The Bridges at Toko-Ri – Mark Robson (1954)

The Bridges at Toko Ri“Tarih boyunca insanlar yanlış yerlerde yanlış savaşlara girdiler, bu da bizimki”

Kore savaşı sırasında korku ve kararsızlıkla yüzleşen Amerikalı bir donanma pilotonun hikâyesi.

Pulitzer ödüllü Amerikalı romancı James A. Michener’in aynı adlı romanından sinemaya aktarılan, senaryosunu Valentine Davies’in yazdığı ve yönetmenliğini Mark Robson’un üstlendiği bir Amerikan filmi. Kadrosunda Grace Kelly gibi ünlü bir ismi barındırıyor olsa da film hemen sadece William Holden’a ait ve hikâye temel olarak onun etrafında dönüyor. Açılışta “Amerikan donanmasına gururla adandığı” söylenen filmin çekimlerinde epey yardımı olmuş ordunun ve filmin en başarılı olduğu (veya daha doğru bir deyişle nerede ise tek başarılı olduğu) sahneler de bu yardımın desteği ile yönetmen Robson’un havada ve uçak gemisi güvertesinde çektikleri. Filmde neyse ki epey yer tutan bu sahneler bir yana bırakılırsa, film temel bir dramatik gerilimden yoksun görünüyor ve Mark Robson’un bu diğer sahnelerdeki yönetmenliği ile bilinen sulardan hiç ayrılmıyor.

Mickey Rooney’nin “öfkeli, çapkın ve cesur İrlandalı” helikopter pilotu rolüne soyunduğu film onun bu tiplemesinin iyi bir örneği olduğu temel bir soruna sahip: Asıl hikâyeyi gereksiz yan öğelerle süslemek. Aslında ortada filmin hikâye açısından gerilimini oluşturan tek bir konu var. William Holden’ın oynadığı ve sivil hayatında bir avukat olan Amerikalı yüzbaşının hayli zor bir göreve, Kuzey Koreliler’in elinde tuttuğu Toko-Ri köprülerini havaya uçurmaya giderken yaşadığı korku ve içine girdiği savaşın haklılığı ile ilgili yaşadığı tereddütler. 1954 yılında, savaşın bitiminden hemen sonra çekilen bir Amerikan filminin bu konuları dile getirebilmesi önemli bir husus ve takdiri de hak ediyor kesinlikle. Bir yıldız oyuncunun ağzından, bir Hollywood filminde Kore savaşının yanlışlığı ile sözler duymak sıradan bir durum değil kesinlikle. Her ne kadar bu sözler onun komutanının ağzından duyduğumuz “çekilirsek, Filipinler ve Japonya’yı da ele geçirir komünistler” itirazı ile dengeleniyor olsa da, filmin yaklaşımının değerini değiştirmiyor bu çok fazla. Evet, böyle iddialı sözleri var filmin ama yönetmen Mark Robson hem fazlası ile sıradan bir havada karşımıza getiriyor savaş dışındaki bölümleri hem de karakterlerin yüzünü “şimdi korkuyor”, “şimdi şaşkın”, “şimdi mutsuz” demek için abartılı ve gereksiz yakın planlarla getiriyor önümüze. Öyle ki yönetmenin oyuncuya verdiği komutları (“şimdi korkuyormuş gibi bak”) duyuyorsunuz gibi gelebilir size bu planlarda. Bunu yaparken bir epik anlatımın peşinde olsa kabul edilebilir olurdu bu elbette ama öyle bir niyeti de yok filmin. Daha iyi işlenebilse çok etkileyici olabilecek bir temayı -savaş karşısında hissedilen insani duygular- ıskalamış oluyor böylece Mark Robson.

