Gods and Generals – Ron Maxwell (2003)

Gods and Generals“Bu savaşın sonunu görecek kadar yaşayabileceğimi sanmıyorum; sonunda zafer olmayacaksa görmek de istemem zaten”

Amerikan İç Savaşı’nda, Güney’in Konfederasyon birliklerinin komutanı T.J. Stonewall Jackson’ın Kuzey’in ordularına karşı kazandığı savaşların hikâyesi.

Jeffrey M. Shaara’nın romanından Ron Maxwell’in uyarladığı ve yönettiği bir film. Maxwell’in 1993 yapımı “Gettysburg” filminin öncülü olarak çekilen film henüz çekilmeyen “Last Full Measure” adlı film ile birlikte, Maxwell’in Amerikan İç Savaşı üçlemesinin de parçalarından biri. Kronolojik olarak, “Gettysburg” filminde anlatılan savaşın öncesini karşımıza getiren film vizyona çıkan 220 dakikalık versiyonu ile hayli uzun bir çalışma ve yönetmenin dili de filmin adeta televizyon için çekilmiş bir mini dizi havası yaratmasına neden olmuş. Amerikan tarihine (dünya tarihi ile kıyaslandığında hayli kısa bir süresi olan tarih olsa da Hollywood’un hikâye üzerine hikâye üretmesine engel değil bu durum elbette) ilgisi olanlarıa belki ama Amerikalılara kesinlikle hitap eden bir çalışma bu. Ne var ki teknik kimi başarılarına karşın, filmin sinemasal bir çekiciliği pek yok. Amerikan milliyetçiliğine ve vatanın ve ulusun birliğine adanmış görünen hali ile özellikle Güney’deki okullarda tarih dersinin malzemesi olarak kullanılabilecek bir film diye nitelemek pek de yanlış olmaz bu eseri açıkçası.

Çok kalabalık bir figüran kadrosu ile çekilmiş film ve özellikle savaş sahnelerinde bunun da ciddi faydasını görüyor. Filmde gönüllü olarak yer alan binlerce figüranın büyük bir kısmı, “re-enactor” adı verilen ve tarihteki olayları dönemin kıyafetlerini giyerek canlandıran kişilerden oluşuyor. Bu kişilerin neden gönüllü olduğu filmi seyredince kolaylıkla anlaşılabilir. Çoğunlukla kameranın Güney’in tarafına konduğu film her iki tarafa da bir eleştiri getirmekten özenle kaçınırken, temel olarak iki tarafın da ne derece saygıdeğer, fedakâr, cesur ve inançlarının bedelini ödemeye hazır bireyler olduklarını söylüyor sürekli olarak. Bağımsızlığını ilan eden güney eyaletleri de, birliği korumaya çalışan ve isyancılara savaş açan kuzey eyaletleri de hikâyeden övgülerini alıyorlar ve film iki tarafı da “onurlandıracak” bir içerik tutturmayı başarıyor (bunun sinemasal bir başarı olmadığını söylemeye gerek yok sanırım). Özetle, film itina ile anlatıyor derdini kimseyi ürkütmemeyi başararak.

