The Great Escape – John Sturges (1963)

The_Great_escape“Kurduğumuz organizasyon, kazdığımız tüneller… bütün bunlar beni hayata bağladı. Başaramamış olsak da hiç bu kadar mutlu olmamıştım”

İkinci Dünya Savaşı sırasında bir esir kampından kaçma planları yapan müttefik askerlerinin bu planlarını gerçekleştirmelerinin hikâyesi.

1944 yılında yaşanan gerçek bir olayı anlatan ve hikâyenin kahramanlarından biri olan Avustralyalı Paul Brickhill’in yazdığı kitaptan uyarlanan bir film. James Clavell ve W.R. Burnett’ın senaryosunu yöneten John Sturges olmuş ve ortaya bir parça mekanik ilerleyen, seyri kolay ve keyifli, zengin oyuncu kadrosunun da desteklediği bir çekiciliği olan bir sonuç koymuş. Gerçekte olanların elbette “sinemasal” nedenlerle bir parça değiştirildiği film hikâyenin Amerikalı karakterlerini öne çıkarmak gibi “tahmin edilebilir” değişiklikler yapmış asıl olarak.

Steve McQueen, Richard Attenborough, James Garner, Donald Pleasance ve Charles Bronson’un da dahil olduğu zengin bir kadrosu olan film bir “erkek filmi” öncelikle. Konuşmasız rolleri olan figüranlar dışında tamamen erkek oyunculardan oluşan bir kadrosu var filmin ve anlattığı “esir kampındaki askerler ve Naziler” hikâyesinin doğası da seyredeceğimizin bir “erkek filmi” olduğunu baştan söylüyor bize. Kaçış planının yapılması, hazırlıkların gerçekleştirilmesi, kaçış gecesi ve sonrasında yaşananlar diye dört ana bölümde ilerliyor film. Elmer Bernstein’ın marş esintili müziği eşliğinde karşımıza getirilen hikâye daha önce defalarca kaçma teşebbüsünde bulunmuş müttefik subayları ve askerlerinin onların yeni bir teşebbüsünü engellemek için özel olarak inşa edilmiş bir esir kampına getirilmeleri ile başlıyor. Kampın başındaki Alman subay SS’lerden hoşlanmayan ve özel dinlenme odaları, kütüphanesi ve spor yapma yerleri olan bu özel kampın komutanlığını kimseye zarar vermeden yapmaya çalışan bir Alman olarak çizilmiş ki Amerikan sinemasının o dönemde pek de yapmadığı bir şey bu ve filme farklılık katan bir tercih olmuş açıkçası. Kamptaki diğer Alman asker ve subaylar da oldukça yumuşak profiller çiziyorlar yine alışılmadık bir şekilde. Böyle olunca, oldukça rahat ettikleri bu yerden kaçmaya çalışmaları bir fedakârlık ve kahramanlık hikâyesi oluyor müttefik askerlerinin. Sonuçta büyük ihtimalle yakalanacakları ve hayatlarına mal olacak bir girişim çünkü kaçma eylemi. Bu tuhaf durumun yanısıra ve elbette bekleneceği gibi, Amerikalı ve Büyük Britanya ağırlıklı askerlerin esir kampı ortamında bile espri yapmayı unutmamaları, cesur, tasasız ve hatta küstah olabilmeleri ve adeta izci kampındaki erkek çocuklar gibi davranabilmeleri de filmin gerçekçiliğine zarar veriyor hikâyenin gerçek olmasına rağmen.