Senaryo yüzbaşının tek başına yeterli olacak hikâyesi ile yetinmeyip bunu yukarıda belirtilen İrlandalı karakteri ve diğerleri ile zenginleştirmeye ve sadece savaşı değil, onun içindeki bireyleri anlatmaya da soyunmuş. Ne var ki ne bu karakter ile birlikte gelmesi beklenen komedi havası gelmiş filme ne de yüzbaşının eşi ile Japonya’da geçirdiği günler yeterince bir romantizm veya dramatik gerilim ekleyebilmiş hikâyeye. Grace Kelly’nin rıhtımdaki ilk sahnesindeki muhteşem gülümsemesi dışında filme bir şey katamamasının tek nedeni onun hikâyedeki varlığının zorlama bir dramatizasyona malzeme olmaktan ileriye gitmemesi. Hele onun bir subay ile yaptığı konuşmada, subayın anlattığı trajik hikâye (savaşta kaybedilen iki oğul, aklını yitiren bir eş ve hayatı kayan bir gelin) var ki bunca “arabesk”e ne gerek vardı diye sordurtuyor seyredene. Savaşın acımasızlığını ve bireyleri nasıl travmaya uğrattığını (sağ kalanlarını elbette) bu denli yapay bir oyunla anlatmaya girişmek hiç yakışmamış bu halkın savaşanları unuttuğunun altını çizen filme. Hayli monoton bir girişi de eklersek bu sıkıntılara, filmi “başarılı” kabul etmek biraz zor açıkçası.

Ordudan alınan yardımın başarılı bir şekilde kullanıldığına tanık olduğumuz filmin teknik başarısı ise dört dörtlük denecek düzeyde. Bugünün teknik koşulları ile elbette çok daha görkemli ve gürültülü versiyonları çekilirdi bu tür sahnelerin ama savaş uçaklarının uçak gemisine iniş ve kalkışlarından denizdeki kurtarma sahnelerine ve kuşkusuz bombardıman sahnelerine kadar tüm aksiyon bölümlerinde Mark Robson çok iyi bir iş çıkarmış ve bunu insanı aksiyonun gölgesinde bırakmadan yapmış ki çok değerli bir başarı bu. Oscar kazanan özel efektlerinden Alma Macrorie’nin çarpıcı kurgusuna ve Loyal Griggs’in görüntü çalışmasına uzanan alanlarda da film “kesinlikle görülmeli” kategorisine girecek bir iş çıkarıyor. Finaldeki Korelilerle çatışma sahnesi de yalınlığı ve insanîliği ile filmin genel olarak tüm hikâyede başarmak istediği ama bu amacına yeterine ulaşamadığı etkileyiciliğinin bir örneği olarak dikkat çekiyor. William Holden’ın hikâyeyi sorunlarına rağmen sürüklemeyi başardığı filmde Mickey Rooney karakterinin gereksizliğinin sıkıntısını yaşıyor ama her zamanki eğlendiriciliği ile idare ediyor. Bu “asker dediklerimiz, ölüme gönderdiklerimiz aslında birer insan” deme çabasındaki film, bunu etkileyici biçimde başaramasa da, yukarıda sözü edilen “teknik başarı”sının çarpıcı bir örneği olan gemiye zorunlu ve tehlikeli iniş gibi sahneleri ile, ve gerçekçi ve karanlık sonu ile ilgiyi hak ediyor. Pek çok sahnesinde gerçek ordu personelinin görev yaptığı film özellikle uçakların gemiye iniş ve kalkışlarındaki belgesele yaklaşan gerçekçiliği ile de ayrıca değer kazanan bir eser.

(“Toko-Ri Köprüsü”)

No Way Out – Roger Donaldson (1987)

no way out“Bırakın gitsin, geri dönecektir. Başka nereye gidebilir ki?”

Bir politikacının yanlışlıkla öldürdüğü metresi ile kendisinin de ilişkisi olduğu için başı derde giren bir subayın hikâyesi.

