Under the Skin – Jonathan Glazer (2013)

UNDER-THE-SKIN“Yalnız mısın? Bırakayım mı seni gideceğin yere?”

Yalnız erkekleri baştan çıkararak “ortadan kaldıran” gizemli bir kadının hikâyesi.

Michael Faber’in aynı adlı romanından uyarlanan senaryosunu Walter Campbell ve Jonathan Glazer’in birlikte yazdığı ve Glazer’in yönettiği bir film. Etkileyici gerilim ve bilim kurgu öğeleri, başroldeki Scarlett Johannsson’un pek çok anlamda zor bir rolün altından ustalıkla kalkması ve üzerinde yorum yapmaya açık ve bunu teşvik eden hikâyesi ile hayli ilginç bir film bu. Amatör oyuncuların da yer aldığı ve bu oyuncuların pek çok sahnesinin gizli kamera ile ve onlardan önceden izin alınmadan çekildiği filmde kurulması başarılan atmosfer kesinlikle takdiri hak ediyor. Kadının ve “motosikletliler”in aslında kim olduklarının, daha doğrusu neyin sembolü olduklarının hikâyeye kattığı gizemi ile de önemli bir çalışma bu ama öte yandan bu gizem bir kenara bırakıldığında filmin bir süre sonra tekrara düştüğünü ve daha kısa sürede anlatılabilecek bir hikâyeyi uzattığını da söylemek gerekiyor.

Kimilerinin feminist bir manifesto olarak gördüğü, bazılarının ise toplumda “öteki” olmak (hatta kimilerine göre mülteci olmak) üzerine bir derdi olduğunu iddia ettiği hikâyedeki kadının dünyaya gelmiş ve inceleme yapan bir uzaylı ekibin parçası olduğuna veya uzaylı olmaktan çok, İskoçya, İrlanda ve İzlanda efsanelerinde yer alan Selkie adında mitolojik bir karakterin sembolü olduğuna kadar hakkında geniş bir yelpazeye dağılan yorumlar yapılan bir film karşımızdaki. Açıkçası hikâye belki de bunların tümü; bu bir karmaşaya neden olan bir durum olmadığı gibi filmin bu karmaşa üzerinden yapay bir ilgi yaratmaya soyunduğu da söylenemez kesinlikle. Aksine, Glazer’ın filmi finalde de koruduğu gizemi ile görsel yönden çok değerli ve tedirgin edici (son bölümleri ile de hüzünlü) bir sonuç elde etmeye çalışmış ve bunu da başarmış kesinlikle. Kadının karanlıkta sokakta avladığı yalnız erkekler “gerçek” hayatta sokakta yalnız dolaşan kadınların başına gelenleri anlatan eserlerin tam tersi istikamette bir hikâye anlatarak “feminist” bir söylem takınıyor kuşkusuz veya tıpkı efsanedeki mitolojik karakter gibi erkekleri baştan çıkarıyor kadın ama film herhangi bir anında doğrudan bunların hiçbirini işaret etmiyor. Sonuç olarak filmi, gizemli bir hikâyeyi buna çok uygun bir sinema dili, görsel çalışma ve ses kurgusu ile anlatan bir çalışma olarak değerlendirmek yapılacak en doğru şey olarak görünüyor.

