Still Alice – Richard Glatzer / Wash Westmoreland (2014)

Still-Alice“Kendimi hep zihnimle tanımladım; kullandığım dille; sözlerimle. Ama şimdi sanki kelimeler gözümün önünde sallanıyor ve ben onlara ulaşamıyorum… ve kim olduğumu bilmiyorum”

Alzheimer’a yakalanan bir dilbilim profesörünün yaşadıklarının hikâyesi.

Hastalığın nadir rastlanan ve süratle kötüye giden bir türüne yakalanan bir kadın profesörün hikâyesini anlatan film, aynı zamanda bir nörobilimci olan Lisa Genova’nın aynı adlı romanından Richard Glatzer ve Wash Westmoreland tarafından uyarlanmış sinemaya. Senaryoyu yazan ve yönetmenliği üstlenen ikiliden 2015 yılında ALS’den hayatını kaybeden Glatzer’in çekimler sırasında hastalığı nedeni ile konuşma yeteneğini yitirmiş durumda olması filmin anlattığı trajik hikâyenin gerçek hayattaki karşılığı olmuştu bir bakıma. Profesörü canlandıran Julianne Moore’un Oscar dahil pek çok ödül kazanan performansı filmin en önemli kozu ve adeta (ve doğal olarak) onun üzerine inşa edilen hikâyeyi baştan sona sürüklemeyi başarıyor. Ortalama bir Amerikan filmi ile karşılaştırıldığında -hikâyesinin hayli müsait olmasına rağmen- abartılı bir duygusallıktan çoğunlukla uzak durabilmek gibi bir meziyeti olan filmin yalın anlatımı da dikkat çekiyor. Buna karşılık sinemasal değerler açısından özel bir çekiciliği pek yok açıkçası ve zaman zaman iyi çekilmiş ve oynanmış bir televizyon filmi düzeyinde seyrediyor.

Sonu baştan belli olan bir hikâyesi var filmin. Bu hastalığa yakalanmış bir tanıdığı veya akrabası olan herkesin bildiği zorlu bir süreci anlatan ve finali belli olan bir filmi çekici kılmak o kadar da kolay değil aslında, özellikle de kolay yolu seçip duygusallığa yüklenmezseniz. Bu nedenle filmin hem gerçekçi bir havayı yaratabilmesi hem de seyircinin ilgisini ayakta tutabilmek için çekici olması gereken bir hikâye anlatması gerekiyor. Film bu iki koşulu da sağlıyor açıkçası ve bunun üzerine Julianne Moore’un performansını da eklediğinizde görülmeyi hak edecek bir düzeye de ulaşıyor rahatça. Dilbilim uzmanı olan bir profesörün kelimelere hâkimiyetini de kaybetmesine neden olan bir hastalığa yakalanması doğal olarak çekici bir çıkış noktası ve filmin uyarlandığı romanı yazan Lisa Genova’nın tıptaki uzmanlığına sahip olduğu bir konuda yazmış olması da sağladığı gerçekçilik duygusu ile filme ciddi bir katkı sağlıyor. Evet, bilmediğimiz yeni şeyler söylemiyor konusunda film ama yalın anlatımı ile, çağımızın sıklıkla artan bir trajik hastalığının gelişimini kendinizi hikâyenin parçası olarak hissetmenizi sağlayacak şekilde önünüze getirmeyi başarıyor. Arada gözyaşına engel olamayacağınız bir iki sahne çıkıyor karşınıza ama bu sahneler de kesinlikle sömürüden uzak duruşları ile rahatsız etmiyorlar.

