Deprem – Şerif Gören (1976)

Deprem“Bu güzel eller balta mı tutmalı, odun mu kesmeli! Bu gözler böyle mi bakmalı!”

Evde kalma korkusu ve bir inat uğruna yapılan bir evliliğin gecesinde kaç(ırıl)an bir kadın ve aşığının hikâyesi.

1970’lerden bir Türkan Şoray – Kadir İnanır filmi. Safa Önal’ın senaryosundan Şerif Gören’in çektiği film, Şoray, İnanır ve Nasır Melek (70’li yıllarda Yeşilçam’da filmler çeviren ve hayli ünlenen İranlı oyuncu) isimleri yukarıdaki kısa özetle birlikte düşünüldüğünde akla gelebilecek ne varsa onu içeren ama yine de sinemamızın ilginç çalışmalarından biri. Kimi hayli başarılı kotarılan sahneleri, Şoray ve İnanır’ın daha önceki ve sonraki ortak filmlerindekini tekrarlıyor olsa da yine de uyumu ile dikkat çeken oyunculukları ve olumlu/olumsuz unsurlarının ilginç kıldığı hikâyesi ile görülmeyi hak eden bir film bu.

Cahit Berkay’ın keyifli ve etkileyici melodilerinin eşliğinde anlatılan hikâye teknelerde kaptanlık yapan ve babasının ölümü nedeni ile ve ondan kalanları satmak üzere sekiz yıl sonra memleketine dönen bir adamla, tüm taliplilerini -anlaşılan zengin bir damadın peşindeki annesinin baskısı nedeni ile- reddetmiş ve “evde kalmanın” kıyısında bir kadının aşkını anlatıyor bize. Bir de kadına aşık ama onun güzelliğinin yanında sönük kalan fakir bir tamirci var ortada. Kadın, kaptanın alaylarına ve “şirin” kabalıklarına kızıyor, kendisine aşık olan tamirciye evet diyor ve sonra düğün gecesi kaçı(rılı)yor kaptan ile/tarafından. Sonrası bir intikam ve kaderlerini bir depremin belirlediği üç karakterin hikâyesi olarak devam ediyor. Hikâyeden devam edersek, Safa Önal’ın varlığını her anında olmasa da hissettirdiğini söylemek gerekiyor öncelikle. Şerif Gören’in başarılı bir mizansen anlayışı ile çektiği “ilk karşılaşma” sahnesi veya iki baş oyuncunun hemen tüm ikili sahneleri ve bu sahnelerdeki diyaloglar kesinlikle Önal’ın usta kaleminin izlerini taşıyor. Aldatılan ve onuru çiğnenen adamın intikam hikâyesi de içeriği ile belli bir ilginçlik taşıyor. Adamın iki aşığı doğrudan tehdit etmeyen ama sürekli tedirgin etmek üzerine kurulu planı Türk sineması için bir farklılık kuşkusuz. Takip sahnesinde de kovalayana değil, kaçanların korku, yılgınlık ve tedirginliğine odaklanılması ve İnanır’dan bir kahraman yaratılmaması doğru ve etkileyici bir tercih olmuş.

Kadir İnanır’a yakışan bir tatlı serserilik ve hafif bir mizahla örülü ilk yarısı kendi içinde başarılı ama hikâyenin gerisi ile uyumsuz bir parça ve mizah da biraz zorlama görünüyor açıkçası. Hikâyenin asıl kusurlarından biri ise başka bir yerde: Senaryo adeta seyircinin Şoray – İnanır ikilisinin olduğu bir hikâyeden ne beklediğini bildiği için boşluklar bırakmaktan rahatsız olmuyor çünkü seyircinin bu boşlukları kendi tecrübesi ve beklentisi ile dolduracağına emin olarak hareket ediyor. Bu nedenle ikilinin çekişmesinin aşka dönüşmesi de epey çabuk oluyor örneğin. Benzer şekilde Şoray’ın “erotik hayaller”e bu kadar çabuk kapılması da anlaşılır oluyor çünkü ne de olsa eline dokunan Kadir İnanır! Hikâyenin daha önemli problemi ise erkek ve kadın karakterlerine yaklaşımındaki klasik Yeşilçam kalıpları: İnanır kendilerini ortalıkta hiç görünmeden takip eden adamdan delikanlı gibi ortaya çıkmasını isterken “Erkek misin sen? Karı gibi korkaksın” diye bağırıyor ve bunu sevdiği kadın hemen yanıbaşındayken yapıyor üstelik. Güçlü bir karakter olarak çizilen kadının “evde kalmak” korkusu ile hareket ettirilmesi, bir erkeğe muhtaç gösterilmesi ve kendisini şiddetli direnişine rağmen kaçıran adama boyun eğmesi ve sonra sırılsıklam aşık olması Yeşilçam’ın erkek fantezilerinden biri olarak kendisini gösteriyor rahatsız edici bir şekilde. Kadının kendisine cinsel olarak saldırmaya teşebbüs eden ama “aşık olduğu için teşebbüsünden vazgeçen” bir erkeğe aşık olması Yeşilçam’ın “erkek bakış açısı”nın bir örneği oluyor sonuç olarak. Bu “maço” anlayışına rağmen, filmin çözümünde İnanır’ın erkek kuvveti veya zekâsının değil, ilahi bir elin deprem aracılığı ile rol alması bir nebze de olsa rahatlatıcı yine de.