Kenneth Fearing’in “The Big Clock” adlı romanından Robert Garland tarafından sinemaya uyarlanan ve Roger Donaldson’un yönettiği bir Amerikan filmi. Kısa bir giriş sahnesinden sonra hikâyesinin hemen tamamını bir geri dönüş ile anlatan film cinayet sahnesine kadar vasat, cinayet sonrasında ise seyre değer bir suç aksiyonu olarak nitelendirilebilecek şekilde nerede ise iki ayrı film havasını taşıyan bir çalışma. 1980’lerin Reagan ABD’sine uygun kimi temaları (Sovyet tehlikesi, silahlanma yarışı vs.) barındıran film sürpriz finali ile hakkı teslim edilmesi gereken bir çarpıcılığa da sahip. Kimi ucuz erotizm ve romantizm numaralarına başvurmak, inandırıcılığı pek dert etmemek gibi önemli sorunları olan film müzik, kurgu ve görüntülerdeki başarısı ve cinayetten sonra tıkır tıkır işleyen anlatımı ile ilgi çekebilir.

Bir güç oyununu anlatacağını sembolik anlamı ile hayli önemli olan giriş sahnesi ile söylüyor film ve politika, CIA ve askeri kurumları kapsamına alan hikâyesine sıkı bir açılış yapıyor böylece. Ne var ki bundan sonrası, filmin yaklaşık ilk kırk dakikası, vasat bir hikâye, sıradan oyunculuklar, Sean Young’u mümkün olduğunca soyma ve Kevin Costner’ı bir seks sembolü olarak kullanmak (üst düğmesi çözülmüş pantolon çok ama çok ucuz bir numara örneğin) ve gün batımında denizde tekne ile süzülen aşıklar gibi bayat romantizm sahnelerine sığınan klişe numaralar ile geçiyor. Sean Young’a yönetmenin tek söylediği “gül ve seksi ol” olmuş sanki bu ilk bölümde. Kevin Costner ise kötü değil, ama söylenebilecek en iyi ifade de bu buradaki oyunculuğu için. Young sonra ölüyor ama Costner baş karakter olarak daha sonra hep bizimle oluyor ne yazık ki! Bir kısmı final ile açıklanıyor olsa da, bu ilk bölüm epey bir inandırıcılık sıkıntısı da yaşıyor. Gemideki kurtarma sahnesinin zorakiliğinden ilk görüşte aşka kadar pek elle tutulur yanı yok hikâyenin bu ilk bölümde açıkçası. Maurice Jarre’ın müzik ve John Alcott’un görüntü çalışması kendi başlarına hayli etkileyici ve örneğin açılıştaki gerilim havasını yaratan melodi çok başarılı ama bu iki sanatçının çalışmalarının bu bölümdeki kullanılışı sadece filmin yapay havasını arttıracak şekilde olmuş maalesef.

Bu açıkçası başarısız ilk kırk dakikadan sonra ise film baştan beri yapması gerekeni yapıyor ve William Hoy ve Neil Travis ikilisinin başarılı ve dinamik kurgusu ile desteklenen sıkı bir macera filmine dönüşüyor. Sondaki sürpriz hariç olan bitenin tümüne hâkim olan ya da en azından öyle olduğunu düşünen seyircinin olanların sadece bir kısmına (ve her biri farklı bir kısmına) hâkim karakterler karşısında hissettiği üstünlük duygusunu ustaca kullanıyor film ve takdiri hak ediyor. Bir yandan zamana karşı yarış, bir yanda bir skandalı örtme telâşı içinde suç üstüne suç işleyen karakterler ve bunlara ek olarak Roger Donaldson’un başarılı yöntemi filmi çekici bir gerilime sahip bir eser haline getiriyor. Hollywood’un ustalığı konuşuyor nihayet ve başlardaki o vasatlıktan süratle ve iyi ki uzaklaşılıyor. Bu film ile son eserine imza atan ve kısa süre sonra ölen John Alcott’a ithaf edilen film, polisiye ile politik dramı kaynaştırmayı denemiş ve bunu da başarmış görünüyor. Filme ilham veren ve 1946’da yayımlanan Kenneth Fearing romanında olaylar medyada geçiyormuş ama burada hikâye güç mücadelesinin doğrudanlığı ile daha kolay etkileyici olabileceği iktidar çevrelerine taşınmış ve bu da filmin lehine olmuş görünüyor. Pentagon’un kompleks mimarili binasında iyice hız kazanan son yarım saati ile gerilimini inşa etmeyi ve sürekli kılmayı, ve hatta bu kapalı alanda gerilimi artıran bir klostrofobi yaratmayı da başaran film, manipülasyon ustası ve hizmet ettiği bakana “hayran” danışman karakteri (Will Patton diğer oyuncuların aksine gösterişli ve çekici bir performans sunuyor bu rolde) ile de ilgi çekebilecek, ilk bölümündeki sıradan görüntüyü sonrasında silmeyi başaran bir Hollywood işi, özet olarak.

