The Firm – Sydney Pollack (1993)

The_Firm“İçeride, bir yerlerde, karanlıkta, şirket bizi dinliyor”

Harvard’dan yeni mezun genç ve yetenekli bir avukatın aldığı çarpıcı bir teklif sonucu kabul ettiği işte başına gelenlerin hikâyesi.

Pek çok kitabı sinemaya uyarlanan John Grisham’ın aynı adlı romanından yola çıkılan senaryosu David Rabe, Robert Towne ve David Rayfiel tarafından yazılan ve Sydney Pollack’ın yönettiği bir Amerikan yapımı. Ünlülerle dolu bir oyuncu kadrosu olan film Amerika’nın en çok kazandıran ve en çok nefret edilen mesleklerinden biri olan avukatlığı genç bir avukat ve çalışmaya başladığı tuhaf şirket üzerinden anlatan hikâyesi, hızlı başlayan ve giderek de yükselen temposu ve gerilim ve heyecanı ile dikkat çekiyor ama ciddi inandırıcılık problemlerinin yanısıra, bir türlü yeterince güçlü bir dil üretememesi ve -temposunun da etkisi ile olsa gerek- her şeyin üzerinden öylesine bir durup geçivermesi ile ticari sinemanın da olsa parlak örneklerinden biri olamıyor.

Tom Cruise, Gene Hackman, Jeanne Triplehorn, Holly Hunter, Garry Busey ve Ed Harris gibi Amerikan sinemasının öne çıkan isimlerinin yer aldığı bir film karşımızdaki. Senaryoda ünlü isimlerin imzası var, yönetmen ise sinema tarihine bazı başyapıtlar armağan etmiş bir isim olan Sydney Pollack. Kaynak roman ise sinemaya bereketli bir malzeme sağlayan John Grisham’a ait. Tüm bu isimler bir araya gelince, en azından Hollywood tarzı bir parlak ticari sinema örneği umuyorsunuz ama sonuç öyle olmamış ne yazık ki. Öncelikle filmin “politik” yanı üzerinde duralım: Hikâye kara para aklama, vergi kaçırma, şirketlerin mafya ile ilişkisi, tehdit, cinayet vs. gibi unsurlar üzerinden sistemin kötü bir resmini çiziyor gibi görünüyor ama tüm popüler Amerikan sineması örneklerinde olduğu gibi ve finalin de vurguladığı gibi sistem değil içindeki yozlaşmış kurum ve bireyler eleştirilen aslında. Kahramanımızın filmin sonundaki kararı onu aleni bir yozlaşmanın içinden çıkarıyor evet, ama içine katılacağı sistem bunun daha kabul edilebilir bir versiyonu olacak sadece. Bir başka deyişle, bir başka şirkette yine zenginlerin çıkarını savunan ve ayrıcalıklı bir yaşam süren bir avukat olacak baş karakterimiz kuşkusuz. Oysa filmin “Gençliğimde yaz tatillerinde avukatlar ve eşlerinin golf sopalarını taşırdım. Uzun ve güneşten bronzlaşmış bacaklarına baktığımda avukat olmam gerektiğini anladım” gibi üzerinden çok daha dolu bir hikâye üretilebilecek cümleleri var ama bunlar sistemi rahatsız etmeyecek bir düzeyde tutuluyor hep. Yine de eleştiri eleştiridir diyerek göz ardı edelim bunu, sonuçta Hollywood bu.

Hikâyenin Tom Cruise’den bir süper avukat/kahraman yaratmak üzere kurulması beraberinde inandırıcılık sorunlarını da getirmiş görünüyor. Hızlı başlayan ve temposunu da giderek arttıran filmin özellikle son yaklaşık kırk beş dakikası avukatımızın harika planını gerçekleştirmesini ve böylece sadece “şirket”ten değil, aynı zamanda mafyadan ve FBI’dan da kurtulmasını, abisini içinde bulunduğu kötü koşullardan çekip çıkarmasını, ailesini ayakta tutmaya başarmasını ve mesleğindeki geleceğini de korumasını anlatırken, bir adamın tüm bunları başarmasına doğal olarak şaşırıyor ve hikâyeye kuşku ile yaklaşıyorsunuz. Açıkçası senaryonun seyirciye ne planı ne de bu planın eşinin avukattan habersiz olaylara karışmasına rağmen bozulmamasını anlamada bir yardımı oluyor ve bunun yerine sanki seyirciye şunu söylüyor: “Hikâyeyi dert etme, otur ve tempolu heyecanın tadını çıkar”. Böyle olunca da Tom Cruise’un hem fiziksel hem düşünsel anlamda harikalar yarattığı ve bu harikalardan rahatsızlık duymazsanız, tadını çıkarabileceğiniz bir film çıkıyor.