Hikâyenin temelinde savaş, hem de iç savaş gibi korkunç bir olgu olsa da film bir tarih dersi havasını özenle koruduğu için pek çok fırsatı da kaçırıyor aslında. Bir ulus olma ya da olunan ulus halini koruma çabasının hikâyesi doğal olarak kardeş ile kardeşi karşı karşıya getiriyor. Burada üstelik bir ilave nokta daha var: İrlandalılar üzerinden anlatıldığı gibi, “Yeni Kıta”ya göç eden aynı etnik kökenden insanların tesadüflerin sonucu olarak şimdi birbirleri ile savaşması gibi sıkı bir trajik yanı da var bu savaşın. Ne var ki film, bu başta olmak üzere pek çok fırsatı hem yeterli olmayan bir sinema ile getiriyor karşımıza hem de filmin o çok uzun süresi içinde ve bir süre sonra yarattığı sıkıcılık içinde kayboluyor bu fırsatlar. Üstelik diyaloglar aracılığı ile de altı çizilmesine rağmen bu unsurların bir etkileyiciliğe sahip kılınamaması filmin vasatlığının örneklerinden sadece biri. Açılış jeneriği sırasında rüzgârda dalgalanan halleri ile karşımıza getirilen güney ile kuzey ordularındaki farklı eyaletlerin birliklerinin bayrakları ve bu görüntüye eşlik eden ve Mary Fahl tarafından seslendirilen “Going Home” şarkısının vaat ettiği bir anti-militarizmin çok uzağına düşmesi de filmin yanlış tercihlerinden biri. Onca farklı karakteri olan filmdeki tek kötü karakterlerin üç ordu kaçağı olması aslında filmin durmayı seçtiği noktayı göstermek için yeterli. Seyirciyi bol bol milliyetçilik ve din söylemlerine maruz bırakan film herhalde ortalama ve muhafazakâr bir Amerikan vatandaşında -eğer zaten asmamışsa- evine bir Amerikan bayrağı asmak ve ardından kiliseye gidip bu yüce “ulus” için kanını dökenlere minnettarlık duası etmek hissini uyandırmıştır. Oysa film çok başka şeyler anlatabilirdi bize: Değinir gibi yaptığı kölelik olgusu, tek bir sahnede gösterip sonra hiç üzerinde durmadığı çıplak ayaklı askerler veya iç savaşın gerçek nedenleri gibi. Ne var ki filmin derdi bir resmi tarih dersi olmaktan ileriye gidememiş ve bu ders de eğer özel bir merakınız yoksa sık sık hayli sıkıcı da oluyor üstelik.

Hikâyesinin problemlerini sinemasal tercihleri ile de giderememiş film: Örneğin kimi karakterler hikâyeye girip kayboluyorlar, espri katsın diye senaryoya katılmış görünen iki karakter havada kalıyor, filmi gereksiz uzatan ve Amerikan toplumunun “yüce”liğini göstermek amacını taşıdığı belli olan sahneler filme zarar veriyor vs. Savaş alanında iki tarafın taktiklerini defalarca neden dinlemek zorunda kaldığımızın da sinema sanatı içinde bir cevabı yok başka örnek de vermek gerekirse gereksiz sahnelere. Hayli düz bir dil ile ve gerçekçi bir havada anlatılan hikâyede komutanın çarpışma öncesi askerlerine değil de bize (tarih dersini dinleyen öğrencilere bir başka ifade ile) konuşur gibi sahnelenmesi de tuhaf bir tercih olmuş kesinlikle. Savaşın korkunçluğunu göstermek için onca fırsatı olan filmin kolu kopmuş bir asker sahnesi ile (ki kesinlikle çok etkileyici) yetinmesi de tuhaf doğrusu. Kardeşin kardeşi öldürdüğü bir iç savaşın korkunç yüzünü anlatırken “sıcak” bir dil kullanmak ile özellikle mesafeli kalmak arasında bir ikilemde kalmış gibi görünüyor yönetmen Maxwell pek çok sahnede.

Kapanıştaki Bob Dylan şarkısı ve filmin Randy Edelman ve John Frizzell imzalı müzikleri, hayli kalabalık savaş sahnelerinin orkestrasyonu ve Kees Van Oostrum’un görüntü çalışması, çarpışmaya mola verildiği anda biri kuzeyli diğeir güneyli iki askerin kahve ve sigara takası için bir nehir üzerinde buluşması gibi kimi etkileyici anlarının kurtaramadığı bir film bu ama savaş sahnelerinin ve kuşkusuz Amerikan İç Savaşı’nın meraklıları için bir çekiciliği var yine de.

(“Tanrılar ve Generaller”)

Hıçkırık – Orhan Aksoy (1965)

Hickirik“Hıçkırık… hıçkırık… Gözyaşları içinde, yalnız ve bedbaht geçecek hayatımın tek kelimelik ifadesi bu”

Evlatlık olarak geldiği ailenin kızına aşık olan ama aşkını itiraf edemeyen bir genç adamın ve sevildiğinin farkına geç varan genç kadının hikâyesi.