Filmde yer alan karakterlerin ve yaşananların gerçek olduğunu ama bazı karakterlerin birkaç gerçek karakterin birleşiminden olduğunu söyleyerek başlıyor hikâye. Söylemediği ise kimi karakterlerin gerçek uyruklarının değiştirilerek Amerikanlaştırıldığı. Bu kapsamda, Steve McQueen’in beyzbol eldivenli karakteri en bariz örnek olarak gösterilebilir sanırım. Atıldığı hücredeki günlerini beyzbol topu ile oynayarak geçiren ve eldiven ve topa -bir defadan fazla- kavuşma sahnesi ise Amerikan milliyetçiliğini okşayacak şekilde vurgulanan karakterle ilgili tercihler ticari nedenlerle anlaşılır olsa da rahatsız ediyor açıkçası. Daha önemli olan ise kaçış hikâyesinin gerçekçiliği: Bir esir kampında, bu nitelikte bir kaçış planını gerçekleştirebilmek için gerekli tüm yetkinliklerin bir arada toplanması (sivil giysiler üretecek bir terzi, tünel kazma işinde usta isimler, sahte belge hazırlama ustası vb.), Almanların hemen hiç uyanmaması olan bitene ve “kahramanlarımız”ın bunca akıllı olması epey kuşku uyandırıyor hikâyenin en azından olma şeklinin doğruluğu konusunda. Sonuçta 76 kişinin kaçmayı başardığı ve çoğunun yakalandırıldığı/öldürüldüğü bir firar eylemi olmuş gerçekten de ve John Sturges’ın filmi de bu eylemi ticari sinemanın kalıpları içinde ustaca anlatıyor. Evet, oldukça mekanik ve düz ilerliyor hikâyenin kurgusu ama bu özellikle tercih edilmiş gibi duruyor ve seyirciyi hemen hiç zorlamadan, pek de tanıtmaya gerek duymadığı karakterlerinin sadece eylemlerine odaklanmasını isteyerek ve heyecanın/gerilimin tadını çıkarmasını talep ederek anlatıyor derdini filmimiz.

Steve McQueen’in çitlerin üstünden motosikleti ile atladığı sahne dışında (ki bunu da denemiş ama başaramayınca dublör kullanılmış) tüm aksiyon sahnelerini kendisinin gerçekletirdiği filmde onun Almanya’nın İsviçre’ye yakın bölgesinde ve sonsuzluğa uzanır gibi görünen kırlık alandan motoru ile kaçma sahnesi bugün 1960’lar sinemasının klasiklerinden biri olarak hatırlanıyor ve oldukça iyi çekilmiş ve kurgulanmış olması ile gerçekten de hayli başarılı görünüyor. Hayli klasik bir sinema dili kullanılan film pek inceliklerle uğraşmadan anlatıyor kahraman askerlerin hikâyesini ve başta Attenborough, McQuuen, Pleasance ve Garner’ınki olmak üzere hikayenin tonuna yakışan klasik oyunculukların ve tıkır tıkır işleyen kurgusunun da yardımı ile bu tür filmlerden hoşlananlar için gerçek bir eğlencelik olmayı beceriyor. Kusurları ne olursa olsun, Amerikan sinemasının klasiklerinden biri bu ve savaşın ortasında geçen ama onu hiç göstermeyen, bir infaz sahnesini kolaycılığa kaçmadan anlatan ve ustalıklı “zanaatkârlığı” ile dikkat çeken film görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

(“Büyük Firar”)

Jauja – Lisandro Alonso (2014)

Jauja“Kadim insanların dediklerine göre, Jauja bereket ve mutluluk dolu mitolojik bir diyardır. Bunu doğrulamak amacıyla birçok yolculuk yapıldı. Zaman içinde bu efsane büyüdü. İnsanlar hiç kuşkusuz abartıyorlardı, her zamanki gibi. Kesin olarak bilinen tek şeyse bu yeryüzü cennetini arayan herkesin yolda kaybolduğu”

Arjantin’in Patagonya bölgesinde, efsanelerde geçen “Jauja” bölgesini arayan Danimarkalı bir mühendisin hikâyesi.