Filmin yıldızı Tom Cruise ve yeteneklerinin elverdiği ölçüde hikâyeyi sürüklemeyi başarıyor ama şunu da hep hissettiriyor size: “Yetenekleri sınırlı ama gerçekten çabalıyor”. Gene Hackman, Ed Harris ve rol aldığı sahnelerin kısalığına rağmen Holly Hunter ise filmin oyunculuk açısından öne çıkan isimleri oluyor. Dave Grusin’e ait olan ve onun tarafından seslendirilen piyano müziği de ilgiyi hak ediyor, öncelikle bu tür filmlerin duyar duymaz tanıdık gelen müziklerinden farklılığı ile. Sık sık caz esintileri taşıyan bir müzik bu ve filmden bağımsız olarak da dinlenebilecek bir içeriğe sahip. Ne var ki yönetmen Pollack müziği o denli sık kullanıyor ki bir süre sonra müzik hikâyeye eşlik eder ve onu bütünler bir havadan uzaklaşıp, kendi başına ayrı bir unsur olarak duruyor ve bir parça rahatsız etmeye başlıyor.

Hızlı başlayan ve hep öyle süren, elbette Hollywood’un zanaatkârlığından epey nasiplenmiş olan ve yıldızları ile belli bir çekiciliği garanti eden bir film bu. Eleştirel boyutu sınırlı kalsa da, en azından “şirket”in tümü beyaz, erkek ve evli olan avukatları üzerinden muhafazakârlığı eleştirisinin konusu yapması ve hikâyenin geneline göre ayrıksı durması ile rahatsız eden ama Mike Hammer tarzı yapımlardaki karakterleri hatırlatan özel dedektifi ile film ilgi gösterilebilir sınıfına girmeyi başarıyor. Bir de hep verilen ama pek uygulanmayan bir dersi bir kez daha vurgulaması ile önemli bir film bu: “Şifreniz kolay tahmin edilebilir olmasın!”

(“Şirket”)

Vivir Es Fácil con los Ojos Cerrados – David Trueba (2013)

Vivir es facil con los ojos cerrados“Korku içinde yaşanmaz. İspanya’da pek çok insan korku içinde yaşıyor. Siz gençler bunu değiştirmelisiniz. Hayat köpek gibidir, korktuğunuz hissederse ısırır”

Bir filmde aldığı rol nedeni ile İspanya’da olan John Lennon’ı görmek için yolculuğa çıkan bir öğretmenin ve yolda yanına aldığı iki gencin hikâyesi.

İspanyol David Trueba’nın yazdığı ve yönettiği bir film. Beatles’a ve özellikle de John Lennon’a hayran olan ve sınıfında İngilizceyi Beatles şarkıları aracılığı ile öğreten yalnız bir öğretmenin hikâyesi olan film sıcaklığı, hümanizmi, sevgiyi kutsaması ve elbette Beatles hayranlığı ile dikkat çeken bir çalışma. Adını grubun “Strawberry Fields Forever” şarkısının sözlerinden alan film, hep tahmin edilir bir şekilde ilerlese de Franco döneminin atmosferini de yedirmeyi başardığı içeriği ve dokunaklı anlatımı ile ilgiyi hak ediyor kesinlikle.

