Fatma Bacı – Halit Refiğ (1972)

Fatma Baci“Gitme kızım! İçkili, çalgılı, yalanlı dolanlı işlere sokulma. Eğlenceli görünür ama ışığa pervane eder insanı”

Kocasının öldürülmesi üzerine üç çocuğu ile İstanbul’a yerleşerek kapıcılık yapmaya başlayan köylü bir kadının ailesini büyük şehirin kötülüklerinden korumaya çalışmasının hikâyesi.

Safa Önal’ın senaryosundan Halit Refiğ’in çektiği ve yönetmenin “Ulusal Sinema” başlığı altında toplanan düşüncelerinin izlerini taşıyan bir film. Yıldız Kenter’in bir parça tiyatrovari koksa da oyunculuğu ile damgasını vurduğu film, “Batılılaşma”nın Türk toplumunda neden olduğu yozlaşmaları anlatmaya soyunan ve bunu yaparken de zaman zaman hayli kaba genellemelere başvuran bir eser. Özellikle son bölümü ile, Yeşilçam kalıpları içinde hayli eli yüzü düzgün bir görünüm sergileyen film sinemamızın 1970’li yıllarından ilgiyi hak eden bir çalışma.

Tiyatromuzun büyük ustası Yıldız Kenter’in sinemadaki oyunculuğu hemen her zaman aynı kelime ile anıldı ve anılıyor: “Tiyatrovari”. Onun güçlü ve “sert” oyunculuğunu neden sinemaya yeterince uygun uyarla(ya)madığını düşününce iki neden geliyor akla: Ya yönetmenler onun oyunu gücünün altını kalın çizgilerle çizmeyi özellikle tercih ederek onu teşvik ettiler bu yönde ya da Yıldız Kenter tiyatrodaki oyunculuğunun aynısını sinemaya kendisi taşıdı. Bu filmde nispeten daha az olsa da yine tiyatro kokan bir oyunculuğu var Kenter’in ve daha ilk sahnedeki trajedilere yakışır tiradı ile filme damgasını vuruyor. Bu açılış oyuncunun olduğu kadar yönetmen Halit Refiğ’in de tercihi gibi görünüyor çünkü hikâye boyunca Refiğ zaman zaman “kaba” bir şekilde anlatmaya çalışıyor derdini. Batı’nın her şeyi ile kötü olduğu, yerli olanın yüceltildiği bir film var karşımızda ve Safa Önal’ın karakterlerin ağzından duyduğumuz pek çok sözü de bunu devamlı bir surette besliyor. Yeşilçam’ın klişelerinin kimini (kötü karakterler yabancı müzikle dans eder, mezarlık sahnesinde ney çalınır vs.) birebir bünyesine alan film, mesajını verme derdine düştüğünde sinemasal endişeleri de bir kenara koyuyor sık sık. Bir karakterin, tanık olduğu bir “Batı kökenli ahlâksızlık” karşısında “Batınız buysa, Batınız batsın” cümlesini dillendirmesi, Refiğ’in seyircinin mesajını kaçırmaması için aldığı önlemlerden biri adeta ama bu kadar kör kör parmağım gözüne bir mesaj kaygısı rahatsız edici oluyor elbette. Hikâye Batı ile ilişkilendirdiği her şeyi benzer bir biçimde yerin dibine sokuyor. Örneğin Batı’nın bir temsilcisi olarak bir akademisyen (bir entelektüel!) de bundan nasibini alıyor ve her türlü ahlâksızlığın parçası olarak gösteriliyor bu yerel olanı sürekli aşağılayan adam. Yerel olanın (namaz kılanın bir başka deyişle) temsilcisi olan anne ise Batı’nın karşısında tek başına mücadele veren bir karakter; açılıştaki kısa köy sahnesinden sonra büyük şehirdeki koca apartman bloklarını tarayan kameraya sabah ezanının eşlik etmesi ve görüntüye namaz kılan cefakâr annenin getirilmesi filmin Batılı ile yerel olanı karşı karşıya getireceğinin ve hangisinin tarafında duracağının ilk göstergesi ve bu karşılaştırmanın hep aynı kaba semboller üzerinden yapılması filmin sinema değerini azaltıyor kuşkusuz.