Mica Levi’nin ödül kazanan, tuhaf ve tedirginlik dolu bir atmosfer yaratan ve gizeme de işitsel bir katkı sağlayan müziği ve hem doğal hem yapay seslerin ilginç bir biçimde kurgulanmasından oluşan ses çalışması filmin işitsel alanda hayli üst düzeylerde seyretmesini sağlamış çoğunlukla. Daniel Landin’in görüntüleri de aynı başarıyı görsel alanda yakalıyor ve hikâye ile uyumlu bir görüntü çalışmasının nasıl olması gerektiği konusunda bir ders niteliği taşıyor adeta. Kameranın İskoçya’nın görsel imkânlarından akıllıca yararlanması, karşımıza getirdiği hikâyenin bir parça uzamış olmasının (filmi yarıladığımızda kadın hâlâ sokaklarda “avlanmak”la meşgul olmaya devam ediyor örneğin) neden olduğu problemin olumsuz etkilerini de azaltıyor. Ve elbette tüm bunlara ek olarak bir Scarlett Johannsson gerçeği var ortada. Oyuncu, belki de sinema tarihinin en doğal “çıplak”lığını sergilediği oyunculuğunu gizemli karakterinin hizmetine vermiş ve adeta ondan başka kimsenin tekrarlayamayacağı bir sonuç koymuş ortaya. Peruğu ve kırmızı rujlu dudakları ile bir yandan yapay görünmeyi ama öte yandan çok da çekici bir “güzellik” yaratmayı başarıyor oyunu ile ve başarısız bir performansın çok rahatsız edeceği bir kendini keşfetme ve sorgulama sürecini ikna edici kılmayı başarıyor. Gizem konusunda bir ipucu verilmeden geçen süresi boyunca oluşabilecek ve açıkçası da zaman zaman oluşan “belirsizliğin yarattığı sıkıntı”yı hafifleten en önemli öğelerden biri de o oluyor oyunculuğu ile.

Sadeliğine rağmen etkileyici olmayı başaran bu “bilim kurgu” filminin hem bu kadar bu dünyaya hem de aynı ölçüde bir başka dünyaya ait görünmeyi başarması da bu çalışmayı görmeyi keyifli bir eylem kılıyor kuşkusuz. Buna karşılık filmin belki de kaçırdığı bir fırsat var: Gizli kamera ile çekilen ve gerçek karakterlerle olan sahneler, bu karakterleri ve dolayısı ile hikâyenin içinde geçtiği toplumu tanımamız ile hemen hiç ilgilenmiyor ve bu nedenle de, yukarıda sözü edilen “ötekileşmeyi ve ötekileri anlatmak” konusunu teğet geçiyor. Oysa buradan çok iyi hikâyeler yakalayabilirmiş Glazer.

(“Derinin Altında”)

Interstellar – Christopher Nolan (2014)

interstellar“Sevgi, zaman ve uzay boyutlarını aştığını algılayabildiğimiz tek şey. Belki de ona güvenmeliyiz, henüz onu tam algılayamıyor olsak da”

İnsanlığın kurtuluşu için uzayda yeni bir dünya arayan kâşiflerin hikâyesi.

Christopher Nolan’dan senaryosunu kardeşi Jonathan Nolan ile birlikte yazdığı bir bilim kurgu hikayesi. Üç saate yakın süresi, kara delikler ve solucandeliği, görecelik, zaman ve uzay kavramlarını ve elbette “kurtuluşumuzun bağlı olduğu” sevgi kavramını içine alan felsefî hikâyesi ve görsel gücü ile özellikle filmlerde zekânın izini arayanların çok beğendiği ve 2014’ün de en çok konuşulan sinema eserlerinden biri olmayı başarmış bir yapım. Projenin yönetmeni olarak ilk düşünülen isimlerinden birinin neden Spielberg olduğunu izah eden bir “aile” kutsallığı havasını fazlası ile barındırsa da, bilimin önemini ve “mürşitliğini” öne çıkaran hikâyesi, onca özel efektine rağmen hikâyenin görsel bombardıman altında ezilmesine çoğunlukla izin vermemesi ve sağlam anlatımı ile önemli bir film bu ve bireysel olarak hayatta kalma içgüsüsünün koşullar ne olursa olsun ve karşılığında ne feda edilirse edilsin ne kadar güçlü olduğunu anlatan hikâyesi ile görülmeyi hak eden bir çalışma. Tıpkı “Inception – Başlangıç” gibi bu Nolan filminin de bir entelektüellik ve zekâ gösterisi havasından kaçınamadığını akılda tutmakta da yarar var.