(“Çıkış Yok”)

The 7th Dawn – Lewis Gilbert (1964)

The_7th_Dawn“Onun için ne hissettiğini biliyorum ama bağlılığın da bir sınırı vardır”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Asya’daki Malaya bölgesinde sömürgeci İngilizler ve komünist gerillalar arasında süren savaş ve kendilerini bu savaşın ortasında bulan karakterlerin hikâyesi.

Avustralyalı yazar ve gazeteci Michael Keon’un “The Durian Tree” adlı romanından, yapımcılığı da üstlenen Karl Tunberg tarafından sinemaya uyarlanan ve Lewis Gilbert’ın yönettiği bir İngiliz yapımı. Bölgeye bağımsızlığını vermeye hazırlanan ama bunu yaparken oluşturdukları kurumların ve kanunların devamını garanti almaya çalışan İngilizlerle bir an önce komünist bir düzeni kurmak için onlara karşı savaşan gerillaların savaşının ortasında aşk hikâyeleri de anlatmaya soyunan film kötü komünistlerle çoğunlukla iyi niyetli ama beceriksiz İngilizler ve apolitik duruşunu korumaya çalışan Amerikalı işadamının temsil ettiği üç farklı yolu getiriyor karşımıza. William Holden, Susannah York, Capucine gibi ünlü isimlere Japon oyuncu Tetsurô Tanba’nın eşlik ettiği film özellikle son yarım saatinde hikâye boyunca aradığı ama pek elde etmiş görünmediği ilginçliği yakalayabilen, bugün biraz eskimiş görünen tarzı ve karakterlerinin çoğunlukla iki boyutlu çizilmiş olması nedeni ile pek kalıcı bir etki bırakamayan bir çalışma görünümünde. Görüntü ve müzikleri ile başarılı görünen film, politik macera türünün parlak örnekleri arasına giremese de yaratacağı nostalji duygusu ile ilgi çekebilir yine de.

Olayların geçtiği tarihlerde bölgede gazetecilik yapan ve kimilerince Batı istihbarat örgütleri için ajanlık yaptığı da iddia edilen yazar Michael Keon karakterlerini kimi gerçek kişilerden esinlenerek oluşturmuş; örneğin komünist gerilla lideri Malaya Komünist Partisi lideri Chin Peng’den alınan ilhamla yazılmış. Bugünkü Myanmar, Malezya, Tayland ve Singapur’u kapsayan bölgenin o tarihlerdeki adı olan Malaya’da yaşananları anlatan filmin politik içeriği üzerinde durmak gerekiyor öncelikle. Film halk tarafından benimsendiğini göstermekle birlikte, komünist örgütü “terörist” olarak sergiliyor hikâye boyunca. “Birinin teröristi bir başkasının kahramanı” sözünü hatırlatan durumları zaman zaman getiriyor karşımıza film ama hikâyenin asıl kötüsü onlar kesinlikle. Hikâye İngilizlere de dokunduruyor ve özellikle bir subay üzerinden onların sert ve haksız uygulamalarını eleştiriyor ama bir köy yakma sahnesinde (evet, bize ayrıca bir şeyleri hatırlatıyor olmalı tüm bunlar!) bu subayın zalim kararı eleştirilirken yaptığını “doğrulayan” bir durumu da gösteriyor bize film. Zaten bağımsızlığı vermeye hazırlanan İngilizler’in beceriksizliği ve halkı/ülkeyi onca yıl sömürgeleri olarak yönetmelerine karşı tanımıyor olmaları da bir eleştiri konusu olarak dikkati çekiyor. William Holden’ın Amerikalı işadamı karakteri ise apolitik ve pragmatik duruşu ile adeta filmin önerdiği yolun temsilcisi gibi konumlandırılmış senaryo tarafından. Apolitikliğin özendirilmesi elbette kendi başına politik bir tercihi işaret ediyor. Burada İsviçreli yazar Max Frisch’in “Politika ile ilgilenmeyen biri, tam kaçınmak istediği şeyi yapar, politik taraf olur: İktidardaki tarafa hizmet eder” sözünü hatırlamakta fayda var. Filmin gerillaların silahlı mücadelesinin karşısına silahsız aktivist eylemleri koyması ise anlaşılabilir ve doğru görünüyor ama bir o kadar da naif bir görünüm bu elbette.