Amerikan sinemasının bu tür hastalıkları hemen her zaman zengin (maddi açıdan zengin, daha açık bir deyişle) karakterlerle anlatmayı tercih etmesi türün özelliklerinden biridir. Burada da aynı hastalığın toplumun yoksul kesiminden bir aile bireyi veya işçi sınıfından birinin üzerinden anlatılmayıp, hali vakti yerinde karakterlerle karşımıza getirilmesi şaşırtıcı değil bu nedenle. Ticari sinemanın benzer bir tercihi toplumun “ötekileştirdikleri” için, örneğin eşcinseller için de yaptığı hep bilinen bir örnektir. İşte bu yüzden “Brokeback Mountain” baş karakterleri eşcinsel olan filmler içinde farklı bir konumda yerini almıştı ve başyapıt düzeyine ulaşmasında bu tercihin de ciddi bir rolü olmuştu. “Still Alice” filmindeki karakter zengin olmasa, zaten rahatsız edici bir hastalık daha da rahatsız edici olacak ve seyirciye “zengin” sahneler sunulamayacaktı elbette. Bu filme özgü olmayan bu tutumu bir kenara koyarak değerlendirmek gerekiyor yapıtı kuşkusuz ve filmin konusuna yaklaşımındaki dürüst tutumunu takdir etmek gerekiyor.

Richard Glatzer ve Wash Westmoreland’ın zarif anlatımları ile üstelik duygusallığı zorlamadan yaratmayı başardıkları etkileyici sahneler de filme keyif katıyor. Örneğin ailenin üç çocuğu ile hastalığın paylaşıldığı sahne kesinlikle çok dürüst bir yaklaşımla çekilmiş ve tam da bu nedenle çok etkileyici. Kadının verdiği bir konferansta söylediği gibi hastalık süreci boyunca hastanın “kaybetme sanatı”nı öğrenmesi ve ustalaşması gerekiyor bu konuda ve elbette belki de en önemli olumsuz sonuçlardan biri olan “kim olduğunu unutma”yı mümkün olduğunca göğüsleyebilmesi. Moore karakterini işte bu konuda çok çarpıcı olmayı da başaran bir ekonomik oyunculukla oynarken seyredeni de etkisi altına alıyor kolayca. Filmin adeta ona Oscar kazandırmak için hazırlanmış görünen sahnelerinin rahatsız edici olmamasında da onun performansının ciddi bir payı var. Senaryonun kendisine oyunculuk alanında bir alan açabildiği diğer tek karakteri oynayan Kristen Stewart’ın başarısını da atlamamak gerekiyor. Senaryosu yeteri kadar ilgi çekici olmasa da ve hatta kimi fırsatları kaçırmış gibi görünse de, yukarıda sıralanan unsurları nedeni ile görülmeyi hak eden bir film bu; televizyon estetiği havası bir sinemasal çarpıcılık vaat edemese de üstelik.

(“Unutma Beni”)

Das Schlangenei – Ingmar Bergman (1977)

das-schlangenei“Onun için bir yılan yumurtası saymalı onu: Cinsi gereği yarın zehirli olacak bir yumurta ve daha kabuğundayken öldürmeli”

Birinci Dünya Savaşı sonrasının yoksulluğu altında ezilen Berlin’de, işsiz bir sirk sanatçısı olan bir Amerikalının yavaş yavaş kendisini göstermeye başlayan faşizme tanık olma ve hayatta kalma çabasının hikâyesi.

İsveçli usta sinemacı Ingmar Bergman’ın vergi kaçırdığı suçlamasına tepki göstererek gönüllü olarak sürgüne gittiği dönemde Almanya’da çektiği bir film. Bergman’ın senaryosunu da yazdığı filmin başrollerinde bir “Bergman oyuncusu” olduğu söylenemeyecek David Carradine ve yönetmenin fetiş oyuncularından biri olan Liv Ullmann var. Kimileri için Bergman’ın filmografisindeki en -ya da tek- zayıf film bu ve gösterime girdiğinde eleştirmenlerden de seyirciden de çok olumlu bir tepki alamamıştı. Evet, bir Bergman başyapıtı değil ama faşizmin adım adım yükseldiği bir toplumda, zaten çaresiz durumda olan bir adamın hikâyesini etkileyici gözlemlerle aktarıyor film ve senaryo kendisine yeterince geniş bir alan sağlamasa da Ullmann’ın oyunculuğu, Bergman’ın vazgeçilmez görüntü yönetmeni Sven Nkyvist’in Berlin’in özellikle gecelerinden yakaladığı etkileyici kareleri ve Bergman’ın -diğer filmlerindeki boyutta olmasa da- insan ruhu analizleri filmi seyri gerekli kılıyor. Kaldı ki bu bir Bergman filmi ve ne olursa olsun zaten görülmeyi hak ediyor.