Hikâye öğrencilerine İngilizceyi Beatles’ın “Help” şarkısı üzerinden öğretirken, şarkının derin anlamı üzerine de konuşan bir öğretmenin görüntüsü ile başlıyor. Javier Cámara’nın kendisine hayran bıraktıracak bir ustalıkla ve müthiş bir gerçekçilik ve doğallık ile canlandırdığı ve okulda “Beşinci Beatle” lakabı takılan öğretmen karakterini akıllıca kullanıyor Trueba yazdığı senaryoda ve onun üzerinden filmine hem sıcaklık katıyor ve sürükleyici kılıyor hikâyeyi hem de Franco döneminin ülkedeki varlığından karakterler arası ilişkilere kadar her alanda onu bir araç olarak başarılı bir şekilde kullanıyor. Bunu yaparken sosyal veya siyasi açıdan çok yeni şeyler söylemiyor açıkçası ve hikâye Lennon ile tanışma çabasının sonucu hariç tutulursa, beklendiği şekilde ilerliyor ve sonuçlanıyor. Ne var ki Trueba’nın asıl ilgisi ve seyircinin de ilgisini çekmek istediği alanlar başka ve bunu da başarıyor kesinlikle. İspanya sinemasının Oscar’ı olarak kabul edilen Goya ödüllerini en iyi filmin de dahil olduğu altı dalda kazanan film popüler sinemanın kalıplarında ilerliyor olsa da ve tahmin edilebilir kimi klişelere başvursa da seyirciye o denli sıcak ve samimi bir hava veriyor ve baş karakterini o denli sevdiriyor ki başarı çizgisini hep yukarıda tutuyor.

Öğretmen ve yolda yanına aldığı iki gencin (biri polis olan babasının baskısından ve bardağı taşıran damla olarak saçını kestirmesine kızarak evden kaçan on altı yaşındaki bir erkek, diğeri evlilik dışı hamileliği üzerine gözlerden gizli doğum yapması için ve sonrasında da muhtemelen çocuğunu terk etmek üzere bırakıldığı kurumdan kaçan bir kadın) çıktığı yolculuğun hikâyesi olan film bu üç karakterin yol boyunca hem birbirlerinin hem de kaldıkları bir kasabadaki kimi karakterlerin hayatlarına dokunmalarını anlatıyor bize. Üç karakterin de içtenliği ve hümanizmi filmi yapış yapış bir sevimliliğin kucağına düşürebilirmiş ama Trueba bu tuzaktan ustalıkla sıyrılmış. Bu başarıda oyuncuların da büyük payı var. Javier Cámara’ya eşlik eden iki genç oyuncu (Natalia de Molina ve Francesc Colomer) sade, zarif ve doğal oyunları ile filmin samimi havasına ve gerçekçiliğine ciddi katkıda bulunarak, bir başka filmde klişe durabilecek pek çok gelişmeyi seyre değer ve ilginç kılıyor. Usta müzisyen Pat Metheny’e ait olan ve onun bir başka usta isim olan Charlie Haden ile birlikte seslendirdiği müziği ve Daniel Vilar’ın hem hikâyenin hem havanın sıcaklığını seyirciye yansıtma başarısı gösteren görüntüleri de bu oyunculuklara yakışır düzeyde seyrediyor hep ve filme çekicilik katıyor.

Filmin politik değinmelerinde özel bir şey yok ama ülkenin havasını hem diyaloglar aracılığı ile hem de kimi gelişmelerle ve objelerle (yoldaki askerler, dağa kazılan Franco yazısı gibi) hikâyesinin parçası yapmış Trueba. Belki de faşist diktatör Franco’nun ülkeyi yönetiyor olmasının sembolü olarak güçlünün güçsüzü hep tokatladığı (rahip öğrenciyi, yaşlı bir kadın genç bir kadını, baba oğlunu, küçük kız oyuncak bebeğini vs.) hikâyede, Katalan – İspanyol çekişmesi gibi konular da filme yakışan bir hafiflikte yerlerini bulmuşlar. Herkesle iletişim kurabilen öğretmenin buna rağmen hayatının bir gerçeği olan yalnızlığı, iki gencin bir yandan aşkı ve hayatı öğrenirken diğer yandan büyümeleri ve filmin adının da vurguladığı gibi (ve dönemin diktatör yönetiminin de gereği olarak belki de) gözleri kapalı olarak yaşamanın kolaylığı üzerine olan bu hikâye, kimi gerçek olaylardan esinlenmiş olması nedeni ile ek bir cazibeye de sahip. Öğretmen karakteri Juan Carrón Gañàn adlı bir İspanyol’dan esinlenerek yaratılmış Trueba tarafından. Gañàn, Richard Lester’ın “How I Won the War” adlı filmin çekimleri için Almeida’da olan Lennon’ı ziyaret etmiş gerçekten ve şarkı sözlerinin plaklarda yer almadığı o yıllarda dinleyerek çıkardığı şarkı sözlerini yazdığı defteri Lennon’a göstermiş ve o da eksiklikleri tamamlayıp, hataları düzeltmiş. Herkesin sahip olmaya can atacağı böyle bir hatırayı içeren, müziğin ve müzisyenlerin bazen kendilerinden çok uzakta ve çok başka hayatlar yaşayan insanların hayatlarına nasıl değebileceğini anlatan bu dokunaklı film görülmeyi hak ediyor.