Kerime Nadir’in aynı adlı romanının ikinci sinema uyarlaması. İlk uyarlamayı 1953 yılında Atıf Yılmaz siyah beyaz olarak çekmişti. Sinemamızın renkli filmle tanışır tanışmaz başlattığı, eski filmleri renkli olarak yeniden çekme furyasının örneklerinden biri de bu film olmuştu. İlkinde Muzaffer Tema, Nedret Güvenç ve Reşit Gürzap’ın paylaştığı roller bu yeniden çekimde bu kez Ediz Hun, Hülya Koçyiğit ve Kartal Tibet’in olmuş. Sonuç ise, sinemamızın göz yaşartan melodramlarından biri ve Yeşilçam’ı da Yeşilçam yapan ne varsa (olumlu ve olumsuz anlamda ve burada olumsuz olanları ağır basmak üzere) hemen hepsini barındıran bir eser. Bu tür filmlerin ustası Orhan Aksoy’un çok özel bir katkı sağlamadığı ve senaryonun işaret ettiğinden pek sapmadığı çalışma, oyuncularının performansı ve Kerime Nadir’in romanından da aldığı destekle gerekirse sonuna giderek ağlatma hedefini tutturması ile bu tür filmleri sevenlerin hoşlanacağı bir eser.

Ediz Hun’un evlatlık oğlanı, Hülya Koçyiğit’in evin kızını, Kartal Tibet’in de onun önce doktoru sonra kocası olan adamı canlandırdığı hikâye bu üç yıldız oyuncunun varlığı ile önemli öncelikle. İlk ikisi iki yıldır yer aldıkları Yeşilçam’da parlak dönemlerini yaşamaya başlayan, üçüncüsü ise o yıl girdiği sinemada daha ilk filmi ile yıldız olacağının sinyalini veren bu üç ünlü oyuncu rollerinin hakkını, bir melodram oyunculuğunun gereklerini de yerine getirerek veriyorlar. Hayatlarının baharındaki üç ismin gençlik ve güzelliklerinin de katkı sağladığı nostalji duygusu filme bir çekicilik katıyor kuşkusuz bugünün seyircisi için. Özellikle Ediz Hun’un mahçup genç deniz subayı olarak vücut dilini de ustaca kullanması filmin hüzün ve trajedi dozunu artırıyor kesinlikle ki filmin de amaçladığı bu zaten. Hamdi Değirmencioğlu’nun senaryosunun biraz kabaca elde etmeye çalıştığı duyguyu oyuncular çok daha incelikli bir şekilde sağlamışlar açıkçası. Evet, sorunlu bir senaryo bu ve bu sorunları sadece ve sayısı epey çok olan “gerçekçilik” probleminden kaynaklanmıyor. Hikâyenin gelişiminin belli bir yönde olmasını sağlamak için başvurulan zorlamalardan, tesadüflerden vs. çokça var filmde ve buna çok takılmayacak bir seyirciyi bile rahatsız da ediyorlar elbette. Ne var ki senaryonun derdi çok daha büyük. Zaman zaman tek bir sahnede anlatılabilecek bir durumu birkaç sahnede tekrarlayarak anlatmaya soyunuyor film ve bir hikâye süresi içinde bile önceden görmüşlük duygusu yaratıyor ki bu da ciddi bir problem. Aynı diyaloglar vs. tekrarlanıp duruyor birden fazla sahnede. Bir başka problemi de senaryonun, bazı karakterleri (örneğin Hulusi Kentmen’in baba karakteri) açıkça unutması ve onların hikâyenin doğal akışı gereği olması gereken yerde neden olmadığını anlatmayı dert etmemesi. Hun’un karakterinin anlatıcı rolünü de üstlenmesi filmin “arabesk melodram”ını artırmak açısından işe yaramış belki ama o kadar çok kullanılmış ki nerede ise dördüncü ana karakteri olmuş filmin. Zaten klişelerle (kötü üvey anne, hastalık, kan tükürmeler vs.) dolu olan bir hikâyede bir de anlatıcının bu iç burkan sözlerine hiç gerek yokmuş açıkçası. Üstelik hikâyeyi açıklayıcı nerede ise tek bir işlevi bile yok bu anlatıcının. Dolayısı ile filmin yaratıcılarının görsellikle anlatamadıklarını söze dökmek gibi bir kolaycılığa başvurduklarını bile söyleyemiyoruz.