Amerikan sinemasının erkek kahramanları sadece dünyayı değil ailelerini de kurtarma telaşındadırlar hep ve bu kahramanlar eylemleri ile bilerek veya bilmeyerek ihmal ettikleri ailelerini hikâyenin finalinde bir şekilde kurtarmayı ve kendilerini affettirmeyi başarırlar. Spielberg filmlerinde sıkça rastlanan bu öğe, Nolan kardeşler imzalı bu filmin de tam göbeğinde yer almış. Karakterler kara deliklerin içinden geçer ve ötesini görürken, zaman ve uzay kavramları ile oynar ve bu kavramların oyununa gelirken bu tema her anında kendini hissettiriyor filmde. Evet, hayatta kalma içgüdüsü ve kendi sevdiklerini koruma arzusunun tüm insanlığın geleceğini kurtarma hedefi ile çelişmesi üzerinden ilerleyen hikâyede bu aile hassasiyeti diğer örneklerdeki kadar sırıtmıyor belki ama dozun hayli kaçtığı da açık. Ölen annenin de boşluğunu doldurmaya çalışan babanın kendi ailesinden başlayıp tüm insanlığı kurtarma çabası göz yaşartıcı ve gereksiz kimi (neyse ki az sayıda) sahneler ile sergilenirken Nolan’ın neden Spielbergvari bu havadan yeterince kaçınmadığını düşünmemek mümkün değil.

Filmin görsel ve işitsel unsurlarına söylenecek tek bir olumsuz cümle yok ve bunları destekleyen, Hans Zimmer imzalı müziğin kimi sahnelerde (örneğin iki uzay aracının kenetlenme sahnesinde Zimmer’in notaları göz yaşartacak denli güzel ve hikâye için “doğru” görünüyor) tüyler ürpertici güzelliği de aynı şekilde kesinlikle çok etkileyici. Burada filmin iki temel başarısını vurgulamak gerekiyor: Oscar kazanan efektleri tasarlayanlar nadiren ulaşılabilen bir başarıyı yakalamışlar ve aynı anda hem güçlü, hem gerçekçi hem de yalın olmayı becermişler. Gerek bu özellik gerekse efektleri bir şova dönüştürmeden, hikâyeyi destekleyecek/zenginleştirecek ve hemen hiç önüne geçmeyecek şekilde kullanma tercihi ciddi bir takdiri hak ediyor ve filme kalıcılığı tartışılmayacak bir başarı getiriyor. Şunu söylemek mümkün elbette: İnsanlığın akıbeti üzerine içi dolu laflar edebilmek için her şeyin bunca büyük olduğu bir yapımı tercih etmeye gerek var mıydı? Bunun cevabı, eğer sinemanın bir şovdan öte bir sanat olduğunu düşünüyorsanız, elbette hayır ama en azından karşımızdaki film şov dozunu Hollywood’un güncel pek çok örneği ile kıyaslandığında iyi ayarlamış ve derdinin görüntü ve ses bombardımanı altında kaybolmamasını -her zaman olmasa da- sağlamış.

Yüzlerce kişinin çalıştığı ama nasılsa gizli kalabilen bir proje, kahramanımızın böylesine önemli bir keşif seferinin başına hiçbir sorgulamaya girilmeden geçirilmesi, adeta bir soğuk savaş dönemi hikâyesi anlatılıyormuş gibi dünyayı Amerikalıların tek başına kurtarmaya soyunması ve yeni bir galakside ABD bayrağının dikilmesine fırsat sağlanması, Amerikan sinemasının asla vazgeçemediği “en zor anda bile espri yapan kahramanlar” klişesinden (“Bruce Willis Uzayda”) kurtulamaması, kimi diyalogların zayıflığı veya zorlama duygusallıklara başvurmak gibi önemli zayıflıkları olsa da ve finali içeriği ve mizansen anlayışı ile filmin geneline yakışmayan bir sıradanlığa sahip görünse de görülmesi gerekli bir film bu.