(“Living is Easy with Eyes Closed” – “Gözleri Kapalı Yaşam Daha Kolay”)

Kuyucaklı Yusuf – Feyzi Tuna (1985)

Kuyucakli_Yusuf“İnsanın cevheri üç paralık kumaş parçasında değil, içindedir”

Yirminci Yüzyıl başlarında, Osmanlı döneminde ailesinin eşkiyalar tarafından katledilmesi üzerine bir kaymakam tarafından evlat edinilen bir köylü çocuğunun kasaba hayatına uyumsuzluğunun ve dönemin adaletsizliklerine isyanının hikâyesi.

Sabahattin Ali’nin aynı adlı romanından Feyzi Tuna’nın sinemaya uyarladığı ve yönettiği bir film. 1980’lerin darboğaz içindeki Türk sinemasında, Tuna’nın çok sevdiği bir kitaba sinemada da hayat vermek için giriştiği iyi niyetli çabanın sonucu olan film ne yazık ki ne kitabın hak ettiği karşılığı olabilmiş ne de doğal olarak yönetmeni mutlu edebilmiş. Tuna’nın kimi hoş oyunlarına ve birkaç güzel sahnesine (çoğunlukla da o sahnelerdeki birkaç güzel kareye) rağmen film garip bir takım kurgu problemleri, akmayan temposu ve derdini sık sık sadece diyaloglar aracılığı ile anlatması nedeni ile olmamış bir denemeden ileriye geçememiş. Filmin problemlerinin çoğunun filmin zor şartlar altında çekilmesinden kaynaklandığını düşününce, Tuna’nın Sabahattin Ali’nin romanına getirdiği sinemasal yorum çabası bir göz atılmayı hak ediyor yine de.

Sabahattin Ali’nin gerçekleştiremediği bir üçlemenin ilk kitabı olan ve ilk kez 1937’de yayımlanan “Kuyucaklı Yusuf” Yirminci Yüzyılın başlarında Edremit’te geçer ve yaşadıklarından sonra dağa çıkan bir genci anlatır. Filmin sinemasal karşılıklarını -özellikle görsel açıdan ve yeterince- üretemediği farklı temaları var romanın ve bir yandan birtakım karşıtlıklar üzerinden (doğal hayat ile modern hayat, köy ile kasaba gibi) bir bireyin yalnızlığını anlatırken, bir yandan da dönemin Osmanlı devletinde kasaba eşrafının ve bürokratların halkı (ve devleti) nasıl sömürdüğünü ve çökmekte olan devletin kalan tüm iktidar araçlarını nasıl ele geçirdiklerini sergiler. Tuna’nın senaryosu ve yönetmenliğinde karşımıza gelen film ise tüm bu konuları sık sık sadece sözlere ve çoğunlukla da yüzeysel bir şekilde döken, görsel olarak bu temaların karşılığını üretemeyen bir çalışma görünümünde. Yusuf’un bunalımını nerede ise sadece işitsel olarak sergiliyor film ve görsel olarak birkaç güzel kare (evet, bütünsel bir sahneden çok, bir fotoğraf karesi havası var bu anların) eşlik ediyor bu duyguya sadece. Yusuf ile Muazzez arasındaki aşkın ikincisi tarafındaki gelişimini az çok hissedebiliyoruz ama Yusuf’ta o kadar ani oluyor ki bu tutkunun oluşumu ciddi bir gerçekçilik sorunu yaratıyor bu durum. Yusuf’un etrafındaki her şeye ve tüm insanlara duyduğu öfkenin altyapısı da görsel olarak hemen hiç oluşturulamamış ve ortaya nerde ise sadece huysuz diye tanımlanabilecek bir genç adam karakteri çıkmış. Tüm bunların sonucunda da sondaki “dağa çıkma” eylemi ve öncesindeki yeni kazılan mezarı yumruklama sahnesi sıradanlaşmış ne yazık ki.