Sınıf farklarına da değiniyor hikâye sık sık (örneğin bir gece kulübündeki “intikam” sahnesi tam da Safa Önal’ın kalemine yakışan hayli önemli ve başarılı bir sahne) ama burada asla bir sınıf mücadelesi değil Refiğ’in derdi. O sadece savunucusu olduğu millî sınıfıın karşısına yozlaşmış zenginleri ve aydınları ile Batılı sınıfı koyuyor ve bize de hangisinin yanında durup hangisinden nefret etmemiz gerektiğini söylüyor, hatta dikte ediyor sık sık. Evdeki üç çocuktan üniversiteye giden tek kişi olan genç kızın okuduğu dalın “moda desinatörlüğü” olması da yine Batılı olarak görülen bir kavram üzerinden mesaj verme çabasının sonucu olsa gerek. Peki, hikâyenin idealleştirdiği bu dindar, fedakâr ve alçakgönüllü anne ne kadar doğru bir noktada duruyor? Büyük kızını sevmediği bir adamla (üstelik filmin, kendisi ile çelişerek bu adamı şapşal ve mıymıntı bir karakter olarak çizdiğini de unutmayalım) evlenmeye zorlaması, kapıcı olarak görev yaptığı apartmanda sınırsız bir itaat içinde “üst kattakiler”e hizmet etmesi ve zenginlerin çöpe atmaktansa kendilerine gönderdiği bir kelek karpuzu minnettarlıkla kabul etmesi üç çocuğa örnek olacak veya Halit Refiğ’in yanında durmamızı beklediği davranışlar mı diye bir durup düşünmek gerekiyor. Anlaşılan film “düşman”a o denli odaklanmış ki karşısına koyduğunun doğruluğu üzerinde düşünmeye pek ihtiyaç duymamış.

Refiği’in kimi kamera tercihlerinin de benimsediği Batılı olanı eleştirme çabasının pek çok başka örneği daha var filmde. Örneğin bir parti sahnesinde, kamera yabancı bir şarkı eşliğinde masum bir şekilde dans etmekte olan genç kızı ayaklarından başlayarak yüzüne kadar tarıyor ve sanki ona Halit Refiğ’in gözü ile bakarak, bir ahlâksızı görmemizi istiyor bizden.

Filmde sadece duvara asılı bir fotoğrafı ile yer alan Şükran Güngör’ün hikâyede kullanılışı aslında hayli ilginç yanlarından biri filmin; hem çocuklardan erkek olanının davranışlarını belirleyici oluyor sürekli olarak hem de yokluğu ile ailenin diğer bireylerini nasıl etkilediğini devamlı hatırlatıyor bize. Buna karşılık duvarda asılı olan diğer resimlerin (yağlı güreş pehlivanları) hikâyedeki herhangi bir karakterle ilişkisi yok ve yanlış bir tercih olarak görünüyor sanat yönetmenliği açısından. Hikâyesindeki gerçekçilikten uzak kimi öğeler (berberin kadına verdiği tavsiye ancak bir fantastik filme yakışacak içerikte, dolu olduğu ima edilen ama taşınırken sağa sola sallanmalarından boş olduğu anlaşılan bavullar vs.) üzerinden de Yeşilçam ile karşı karşıya olduğumuzu unutmamamızı sağlayan film yukarıda sıraladığım özellikleri ile adeta bugünün iktidarının manifesto filmi olmasını sağlayabilecek bir içeriğe sahip olması açısından da “önemli” bir bakıma. “Aydın ve Batılı değerlere yakın olanların “örümcek kafalı” diye aşağıladığı bir halkın” tarafında duran bir film bu çünkü ve bunu yaparken başvurduğu genellemeler, mağduriyet hikâyesi ve kitlelerin hoşuna gidecek araçları (başta din olmak üzere, “elit” kesimler veya “mutlu azınlıklar” gibi popülizmin işine yarayacak kabalıkta çizilen bir düşman, annenin ağzından duyduğumuz “insan namusu için yaşar, namusu için ölür” cümlesi ile özetlenebilecek bir toplumsal ahlâk anlayışı, halkın değerlerine uzak sekülerler vb.) ile gerçekten de günümüz Türkiye’si için çok şey söylüyor bize.