(“Yıldızlararası”)

Filth – Jon S. Baird (2013)

Filth“Bir kadın her soyunduğunda terfi eder; bir erkek aynı şeyi yaptığında disipline gider. Eşitlik bunun neresinde?”

Uyuşturucu bağımlısı, seks düşkünü ve her anlamda yozlaşmış yüreği yaralı bir polisin hikâyesi.

Irvine Welsh’in aynı adlı romanından Jon S. Baird’in sinemaya uyarladığı ve yönettiği bir film. Derin bir acısı(ları) olduğu anlaşılan ama tam da filmin adına yakışır “pislik” bir karakteri olan bir polisin terfi etmeye çalışmasını ve hayatını bu sayede düzene koyma çabasını anlatan hikâye, yine Welsh’den uyarlanan “Trainspotting” filmini hatırlatan atmosferi, başroldeki James McAvoy’un zor ve riskli bir rolün altından cesur ve güçlü bir şekilde kalktığını kanıtlayan çarpıcı performansı ve dinamik kamerası ile ilgi çeken bir çalışma. Buna karşılık, belki bir an bile rahat bırakmayan ama bir yandan da yoran hikâyesi, rahatsız eden “pislik”leri ve psikiyatristle olan sahneler gibi yeterince iyi kotarılamamış bölümleri ile zaman zaman seviyesini düşürüyor.

Sıkı bir soundtrack (Tom Jones, Nena, Wilson Pickett, Carol King, David Soul vs.) eşliğinde karşımıza gelen hikâye bir Welsh romanından uyarlandığını hiç unutturmuyor bize: Uyuşturucu, alkol, seks, halüsinasyonlar, hızlı bir kurgu, tuhaf ve yaralı karakterler gözümüzün önünden hızlıca akıp gidiyor, elbette kendine özgü bir mizah ile birlikte. Hikâyenin hemen anında seyircinin ilgisini ayakta tutacak bir şeyler oluyor ve tüm bunlar hayli dinamik bir biçimde getiriliyor seyircinin karşısına. Doğal olarak “sıkılmak” pek mümkün değil bu filmi seyrederken; öte yandan bu yoğunluk ve “pislik kahraman”ımızın tüm yaptıkları da bir süre sonra yormaya başlıyor seyredeni. Zaman zaman anlatıcı gibi bizimle veya kendisiyle konuşan baş karakterin ilginçliği hikayenin en güçlü yanlarından biri ve James McAvoy’un dört dörtlük performansı karakteri daha da çekici kılıyor, tam anlamı ile bir pislik karakterin olmasını pek mümkün göremeyeceğiniz şekilde. Terfi edebilmek için (daha doğru bir ifade ile, terfisi ile elde edeceğini hayal ettikleri için) rakip iş arkadaşları aleyhinde yapmadığını bırakmayan, her türlüsünden yalana rahatça başvuran, şantajdan çekinmeyen, iş arkadaşlarının eşleri ile yatan, şantajla yaşı küçük bir kızı sekse zorlayan, zalim ve acımasız davranan, çalmaktan geri durmayan bir “pislik” kahramanımız ve hikâyenin sürprizinin altını hayli kalın çizgilerle çizdiği gibi çok da yaralı bir karakter. Süpriz açıkçası beklenmedik şekilde geliyor ve o ana kadar seyrettiğimiz tüm kötülüklerini “unutturuyor” bir anlamda adamın ve filme de iyi bir final kazandırıyor.