Oysa Feyzi Tuna’nın kitabı sevdiği ve farklı bir film yaratmak arzusu ile yola çıktığı çok açık. Filmin ilk karesi romanın açılış sayfasını görüyoruz ve oradaki ilk cümlenin okunması ile başlıyor film. Bu iyi bir giriş çünkü hem filme -hedeflediği ama yakalayamadığı- masalsı/epik havayı katıyor hem de Sabahattin Ali’ye hak ettiği saygı duruşunu göstermiş oluyor böylece. Bu küçük oyun daha sonra aynı başarı ile kullanılamıyor ne var ki. Örneğin hikâyeden çıkan bir karakterle ilgili hem seyircinin merakını gidermek hem de Yusuf’un duygularını bize iletmek için yine kitaptan bir cümlenin okunduğu bölüm çok ilgisiz ve zorlama görünüyor. Kapanışı da yine kitabın son cümlesi ile yapan film bu buluşunu iyi değerlendirememiş sonuç olarak. Aslında gerek bu problemin gerekse diğerlerinin bir “kısıtlı imkânlar” durumunun sonucu olduğu açık ama filmin vasatı bir türlü aşamadığı da bir gerçek. Görsel açıdan da sınıfı geçemiyor film ve bunda da yine koşulların etkisinin olduğunu hissetmek mümkün. Atı ile alacakaranlıkta son sürat giden Yusuf’u gördüğümüz sahne öyle tuhaf kurgulanmış ki (bunda muhtemelen hayal edilen sahnelerin çekilememiş olmasının etkisi var) sanki bir dram filmine aniden epik bir filmin sahnesi eklenmiş gibi duruyor. Tuna’nın görsellikte hayli çarpıcı olduğu sahneler var ve bunlar filmin eğer gidebilseydi hedeflediği noktanın ne derece parlak olabileceğini gösteriyor bize. Örneğin genç bir kızın başına gelen trajik bir olayı anlattığı kısa sahnede bu kız, annesi, Yusuf ve babasının yakın plan çekimleri ve dört karakterin aynı kare içindeki yerleşimleri çok ama çok başarılı. Babanın ölümünde yerde yattığı an da benzer bir güce sahip ama hem bu hem bir önceki örnek çarpıcı bir fotoğraf karesi olarak kalıyor maalesef filmin bütünü içinde, tıpkı Yusuf’un uzun bir yolculuktan evine döndüğünde üst kattan işittiği seslerin kaynağını anlamak için merdivenlerden yukarı çıkarken görüntülenmesinde olduğu gibi.

Romandan kaynaklanan ama filmde de altı çizilen bir kadın karşıtlığı, daha doğrusu kadınlarla bir sorunu olan hikâye var karşımızda. Kadın karakterler ya düpedüz kötü ya da aciz. Erkeklerin bir içki masasında “izdivaç”ın hayatlarını nasıl kararttığı üzerine yaptığı konuşmalar da destekliyor bu havayı, Yusuf’un babasını “karısına bile” laf geçirememesi nedeni ile eleştirmesinde de. Elbette dönemin koşulları kısmen de olsa açıklıyor bu durumu ama hikâyenin baş karakterleri dahil hiçbir kadın karakterini ilgiye değer kılamaması önemli bir sorun. Bir dönem filmi olarak mekân ve kostüm çalışmalarında beklenenin üzerinde bir performans gösteren film (keşke tüm o kostümler terzinin elinden yeni çıkmış kadar ütülü ve temiz olmasaymış!), nerede ise sadece konuşanları duyduğumuz sıfır ortam sesi ile de rahatsız edebiliyor zaman zaman.