Müziği kullanım şekli ile sınıfta kalan (trajik bir sahne ve burada kullanılan, kimbilir hangi yabancı filmden çalınmış dramatik bir müziğin hemen ardından ve hiç ara vermeden eğlenceli bir türkü havasına geçiş yapmak gibi tercihler vs.) film tüm bu kusurlarına rağmen yine de ilgiyi hak ediyor. Kenter’in yanında, onun kızlarını oynayan Fatma Belgen ve Yıldız Kenter ve oğlunu oynayan Sertan Acar’ın hemen hiç aksamayan oyunları, filmin Refiğ’in ulusal sinema anlayışından taşıdığı izler üzerinden düşünmeye ve sorgulamaya fırsat tanıması, yine Refiğ’in temposu hep yerinde ve eli yüzü düzgün anlatımı ve ne olursa olsun derdi olan bir hikâye anlatması ile “görülmeli” kategorisine giriyor bu film.

A Funny Thing Happened on the Way to the Forum – Richard Lester (1966)

A Funny Thing Happened On The Way To The Forum“Öyle güzel bir çehresi, öyle temiz bir kalbi var ki! Efendim, eğer kadın olarak doğsaydınız, onun gibi olurdunuz”

Roma İmparatorluğu döneminde, özgürlüğünü kazanabilmenin karşılığında genç sahibini aşık olduğu kadına kavuşturmaya çalışan bir kölenin hikâyesi.

Antik Roma döneminin komedya yazarı Titus Maccius Plautus’un oyunlarından esinlenen bir sahne müzikalinin sinema uyarlaması. Prestijli Tony ödülünü kazanan, Burt Shevelove ve Larry Gelbart tarafından yazılan hikâyesine Stephen Sondheim’ın şarkılarının eşlik ettiği sahne müzikalinin bu sinema uyarlamasının senaryosu Melvin Frank ve Michael Pertwee’ye ait, yönetmenliği ise Richard Lester üstlenmiş. Türünü fars olarak nitelendirebileceğimiz filmin hikâyesi temel olarak yanlış anlamalar, saklanan kimlikler vs. üzerinden ilerliyor ve temposunu bir an bile kaybetmeden dolu dizgin anlatıyor anlatacağını. Bu süratli anlatım bir yandan filmi dinamik kılarkan ve seyircinin bir an bile hikâyeden kopmamasını sağlarken, öte yandan komedinin de zaman zaman idrak edilememesine yol açacak kadar ivme kazanıyor. Başta köleyi oynayan Zero Mostel ve kölebaşını canlandıran Jack Gilford olmak üzere tüm oyuncuların bu sürate başarılı bir şekilde uyum gösterdiği ve bugünün seyircisi için belki biraz dozu kaçmış bir abartıya başvurduğu film Hollywood’un klasik dönemlerinden ilgiyi hak eden bir eğlencelik.

Filmimize kaynaklık eden müzikal adını vodvil oyuncularının bir hikâye anlatmaya başladıklarında kullandıkları giriş cümlesinden (“Tiyatroya gelirken yolda komik bir şey oldu”) alıyor ve bize komedisini başta sona korumaya çalışan ve bunu her zaman yeterince olmasa da genellikle başaran bir hikâye anlatıyor. Müzikalde yer alan şarkıların bir kısmı filmde kullanılmamış ve açıkçası birkaçı dışında filmin komedisine sağlam bir katkıda da bulunmuyor kullanılanlar. Aslında pek çok şarkı sahnesine rağmen, filmin müzikal yanının komedi yanının hayli gölgesinde kaldığını ve daha çok arada şarkıların yer aldığı bir komedi havası taşıdığını söylemek gerekiyor karşımıza çıkanın. Şarkıların bir müzikaldekinin aksine her zaman hikâyeyi anlatmanın bir parçası olmaması ve bundan da daha önemli olmak üzere, nerede ise kesintisiz diyalog kullanımının ve komedisinin fiziksel yanının sık sık öne çıkmasının etkisi olmuş bu sonuçta. Filmin müzikal açıdan bu tercihte bulunması belki kimileri için bir olumsuz puan olabilir ama bu açıdan bir sorun yok ortada aslında. Hatta filmin şarkıları kullanımı bazen sıkı bir komedinin de kaynağı olmuş: Örneğin “Lovely” adlı şarkının önce genç sahip ve aşık olduğu “bakire cariye”nin düeti, ilerleyen bir bölümde ise köle ile kölebaşı arasında bir düet olarak sergilenmesi eğlenceli bir tercih kesinlikle.