İranlı oyuncu Nasır Melek’in yine Yeşilçam’ın Türk yıldızlarının aşk oyununda kaybetmeye mahkum bir karakteri oynadığı filmde Şerif Gören’in Yeşilçam’ın o dönem standartlarının üzerinde bir teknik beceri gösterdiği at arabalı kapışma sahnesi, yakın planlarla birbirine bakan gözler gibi tercihleri ve biraz uzatılmış olsa da kaçış bölümü dikkat çekiyor ve filmin değerini artırıyor. Mark Robson’un 1974 tarihli “Earthquake – Deprem” filminin popülaritesinin verdiği ilhamla mı Safa Önal depremi yedirmiş hikâyeye bilmiyorum ama yabancı bir filmden (ç)alındığı açık olan görüntülerin yine de becerikli bir kurgu ile yedirildiği film Gören adına bir yarım başarı olarak nitelenebilir diye düşünüyorum. Serencebey Yokuşu’nda olan ama pek yokuşta görünmeyen bir ev, silah sesinden bir saniye sonra olay yerine gelen polis ordusu, hamile bir kadını dağ bayır sürükleyen bir sevgili, hikâyede seyircinin bir refleks olarak dolduracağından emin olunan boşluklar ve hiçbir hazırlık (yiyecek, su vs.) yapmadan dağa kaçma planı (etkileyici görüntüler sergilemek için elbette) gibi tipik Yeşilçam kusurlarını barındıran film, Safa Önal’ın kalemini sağlam biçimde konuşturduğu işkenceye karşı konuşarak direnme bölümü ve özellikle de “Zeynebim” türküsünün söylendiği sahne ile kesinlikle etkileyici olmayı başarıyor yine de. Bu türkü sahnesi dublajın azizliğine uğramasa gerçekten müthiş bir sahne olabilirmiş açıkçası.

Love Is Strange – Ira Sachs (2014)

Love is strange“Bazen başkaları ile yaşamaya başladığında, onları hayal ettiğinden daha iyi tanırsın ve…”

Eşcinsel evlilikleri sonucu taraflardan biri işini kaybedince maddi problem yaşayan ve evlerinden çıkmak zorunda kalan bir çiftin hikâyesi.

ABD’li sinemacı Ira Sachs’in yönettiği ve senaryosunu Mauricio Zacharias ile birlikte yazdığı film ABD – Fransa – Brezilya – Yunanistan ortak yapımı olarak çekilmiş ve eşcinsel aşkları anlatan yapımların çoğunun aksine bu aşkı kabul edilmesi gereken değil zaten kabul edilmiş olarak gösteren hikâyesi ile farklı bir içeriğe sahip olması ile dikkat çekmişti öncelikle. İki yaşlı aşığı oynayan Alfred Molina ve özellikle de John Lithgow’un olgun ve sade oyunlarının keyif kattığı film zarif sinema dili ve berrak görüntüleri ile de başarılı oluyor. Klişe özgürlük mesajlarının peşine düşmeden derdini bazı etkileyici sahnelerle anlatmayı başaran filmin sadeliği içinde ulaştığı nokta belki de başarısının en açık göstergesi. Buna karşılık filmin kalıcı ve sağlam bir güce ulaşamadığını ve basitlik ve zarafetin yanına ihtiyaç duyduğu derinliği yeterince ekleyemediğini de söylemek gerekiyor.