Arjantinli sinemacı Lisandro Alonso’nun “hikâyesiz” minimalist sinemasının parlak bir örneği. Cannes’ın “Un Certain Regard” bölümünde eleştirmenler ödülünü alan çalışma durgun temposu, finalde bir kısmı çözülen tuhaflıkları, kısıtlı diyalogları ile o “herkese göre değil” diye nitelenen filmlerden. Yolda kaybolan/kaçan kızını arayan adamın hikâyesini çarpıcı bir görüntü çalışması ile anlatan film anlatıyor göründüğü “hikâye”nin arkasında aslında başka bir şeyin peşine düşen ve bu asıl hikâyesini ustaca ve yavaş yavaş inşa eden bir film ve sinefiller için kaçırılmaması gereken bir sinema eseri.

Müthiş bir kare ile açılıyor film: sırtını gördüğümüz bir adam, başını onun omzuna dayamış genç bir kız ve çarpıcı renkleri, kompozisyonu ile film boyunca pek çok örneği ile karşılaşacağımız bir geniş plan manzara. İkilinin konuşmaları filmin en konuşmalı anlarından biri olarak, sonrasında tanık olacağımız filmle ilgili çok şey söylüyor bize. Sıradan ama bir şeyler ima eden bir konuşma bu ve gördüklerimiz ile aslında görülmesi gerekenler arasındaki çelişkinin de bir örneği. 19. yüzyılda geçen hikâyede yer alan karakterler mühendis ve kızı, Arjantinli bir kaç asker, onların “hindistan cevizi” kafalı olarak adlandırdıkları yerliler ve adamın arayışı sırasında karşısına çıkan yaşlı bir kadından oluşuyor ve yönetmen Alonso bu karakterleri Patagonya’nın geniş ve boş mekanlarında yalnızlıklarını, tedirginliklerini ve doğa (ve diğer başka şeylerin) karşısındaki acizliklerini vurgulamak istercesine yerleştiren bir mizansen anlayışı ile hayli çarpıcı bir etkileyicilik yakalıyor. Zaman zaman uzun ve sabit kamera ile çekilmiş planlarda yakaladığı yüksek görsel gücü ile Finli görüntü yönetmeni Timo Salminen’in çalışmasından ayrı düşünülemeyecek bir film bu. Sanatçının ışık kullanımı (doğal ve yapay ışıkların ustalıklı bir karışımı var karşımızda) ve yalın ama çarpıcı görüntüleri filme kesinlikle çok ciddi bir katkıda bulunuyor. Çekimlerin yapıldığı bölgenin gizemli olarak adlandırılabilecek coğrafî özelliğinden akıllıca yararlanmış filmin yaratıcıları ve ortaya kolay kolay unutulmayacak kareler koymuşlar. Bu anlardan birinin göz yaşartacak denli bir güzelliği var ve sadece o kısa an için bile film görülmeyi hak ediyor nerede ise: Yıldızlı bir gecede kayaların üzerinde oturan ve sonra yere uzanan adam, onun elindeki ve kızına ait bir oyuncak asker ve yanında saplı olan kılıçtan oluşan görüntü bir “tablo güzelliğine” sahip ama görüntüyü çarpıcı kılan bu tablo hali değil asıl olarak; bu kısacık an karakterin yalnızlığını, çaresizliğini ve arayışını anlatabilmesi ve görüntünün gücünü ustaca kullanabilmesi ile filmin bu alandaki başarısının en önemli örneklerinden biri oluyor kesinlikle.

