The Seven Year Itch – Billy Wilder (1955)

“Hava bu kadar sıcak olduğunda,the seven year itch ne yapıyorum biliyor musunuz? İç çamaşırlarımı buzluğa koyuyorum”

Eşi ve çocuğu yaz tatiline giden bir adamın, üst katındaki sarışın kadınla çapkınlık yap(ama)ma hikâyesi.

George Axelrod’un kendi tiyatro oyunundan Billy Wilder ile birlikte sinemaya uyarladığı ve Wilder’ın yönettiği bir klasik. Marilyn Monroe’nun metronun havalandırma ızgarası üzerindeki sahnesi ile belleklere kazınmış olan filmin hikâyesi başroldeki erkek oyuncu ve tiyatroda da aynı rolü canlandıran Tom Ewell üzerine kurulu olsa da, filmi bugün en çok hatırlanır kılan Monroe’nun varlığı olsa gerek. Hollywood’un Marilyn için yarattığı resmin tipik pek çok örneğinin yer aldığı film, tiyatroya yakışan ama sinemasal açıdan yeterince geliştirilememiş hikâyesine rağmen, eğlendirmeyi ve Monroe’nun cazibesi aracılığı ile de etkilemeyi başarıyor. Yönetmen Billy Wilder yıllar sonra verdiği bir söyleşide, o dönemin sansür mekanizması nedeni ile ortaya çıkan sonuçtan hiç memnun olmadığını söyleyerek “keşke çekmeseydim” bile demiş ama bu ifadeyi kesinlikle hak eden bir film değil bu.

Filme kaynak olan tiyatro oyununda, yaz bekârı olan adam üst kattaki kız ile yatar ama filmde bu birliktelik -sansür kuralları nedeni ile- gerçekleşmez. Wilder’ın oldukça şikâyet ettiği bir konudur bu ama hikâyesine bunu ekleyebilseydi ne değişirdi diye düşünmemek elde değil açıkçası. Hikâye pek güçlü değil ve oyunun senaryo karşılığında da kimi problemler var. Axelrod/Wilder ikilisinin senaryosu filmi eğlenceli bir tiyatro oyunu havasından yeterince kurtarıp, eğlenceli bir sinema havasına çok fazla getirememişler. Böyle olunca da, film hikâyedeki ağırlığı gereği, adamı oynayan Tom Ewell’ın üzerinden ilerlemeye çalışmış. Ewell’ın hayli dinamik ve eğlenceli performansı filme ciddi katkıda bulunuyor ama kendi kendine konuştuğu (kafasındaki düşünceleri bizim anlamamız için konuşması gerekiyor çünkü) sahneler daha çok bir tiyatro sahnesine yakışır cinsten duruyor. Akranı olan erkeklerin aksine, yaz bekârlığı sırasında karısını asla aldatmaya niyeti olmayan adamın üst katına taşınan “sarışın”la karşılaşmasının sonucunda iradesinin onu nereye götüreceğini anlatıyor temel olarak hikâye. Sarışın kadınla oyunda yatıp, filmde yatmamış olsa da her ikisi de aynı “mutlu son”la bitiyor Amerikan değerlerine uygun olarak.