Kırk yıllık bir aşkın ve beraberliğin ardından evlenen çifti göstererek başlıyor film ve eşcinselliğin kabul edildiği, “normal” olana dahil edildiği bir çevrede geçiyor. Sadece çiftin akrabaları veya arkadaşları değil burada “çevre” ile ifade edilen. Aşıklardan biri bir Katolik okulunda müzik öğretmenliği yapıyor örneğin ve etraflarında eşcinselliklerini açık bir şekilde ifade eden ve birlikte yaşayan iki polis de var bu çevrenin içinde. Çiftimize sorun yaratan evlenmeleri ve bunu duyurmaları oluyor ve daha önce hiçbir olumsuz tepki göstermedikleri anlaşılan öğrenci velilerinin şikayeti üzerine işinden oluyor çiftten müzik öğretmeni olanı. Eşcinsel olmanın zorluğu üzerine ve hikâyeyi başlatması ile önemli olan bu unsur dışında, hikâyenin eşcinsellikle pek ilgisi kalmıyor daha sonra. Bunun yerine, seyrettiğimiz daha çok yaşlı bir çift olmak üzerine ilerleyen ve birbirine çok bağlı iki insanın geçici olarak ve belirsiz bir süre için ayrı yaşamak zorunda kalmaları üzerine yaşadıklarını anlatan bir hikâye oluyor. Filmin yaratıcılarının bu tercihi kendi başına bir olumsuzluk değil elbette ve heteroseksüel aşklar gibi homoseksüel aşkların da ille de bir trajedi ile sonlanması veya olağanüstü zorluklarla boğuşması gerekmiyor. Ne var ki bu hali ile film bir parça fazla yumuşak bir resim çiziyor ve ev bulma konusundaki “mucize” de düşünülürse nerede ise bir peri masalı anlatıyor.

Çoğunlukla piyano eserlerinin (İdil Biret’in seslendirdiği Chopin eserleri bunlar) eşlik ettiği hikâye eşcinsel aşkları anlatan filmlerin bir başka ortak öğesine sahip ve entelektüeller arasında geçiyor çoğunlukla. Bir romancı, bir müzik öğretmeni ve bir romancı var hikâyede ve bu entelektüel çevre hikâyedeki sanatla ilgili kimi göndermelerin de aracı oluyor. Kahramanları eşcinsel olmasaydı ve örneğin öğretmen evliliği nedeni ile değil, “kriz” nedeni ile işsiz kalmış olsaydı bir şeyin değişmeyeceği hikâye, seyircileri ödüllendiren bazı sahnelerin varlığı ile ilgi toplayabilir. Örneğin öğretmenin küçük bir kıza ders verdiği ve ona “kendi sesi”ni bulmasını öğütlediği sahne dozunda duygusallığı ve adamın kendisini işten çıkaran okula yazdığı mektubu okuması ile paralel anlatılması ile oldukça etkileyici. Bir başkasının evinde yaşamak zorunda kalmak üzerine de dokunaklı anlara sahip film ama kaçırdığı fırsatlar da var bu konuda, gereğinden fazla yumuşak bir atmosferi tercih etmesi nedeni ile. Filmin derinleşemediği ve ikna edici olamadığı anları da var ve tüm bunlar zaman zaman hikâyeyi zayıflatıyor açıkçası. Buna karşılık, “doğal yolla” biten bir aşkın bir diğerine el verdiği ve umut dolu finali, iki aşığı son kez birlikte gördüğümüz sahnede zarif ışıklarla ve aşkın sıcaklığı ile elde edilen başarısı ve yitirilen bir şeylerin hüznünü hissettirebilmesi ile bu kusurlarını örtebiliyor çoğunlukla. Evet, yitirilen bir şeylere adanan sıcak bir özlem var hikâyede: Gençliğin, kimi yaşam şekillerinin ve sanatın hayatlarımızdaki yerinin yitirilmesi üzerine düşündürüyor seyircisini ve belki yumuşak bir biçimde de olsa bir özlemin acısını hissettiriyor.

John Lithgow’un performansı ile tecrübenin ekonomik bir oyunu nasıl çarpıcı kılabildiğini gösterdiği film adının aksine aşkın -hiçbir türü ile- garip olmadığını, normal olduğunu ve bu duygunun iki tarafını nasıl zenginleştirdiğini gösteren, iki oyuncusu arasındaki uyumu bize bire bir yansıtan ve aşka adanmış bir yapım olarak görülmeyi hak ediyor.