Düşsel bir hikâyeyi gerçekçi görüntülerle anlatabilmek de filmin başarıları arasında. Alonso ile birlikte senaryoyu yazan Arjantinli şair ve romancı Fabian Casas’ın hikâyenin zaman zaman sert bir ton alan “gizemli şiir” havasının yaratılmasında katkısı olmuş olsa gerek. Alegorik bir hikâye bu ve karşımıza çıkan “metafor”ların yorumu da her bir seyirci için ve hatta aynı kişinin her bir seyretme tecrübesi için farklı çağrışımlar yaratabilir. Kişisel görünümlü bir hikâyeyi geçtiği toprakların tarihi ile ilişkilendirerek anlatabilen, toprakların doğasını hikâyenin karakterlerinden biri yapmayı başaran filmde başroldeki Viggo Mortensen’e ayrıca değinmek gerekiyor. Filmin yapımcılarından biri olan usta oyuncu müziklere, filmin posterinin tasarımına ve diyalogların Danimarkaca olanlarının İspanyolca, İngilizce ve Fransızcaya çevrilmesine de katkı sağlamış. Ama bu katkıların yanında elbette asıl olarak oyunculuğu ile bir kez daha parlıyor Mortensen ve bu çok farklı western filminin kahramanını/anti-kahramanını sade ve güçlü bir oyun ile getiriyor karşımıza. Karakterinin duygularını fazladan tek bir mimiğe başvurmadan, yüzünü ve vücut dilini ekonomik ve doğal bir şekilde kullanarak tam da kendisine yakışan bir şekilde sergiliyor.

Gerçek ile düş, geçmiş ile bugün arasında yumuşak geçiş yapabilen, westernin “erkeksi” havasını bilinçli ama vurgusuz bir şekilde kıran bu farklı film, ortalama seyirci için “sıkıcı”lığın sınırlarında dolaşan ve seyri katkı isteyen bir çalışma olarak herkese göre değil ama yönetmen Alonso’nun altı yıl aradan sonra çektiği bu eser sinemaseverlerin üzerinde düşüneceği bir çalışma olarak kesinlikle ilgiyi hak ediyor.

(“Hayal Ülkesi”)

The Day of the Jackal – Fred Zinnemann (1973)

The_Day_of_the_Jackal“Biz terörist değiliz, vatanseveriz. Cezayir’de savaşırken ölen askerlere karşı sorumluluğumuz var… ve hep orada yaşamış üç milyon Fransız vatandaşına karşı”

Fransız cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün Cezayir’in bağımsızlığını kabul etme planına karşı harekete geçen ve üyelerinin bir kısmı eski askerlerden oluşan bir örgütün başkanı öldürtmek için kiraladığı bir suikastçinin hikâyesi.

Fred Zinnemann’dan İngiltere – Fransa – İtalya ortak yapımı olarak çekilen bir Frederic Forsyth uyarlaması. Yazarın aynı adlı kitabından yola çıkarak, senaryosunu Kenneth Ross’un yazdığı film bir parça eskimiş gibi görünse de çok etkileyici biçimde kullanılan klasik dili, ödüllü kurgusu ve günümüzün abartılmış vurdulu kırdılı aksiyon filmlerine hayli ters düşen ve iyi ki öyle olan yalınlığı ile kesinlikle başarılı bir çalışma. Aksiyonu ihmal etmeden asıl olarak karakterlere ve olay örgüsüne odaklanan çalışma, günümüz sinemasında maalesef artık yapılmayan türden bir sinema eseri olarak görülmeyi hak ediyor.

Venezüelalı bir “terörist” olan ve “Çakal” veya “Çakal Carlos” lakapları ile tanınan Ilich Ramírez Sánchez’e bu lakabı onun eşyaları arasında Forsyth’ın filme konu olan kitabını gören bir Guardian gazetesi muhabirinin taktığı söylenir. Halen Fransa’da cezaevinde olan “Çakal”ın adını aldığı işte bu kitabın sinema uyarlaması, kaynak kitabın yapısını takip ederek soğukkanlı bir suikastçinin De Gaulle’ü öldürme girişiminin hazırlıklarını, onun peşine düşen polislerin amansız ve zamana karşı takibini, suikast gününü ve kısa bir epilog bölümünü anlatıyor temel olarak. Filmin temel başarılarından biri akıllı ve sade bir kurgu ile bu bölümleri zaman zaman paralel biçimde de anlatarak hikâyenin tamamını ve karakterlerini seyirciye ustalıklı bir şekilde aktarabilmesi. Hem sahnelerin kendi içinde hem de bu bölümler ve paralel gelişen olaylar arasındaki geçişler gerçekten çok başarılı. İşin ilginç ve asıl takdir gerektiren yanı da kurgu oyunlarına, zorlama bir dinamizme başvurmadan başarması filmin bunu. Biri bu filmle olmak üzere üç kez Oscar’a aday olup ödülü hiç alamayan kurgucu Ralph Kemplen çalışması ile filmin başarısındaki asıl pay sahiplerinden biri olmuş kesinlikle. Yönetmen Zinnemann’ın kariyerinin son dönemlerinde çektiği filmde sade mizanseninin ve öne çıkarmadan yaratmayı başardığı heyecan ve gerilim duygusunun da filme ciddi katkısı olmuş. Suikast denemesinin sonucunun ne olacağını bilen seyircinin buna rağmen hikâyeyi merak duygusu ile izleyebilmesi onun becerisinden kaynaklanıyor kuşkusuz.