Sahnede de aynı rolleri canlandıran Zero Mostel ve Jack Gilford’un oyunculukları diğer oyuncuların da eşlik ettiği ve fiziksel yanın sıklıkla öne çıktığı eğlenceli bir havayı getiriyorlar karşımıza. Burada, yönetmen Richard Lester’ın favori oyuncularından olan Michael Crawford’un hemen hiç dublör kullanmadan canlandırdığı sahnelerdeki cesaretini de atlamamak gerekiyor. Crawford onlarca basamağı olan bir merdivenden aşağıya sıkı bir düşüş sergiliyor hayli eğlenceli bir sahnede ve karakterinin “şapşal aşık” halini seyirci için kesinlikle filmin eğlenceli öğelerinden biri yapmayı başarıyor. Onun diğerleri ile kıyaslandığında nerede ise “minimal” bir oyunculuk sergilediği bile söylenebilir çünkü diğer tüm oyuncular, başta Mostel olmak üzere mimiklerini fazlası ile kullanan bir performans sergiliyorlar. Öyle ki Mostel’in mimiklerinin, yıllar sonra çekilen filmlerinde zaman zaman hayli abartılı olabilen Zeki Alasya tarafından tekrarlandığını rahatça söyleyebilirsiniz. Bunun da aslında olumsuz bir durum olmayabileceğini, aksine filmin genel havasına gayet uygun olduğunu da söylemek mümkün öte yandan. Ve tüm bu oyuncuların yanında sinemanın “gülmeyen komedyeni” Buster Keaton da var filmde. Sanatçı kanserle boğuştuğu sırada oynadığı, sinemadaki bu son filminde kendisini göstermeyi başarıyor o geniş kadro içinde.

Tüm karakterlerin bir oyunun peşinde koştuğu, her birinin kendi zaaflarının neden olduğu tuzaklara düştüğü, kimliklerin karıştığı, yanlış anlaşılmaların nefes aldırmayacak bir yoğunlukla üst üste geldiği hikâye bazen “karmaşık” görünebilir ama aslında filmin amaçladığı tam da bu sanki: Komedinin tadını seyircinin de tıpkı karakterler gibi kafası karıştıkça daha iyi aldığı bir film çünkü bu. Eğlenceli ama bir parça “kaba” komedisi olan kimi sahneleri (cariyelerin müşteriye tanıtıldığı sahne örneğin veya komutanın şehre girişi bölümü), eğlenceli kimi esprileri veya abartının rahatsız etmeden eğlendirdiği anları (iksir için “at teri” peşinde koşan gencin sonunda bir atı hamama götürmesi gibi) için de ilgiyi hak eden bir film karşımızdaki. Kapanış jeneriğindeki “sinek istilası”nın esprisini merak edenler için bunun filmin çekim sürecinde yaşanan bir sıkıntıya gönderme olduğunu söyleyelim bir not olarak. Filmdeki bir sahnede bizim de tanık olduğumuz gibi, sinekler İspanya’da hayli sıcak bir havada devam eden çekimlerde setteki meyve ve sebzelerin çürümesinin etkisi ile, çekim yapanları sık sık sıkıntıya sokmuş ve Richard Williams imzalı kapanış jeneriğindeki animasyonun konusu olmuşlar buna gönderme olarak.

Görüntü yönetmenliğini sonraların ünlü yönetmeni Nicolas Roeg’in üstlendiği, gerçekçi set tasarımları ile dikkat çeken, Ken Thorne’un müzik çalışması ile Oscar kazandığı bu enerji dolu film yönetmen Richard Lester’ın en parlak işlerinden biri değil kuşkusuz. Onun kimi kamera oyunları ve kurgu tercihleri de her zaman pek şık durmuyor açıkçası ama tüm bunlar filmden keyif almaya ve örneğin “Everybody Should Have A Maid” şarkısının yarattığı “erotik” havanın tadını çıkarmaya engel olmamalı.

(“Aptallar Şehri”)

A Little Chaos – Alan Rickman (2014)

a-little-chaos“Güzelliği böyle bir hayal gücü ile ifade edebiliyorsa, sanatı da eminim krallara layık olacaktır”

14. Louis için Versailles sarayında bir bahçe tasarlayan bir kadın peyzaj ustasının hikâyesi.

Ocak ayında hayatını kaybeden İngiliz oyuncu Alan Rickman’ın ikinci ve son yönetmenlik çalışması. Hayali bir karakter olan Sabine De Barra ve gerçek bir karakter olan André Le Nôtre ikilisi üzerine kurulu olan hikâye, bahçe düzenlemede (ve hayatta) ilki bir parça karmaşadan, ikincisi ise düzenden/disiplinden yana olan iki peyzaj sanatçısını getiriyor karşımıza. Dönem filmlerinin kostümlü havasının ağırlığından kurutulabilmiş görünen, etkileyici kimi sahneleri ile dikkat çeken ve Kate Winslet’in yine çarpıcı bir performans sergilediği çalışma, başarılı set tasarımları ile de ilgi çekmeye aday. Buna karşılık hikâyenin daha fazla derinliğe ihtiyaç duyduğunu ve finali başta olmak üzere garantili sulardan pek ayrılmadığını da söylemek gerekiyor.