Bergman filme adını verirken, Shakespeare’in “Jül Sezar” adlı oyununda Brütüs’ün bir konuşmasından yola çıkmış. Bu yazının girişinde Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirisi ile yer alan bu sözler filmin de çok iyi bir özeti aslında. Brütüs’ün diktatörlüğe doğru gittiğine inandığı Sezar için kullandığı bu ifadeler filmde Hitler ve onunla birilikte yükselen faşizme yakıştırılıyor çok doğru bir şekilde. Kaybedilen bir büyük savaşın sonunda onurunu ve refahını yitiren ve yoksulluğun, kıtlığın ve ekonomik krizin pençesine düşmüş bir ülkede geçiyor hikâye ve toplumun bu durumunu kullanarak hızla yükselen bir ideolojinin kimi pek yakından duyulan ayak seslerini getiriyor karşımıza. Bergman’ın hikâyesi 1923 yılında geçiyor, Hitler’in tüm iktidarı ele geçirmesinden on yıl önce bir başka ifade ile. Yahudi olmanın huzursuz edici bir şekilde konuşulmaya başlandığı, kabarelerin basıldığı ve insan bedeni ve beyni üzerinde bir takım gizli deneylerin yapılmaya başlandığı günler bunlar. Senaryo tüm bunları belki usta sinemacının başyapıtlarındaki bir düzeyde analizle getiremiyor karşımıza ama hikâyenin tüm öğelerinin başarı ile bir araya getirildiği ve filmin meramını ilgi çekecek bir düzeyde aktarmayı başardığı rahatça söylenebilir. İki ana karakter yeterince ilgi çekici kılınamıyor yapıt ve Carradine karakterini yine yeterince etkileyici kılamıyor ve bu da filme zarar veriyor elbette. Kimi çığlıklar, haykırışlar, göz yaşları vs. yeterince doğal görünmeyince bunun olumsuz etkisi filmin bütününe de yayılıyor kuşkusuz ve filmin özellikle zamanında neden pek beğenilmediğinin de açıklaması oluyor.

Baş karakterin bir sahnede ifade ettiği “Bir kâbustan uyanıyorum ve gerçek hayatın kâbusumdan daha da kötü olduğunu görüyorum” cümlesinin resmini çok iyi çizdiği bir hikâyesi var filmin. Pek çok sahnesi kapalı mekanda veya karanlık dış mekanlarda geçen filmde, Sven Nkyvist’in çok başarılı bir iş çıkardığını ve ışığı karakterleri kuşatan bir şekilde kullandığını ve hikâyelerinin bir parçası yapmayı başardığını söylemek gerekiyor. Özellikle Berlin gecelerinden yakalanan sokak görüntüleri, siyah beyaza yakın duran renk çalışması ile çok başarılı. Dönemin Berlin’inin gece hayatının sembolü olsa da kabare gösterilerinin bir parça fazla kullanılmış göründüğü filmde unutulmaz kimi Bergman anları da yer alıyor. Örneğin, kahramanımızın hikâyenin başında intihar eden kardeşinin eşinin kilisede rahiple günah çıkarmaya çabalaması ve birlikte dua etmeleri, Ullmann’ın oyunculuğu, kamera açıları ve mizanseni ile çok etkileyici. Edilen duanın, sarf edilen sözlerin anlamsızlığını çok iyi vurguluyor Bergman burada ve filmin karanlığını etkileyici bir şekilde zenginleştiriyor. Bu sahnenin benzerinden yeterince yok ne yazık ki filmde. İkinci yarısı, ilk yarısına göre daha üst düzeyde seyreden filmin karakterlerini yeterince “canlı” tutamamak gibi bir kusuru da var. Özetlemek gerekirse, her Bergman filminin seyre değer bir yanı vardır ve bu yarım başarı olarak nitelendirilebilecek filmde de yeterince var bundan.