OAS adındaki aşırı sağcı ve paramiliter gerçek bir örgütün Fransa’nın Cezayir’e yıllar süren silahlı mücadeleden sonra bağımsızlığı verme kararına karşı De Gaulle’e karşı gerçekleştirdiği gerçek bir suikast denemesini göstererek başlıyor ve sonrasında tamamen kurgulanmış bir hikâye anlatıyor bize. Örgüt İngiliz bir suikastçi ile anlaşıyor yeni suikast girişimi için ve sonrasında keyifle seyredilen bir hikâye başlıyor filmde. Edward Fox’un nerede ise -bildiğimiz anlamda- oynamasına gerek kalmayacak bir karakteri ustalıkla canlandırdığı ve “oynamadan” müthiş bir gerçekçiliği elde etmeyi başardığı film onun “How, where, when – Nasıl, nerede, ne zaman” başlıklı planını ve bunun için yaptığı tüm hazırlıklara odaklanıyor öncelikle, sonra yavaş yavaş peşine düşen polis güçleri ve onların takibi öne çıkmaya başlıyor; hikâye bu ikisini ustaca paralel bir biçimde anlatırken son bölümde suikast gününde olanlar ekleniyor bunlara. Abartısız bir ritim duygusuna sahip olan kurgu hiçbir anında aksamadan ve onca karakteri ve olan biteni hiçbir şekilde kafa karıştırmaya soyunmadan getiriyor karşımıza. İşini tam bir profesyonellikle yapan suikastçiyi kötü veya iyi göstermeye girişmiyor film; aksine tıpkı onun işini yaptığına benzer bir şekilde gayet profesyonelce yapıyor işini ve bu “profesyonel soğukluğu” ile ilginç bir çekicilik üretmeyi başarıyor. Evet, zaman zaman filmin “eski” olduğunu hissediyorsunuz ama üzerinden geçen kırk üç yılı düşündüğümüzde pek de rahatsız etmiyor bu eskime durumu. Bilgisayarın olmadığı, iletişim araçlarının bugünkülerle kıyaslandığında hayli kısıtlı olduğu bir zamanda geçen hikâyede bu durum hem suçluyu hem peşine düşenleri etkiliyor doğal olarak ve açıkçası tüm o CSI vb. dizilerde bilgileri bir tuşa basarak elde etmenin doğurduğu fastfood havasının yanında tek tek dosyaları tarayan polislerin çabası çok daha doğal görünüyor ve bu da filme bir sıcaklık katıyor sonuç olarak. Suikast bölümününün önemli bir kısmının Fransızların 14 Temmuz kutlamaları için düzenlenen gerçek törenler sırasında çekilmiş olmasının sağladığı gerçekçilik duygusundan da çarpıcı biçimde yararlanmış film ve polislerin tören sırasında halka farkettirmeden almaya çalıştığı önlemler ve tören alanının hareketliliği nerede ise bir belgesel gerçekçiliği üretiyor, akıllı bir kamera kullanımının da sayesinde.