(“Aşk Başkadır”)

Play It Again, Sam – Herbert Ross (1972)

PlayItAgainSam“Dün gece yatakta muhteşemdim; bir kez bile kalkıp kılavuza bakmam gerekmedi”

Boşanmış bir film eleştirmeninin, arkadaşı olan bir çiftin ve Humphrey Bogart’ın yardımı ile yeni bir kadın arkadaş bulma çabasının hikâyesi.

Woody Allen’ın aynı adlı kendi tiyatro oyunundan sinemaya uyarladığı ve Herbert Ross’un yönettiği bir komedi. Allen’ın başrolleri Diane Keaton, Tony Roberts, Susan Anspach ve Jerry Lacy ile paylaştığı film, sanatçının daha sonra da pek çok filminde tekrarlayacağı sorunlu, özgüven problemi olan, terapiste giden karakterinin ilk örneklerinden biri olmasının yanında, Bogart üzerinden giriştiği sinema göndermeleri, kimi epey sıkı bir kahkaha attıran esprileri, eğlenceli hikâyesi ve oyuncularının keyifli performansları ile önemli bir çalışma. Hikâyede epey yeri olsa da her zaman hedeflendiği kadar güçlü bir komedi kaynağı olamayan Bogart karakterinin kullanımı ve gelişmelerin tahmin edilebilir olanın ötesine pek geçememesi gibi sorunları olsa da kaçırılmaması gereken bir film bu.

Michael Curtiz’in 1942 tarihli “Casablanca” filminin finali ile açılıyor film ve o finale özenen veya finali yeniden yaratan kendi finali ile kapanıyor. Hayranı olduğu Bogart’ın günlük hayatta ne yapması gerektiği konusunda ama en çok da kadınlar konusundaki tavsiyelerine başvuran eleştirmenin nevrozlu karakterinin yaratma potansiyeli olan tüm komediyi akıllı bir şekilde kullanıyor Woody Allen’ın senaryosu ve onun keyifli performansı ile daha da değerlenen bir sonuç elde ediyor. Allen’ın karakterinin heyecanını, korkularını, telaşını ve sakarlığını çok iyi yansıtan diyaloglar, sahnelemeler ve oyunculuk, kaçırılmamalı ifadesini hak edecek kadar başarılı. Evi sinema posterleri ama ondan da çok ilaçlarla dolu karakterin aynı sahne içinde depresyonun en uç noktasından maninin en uç noktasına değişiveren ruh halinden sıkı espriler yakalıyor hikâye ve buna Allen’ın sakar kahramanının neden olduğu fiziksel komedi anlarını da ekliyor ki kesinlikle hayli başarılı bir sonuç veriyor bu kombinasyon. Örneğin, Allen’ın bir randevuya hazırlanırkan saç kurutma makinesi ile yaşadığı macera beklenmedik olması ve Allen’ın performansı ile çok eğlenceli kesinlikle. Benzer bir unutulmaz sahne de kahramanımızın kendisini ziyarete gelen bir kadın için evinde entelektüel imaj yaratma çabasına tanık olduğumuz anlar: Bu sahnede hem Allen’ın oyunculuğu hem de entelektüel göndermeleri de olan espri yüklü diyaloglar aracılığı ile benzer bir başarı üretiliyor ki art arda kahkaha atmamak elde değil. Allen’ın doğrudan odağında olmadığı sahne/komedi az ve onlar da her zaman güçlü değil ama aşırı yoğun arkadaşının bulunduğu yerin telefon numarasını bir yerlere bildirme telâşı (cep telefonunun olmadığı günlerdeyiz, sonuçta) içerdiği eleştiri ile de keyif veriyor seyredene.

Konuşmalı, hem de epey konuşmalı bir film bu ama dinamik bir yapıya sahip olmasına engel olmamış bu durum ve Allen’ın esprileri de çoğunlukla güçlü olunca seyredeni yormuyor ve rahatsız etmiyor hikâye. Buna karşılık senaryonun aksayan yanları da var: Örneğin Bogart karakterinin göründüğü sahnelerde arzulanan derecede bir etkileyicilik yaratamıyor film ve hatta bu sahnelerin kimi bir parça gereğinden uzun görünüyor. Kimi kısa sahnelerin de bir parça zorlama göründüğünü belirtmek gerekiyor. Örneğin, Allen ve arkadaşının “kültürlü insan” sahnesi ne yeterince komik ne de hikâyeye herhangi bir katkı sağlayabiliyor.