Elbette epeyce absürt anlar (gece yarısı ve yağmurda dışarı atılan çocuk, fırlatılan bir kitaptan çocuğun ayağının dibine düşen fotoğraf, bir çocuğun öylesine bir aileden diğerine geçirilmesi, bir babanın yaptığı korkunç bir eylemin “pek fena adam değildir ama karısı onu avucunun içine aldı” gibi – üvey anne üzerinden epeyce ciddi bir kadın düşmanlığı da yapılan- bir cümle ile izah edilmesi, köşkte yaşayacak kadar zengin olan bir ilkokul müfettişi, zaten ciddi hasta olan ve bayılan kadının hastaneye değil eve götürülmesi vs.) barındıran filmin senaryosunun diyalogları da oldukça sorunlu ve örneğin bir Safa Önal’ın kaleminden çıksa çok daha yüreğe dokunabilecek anlara ait olan diyaloglar burada zaman zaman tebessüm bile ettiriyor. Hele Koçyiğit’in Nalan karakterinin küçüklüğünün konuşmaları tebessümün ötesine geçip sinirli bir kahkaha da attırabilir. O şekilde konuşan bir kıza aşık olmak pek kolay olmasa gerek! Senaryonun bu ciddi sorunlarını aşmak için pek bir şey yapamamış Orhan Aksoy ve daha çok bu malzemenin karşılığını vermeye çalışmış. Yine de kimi görsel açıdan parlak anları var filmin. Örneğin, annesinin gerçek babası ile olan fotoğrafını almak için girdiği odada gece yarısı üvey babası tarafından basılan çocuğu gördüğümüz o kısa an mizanseni ve gölgelerin kullanımı ile bir Hollywood melodramının profesyonelliğini taşıyor. Koçyiğit ile Hun arasındaki dans sahnesi de başarı ile kotarılmış kesinlikle. Hun’un Türk bayrağı önünde adeta fotoğraf çekimi için poz verir gibi durması, ney çalan yaşlı adamın hayli kaba bir klişe olarak kullanımı (Selahattin İçsel’in bu kötü yazılmış karakteri oynarken hayli trajik bir sahnede çalar gibi yaptığı neyin ağzından kaymasını da pek umursamamışlar anlaşılan ve yeniden çekmeye veya sorunu kurguda halletmeye gerek duymamışlar!) ve o korkunç Yeşilçam finalini ise Orhan Aksoy için olumsuz noktaların arasına koymak gerekiyor. Emel Sayın’ın sesinden “Makber”i dinlerken bir de onu duygu sömürüsünün en uç noktasına kadar giden bir şiir ile “süslemek” hangi aklın eseridir bilmiyorum ama filme gerçekten korkunç bir son sağlamış ne yazık ki. İlhan Arakon’un görüntülerini de olumlu unsurları arasına eklememiz gereken film, tüm kusurlarına rağmen Yeşilçam melodramının öne çıkan örneklerinden biri ve türün meraklıları için görülmesi gerekli bir çalışma.

Broadway Danny Rose – Woody Allen (1984)

Broadway Danny Rose“Bu fotoğrafta da Judy Garland ile beraberim. Resmin biraz dışında kalmışım; açıyı biraz daha geniş tutsalardı ben de girecektim resime”

Bir sanatçı menajerinin, yeniden meşhur etmeye çalıştığı bir şarkıcı ve onun metresi ile uğraşırken yaşadıklarının hikâyesi.