Fransız kralı 14. Louis’nin baş bahçıvanı olan André Le Nôtre Versailles sarayında yaptığı bahçe tasarımları ve Paris’in ünlü Champs-Élysées caddesini tasarlaması ile tarihe geçen bir Fransız peyzaj sanatçısı. Jeremy Brock, Alison Deegan ve Alan Rickman tarafından yazılan senaryo onun yanına hayali bir karakteri, bir kadın peyzaj sanatçısını koyuyor (ki dönemin gerçekleri ile bağdaşan bir durum değil bu elbette) ve ikili arasındaki sanatsal yaklaşım farklılığı üzerinden başlayan ve tahmin edilebileceği gibi romantizmi içine alarak devam eden bir ilişkiyi anlatıyor bize. Matthias Schoenaerts’in belki karakterinin sakinliğini yansıtmayı amaçlayan ama fazlası ile donuk bir oyunculukla canlandırdığı karakteri ile Kate Winslet’in her zamanki gibi ustalıkla oynadığı kadın arasındaki ilişkinin fazlası ile tahmin edilebilir bir şekilde ilerlemesi filmin zayıflıklarından biri olarak öne çıkıyor. Aslında filmin genel olarak durmayı seçtiği alanın sorunlu olmasının bir örneği bu. Hikâye bir “mutlu son”a doğru ilerlerken aslında pek çok durağa uğruyor; o dönemde bir kadın sanatçı olmanın zorlukları, sınıf farkının neden olduğu problemler, saray entrikaları (filmin adı bir parça buraya da gönderme olabilir çünkü bu entrikalar bir karmaşa yaratıyor ama küçük ölçekli bu kaoslar ve düzen sürüp gidiyor) veya meslek içindeki rekabetler hayli doğal ve birbirleri ile uyumlu bir şekilde hikâyenin parçası olarak yerlerini almışlar. Ne var ki film tüm bunlarda çok yeni bir şey söylemediği gibi yeterli bir derinliğe de kavuşturmuyor bu duraklarda rastladıklarını. Hemen her şey hayli hafif ele alınıyor ve film seyirciyi yormadan ilerleyip onu mutlu edecek şekilde sonlanıyor.

1682 yılının Paris’inde geçen hikâyede Rickman kralı canlandırıyor sinemadaki son rollerinden birinde. Filmin kesinlikle en fazla etkileyici olan anları da onun (kralın) kadın sanatçı ile bahçede geçen ikili sahnesinde yaşanıyor. Kralın bu kimliğinden sıyırılarak (dönemin o ağır peruğundan sıyrılması da kimliğin en azından o an için bir kenara koyulmasının sembolü olsa gerek) kadınla iki doğa aşığı olarak yaptığı sohbet zarif dokunaklığı ile filmin zirvesini oluşturuyor. Bu sahnedeki başarı filmin genel olarak başardığı ve hayli önemli bir şeyin de bir örneği: Tüm o kostümlere, peruklara vs. rağmen film asla sıradan seyirciyi kaçıracak o “ağır dönem filmi” monotonluğuna düşmüyor ve -sık sık gereğinden fazla- hafif olarak akıp gidiyor. Kadının ait olmadığı bir sınıfın temsilcisi olarak girdiği saray ortamında başardıkları seyirci olarak bizi mutlu ediyor belki ama filmin gerçekçiliğine de zarar veriyor.