2. Dünya savaşı sırasında birlikte Japonlar’a karşı savaşan üç kişi (daha sonra seçtikleri yol ile tanımlarsak, bir Amerikalı işadamı, bir Malayalı gerilla ve bir yarı Malayalı yarı Fransız öğretmen kadın) arasındaki aşk ve politikanın karıştırdığı ilişkilere İngiliz yöneticinin kızını da ekliyor film ve ortaya bu dört karakterin duygusal bağlarının yarattığı bir karmaşayı koyuyor. Ne var ki bu ilişkilerin tümü de gerçeklikten ve etkileyicilikten uzak görünüyorlar. Örneğin ne İngiliz kızın Amerikalı’ya bu denli çabuk bir biçimde büyük bir aşk hissetmesi ne de işadamının yıllardır yanında tuttuğu ama tamamı ile bağlanmayı kabul etmediği öğretmen kadına birden farklı gözle bakması seyirciye gerçekçi bir şekilde aktarılabiliyor. Hikâyenin belki de en ilginç yanı karakterlerin, yeteri kadar başarılı bir biçimde aktarılamasa da, daha doğrusu karakterlerin iki boyutlu çizilmiş olması nedeni ile seyirci nezdinde heyecan verici olamasa da, her birinin fedakârlık üzerine düşündükleri ve yaptıkları. Beraberinde birey mi toplum mu sorusunu da getiren, ideallerimiz için neyi feda edebiliriz ve bir insana/ideale bağlılığımızın bir sınırı var mıdır sorusunu sorduran içeriği önemli hikâyenin. Ne var ki tüm bunlar yeterince derin ve kışkırtıcı biçimde sorulan sorular değil ve savaş ortasında zaman zaman hayli sakil duran aşk hikâyelerinin yüzeysel parçası oluyorlar çoğunlukla.

Malayalı bir karakteri Japon bir oyuncunun, Japon bir karakteri ise Çinli bir oyuncunun oynadığı film taraf tutmak veya tarafsız olmak ikilemlerini yaşayan karakterlerini karşımıza getirirken, Riz Ortolani’nin müziğinden (hemen hiç susmasa da) ve Freddy Young’un görüntülerinden de epey destek alıyor. Her ne kadar Batı sinemasının “uzak” ülkelere gittiğinde kullanmaktan kendisini alamadığı egzotik gün batımı ve gün doğumu görüntülerinden kaçınamamış olsa da, özellikle vahşi ormanın içinde geçen sahnelerde başarılı karelere sahip film. Kalabalık figüran kadrosunun başarılı kullanımı ile dikkat çeken filmin cinsellik konusundaki tuhaf konumu da üzerinde durulmayı hak ediyor. Hikâyenin iki ayrı yerinde, Susannah York’un canlandırdığı genç kızın bakireliği altı çizilerek bir sohbetin konusu yapıldığı gibi filmin afişinde de, “yabancı bu ülkenin tıpkı güzel bir kadın gibi durgun, gizemli ve el değmemiş bir şekilde uyuduğu” söyleniyor. Genç kızın yıllar sonra döndüğü ülkede bilmediği bir yerde çıplak denize girmesi veya gerilla liderinin genç kıza ilk sorduğu sorulardan birinin “Amerikalı ile yattın mı?” olması filmin zorlanmış ama başarılamamış ve pek de inandırıcı olmayan erotik imalarının örnekleri olarak hayli tuhaf duruyor. Filimin inandırıcılık açısından asıl sıkıntısı ise aslında en başarılı bölümü olan son yarım saatinde ortaya çıkıyor. Uçakların bombaladığı, hükümet güçleri ile gerillaların kıyasıya savaştığı bir ormanlık alanda Amerikalı peşinde olduğu iki kişiyi buluveriyor bir şekilde.

