mizah filmin “eğlenceli” bir havaya da bürünmesini sağlıyor. Yönetmenin sonraki filmlerinde daha da olgunlaşacak olan karakteristik mizansenin daha ham hali ile kendisini gösterdiği çalışmada şiddetin dönemin Amerikan yapımlarındakinden daha açık ve fazla kullanıldığı da dikkat çekiyor. Kimi eleştirmenlerin çok doğru bir tanımlama ile ifade ettiği gibi “kirli” (karakterlerin yüzünde ve yakın planda sık sık gördüğümüz toz, çamur, kan ve terden dolayı) bir film bu ve bir western klasiği olarak kesinlikle görülmeyi hak ediyor ki bu yargı üçlemedeki tüm filmler için geçerli elbette.

(“A Fistful of Dollars” – “Bir Avuç Dolar”)

Speed – Jan de Bont (1994)

speed“Cesaret seni ileri götürür ama sonra öldürür”

Hızı saatte 50 milin altına düşerse altındaki bombanın patlayacağı bir otobüsteki yolcuları kurtarmaya çalışan bir polisin hikâyesi.

1990’lardan gelen bir aksiyon klasiği. Adına yakışan bir film bu ve ilk karesinden son karesine kadar seyredeni soluksuz bırakacak şekilde akan kurgusu ve hiç düşmeyen temposu ile aksiyon sevenleri mest edebilecek bir yapım kesinlikle. Hikâyesindeki boşlukları (kibar olmak şart değil ise, saçmalıkları demek daha doğru!) mizahı ile örten, kahraman klişelerinden arsızca yararlanan ve hızdan ustalıkla yararlanan filmin üç yıl sonra hiç beğenilmeyen bir devamı da (“Speed 2: Cruise Control – Hız Tuzağı 2”) çekilmişti.

Bütçesinin on katından fazla bir gişe geliri sağlayan film kuşkusuz 90’lı yılların sinemasının aksiyon türündeki kalıcı örneklerinden biri. Başroldeki Keanu Reeves’in cazibesini Sandra Bullock’unkinden çok daha fazla kullanan film bir asansöre yerleştirilen bir bombanın patlamasını engellemeye çalışan iki polisin görüntüleri ile başlıyor ve sonrasında, ilk bombanın da sorumlusu olan adamın bu kez bir otobüse yerleştirdiği bombayı etkisiz hale getirmeye çalışan bu polislerden birinin çabaları ile devam ediyor. Bu hikâyeyi anlatırken de nerede ise tek bir kez bile soluk aldırmıyor seyircisine. Araya bir aşk hikâyesi de ekliyor üstelik bunu yaparken ve saf kötülüğün karşısına koyduğu bireysel kahramanlık ve dayanışma ile Amerikan toplumunun gönlünü de okşuyor. “Cool”, cesur, zeki, seksi, esprili, yetenekli bir polis var karşımızda ve ağzından eksik etmediği sakızı ile en zor anlarda bile espri yapabilme becerisine de sahip. Bu esprili olma hususunun bir parça da suyunu çıkarmış aslında film. Sadece kahraman polislerimiz değil, her an havaya uçma ihtimali olan otobüsün yolcuları da espri yapıyor sürekli olarak. Adeta tüm bir Amerikan toplumunun tehdit karşısında nasıl da “cesur yürek” olabildiklerini söylüyor bize film. Otobüsün yolcularından biri olan ve şoförün yaralanması üzerine onun yerine direksiyona geçen kadının bir sahnede bombacı için söylediği “Ne yapmışız? Adamın ülkesini mi bombalamışız?” diye sorması filmin bu bağlamdaki niyetini açık açık ortaya koyuyor aslında. Üstelik de bir esprinin parçası olarak, sıradan bir Amerikalı’nın ağzından, karşı karşıya olunan tehditin muhtemel kaynağı hakkında böyle bir sözün söylenmesi tipik bir Amerikan bakışının sonucu elbette. Dünyayı sadece kendi ülkeleri ve geri kalan diğer tüm yerler diye ikiye ayıran bir halkın ağzından duyabileceğimiz çok aşağılayıcı bir cümle bu ve filmin yaratıcıları hakkında da bize epey şeyler söylüyor şüphesiz.

Orijinal senaryosu Graham Yost tarafından yazılan ama Yost’un kendi ifadesine göre diyaloglarının çoğu Joss Whedon’ın eseri olan film pek çok saçmalık barındırıyor kuşkusuz ama hikâye bunları kesinlikle dert etmiş görünmüyor. Burada önemli olan sadece hız ve bu hızı hiç düşürmeden hikâyeyi anlatmak. Toplam on üç kişinin öldüğü, onlarca arabanın, bir otobüsün, bir metro vagonunun ve hatta bir uçağın parçalandığı filmde Keanu Reeves atlar, zıplar, koşar, dövüşür ve çatışırken aşık olmaya ve hatta öpmeye de fırsat buluyor tüm bu kaos içinde ve film bir kahraman polis ve halkın dayanışması ile finaline doğru ilerlerken kendisinin de alıyor göründüğü keyifi gereksiz bir şekilde uzatıyor da. Örneğin sondaki rehine alma kesinlikle hayli zorlama ve metrodaki kovalamacanın gerekçesi olarak uydurulduğu çok açık. Benzer bir zorlama sahnede ise kahramanımız kaybettiği arkadaşı için “yıkılıyor” ama sahne o ana kadarki havaya o kadar ters ki Reeves’in adeta yönetmenin “şimdi kahroluyorsun” komutu ile oynamaya başladığını hissedebiliyorsunuz. Sinemadaki asıl kariyeri görüntü yönetmenliği olan Jan de Bont’un toplam beş filmden oluşan yönetmenlik kariyerinin en beğenilen filmi olan bu çalışmada usta oyuncu Dennis Hopper’ın, karakterinin tüm kötücüllüğüne ve oyuncunun ustalığına rağmen çarpıcı bir kötü adam olamaması da dikkat çekiyor. Sanki film, hızına ve Reeves’e o denli odaklanmış ki bu önemli konuyu atlamış ve Hooper da vasat bir oyunla yetinmiş.

Adeta hiç yetinmeyen ve “daha, daha” diye bağıran bir aksiyonseverin çığlığına cevap vermek için çekilmiş gibi görünen ve bazı anlarında aksiyonun o denli de fanatiği olmayanı yorarak sıkabilecek uzunluktaki sahnelerine rağmen meraklısını mutlu edeceği kesin olan bir film bu. Reeves ve özellikle Sandra Bullock’un başarılı performansları ile bu “boş” ama aksiyonu ile etkileyici filme herkesin en azından bir göz atmasında yarar var. Sinemanın sadece eğlendirme amaçlı olanlarının kendi ölçüleri içinde “parlak” örneklerinden biri ne de olsa.

(“Hız Tuzağı”)