Herhalde yine sansürün gereği olarak, apartmandaki diğer komşuların aynı dairede yaşayan “iki iç mimar” olduğunun altı çizilerek vurgulanması ama elbette eşcinsellikten söz edilmemesi anlaşılır bir durum şüphesiz. Evet, bundan söz etmiyor film ama o tarihlerde artık bir yıldız olmuş olan Marilyn Monroe’yu sanatçının hemen tüm diğer filmlerinde olduğu gibi sonuna kadar “kullanmaktan” çekinmiyor. Monroe’nun güzelliğinin ve çekiciliğinin ardında bir birey, bir kadın olduğu ile ilgilenmeyen filmlerden biri bu da, bir başka deyiş ile. Öyle ki sanatçının filmde canlandırdığı karakterin bir adı bile yok ve jenerikte “The Girl” olarak geçiyor. Yedi yıldır evli olan ve “her erkek gibi” tek eşli hayattan sıkılan erkeğin “yedi yıllık kaşıntı”ya boyun eğip eğmeyeceğini seyirci için bir merak konusu yapmaya soyunan film, adamın karşısına, çıkabilecek en zor engeli koyuyor: Marilyn Monroe. Üstelik bir sahnede doğrudan Monroe’nun adını kullanarak (“Mutfaktaki sarışın belki de Marilyn Monroe’dur”), onun bir seks objesi olarak tanımlanmasını da çekinmeden devam ettiriyor. Saf, sakar ve seksi bir sarışın olarak resmedilen kadını canlandıran Monreo’nun sıkı bir performans vermediği söylenebilir ama kendisinden bu istenmiş de görünmüyor zaten. Adamın sekreter, hemşire, karısının en yakın arkadaşı gibi karakterlerle kurduğu fantezilere (bu klişe fantezi karakterler ile eğlenceli biçimde dalga geçiyor film) karşılık, en erotik fantezilerin nesnesi olarak Monroe’yu adamın/seyircinin karşısına koyuyor film. Fazlası ile fısıldayarak konuşması, daha ilk sahnesinde dar bir etek ve yüksek topukları ile görünmesi, iç çamaşırlarını buzlukta soğuttuğu için balkonda çıplak durması, küvette uyuması veya kendisi küvette iken tamircinin küvetin musluğunu tamir etmesi gibi sahneler sık sık bize kadının adamın bir fantezisi olduğunu da düşündürtüyor. Film burada akıllıca bir oyunla, hem bu imada bulunuyor hem de adamın kadını gerçekten hayal ettiği fantezi sahnelerini de getiriyor önümüze ki bu tercih filme eğlenceli bir katkıda bulunmuş.

Hollywood’un Monroe’nun saflığı, hatta daha da cüretkâr davrandığında “aptallığı” üzerine değinmeleri bu filmde de yerini almış elbette. Adamın klasik müzik ve özellikle Rahmaninof sevgisinin bu bağlamda kullanıldığını görüyoruz filmde ve bir fantezi sahnesinde, sarışın kadın Rahmaninof’tan tüyleri ürperecek şekilde etkilenirken, gerçek hayatta kadın (yani Monroe’nun kendisi) bu müzikten hiç anlamıyor (“Klasik müzik, değil mi? Vokal olmamasından anladım). Kadın (Monroe) içkiden de anlamaz ve viski soda yerine cin soda ister, ayak baş parmağını musluğa sıkıştıracak kadar aptaldır vs. Kısacası Hollywood bir kez daha, Monroe’ya gerçek bir karakteri oynama fırsatı tanımayıp, onu erkeklerin en basit arzularının objesi olarak sunar sinema perdesinde.

Monroe sinemada kendisine biçilen rolü benimsediği için tutunabilmiş ama bu durum bir yandan da onu ruhsal olarak çöküntüye götürmüş kuşkusuz. İşte burada da, filmin asıl karakteri olmamasına rağmen, göründüğü her sahneye damgasını basması, güçlü bir oyunculuk sunmadığı halde Tom Ewell’ın önüne geçmesi onun bu kalıp içinde seyirci üzerinde ne denli etkileyici olabildiğinin örnekleri olarak çıkıyorlar önümüze. Fiziksel komedinin öne çıktığı kimi sahneleri (anidenliği ile saksı düşmesi ve patene basarak havaya fırlama sahneleri gibi), Dorian Gray ve Gregory Peck göndermelerini akıllıca kullanması, adamın aldatma düşüncesinden dolayı kapıldığı paniği gösteren ve Tom Ewell’ın parlak bir oyun verdiği sahneleri ve elbette ızgarada havalanan etek gibi kült olmuş kareleri ile kesinlikle seyredilmeyi hak eden bir film bu. Adamın panik anlarının zaman zaman tekrara girmesi, psikanalist karakterinin göründüğü tek sahnenin filme adeta yamanmış gibi eğreti durması ve başarılı oyununa rağmen Tom Ewell’ın Monro’nun karşısına çıkmak için fazla sıradan bir fiziği olması gibi problemlerine rağmen, Monreo’nun oynamak durumunda kaldığı bu en aptal kadın rolüne büründüğü filmi seyrederken şu akılda tutulmamalı hep: Kadını oynayan Marilyn Monroe olmasaydı, bugün film bırakın klasik olmayı, muhtemelen pek az kişi tarafından hatırlanırdı. Bunun nedeni ise Wilder’ın yakındığı sansür değil (film kimi kaba esprileri yapmaktan geri kalmamış çünkü); sorun hikâyenin zayıflığı ve filmin sinemasının yeterince güçlü olmaması daha çok.