(“The Serpent’s Egg” – “Yılan Yumurtası”)

Sherrybaby – Laurie Collyer (2006)

sherrybaby“İki buçuk yıldır temizim… Hapisteyken temizlendim… dört gün oldu çıkalı… ve tekrar kullanmayı o kadar çok istiyorum ki… on altı yaşımdan yirmi ikiye kadar eroin hayatımın aşkı oldu. İşte, bir kızım vardı ve onunla hiç ilgilenmedim. Şimdi ona bakmak istiyorum… ve bu yüzden temiz kalmak zorundayım. Bu yüzden buradayım… Hepsi bu kadar”

Uyuşturucu alabilmek için yaptığı hırsızlık nedeni ile girdiği cezaevinden şartlı tahliye ile serbest bırakılan ve küçük kızına tekrar kavuşarak hayatını yeniden kurmaya çalışan genç bir kadının hikâyesi.

ABD’li Laurie Collyer’in yazdığı ve yönettiği ve başrolünde “bağımsız filmlerin kraliçesi” Maggie Gyllenhaall’ın yer aldığı bir Amerikan yapımı. Gyllenhaal’ın gerçekçi performansının en büyük kozu olduğu film küçük hikâyesi ile bir bireyin yaşamda bir yer edinebilme çabasını anlatıyor bize ve bunu yaparken hemen tüm Amerikan bağımsız filmlerinde olduğu gibi gerçekçi çizilmiş karakterler, doğal oyunculuklar ve kamera oyunlarından uzak duran yalın bir mizansen getiriyor karşımıza. Bu alçak gönüllü filmin belki de tek kusuru anlattığının çok tanıdık gelmesi ve sinemasının da tüm o benzer bağımsız filmlerden pek de farklı olmaması. Bu orijinallik eksikliğine rağmen, Gyllenhaal’ın varlığı ve oyunculuğu ile perdeye “gerçek” hikâyelerden birini “gerçek” insanlarla getiren film ilgiyi hak ediyor.

Filmin başarılarından biri daha ilk karelerinden başlayarak doğallığı ve belgesele yakın bir gerçekçiliği yaratmayı ve hikâye boyunca da bu atmosferi korumayı başarması. Laurie Collyer kamerayı yaşayan bir karakterin hayatına sokmuş ve hiç müdahale etmeden görüntülediklerini bize aktarmış gibi bir anlatım tutturmuş ve bu tercihinin sonucu olarak da önümüze, verdiği gerçekçilik hissi nedeni ile kayıtsız kalınamayacak, bir kadının hikâyesini getirmiş. Hemen hiçbir sahnesinde fazlalık veya bir başka deyişle gereksizlik hissi vermiyor film ve hikâye şaşırtmadan ilerlemesine ve şaşırtmayan bir finale sahip olmasına rağmen, kendisini ilgi ile izlettiriyor. Evet, bu tür hikâyelerden bolca seyrettik ve yönetmenin sinema dili de benzer bağımsız filmlerin izlediği yoldan hemen hiç sapmadan, bu türün kendi içindeki güvenli yolundan ilerlemeyi tercih ediyor açıkçası. Bu da filmin sinema değerini azaltıyor sonuç olarak ama yine de hak ettiği bir ilgi düzeyi var filmin ve bunu esirgememek gerekiyor bu problemi nedeni ile. Filmin karakterlerini basit ama iyi düşünülmüş sahnelerle bize tanıtabilmesi ve kısa bir süre içinde hemen tüm karakterlerini uzun süredir tanıyormuş duygusunu seyircide yaratmayı başarabilmesi kesinlikle önemli bir başarı ve bu başarıyı zorlama duygusallıklara başvurmadan ve gözyaşı döktürmeye müsait sahneleri duygusal sömürüden özenle ve zarif bir biçimde uzak durarak elde etmesi ayrıca önemli.