Woody Allen’ın komedisi, hüznü, dinamizmi ve çarpıcı senaryosu ile, filmografisinin en parlak örneklerinden biri. Allen senaryosunu da yazdığı filmde başrolü Mia Farrow ve Nick Apollo Forte ile paylaşıyor ve ortaya seyri kesinlikle çok keyifli bir sonuç çıkarıyor. New York’a, tiyatroya, sanata, komedyenlere ve tüm sanatçı menajerlerine adanmış bir aşk hikâyesi diye özetlenebilecek film, hiç aksamayan hikâyesi, hemen tümü hikâyenin gelişimi ile uyumlu esprileri ve aralıksız konuşan karakterinin çekici komedisi ile kesinlikle görülmesi gereken bir sinema eseri.

Siyah beyaz olarak çekilen film sohbet eden bir grup komedi sanatçısını getiriyor karşımıza ve yine onların görüntüsü ile biterken arada da bu komedyenlerin birinin ağzından sanatçı menajeri Danny Rose’un başından geçen komik bir hikâyeyi anlatıyor bize. Zaman zaman anlatıcı olarak arada sesini duyduğumuz bu kişi ve gruptaki diğer tüm sanatçılar, Woody Allen’ın onlara nasıl bir sevgi ile yaklaştığını net bir biçimde anlayacağımız şekilde getiriliyorlar karşımıza. Birlikte gülen, eğlenen ve eski günleri anan bu komedyenler üzerinden sanatlarına duyduğu aşkın hikâyesini anlatıyor adeta Allen. Kendisinin canlandırdığı ve gerçek hayattaki menajeri ve yapımcısı olan Jack Rollins’ten yola çıkarak yarattığı Danny Rose karakteri de bu aşkın bir sembolü tüm o sanat ve sanatçı dünyası için. Küçük bir menajer Danny Rose ve bir parça ünlenen tüm sanatçılarının kendisini terk etmesinden yakınıyor hep. Uzun zaman önce listelere giren bir albüm yapmış ama şimdi “zamanı geçmiş, egosu büyük, sinirli ve ayyaş” olan bir şarkıcıyı önemli bir programa çıkarmaya çalışırken, bir yandan da onun metresi ve devreye giren mafya ile de uğraşmak durumunda kalan bu hüzün veren ama hayli sevimli karakterde Allen yine bir parça kendisini oyunuyor elbette ve aralıksız konuşur ve en zor durumlarda bile esprilerini art arda sıralarken çok ama çok eğlendiriyor. Allen, anlatıcı karakterini de dozunda ve doğru anlarda kullanarak hem hikâyenin daha rahat akmasını hem de bu karakterin de komedinin parçası olmasını sağlıyor.

Yaptıkları sohbet ile Danny Rose’u bize anlatan komedyenleri kendilerini oynayan sanatçıların canlandırması filme sıkı bir gerçekçilik havası katmış kuşkusuz. Bu sanatçılar dışında, Milton Berle, Joe Franklin gibi isimler yine kendilerini oynarken, Sammy Davis Jr. da bir tören geçidinde kısa bir süreliğine karşımıza geliyor. Allen karakterini tam da olması gerektiği gibi oynamış: Komik, manik ve hüzünlü. Nerede ise hiç susmadan konuşurken bir an bile yormuyor dinamikliği ile ve bunda da senaryonun karakterine bağışladığı sevimlilik ve mizah duygusunun yanısıra, elbette Allen’ın performansının da ciddi bir payı var. Tekrar ünlü yapmaya çalıştığı şarkıcı rolünde karşımıza çıkan Nick Apollo Forte de bir bakıma kendisini oynuyor ve filmin komedisine önemli bir katkı sağlıyor. Hikâyenin büyük bir kısmında güneş gözlüklerini hiç çıkarmadan oynayan Mia Farrow da tam bir “Allen kadını” olan karakterinde çok başarılı. Tüm bu oyuncular, senaryodaki hem anlık esprileri ve komik sahneleri (örneğin Allen ve Farrow’un mafya tarafından birbirlerine bağlandıkları sahne veya helyum gazının neden olduğu komik anlar) hem de tüm bir hikâyede uyum içinde hareket eden birbirinden farklı öğeleri ustalıkla aktarıyorlar seyirciye. Hikâyeye hayli uygun seçilmiş müziklerin sevimliliği ve enerjisi, Allen’ın kariyerinde yazdığı en komik ve etkileyici karakterleri ve özellikle meşhur olmaya çalışan ve tuhaf yeteneklerini pazarlamaya çalışan karakterler üzerinden daha da belirgin kılınan hüznü ile “hoş” ve önemli bir film bu. Final tam da olması gerektiği gibi; bir sahnede Allen’ın karakterinin söylediği gibi (“Hayat felsefem nedir biliyor musun? Eğlenmek önemlidir ama biraz acı da çekmelisin. Aksi takdirde hayatın anlamını kaçırırsın”) bir film bu ve kesinlikle görülmeli. Gordon Willis’in parlak görüntü çalışması, oyuncularının karakterlerini tüm tuhaflıklarına rağmen olağanüstü bir doğallıkla canlandırması ve Susan E. Morse’un temposunu hiç yitirmeyen kurgusunun da zenginleştirdiği bu filmi, alçak gönüllü bir başyapıt olarak nitelendirmekte hiçbir sakınca yok.