Özetle ortada bir başarı yok, hatta kaynak roman düşünüldüğünde bir başarısızlık da var. Üstelik kahramanımızın “eşkiya” olduğunu bile nerede ise hiç söyleyemeyen (12 Eylül darbesinin üzerinden henüz beş yıl geçmiş olduğunu hatırlamakta fayda var) film kahramanını hak ettiği şekilde getiremiyor karşımıza. Tüm bunlara rağmen, yukarıda sözü geçen birkaç güzel karesi, kostüm ve mekân çalışması ve en önemlisi Feyzi Tuna’nın başarıya dönüşememiş olsa da romana duyduğu sevgiyi yansıtan iyi niyeti için görülebilir bir çalışma bu.

Après Mai – Olivier Assayas (2012)

APRES-MAI“Eylem bittiğinde, niyet devam eder. Niyet bittiğinde, ruh devam eder”

1968 olaylarından üç yıl sonra, idealleri ile kişisel düşleri arasında kalan Parisli bir genç adamın hikâyesi.

Fransız yönetmen Olivier Assayas’ın 1968’in direniş günlerinin etkisinin henüz sürdüğü, politize olmuş bir gençliğin ideallerinin peşinde koşmaya tüm hızı ile devam ettiği günleri anlattığı ve senaryosunu da kendisinin yazdığı bir film. Baş oyuncusu dahil genç oyuncuların hemen tümünün ilk rollerinde yer aldığı film, devrime, aşka ve büyüme sancılarına eşit ölçüde yaklaşan, birini diğerinin önüne geçirmeden hikâyesini anlatan ve pek yeni şeyler söylüyor olmasa da konusuna ve karakterlerine tarafsız ve zarif yaklaşımı, hem belli bir mesafeden bakmayı başaran hem de hayli içeriden gözlemlere dayanıyor hissi veren yakınlığı ile ilgiyi hak eden bir çalışma. Tam anlamı ile dramatik bir geriliminin olmaması ve zaman zaman dönemle ilgili gözlemlerin derlenmiş hâli gibi bir havasının olması problemleri olsa da hem “devrimci”lerin hem de “aşık”ların ilgisini çekecek, iki gruba birden girenleri ve özellikle benzer dönemlerde gençliğini yaşamış herkesi etkileyecek bir çalışma bu.

Filmde yer verilen ve Fransız fizikçi, matematikçi ve filozof Blaise Pascal’a ait olan “Eylem bittiğinde, niyet devam eder. Niyet bittiğinde, ruh devam eder” sözlerindeki eylemin henüz bitmediği, niyet ve ruhun ise tüm canlılığı ile devam ettiği günleri anlatıyor hikâye. Liiseli gençlerin devrim hayalini tüm canlılığı ile ayakta tuttuğu, okulda forumlar düzenledikleri, okul kapılarında sol dergileri sattıkları, sokaklarda bildiri dağıttıkları ve duvarlara yazılama yaptıkları günler bunlar. Bir yandan daha iyi bir dünya ideali için mücadele edilirken, diğer yandan sol akımların kendi içlerinde yoğun bir şekilde de tartıştıkları bu dönemin bir benzerini hikâyenin bir ara uğradığı İtalya’da da görüyoruz. Venedik Film Festivali’nde ödül alan senaryonun, evet bir dramatik gerilimi yok ve bu durum konuya özel merakı olmayan seyircinin filme girmesini bir parça güç kılıyor açıkçası ama Assayas bir nevi gözlemler derlemesi olan senaryosunu hayli içeriden birinin gözlerinden yazmış gibi duruyor ve bu da filme kesin bir gerçekçilik ve sıcaklık duygusu sağlıyor. Hikâyenin geçtiği 1971 yılında Assayas on altı yaşında bir öğrenci olduğuna göre kimi karakterleri ve olayları kendi anılarından ilham alarak yazmış olabilir. Baş karakterin film çekmeyi düşünmesi, tıpkı Assayas gibi televizyon için senaryo yazan babasına yardım etmesi ve Londra’daki Pinewood stüdyosunda çalışması, yönetmenin bu karaktere kendisinden bir şeyler kattığını gösteriyor kuşkusuz.