Jon S. Baird’in kariyerindeki bu ikinci uzun metrajlı filminde hayli çekici sahneler de var, sayısı daha az olsa da fantastikliğin dozunu ve atmosferini tutturamadığı zayıf sahneler de. Başlarda, terfideki rakiplerini tek tek tanıttığı sahne karakterin tüm özelliklerini bize yansıtabilmesi ve Baird’in mizanseni ile hayli başarılı örneğin. Buna karşılık adamın psikiyatristi ile ilgili halüsinasyon sahneleri gereğinden fazla doğrudan ve bu nedenle de zorlama görünüyor epeyce. Oysa diğer halüsinasyon sahneleri, psikiyatrist ile olan sahnelerdeki olmamış mizahın aksine, tam zıt yöndeki içerikleri ve tedirgin edici atmosferleri ile hayli başarılı. Adamın amirinin “politik doğruculuğun” kısıtları ile baş edememesini manipüle etmesi, filmin onun pisliği üzerinden aslında herkesin (ve tüm dünyanın) pisliğini ortaya koyması ve rahatsız etme potansiyeli bulunan ama gerçekçiliğine laf edilemeyecek sahneleri de filme çekicilik katıyor.

İngiliz argosunda “filth” kelimesinin polis anlamına gelmesi romanın yazarı Welsh’in bu kelimeyi her iki anlamda da ustaca kullandığını gösteriyor bize. Welsh’in kitabındaki kimi daha da rahatsız edici kimi öğeleri dışarıda bırakmış olsa da yeterince rahatsız edici olan film, tıpkı diğer Welsh uyarlamaları “The Acid House” ve “Ecstasy” filmleri gibi “Trainspotting”in gölgesinde kalıyor bir parça ama diğer iki uyarlamadan sinemasal olarak daha ileride bir çalışma kesinlikle. Shirley Henderson, Eddie Marsan, Gary Lewis, Jammy Bell, Shauna MacDonald ve Garry Lewis’in yardımcı oyunculuklarda, karakterlerinin tüm tuhaflıklarını, zayıflıklarını ve “pislik”lerini ustaca sergiledikleri film mizahını da enerjisi kadar her zaman üst düzeyde tutabilse daha başarılı olabilecekmiş gibi görünen bir eser. James McAvoy’un tam da o “görmelere seza” diye tanımlanması gereken bir biçim ve içeriği olan oyunculuğunun kendi başına bile seyrini gerekli kıldığı film, tuhaflığı, zorlayıcılığı ve karanlık saçmalığı ile de ilgiyi hak ediyor.

(“Pislik”)

Geronimo – Tony Gatlif (2014)

Geronimo“Bunca şiddet neden? Neden? Delirmiş olmalılar!”

Zorla evlendirilen bir genç kadının düğün gecesi sevdiği erkekle kaçması üzerine farklı etnik kökenlerdeki aileler arasında oluşan şiddet dolu gerilimin hikâyesi.

Yarı Berberi yarı Roman asıllı olan Fransız yönetmen Tony Gatlif’ten kariyerindeki diğer eserler gibi yine Fransa’daki etnik kökenliler arasında geçen bir film. Kimi hayli çekici yönleri olan, buna karşılık önemli kusurlardan da kurtulamamış görünen bir çalışma bu. İlginç soundtrack’i ve dinamik kurgusu ile görülmeyi hak eden çalışma, sağlam bir hikâye oluşturamamış olması ve içerik ve biçim açısından tam olarak neyi hedeflediğini belirleyememiş olması nedeni ile aksıyor zaman zaman. Buna karşılık estetik çekiciliği de yadsınamayacak bir çalışma aynı zamanda.