“Casablanca” filminde aslında hiç söylenmeyen ama herkesin aksine inandığı bir cümleden (“Play it again, Sam”) adını almış Allen’ın oyunu ve filmimiz. “Casablanca”da bu cümle Ingrid Bergman tarafından “Play it once, Sam” ve Bogart tarafından “Play it!” şeklinde dile getirilmiş ama nedense bu şekilde yerleşmiş tüm sinemaseverlerin zihninde. Woody Allen işte o filmden esinlenen ama filmdeki Bogart karakterinin tam tersi bir karakterin hikâyesini anlattığı senaryosunu Herbert Ross’a teslim etmiş ve o da hikâyeye yakışan bir dil ile üzerine düşeni yapmış görünüyor. Allen dışındaki oyuncuların da (farklı bir oyun tarzını tercih etmiş olsa da, onunla iyi bir kimya oluşturan Diane Keaton, kendisini terk eden eşini oynayan Susan Anspach ve meşgul iş adamı rolündeki Tony Roberts) eğlendirmeyi başardığı film, Allen’ın komedisi ve oyunu, “Casablanca” filmi ile hikaye boyunca kurduğu paralellikler ve kimi sağlam esprileri ile görülmesi gerekli bir çalışma, özet olarak.

(“Tekrar Çal Sam”)

Harry Brown – Daniel Barber (2009)

harry-brown“Onu öldürse ne olur ki? Noel Winters bir pislik. Babası da bir pislikti. Bir sürü pislik çocuğu olacak. Bence Harry Brown bize bir iyilik yapıyor”

Çetelerin hâkim olduğu bir mahallede yaşayan yaşlı bir adamın, en iyi arkadaşının çetenin gençleri tarafından öldürülmesi üzerine giriştiği intikamın hikâyesi.

İngiliz sinemasından bir “Charles Bronson filmi”! Daniel Barber’ın Garry Young’un orijinal senaryosundan çektiği film, bir “kendi adaletini kendin sağla” örneği olması ile dikkat çeken ve görsel gücü yüksek bir çalışma. Çekimlerin yapıldığı tarihte 76 yaşında olan başroldeki Michael Caine’in yaşlı
intikamcıyı ustalıkla canlandırdığı film teknik açıdan sınıfı kesinlikle geçen ama hikâyesi ile hayli tartışmalı bir eser ve siyah ve beyaz olarak resmettiği bir dünyada sergilediği şiddet görüntülerine destek beklediğini gizlememesi ile de olumsuz bir eleştiriyi kesinlikle hak ediyor.

Sıkı ve çekici bir sahne ile açılıyor film ve sonrasında, hikâye boyunca tanık olmaya mecbur edileceğimiz hayli sert sahnelerin “nedenleri”ni açıklamaya girişiyor. Uyuşturucu, cinayet, hırsızlık, saldırı vb. akla gelebilecek tüm suçların rahatça işlendiği, sıradan vatandaşlara hayatlarını zehir eden çetelerin, irili ufaklı suçluların egemen olduğu ve polisin yasalarca eli kolu bağlanmış, ilgisiz ve çaresiz bir şekilde olan biteni seyrettiği bir mahallede geçiyor hikâye. Kuzey İrlanda’da savaşmış eski bir asker olan yaşlı adamın ölmekte olan eşi nedeni ile zaten kötü olan hayatı, etraftaki suçluların taciz ederek çileden çıkardığı kendisi gibi yaşlı, en iyi (belki de tek) arkadaşının öldürülmesi ile iyice rayından çıkıyor ve yaşlı “kahraman”ımız “dünya üzerinden yok edilmeyi hak eden pislikler”in temizlenmesi işine girişiyor. İrlanda’da savaştığı bağımsızlık yanlılarına şiddetlerinin arkasında bir amaçları olduğu için saygı duyan bu yaşlı savaşçı, mahallesindeki çetelerin şiddeti sadece eğlenmek için uyguladıklarını düşünüyor ve iğreniyor onlardan. Filmin Garry Young imzalı senaryosu o denli kötü bir dünyanın resmini getiriyor ki karşımıza, tüm bu kötülüklerin kaynağı olan “pislikler”in birer birer ortadan kaldırılmasından mutluluk duymanızı ve hatta onlara verilecek en iyi karşılık olarak onlara uygulanan şiddetten eğlenmenizi bekliyor, daha doğrusu açıkça istiyor bunu seyirciden.