Çin’deki kültürel devrimin sol içinde neden olduğu tartışmalar, çekilen kısa veya belgesel filmlerde kullanılacak dilde sanatsal kaygının mı yoksa ideallerle ilgi mesajların kaygısının mı ağır basacağı tartışmaları veya eylemciliğin şiddet içeren ve içermeyen fiziksel yollarından pasifizme kadar uzanan çeşitlerinin hangisinin doğru olduğu konusundaki kavgalar vs… Assayas’ın filmi tüm bunları anlattığının akıllı bir parçası yaparak karşımıza getirirken, sanatsal kaygıları ihmal etmiyor ve şu ya da bu yönde militan bir sinemanın peşine düşmüyor. Aksine, hikâye ile birlikte, tamamen doğal bir şekilde sergiliyor tüm bunları ve kahramanımızın büyüme sancılarını ve aşklarını da tüm bunlara yine doğal bir şekilde entegre ediyor. Gaz ve polis şiddetini gösteren basit ama etkileyici bir girişle açılan film, yukarıda sözünü ettiğim Pascal’a ait sözden, Mao ve Çin’deki Kültür Devrimi’ne, elbette 1968 olaylarına, burjuva ve emekçi sınıf kavramlarına aşinalığı/ilgisi olanları kendisine çok daha kolay çekecektir elbette ama bu cazibe bir yandan da filmi bu kişilerin olumlu/olumsuz eleştirisine çok daha fazla maruz bırakacaktır. Kendisini filmin sonlarına doğru, “Ben hayallerde yaşıyorum, gerçekler kapıyı çaldığında da açmıyorum” diye tarif eden baş karakterin eylemcilik ile kişisel hayatı ve örneğin ressam olmak gibi düşleri arasındaki seçimleri veya kararsızlığının kimilerini mutlu/mutsuz edeceği açık ama Assayas’ın senaryosunda o dönemin gençliğinin tüm heyecanını, hayallerini ve korkularını topladığı baş karakterin çekiciliğinden kaynaklanan bir durum bu. Dünyayı değişitirmek hayallerinin girdabındaki gençler bunlar ve bize de çok dokunan yanları var kuşkusuz. Bizim gibi benzer dönemi 1970’lerde fazlası ile yaşamış bir toplumun henüz o dönem için böyle filmler üretememiş olması ise gerçekten çok üzücü.

1970’lerin şarkılarını doğru bir dozda ve hikâyenin doğru yerinde kullanması ve onlardan bir melankoli yaratabilmesi ile dikkat çeken film, setleri ve kostümleri ile de gerçekçiliği tam anlamı ile yakalamış görünüyor. Politik ve felsefi tartışmaları ise öyle bekleneceği -veya kimileri için korkulacağı- kadar yoğun ve derin değil. Gençlerden işçilere ve sanatçılara, karakterleri tartışırken görüyor ve dinliyoruz ama senaryo -kesinlikle doğru bir şekilde- filmi bir politik tartışmanın parçası yapmayıp, bu tartışmanın içinde bulunanların hayatlarına ayna tutmakla yetiniyor. Genç oyuncularından iyi bir destek alan filmde başroldeki Clément Métayer karakterinin “genç”liğini, kırılganlık ve cesareti aynı anda barındıran kişiliğini, aktif bir eylemcilik ile pasif bir direniş arasındaki savrulmalarını etkileyici bir biçimde göstermeyi başarıyor. Eric Gautier’in dönemin parlak canlılığını çok iyi yakalayan görüntülerinin ve Luc Barnier’in sade ve klasik bir yaklaşımı olan kurgusunun da hayli başarılı olduğu filmde François-Renaud Labarthe’in dönemi yaşayanları yüreğinden yakalayacak, yaşamayanları ise döneme aşina kılacak tasarımları ise çok yüksek bir başarı örneği. Dergiler, bildiriler, plaklar ve diğer tüm malzemeler filme görsel bir hazine niteliği kazandırıyor. Benzer bir takdiri kostümleri tasarlayan Jürgen Doering’e de iletmek gerekiyor.

Dramatik bir gerilimden yeterince nasiplenmemiş olsa da, film yukarıda vurguladığım özellikleri ile görülmeyi hak ediyor; eğer “bu daha başlangıç, mücadeleye devam” diyorsanız, görmemek olmaz bu filmi. İnadına aşk, inadına devrim demek için de…

(“Something in the Air” – “Direniş Günlerinde Aşk”)