Filmin hemen her karesinde görünen Maggie Gyllenhaal’ın sürüklediği bu “sosyal gerçekçi” hikâye, Amerikan sinemasının büyük, zengin, gösterişli karakterlerinin tam tersi bir noktada duruyor bağımsız filmlere özgü olarak ve bu tercihi ile de bize bizi anlatmayı başaran sinema eserlerinden biri oluyor ki ticari sinemanın tüm o yapaylıklarından ve “sadece eğlendirmek” amaçlı yaklaşımlarının yanında nefes aldıran bir tercih bu kuşkusuz. Fazlası ile güvenli sularda ilerlese de ve zaman zaman “politik doğrucu” bir tavrı olsa da ilgiyi hak eden bir film bu, özet olarak. Gyllenhaal’ın, küçük kızını oynayan Ryan Simpkins ile ikili sahnelerinin başarısı ve aile içindeki diyalogların, tartışmaların, imaların ve çekişmelerin herkese tanıdık gelecek olması ile de zaten belli bir ilgiyi baştan garantiliyor.

Frida – Julie Taymor (2002)

Frida“Onun eserleri hem iğneleyici hem yumuşaktır, çelik kadar sert ve kelebek kanadı kadar da ince; bir gülümseme kadar sevimli ve hayatın hoşnutsuzluğu kadar da zalimdir. Daha önce hiçbir kadının böylesine acılı şiirleri tuvale dökebildiğini sanmıyorum”

Meksikalı sürrealist ressam Frida Kahlo’nun hayat hikâyesi.

Hayden Herrera’nın Frida Kahlo’yu sanatı ve duvar resimleri ve freskleri ile ünlü ve yine bir Meksikalı olan Diego Rivera ile ilişkisi üzerinden anlatan biyografi kitabından uyarlanan filmin senaryosunu Herrera ile birlikte Clancy Sigal, Diane Lake, Gregory Nava ve Anna Thomas yazmış, yönetmen koltuğunda oturan isim ise Julie Taymor. Salma Hayek’in Frida karakterini kendisini epey vererek oynadığı filmde Rivera rolünde ise bir başka ünlü oyuncu, Alfred Molina var. Görsel yönden hayli güçlü olan film, Frida Kahlo’nun eserlerini canlandırırken, sanatçının kendisinin, eserlerinin ve yaşadığı dönemin renklerini ve esin kaynaklarını karşımıza getirirken oldukça başarılı; buna karşılık senaryosundaki kimi ciddi sıkıntılar sanatçının sanatını ve acılarını anlamakta hemen hiç yardımcı olmuyor ve film sık sık alışılmış biyografi filmlerinden öteye geçemeyen bir düzeyde kalıyor sık sık.