Ortak yapımın tarafları olan üç ülkeye de uğrayan hikâyede Fransız ve İtalyan karakterlerin İngilizce konuşmaları ticarî sinemanın zorlaması sonucu olarak çıkıyor karşımıza ve rahatsız da ediyor filmin gerçekçiliğine zarar verecek şekilde. Bu kusuru ve adım adım oluşturulan gerilimin finalinin daha çarpıcı bir sinema ile anlatılmasının çok daha iyi olacağı bir kenara bırakılırsa, yaklaşık iki buçukluk saatlik uzun süresini hiç hissettirmeyen akıcılığı, detayları hiç ihmal etmeyen hikâyesi ve set tasarımları, Michel Lonsdale ve Delphine Seyrig başta olmak üzere tüm diğer oyuncuların da klasik sinemanın tadına uygun oyunculukları ile de görülmesi gerekli bir film bu.

(“Çakalın Günü”)

The Charge of the Light Brigade – Tony Richardson (1968)

the charge of the light brigade“Şu an yorgun, zayıf, biçare ve hasta Türkiye bana göre daha çok, savunmasız, güzel, alımlı bir genç kız ve her an zalimlerin eline düşebilir. Türkler iskâmbil kağıdından kuleler gibi yıkılacak olursa, nehirlerimizde Ruslar gezmeye başlayacak, her yeri Ruslar saracak, gemileri ve askerleri ile ülkemizi mahvetmeye gelecekler”

Kırım savaşında Sivastopol’u ele geçirmek için Rus ordusuna karşı saldırıya geçen bir “hafif süvari alayı”nın hikâyesi.

Charles Wood’un senaryosundan Tony Richardson’un çektiği bir İngiliz filmi. Talihsizliklerle ve yaratıcıları arasındaki anlaşmazlıklarla sinema tarihinde yerini alan film, alaycılıkla ciddiyet arasında yerini belirleyememiş görünen ve bugün bir parça eskimiş duran bir çalışma. Richard Williams imzalı ve hem açılışta hem de hikaye sırasında zaman zaman karşımıza çıkan animasyonların hayli başarılı olduğu ve hatta filmin en ilginç anlarının çoğunun sahibi olduğu film İngiliz sinemasının o dönemdeki başarılı oyuncularını karşımıza getirmesi ile de dikkat çekebilir. Aslında hayli trajik olan ama filmin çeşitli nedenlerle pek iyi değerlendiremediği gerçek hikâyesi nedeni ile de görülmeyi hak eden bir film yine de.

Filmin ilk senaryosu, daha önce “Look Back in Anger” ve “The Entertainer – Sahte Tebessüm” filmlerinde yönetmen Tony Richardson ile çalışmış olan John Osborne tarafından yazılmış ve bu ilk senaryo kısmen İngiliz tarihçi Cecil Woodham-Smith’in “The Reason Why” adlı kitabından esinlenmiş. Richardson’un senaryonun yeniden yazılması isteğini Osborne reddedince işi Charles Wood devralmış. Bu talihsizliğin arkasından, bir dublörün kendisini çekime fazla kaptırıp birkaç atın ölümüne neden olması, başroldeki David Hemmings’in setteki huysuzluğu (ki bu huysuzluğu ve filmin ticari başarısızlığı kariyerine ciddi bir zarar vermiş), savaş sahneleri Türkiye’de çekilen filmde görev alan ve çoğu asker olan Türk figüranların bölgedeki köylülerle sözlü atışma ve hatta fiziksel kavgaya varan tartışmaları ve filmin can alıcı sahnesinin çekimleri sırasında askerlerin NATO tatbikatına katılmak için çağrılması nedeni ile elde çok az figüran kalması gibi başka sorunlar da yaşanmış. Çekildiği tarihte en yüksek bütçeli İngiliz filmi olan yapım, Tony Richardson’un o tarihte film eleştirmenlerine olan kızgınlığı nedeni ile eleştirmenler için ön gösterim yapılmadan çıkarılmış piyasaya ve dönemin ünlü sinema dergilerinden “Films and Filming” film için herhangi bir eleştiri yayınlamamış bu nedenle (“Davet edilmediğimiz yere gitmeye çalışmayız” diye ifade etmiş protestosunu dergi). Yapımcı şirketin filmin kurgusuna ciddi olarak müdahalede bulunması da filmin bir başka talihsizliği olmuş ve Türk hükümetinden çekim izni alabilmek için araya Amerikalı ve Fransız diplomatları sokarak yıllarca uğraşmış bulunan Tony Richardson’a bir darbe de onlar vurmuşlar.