Tüm kusurlarına rağmen ve hayli eskimiş görünse de üç ünlü ismin (Holden, York ve Capucine) varlığı ve Holden ve Tanba’nın performansları, filmin tüm hikâye boyunca elde etmeye çalıştığı şeyi, savaş ortasında duygusal heyecanı, yakalamış göründüğü son yarım saatinin başarısı ve elbette eski filmlerin neden olduğu nostaljiyi bir şekilde yaratabilmesi ile ilgi gösterilebilecek bir film.

(“Şafak Sökerken”)

The Grand Budapest Hotel – Wes Anderson (2014)

The_Grand_Budapest_Hotel“Bütün arkadaşlarımla yatarım ben”

İki Dünya Savaşı’nın arasında geçen ve bir otel “konsiyerj”i ile bir lobi görevlisinin miras kavgası ve cinayetle örülü hikâyeleri.

Kendine özgü sinemacı Wes Anderson’un o kendine özgülüğü en üst düzeyine taşıdığı ve şimdilik son yönetmenlik çalışması olan filmi. ABD – Almanya – İngiltere ortak yapımı çekilen filmin senaryosunu Wes Anderson, Hugo Guinness ile birlikte yazdığı hikâyeden kendisi oluşturmuş ve kapanış jeneriğinde de belirtildiği üzere yazar Stefan Zweig’ın eserlerinden ve yazarın kendisinden ilham almış bu çalışmasında. Ünlüler geçidi olarak niteleyebileceğimiz bir kadrosu olan film komediyi ve macerayı ustaca harmanlaması, Anderson’ın müthiş kelimesi ile ifade edilebilecek yönetmenlik becerisi, oyuncularının keyif veren performansları, görüntü ve müziğinin ulaştığı üst düzey ve sadece görkemi ile değil, işlevselliği ve hikâyeyi akıllıca desteklemesi ile de başarılı olan mekan, kostüm ve makyaj çalışması ile kesinlikle görülmesi gerekli bir film.

“Avrupa’nın en doğusundaki (hayalî) Zubrowska Cumhuriyeti”nde geçen hikâye üç farklı dönemde yaşanıyor. 1985 yılında başlayan hikâyede bir yazar, 1968 yılında artık parlak günlerini geride bırakmış görünen bir otele yaptığı seyahatte dinlediği bir hikâyeyi anlatmaya başlıyor ve filmin büyük kısmının yaşandığı 1938 yılında yaşanan olaylara tanık oluyoruz. Filme adını veren otelin en görkemli yıllarında geçiyor hikâye ve Wes Anderson’un gişe geliri en parlak filmi olmasının da gösterdiği gibi, kitlelerin de hoşuna gidecek bir olay örgüsünü dinamik, sevimli ve kesinlikle eğlendirici bir biçim ve içerik ile getiriyor karşımıza. Yönetmenin önceki filmlerindeki üslubunu tekrarladığı ama bu kez geniş kitleleri peşinden rahatça sürükleyebileceği bir sonuç elde ettiği filmin başarısı pek çok farklı öğede gizli. İrili ufaklı rollerdeki onca parlak oyuncu ve onların Anderson’un her zamanki tuhaf karakterlerinin biraz yumuşatılmış, dolayısı ile sıradan sinema seyircisi için daha rahat kabul edilebilir halleri olan rollerini keyifle oynamaları bu öğelerden biri şüphesiz. Dokuz dalda aday olduğu ve bunların dördünü ödüle dönüştürdüğü Oscar’daki adaylıklarının hiçbiri oyunculuk dalında olmasa da, başta Ralph Fiennes olmak üzere tüm oyuncular kelimenin tam anlamı ile eğleniyor ve eğlendiriyorlar. Hikâyenin en absürt anları da dahil olmak üzere, en sıradan (ve “normal” olandan uzaklaşmaya tahammülü olmayan) seyirciyi bile filmin avucunun içinde tutabilmesinde onların payı çok büyük kesinlikle.