Wyatt Earp – Lawrence Kasdan (1994)

Wyatt Earp“Şimdi hem bir kanun adamı hem bir kanun kaçağı olacak; her iki dünyanın da en iyisi.”

“Vahşi Batı”nın ünlü kanun adamı Wyatt Earp’ün hayat hikâyesi.

Amerikan sinemasından bir epik film denemesi. Wyatt Earp’ün hayatını anlatan bu üç saatlik film gösterişli kadrosuna ve Amerikan sinemasının ve televizyonun defalarca gündemine girmiş çok ünlü bir ismi konu almasına karşın hayli vasat sularda gezen bir çalışma ve amaçladığı epik öğelere de pek ulaşamamış. Ne kadrodaki ünlü isimler ne de Earp’ün epik hayatı filmi sağlam bir düzeye çıkarmaya yetmiş ve hayli uzun gelen üç saatten sonra geriye hemen sadece Owen Roizman’ın görüntülerinin kalmasının da işaret ettiği gibi bir yarım başarı olmanın da gerisine düşmüş film.

1993 ve 1994 yıllarında, Wyat Earp’ün hayatını anlatan iki film birden gösterime girdi Amerikan sinemalarında. Biri Lawrence Kasdan’ın yönettiği bu çalışma, diğeri ise George P. Cosmatos’un “Tombstone” adlı filmiydi. İşin daha da ilginç tarafı, burada Wyatt Earp rolünü oynayan Kevin Costner’ın aslında önce diğer filmle ilgilenmesi ama senaryonun karakterine yeterince ağırlık vermediğini düşünerek, yapımcıları arasında olduğu bu film için çalışmaya başlaması olmuş. Sonuç hem ticari hem sanatsal açıdan pek de başarılı olmamış ne var ki. Gişede bütçesinin yarısını bile toplayamayan film en iyileri ödüllendirdiğini iddia eden Oscar’ın alternatifi olarak en kötülere verilen Razzie ödüllerine de En Kötü Film ve Yönetmen dallarında aday olurken, Costner’ın kendisi de En Kötü Oyuncu olarak bu ödülü kazanmış! Üstelik Costner, o dönemde sinema endüstrisindeki gücünü kullanarak kendi filmine rakip gördüğü “Tombstone” filminin ana dağıtım firmaları tarafından dağıtılmamasını da sağlamış. Amerikan sinemasının Earp’ü ve onun da dahil olduğu ve “Gunfight at the O.K. Corral” olarak bilinen çatışmayı konu alan ve aralarında John Ford’un “My Darling Clementine” ve John Sturges’ın “Gunfight at the O.K. Corral” gibi parlak örnekleri ile kıyaslanabilecek bir çalışma değil bu ve ilgili tarihi kişiliğin sinemadaki hikâyesine tanıklık etmek için de sinema düzeyi nedeni ile doğru bir tercih değil.