Yönetmen Julie Taymor hikâyesine sıkı bir giriş yapıyor ve daha sonra gerek tramvay kazası sahnesinde gerekse animasyonların yardımına başvurduğu bölümlerin tümünde güçlü bir etki yakalayarak seyir keyfi sunuyor seyredene. Kaza sahnesi (tüm o altın tozları ve kurgusu ile gerçekten çok etkileyici) ve sonrasındaki animasyon çok başarılı ve yönetmen adına ciddi bir başarıyı gösteriyor. Ne var ki film bu sahnelere ve dinamizmine rağmen zaman zaman ortalama bir biyografi filminden de öteye geçemiyor. Bu problemin temel kaynağı ise senaryosu olmuş gibi görünüyor. Resim sanatının bu ilginç ve eserleri ile sanat tarihine kalıcı bir iz bırakmış kişiliğini hayli olaylarla, acılarla ve ilişkilerle dolu hayatının tüm yönleri ile anlatmaya soyunmuş hikâye ve nerede ise hayatındaki tüm önemli olayları birer birer karşımıza getiren bir anekdotlar zincirine dönüşmüş. Bununla da yetinmeyen hikâye, Geoffrey Rush’ın şaşırtacak denli vasat bir oyunculuk ile canlandırdiği Troçki’yi ve suikastini, sanatçı ve eşinin ABD’de Rockefeller ile olan macerasını ve daha benzer -kendi içinde zaten hayli önemli ve büyük olan- pek çok olayı daha almış bünyesine ve ortaya hayli dolu ve bu yüzden de seyircinin sanatçıya ve sanatına konsanstre olmasını zorlaştıran bir sonuç çıkmış.

Filmin üslubu da bir çelişki barındırıyor: Filmin yarısında fazlası ile klasik bir sinema dili kullanılırken, animasyonlu bölümler başta olmak üzere diğer yarısında hayli dinamik ve üslupçu olarak nitelendirilebilecek bir hava var. Bu iki farklı yaklaşımın bir arada olması değil problem olan; problem iki üslubun her zaman yeterince uyum içinde kurgulanmamış olmasından kaynaklanıyor. Filmin bir diğer sıkıntısı da İngilizce olması. Meksika’ya bu denli ait olan bir sanatçının yerel motiflerle bu denli örülmüş hayatını anlatan bir filmin -kimileri İspanyolca aksanlı konuşan oyuncularla üstelik- İngilizce çekilmiş olması hikâyenin gerçekçiliğine zarar veriyor doğal olarak. Bir başka önemli problem de sanatçının geçirdiği kazadan sonra yaşadığı ve tüm bir ömür süren fiziksel acılarını bazen tamamı ile unutması filmin ve bunu hatırladığında da konuyu nerede ise unutturduğu seyirciyi olumsuz anlamda şaşırtması. Gördüğü her kadınla yatan bir adamla evli ve ona tutku ile aşık olan kadının evliliği birey olarak kadının hikâyesinin önüne geçmiş görünüyor ve bu tercihin doğruluğu da tartışmalı açıkçası. Filmin çizdiği resim dikkate alındığında pek de tutku ile bağlanılacak bir adam gibi görünmüyor Diego Rivera ve bu da bir sıkıntı yaratıyor filme ısınmakta.

Salma Hayek yapımcıları arasında olduğu filmde Frida karakterini güçlü bir biçimde oynuyor ve bu ilginç karakteri hikâyenin tüm aksaklıklarına rağmen gerçek ve elle tutulur kılmayı başarıyor. Bu role Madonna’nın da talip olduğunu düşünürsek, Hayek’in kıymeti daha iyi anlaşılır diye düşünüyorum! Elliot Goldenthal’in ödül kazanan ve filmin anlattığı dünyaya çok yakışan müziği, Rodrigo Prieto’nun muhteşem görüntü çalışması, kapanış jeneriği sırasında dinlediğimiz “Burn It Blue” şarkısı gibi hayli çekici unsurları barındıran film bir yarım başarı diye özetlenebilir. Troçki ile Frida Kahlo arasındaki ikili sahnelerde olduğu gibi vasatın bile altına düşen sahnelerden, yukarıda sözünü edilen görsel oyunlarda olduğu gibi çok parlak bir düzeye ulaşan sahnelere gelip giden bir film bu. Sonuçta muhteşem bir sanatçının hayatı var karşımızda ve acılarının şiirini resme dönüştürebilen bir kadının hayatına ilgisiz kalmak mümkün değil. Tüm o görsel başarısının örneklerinden biri olan ve Hayek’in Ashley Judd ile hayli erotik bir tango yaptığı sahne bile filmi görmek için tek başına yeterli ki filmde bunlardan epeyce var.