Evet, bir talihsiz film karşımızdaki ama kusurlarının tümü bu talihsizliğinden kaynaklanmıyor. Yüzlerce askerin ölümü ile sonuçlanan saldırının başarısızlığının arkasında iç çekişmeler, kişisel “iktidar kavgaları”, yeteneksizlik, beceriksizlik, tecrübesizlik gibi çok ciddi sorunlar var ve film bunu sık sık da vurguluyor ve trajik bir sona giden saldırının suçlusunun kim(ler) olduğunu çok net biçimde işaret ediyor ama bunu yaparken takındığı sarkastik tavır bu işaret etmenin ve daha da önemlisi trajik sonun etkileyiciliğini azaltıyor. Gencecik insanların ölümüne neden olan askeri ve sivil yöneticileri eleştirisinin odağına alan ve onlara elinden geldiğince vuran bir hikayenin pek de başarılı olmayan bir mizaha başvurmasına hiç gerek yokmuş kesinlikle. Hikâyeye -üstelik tarihsel gerçeklere de uymadığı söylenen bir biçimde- gazeteci kadınla bir İngiliz komutan arasındaki ilişkinin ve ne anlatılana ne de karakterlere herhangi bir katkısı olan bir yasak aşkın eklenmesi de yanlış bir seçim olmuş.

Filmin kaçırdığı fırsatı bize çok iyi anlatan kimi bölümler var ki aslında sadece bu sahneler bile tek başlarına filmi görmek için yeterli bir sebep oluşturabilir. Süvari alayının tembel subaylarını gösteren kısacık bir sahne (görüntü yönetmeni David Watkin’i alkışlamalı bu kareler için), askerlerin yürüyüş sırasında yakalandıkları salgın hastalıktan birer birer düşmeleri veya Hemmings’in karakterinin vurulduğu sahne filmin gereksiz sarkastik yaklaşımı ve hikâyedeki fazlalıkları bir kenara bırakmış olsa ortaya koyabileceği başarı hakkında bize epey fikir veriyor. Filmin Richard Williams tarafından hazırlanan animasyonları ise hikâyenin ironisinin nasıl olması gerektiğini gösterecek kadar başarılı. Örneğin “savaş çığlıkları”nın atıldığı bölüm oldukça etkileyici ve gerek bu bölüm gerekse tüm diğer bölümlerdeki çizimler hem sert bir eleştirinin hem de İngiliz usulü bir mizahın bir arada aslında başarı ile durabileceğini kanıtlıyor bize. David Hemmings, Trevor Howard, John Gielgud, Harry Andrews ve ne yazık ki karakterine haksızlık eden senaryoya rağmen Vanessa Redgrave gibi usta oyuncuların yer aldığı ve tümünün de ünlerini haklı kılan bir performans sergiledikleri film kimi sahnelerinin görsel başarısı ve finalde “savaş alanındaki sessizlik” ile elde edilen çarpıcılık ve trajik hüzün ile önemli öte yandan. Bir parça fazla İngiliz diye de nitelenebilecek film Kırım savaşını ve dönemin politik olaylarını bilenler için daha fazla anlam ifade edebilecek ve önemli problemlerine rağmen görülmeyi hak eden bir çalışma.

(“Hafif Süvari Alayının Hücumu”)