Tüm hafifliğine karşı filmin tam da bunu da içine alan bir konuda hakkını teslim etmek gerek: Alan Rickman tüm öğeleri ile kesinlikle “tutarlı” bir film çıkarmış ortaya. Görüntüleri, kamera hareketleri, mizanseni, oyunculukları, müziği ve kurgusu ile zarif bir film bu. Bütün bu öğeler birbiri ile gayet uyumlu bir şekilde bir araya getirilmişler ve seyirciyi bir zariflikle baş başa bırakıyorlar. Kadının hikaye boyunca adım adım dozu artan bir biçimde hissettirilen ve finalde etkileyici bir biçimde açıklanan travması bile bir trajik anın hak ettiği incelikle getiriliyor önümüze. Karakterlerin pek derin işlenmemiş olmasına rağmen bir şekilde onları anlamanızı da sağlamış görünüyor film ve sınıf farkını, meslek ve cinsiyet alanlarındaki rekabetleri ve yerleşik düzen kültürünü aşmayı başaran bir kadını bize ikna edici biçimde anlatmayı başarıyor. Temaları üzerinden epey “kaotik” hikayeler anlatılabilecek olsa da, bunun yerine tıpkı adı gibi küçük bir karmaşa ile yetiniyor olması kalıcılığına zarar veriyor belki ama yine de ilgiyi hak ediyor bu Rickman çalışması.

(“Küçük Karmaşa”)

Mr. Holland’s Opus – Stephen Herek (1995)

Mr_Hollands_Opus“Buradaki asıl problem, sizlerin düşünmesini, dinlemesini ve yaratmasını bilmeyen bir nesil yaratmanız”

Para kazanabilmek ve beste yapmaya vakit ayırabilmek için bir lisede müzik öğretmenliğine başlayan bir müzisyenin hikâyesi.

Patrick Sheane Duncan’ın senaryosundan Stephen Herek’in çektiği bir “öğretmenin ve öğretmenin kutsallığı” filmi. İki buçuk saate yaklaşan süresi ile bir adamın zoraki başladığı bir meslekte yarattığı güzelliklerin hikâyesini anlatan çalışma, bir parça fazlası ile klasik sinema dili ile “aile” filmlerinden hoşlananların ilgisini çekebilecek ve başroldeki Richard Dreyfuss’un Oscar’a aday gösterilen performansı ile öne çıktığı bir film. Meslek hayatının sonunda öğretmenin başına geleni bir sorgulama aracı olarak değil de bir dram yaratma amacı ile kullanması ile farklı bir kulvara geçebilme şansını yok eden film, garantili sularda ilerlemesi ile ortalama seyirciyi elinde tutabilen ama zaman zaman tam da bu nedenle sıradanlığa düşen bir eser izlenimi bırakıyor çoğunlukla.

Altın Küre’ye aday olsa da senaryosu oldukça tanıdık ve hemen hep beklenen şekilde ilerlemesi nedeni ile de bir parça yaratıcılıktan yoksun bir film bu. Öğretmen sınıfa gelir, öğrenciler ilgisizdir, öğretmen onlara farklı bir dünyanın kapısını açar ve onlarla birlikte kendisi de gelişir vs. Evet, hayli aşina olduğumuz bir hikâye bu ve Amerikalılar’ın anlatmayı ve dinlemeyi/seyretmeyi sevdiği türden bir “sistemi rahatsız etmeden başarılı olabilme” ifadesi ile özetlenebilecek bir içeriği var. Ne var ki senaryo bu klişeleri kullanırken bile yeterince iyi değil: Örneğin lisedeki spor öğretmeninin ağzından duyduğumuz ve yemek sırasında neden öğrencilerin önüne geçtiğini açıklamak için söylediği “burası okul, burada demokrasi olmaz” cümlesi ne bu öğretmenle ilgili sonraki gelişmelerle illişkilendiriliyor ne de kahramanımızın sonradan yaşayacakları ile. Tıpkı bunun gibi, müdür yardımcısının “etek boyu” kontrolü de bu karakterin olduğu pek çok sahnede yer verilen hafif mizahın da olumsuz yönde katkıda bulunduğu bir havada kalmaya yol açıyor hikâyenin gelişim sürecinde. Duncan senaryosunu hikâyesini yaklaşık otuz senelik bir süreye yayarak ve adeta öğretmenin hikâyesini ABD tarihi ile paralel bir biçimde anlatmaya soyunarak farklılaştırmaya çalışmış ama burada da pek başarılı olamamış açıkçası. Tüm o belgesel görüntüler hikâyeye hiç bir şey katmıyor ve filmin süresini uzatmak dışında da bir sonuç vermiş görünmüyor. Kahramanının mücadelesini dolaylı veya dolaysız olarak ilişkilendirmeden Vietnam savaşını, Reagan’ı, Nixon’ı veya John Lennon’ı araya sokuşturmakla pek de doğru bir tercihte bulunulmamış.