Ünlü isimlerle dolu bir kadronun (Kevin Costner, Dennis Quaid, Gene Hackman, Isabella Rossellini vs.) varlığı, hiç kazanamasa da sekiz kez Oscar’a aday olmuş James Newton Howard’ın filmin erişmeye çalıştığı epik havayı destekleyen müziği ve yönetmen Lawrence Kasdan’ın ilk iki sahnedeki görkemli bir hikâyeyi müjdeleyen mizanseni ile aslında umut veren bir giriş yapıyor film. Ne var ki gerisi gelmiyor ve başlangıçta altı saatlik bir mini-dizi olarak düşünülen film her şeyi anlatmaya soyunan ama bir türlü sinemasal bir çekicilik yaratamadığı için nadir anlarda ilgiyi üzerine çekebilen bir eser olmaktan kurtulamıyor. Filmi seyrederken zaman zaman şunu düşünüyorsunuz: Altı saatlik dizi çekilmiş ve bundan üç saatlik bir film çıkarılmış sonra. Bunu düşünmenizin temel nedeni ise hikâyedeki boşluklar değil, ortalama bir film süresinin kaldırabileceğinden çok faha fazla şey anlatmaya soyunulması. Kasdan’ın, Dan Gordon ile birlikte yazdığı senaryonun bir kusuru da Earp ailesi üzerinden “ailenin, erkek olmanın ve silahşör olmanın” -belki kendisi de pek farkında olmadan- bir kutsamasını da yapması. Aya veya havai fişeklerle dolu bir gökyüzüne doğru tutulan silah görüntüleri ya da Earp kardeşlerin eşlerinin haklı itirazlarına rağmen Wyatt Earp’ün aile üzerindeki otoritesini kullanarak neden oldukları bir eleştiri hatta nötr bir yaklaşımla değil, aksine destekleyen bir yaklaşımla getiriliyor karşımıza örneğin.

Filmin anlamsız kartpostal görüntülerine başvursa da (örneğin gün batımında ilerleyen kafile görüntüsü çok gereksiz ve yapay, bir yatak sahnesinde pencereye doğru hareket eden kameranın gösterdiği yağmakta olan kar çok klişe vs.) başarılı olan ve Oscar’a da aday olan görüntülerinin örtemediği bir başka husus da Kevin Costner. Filmin bir kısmında karakteri için fazla genç, bir kısmında ise fazla yaşlı görünen oyuncu oldukça vasat bir performans veriyor ve filmin hedeflediği epik havanın yaratılmasına hemen hiç katkıda bulunamıyor. Gerek ona gerekse özellikle kadın oyunculara pek de yardımı olmayan diyaloglar da pek parlak değil ve filmi hayli zayıflatıyorlar. Senaryo ve Kasdan’ın bir parça ağır görünen standart mizanseni de oyunculara oyun alanı açmıyor pek. Yönetmenin, Wyatt Earp ile Batı’nın bir başka “kahraman”ı Doc Holliday arasındaki ilk karşılaşmadan da etkileyici bir ikili sahne çıkaramaması, onun buradaki yetersiz çalışmasının en bariz örneklerinden biri olarak gösterilebilir. Bu kaçırılan fırsat, filmin tüm probleminin de özeti adeta. Gidilmek istenen yere gitmek için filmin senaryosundan yönetmenliğine ve oyunculuklarına, tüm öğeleri yetersiz kalmış görünüyor. Elle tutulur bir başarısı olan görüntüleri, bazıları (örneğin gece karanlığında bir tren istasyonunda gerçekleşen silahlı çatışma) hayli vasat çekilmiş olsa da çoğu aksiyon sahneleri ve ne olursa olsun yeter ki “Vahşi Batı”yı anlatsın diyenleri kesinlikle memnun edecek içeriği ile görülmesinde bir sakınca yok diye özetleyebiliriz.