Yaşlı adamın adının Harry olması bir tesadüf mü bilmiyorum ama hikâye tüm olumsuzluğu ile Don Siegel’ın “Dirty Harry” filminde Clint Eastwood’un oynadığı dedektif Harry’i çağrıştırıyor bize. Orada yasaların ve polislerin yasal haklarının yetersiz olduğuna inanan dedektif kendi yöntemleri ile kötüleri temizlerken, burada eski bir güvenlikçi üstleniyor aynı görevi. Kuşkusuz kendi adaletini sağlayan bu karakter bize Charles Bronson’u da hatırlatıyor tüm olumsuzluğu ile. Yönetmen Daniel Barber’ın mizansen anlayışı da senaryonun “kötüleri yasaların dışına çıkarak” temizleyen iyi vatandaş hikâyesini destekliyor ve bunu yaparken görsel gücüne lâf edilemeyecek bir etkileyiciliği yakalamayı da başarıyor. Kimi sembolik sahneler yaratarak üretiyor Barber bu etkileyiciliği. Örneğin, adamın açılışta uzağından geçtiği bir alt geçide, finalde huzur içinde bakabilmesi ve yönünü oradan çevirmemesi bunlardan biri. Benzer şekilde, adamın penceresinden, işlenen suçları ve tüm o kötülükleri izlemesi de adeta Tanrı’nın, yarattığı dünyanın geldiği hale bakıp, artık müdahale etme zamanı diye düşünmesini anlatıyor bize. Bir başka ifade ile, yeryüzü yasalarının sağlayamadığı adaleti, ilahî bir gücün kendisine aracı kıldığı bir adamın sağlayacağını söylüyor bize film. Tam da burada, ilahî adaleti yeryüzünde sağlayan ve adeta “Tanrı”yı oynayan kahramanımızın eline geçen yüklü bir parayı Tanrı’nın evi olan kiliseye bağışladığını da hatırlamakta yarar var. Kameranın zaman zaman tüm şehri taraması veya yaşlı kurbanın balkonundan tüm şehire “serseriler” diye bağırmasını da filmin, sorunun mahalleye özgü olmadığı, tüm şehirin (tüm dünyanın) kötülerin elinde olduğu yönündeki mesajının parçası olarak görmek gerekiyor sanırım. Tüm bunlar filmin hikâyesinin hayli sorunlu olduğunu ve nerede ise faşizan bir çözümü önümüze sürdüğünü düşünmek için yeterli kesinlikle.

Tıpkı baş karakteri gibi “ağır” hareket eden bir aksiyon filmi bu ama bu ağırlık aksiyonseverleri yanıltmasın; hikâyeyi dert etmeyen “başarılı” tüm aksiyon filmleri gibi bu film de yağ gibi akıyor kesinlikle. Bu ağırlık karakterin yaşlılığı ile bağlantılı bir fiziksel durumun/ruh halinin gerçekçi bir yansıması olarak da kesinlikle doğru bir tercih. Ruth Barrett ve Martin Phipps’in hikâyenin atmosferine çok uygun müziği ile desteklenen filmin bir sahnesinin ima ettikleri ile ayrıca rahatsız edici olduğunu söylemekte de yarar var: Çetecilerin mahalleyi ablukaya alan polislerle çatıştığı sahne, bizdeki Gezi direnişi veya dünyanın her yerinde iktidarın şiddetine ve baskısına karşı çıkanların mücadelesini çağrıştırıyor tüm görselliği ile ama tam tersi bir bakış açısı ile yaklaşıyor bu gösterdiğine film. İktidarın kötülüğüne direnenlerle özdeşleşmiş bir isyan görüntüsünü, tersine çevirerek kötülükle mücadele eden bir iktidarın savaşını anlatmak için kullanıyor ki rahatsız olmamak mümkün değil bu durumdan.

Özetlemek gerekirse, hikâyesini anlatma şekli ile başarılı, aksiyondan hoşlananların kesinlikle beğeneceği ama anlattığı ve savunmaktan çekinmiyor göründüğü ile çok sorunlu bir film bu. Dünya, evet pislikle dolu ama o pislik filmin baktığı ve bizi de bakmaya zorladığı yerde değil asıl olarak, hayli yukarılarda, iktidarın ta kendisinde. Michael Caine başta olmak üzere oyuncuların başarısının veya yönetmenin becerisinin üzerini örtmesine izin verilemeyecek bir gerçek bu.