Senaryonun komediden drama ve maceraya uzanan içeriğinin etkileyiciliği filmin başarısındaki bir başka önemli etken. Pek çok kişinin işaret ettiği gibi Agatha Christie esintileri de var filmin, ironisi ve uçarılığı ile öne çıkan komedisi de ve bu komedi fizikselden durum komedisine kadar pek çok farklı türde geziniyor üstelik. Anderson’un senaryosu birden fazla temayı (kendini temize çıkarma, yazarlık, savaş, miras kavgası, cezaevinde yaşam ve oradan kaçma vs.) ustalıkla bir hikâyenin birbiri ile çatışmayı bir yana bırakın, aksine birbirini besleyen parçaları yapmayı başarmış ve bu da hikâyeyi zenginleştiriyor kuşkusuz. Eğlenceli ve içi dolu diyaloglarını, bu diyaloglara veya sessiz anlara eşlik eden tempolu bir kamera kullanımını ve absürt ile normal olanı peş peşe ve hiç de yadırgatıcı olmayan bir şekilde sergileme başarısı gösteren kurgusunu da atlamamak gerekiyor filmin. Oscar kazanan müziği ise bir film müziğinin nasıl olması gerektiği üzerine bir ders adeta: Hikâyenin her bir anını kendisini öne çıkarmadan (ama açıkçası biraz fazlaca kullanılarak) ve adeta filmin karakterlerinden biri gibi hareket ederek besliyor Alexandre Desplat’ın çalışması.

Görsel olarak da bir şölen bu film. Robert D. Yeoman’ın kamerası özellikle çok büyük ve boş mekanlarda karakterlerini ufak objeler olarak gösterdiği anlarda adeta bir geometrik formülle belirliyor görüntünün içeriğini ve filme çekici bir katkıda bulunuyor. Yönetmen Anderson hikâyenin üç farklı zamanını anlatırken üç farklı görüntü boyutunu tercih etmiş: Boy ve en uzunlukları değişiyor görüntünün hikâyenin farklı yıllarında ve bir başka filmde belki de ucuz duracak bu oyun burada filmin eğlencesine katkıda bulunuyor. Ve set tasarımları: Burada hem tasarımın mükemmelliğinden söz etmek gerekiyor hem de Anderson’un adeta bir oyuncak dekor havası verilmiş setleri ustaca kullanımından. Karakterlerini zaman zaman bu oyuncak dekor içinde oyuncaklar gibi hareket ettiriyor Anderson ve bu anlamda filmin görsel uyumunu bir kez daha çok iyi kuruyor. Filmin görsel alandaki başarısı ayrıntılarda da gösteriyor kendisini. Örneğin bir tablonun duvardan sökülmesinin ardından duvarda sallanan çivi halkası ince ama çok önemli bir görsel ayrıntı olarak dikkat çekiyor.

Sessiz film döneminden de esinlenmiş görünen ve bu bağlamda konuşmalı bir sessiz film olarak nitelendirilebilecek olan çalışma pek çok unutulmaz sahne içeriyor. Hapisten kaçma sahnesinin tamamı örneğin, kesinlikle bir klasik olmaya aday. Benzer şekilde, kar üzerindeki kovalamaca ve sonrası, oteldeki çatışma sahnesi vs. kusursuzlukları ile dikkat çekiyorlar. Orijinalliği ile sinemaya taze bir nefes getiren nadir filmlerden biri bu ve tüm o hafif görünen havası içinde adeta kısa bir Avrupa tarihi de veriyor bize ve barbarlıkları göstermekten de çekinmiyor. Fiennes’in Gustave karakterinin ve lobi görevlisi Zero ile arkadaşlığının sinema tarihindeki yerini alacağı kesin olan film, zaman zaman bir parça fazla “dolu” görünse de, kesinlikle görülmesi gerekli bir çalışma.

(“Büyük Budapeşte Oteli”)