Seyircinin bir sonraki sahnede ne olacağını sık sık rahatlıkla öngörebileceği bir akışı var filmin ve bu halinin de katkıda bulunduğu bir televizyon filmi havası. Kahramanımızın eşi ile tartışmasından anlıyoruz ki şimdi bir “yasak aşk” ihtimali var örneğin ve hikâye bu nedenle kendisini monoton ve sürprizsiz kalmış ne yazık ki. Seyircide yaratılmak istenen duygusallığın başarıldığı sahneleri var oysa filmin ama nedense bunların dozu çok az ve bu da filmin etki gücünü azaltıyor. Örneğin bir çocuğun sağırlığının keşfedildiği sahne veya yıllarca sağlıklı ilişki kurulamamış bir evlada ithaf edilen şarkı oldukça başarılı ve filmin seçtiği klasik kulvarda aslında neler yapabileceğinin de göstergesi ama yeterli sayıda değil bu sahneler. Oldukça Amerikanvari olsa da duygusal etkisi ile başarılı ve Dreyfuss’un da oyunculuğunu konuşturduğu final sahnesi ise filmin duruşu konusunda düşünmemizi sağlıyor ve bundan da pek hayırlı bir sonuç çıkmıyor film adına. Otuz yıldır aynı okulda öğretmenlik yapan, yüzlerce hayata dokunmuş ve onları zenginleştirmiş ve herkes tarafından sevilen bir adamın başına geleni şehir halkının bu kadar kolay kabullenip ona güzel bir veda ile yetinmesi üzerinde düşünmek gerekiyor bir parça. Bir zamanlar öğrencisi olan ve hayatı öğretmenin sayesinde değişen belediye başkanı bile güzel ve duygulu sözlerle dolu bir konuşma ile yetiniyor. Halkın yaşananlar konusunda tek bir mücadele çabasının bile içine girmemesi çok pasif bir tutum ve ancak ABD’den çıkacak bir “sisteme biat” anlayışının eseri olabilir.

Stephen Herek’in yönetmenliği de birkaç sahne dışında rutin bir anlayışa sahip ve kamera kullanım tercihleri de tıpkı senaryoda olduğu gibi tahmin edilebilir çoğunlukla. Örneğin kahramanımız bir hikâye anlatmaya başladığında tam da düşündüğümüz gibi kamera yavaşça ona yaklaşıyor vs. Okulun adının John F. Kennedy olması bile fazlası ile formüllü bir yaklaşımı olduğunu söylüyor bize filmin ve sık sık dağılan hikâyeyi toparlayamamış görünen Herek’in mizanseni de bir çekicilik yaratamıyor. Başarılı bir öğretmeni mi, sağır çocuğu olan bir adamı mı yoksa hayallerini gerçekleştiremeyen bir adamı mı anlatacağına karar veremeyip tümünü anlatmaya soyunan bir film karşımızdaki ve sinema açısından bir cazibesi de pek yok özetle.

Onca kusuruna ve vasat görünümüne rağmen filmi seyre değer kılabilecek (en azından kimileri için) öğeler de var neyse ki. Bunların en başında da öğretmenliğin yol gösterme, ufku genişletme ve zenginleştirme anlamında çocukların ve gençlerin hayatlarını, dolayısı ile tüm bir toplumu nasıl değiştirebileceğini bize göstermesi geliyor. Finalde, belediye başkanının konuşmasında söylediği cümleler besteci olma hayallerini gerçekleştirememiş ve otuz yılın sonunda gözden çıkarılan bir öğretmene söylenebilecek en güzel sözler olsa gerek: “Sizin senfoniniz biziz, Bay Holland. Opusunuzdaki notalar ve melodiler bizleriz. Ve sizin hayatınızın müziği biziz.” Buna Dreyfuss’un oyununu, Amerikanvari olsa da bir umudu öne süren yaklaşımını ve elbette adamın oğluna John Lennon’ın “Beautiful Boy” şarkısını söyleyerek gecikmiş bir sevgiyi sunduğu ve af dilediği sahnenin güzelliğini de eklemeli. Ve kuşkusuz, hikâye boyunca dinlediğimiz ve klasikten caza, poptan rock’a uzanan geniş bir yelpazedeki şarkılar ve Michael Kamen imzalı orijinal müziğinin de keyif vereceğini garanti edebiliriz.

(“Sevgili Öğretmenim”)