Roman karakterlerin öne çıktığı hikâyeler anlatması ile bilinen Tony Gatlif’in senaryosunu da yazdığı film gelinin düğün gecesi kaçması nedeni ile damadın Türk ailesi ile kadının sevgilisinin İspanyol ailesi arasında yaşanan ve şiddete dökülen gerilimin hikâyesini anlatıyor bize ve ortaya Flamenko ile İbrahim Tatlıses’in uzun havası arasında bir düello çıkıyor! Evet, filmin ses bandında bu iki müzik sık karşı karşıya geliyorlar ve İspanyollar ile Türkler’in duygularının, kavgalarının ifade aracı oluyorlar. Tatlıses’i tanıyan ve onun filmlerinden herhangi birine maruz kalmış bir seyirci için zor anlar bunlar doğal olarak. Oldukça melodramatik ve bu alanda dozu zaten oldukça kaçmış bir sahnede bir de Tatlıses’ten “Her Demet…” diye başlayan bir uzun hava çalmaya başlayınca gülmek ile rahatsız olmak arasında bir duygu yaşıyorsunuz ister istemez, daha önceki Tatlıses tecrübeleriniz nedeni ile. Bu sahneleri Batılı bir seyirci belki de beğenerek bile izleyebilir ama bizler için oldukça zor görünüyor bu açıkçası. Filmin sıkıntısı bununla da sınırlı değil ne var ki.

Hikâyesi ile, kavga sahneleri ile ve hatta kavga öncesindeki bir müzikli sahnedeki açık esinlenmesi ile “West Side Story – Batı Yakasının Hikâyesi”ne göndermelerde bulunan ve hatta ondan ve dolayısı ile Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inden uyarlanmış görünen film bu öykündüğü filmin sertlik ile yumuşaklık arasında tutturduğu benzersiz ayara pek yaklaşamamış ne yazık ki. Dolayısı ile, aslında kendi başına çekicilikleri ve takdiri hak eden estetik yönleri olan kavga sahneleri örneğin, havada asılı kalmış görünüyor. Ne yanaşır göründüğü sertliğin ne de aşkın yumuşaklığının tadına yeterince varabiliyorsunuz filmi seyrederken. Geldiğini tahmin ettiğiniz ama pek de gerçekçi olmayan final, kimi zorlama tesadüflerle ilerleyen hikaye, filme adını veren karakterin görünürdeki tüm önemine karşın hikâyeden çıkarılsa eksikliğini hissetmeyeceğiniz şekilde çizilmiş olması de filme zarar veriyor. Baş kahramanının nedenini sorguladığı şiddeti biz de sorguluyoruz ama elimizde şiddeti besleyen geleneklerden (namus ve onur meselesi gibi) başka bir şey yok hikâyenin bize verdiği. Oysa sosyo-ekonomik arkaplan hikayenin tam orta yerinde duruyor ama Gatlif’ten yeterli ilgiyi görmüyor.

Kimi amatör oyuncuların performans açığını Geronimo karakterini canlandıran Céline Sallette’in örttüğü film görsel yandan hayli güçlü ama bu güç hikâyeyi destekleyen bir havada değil her zaman. Gelinle damadın otlar arasında, sahilde koştuğu sahneler evet hayli estetik ama zorlama da görünüyor öte yandan ve nerede ise o estetik havanın oluşturulması için tasarlanmışlar sadece. Islak tişörtler içindeki oynaşmalar bunun bir parça daha zorlanmış hali olarak dikkat çekiyor. Öte yandan filmin estetiğine şapka çıkarmak da gerekiyor: Danslı kavga sahneleri örneğin, modern bir müzikalin danslı bölümleri havasında ve keyifle seyrediliyor, ve içerikten bağımsız düşünüldüğünde görüntüler de etkileyici kesinlikle. Tony Gatlif’in dinamik yönetmenliği de filme ciddi katkı sağlamış ve hikâyenin eksikliklerine takılmadan seyretmenizi sağlıyor anlatılanı. Sonuç olarak, yüksek enerjili, etnik soslu hikâyesi ve yönetmenin enerjisini hoş bir şekilde dengeleyen Sallette’in oyununun da keyif verdiği bir çalışma karşımızdaki. Hikâyesinin zayfılığını bir kenara koyup, bu çağdaş Romeo ve Juliet hikâyesinin tadını çıkarmakta yarar var. Gece karanlığında ve sokakta, silah olarak dansların, müziğin ve bedenlerin kullanıldığı estetik dövüş sahneleri her zaman bu denli çekici olmuyor ne de olsa.