(“Yaz Bekârı”)

The Homesman – Tommy Lee Jones (2014)

The_Homesman“Bayan Cuddy, teklifiniz, yemek, konser ve diğer her şey için minnettarım ama sizinle evlenemem. Kesinlikle evlenmeyeceğim. Ben mükemmel değilim, ama siz çok buyurgansınız ve pek güzel de değilsiniz”

Bağımsız ruhlu bir kadın ve hayatını kurtarmak karşılığında kendisine yardım etmesini istediği bir adamın, kasabadaki aklını yitiren üç kadını ülkenin bir diğer ucuna götürmelerinin hikâyesi.

Usta oyuncu Tommy Lee Jones’un sinemadaki ikinci ve şimdilik son yönetmenlik çalışması (iki de televizyon filmi yönetmenliği var sanatçının) olan film bir ABD – Fransa ortak yapımı. Eserleri daha önce de sinemaya aktarılan Glendon Swarthout’un aynı adlı romanından uyarlanan filmin senaryosunda Tommy Lee Jones’un yanısıra, Kieran Fitzgerald ve Wesley A. Oliver’ın imzası var. ABD’ye ilk yerleşimcilerin geldiği dönemlerde geçen bir hikâyesi olan filmi yönetmeni “western” olarak tanımlamamızı istemezken, başrol oyuncusu Hillary Swank filmi “feminist bir western” olarak tanımlamış. Sağlam oyuncuları, başarılı görüntüleri ve baş kadın karakteri üzerinden (ama sadece onun değil, diğer kadın karakterler üzerinden de) anlatılan iç burucu hikâyesi ile dikkate alınması gereken bir film bu. Yönetmenin yalın (hem sinema dili, hem sahnelerin görselliği açısından) anlatımı ile de önemli olan çalışmanın Marco Beltrami imzalı müziği de ayrıca övgüyü hak ediyor.

Klasik Hollywood western’inden farklı bir film var karşımızda. Evet, yerliler tek bir sahnede de olsa görünüyor, silahlar arada ateşleniyor ve ülkeye gelen beyaz yerleşimcilerin (istilacıların, bir başka ifade ile) yavaş yavaş yayılma hareketlerinin neden olduklarını hissediyorsunuz… ama filmi farklı kılan baş karakteri üzerinden tam da o yerleşimcilerin/öncülerin yeni bir düzeni/ülkeyi kurma çabaları sırasında kadının rolü üzerine ve oldukça da buruk kadın karakterler üzerinden bir hikâye anlatmayı seçmesi. Hillary Swank’in hem fizik olarak hem de oyunculuğu ile çok iyi oturduğu baş karakter güçlü, sağduyulu ve becerikli kişiliği ile tipik western kahramanı erkeklerden biri gibi görünüyor ama hikâye onun bu kişiliğine ilavelerde de bulunuyor. Hikâye boyunca iki kez tekrarlanan kendisine eş bulma çabası boşa çıksa da, bir birey olarak kendi varlığını aslında kanıtlamış bir kişi o. Ne var ki her ikisi de kendisini “fazla buyurgan ve çirkin (daha doğrusu sıradan)” bulan iki erkekle evlenme girişimi onun içinde bulunduğu dönemin ve koşulların dikte ettiği bir kuruma ait olma çabasının gereği olarak ortaya çıkıyor yine de. Burada doğrudan bir feminizim değinmesi olduğu söylenemez belki ama yönetmen Tommy Lee Jones zaten hikâyesini doğrudan veya sert mesajlarla kurulu olarak örmemiş, doğru bir tercihin de sonucu olarak. Kadının para çekmek için bankaya girdiği ve çıktığı sahnede kendisini uzaktan ve sürekli olarak izleyen iki adamın olduğu sahnenin gösterdiği gibi, Jones zaman zaman belli bir mesafeden bakıyor anlattığına ve seyirciye bırakıyor ayrıntıları yakalama ve yorumlamayı.

Toplumun bugün de ne kadar değiştiği hayli tartışmalı olan bir beklentisinin yönlendirdiği bir hikâye bu: Kadının iyi bir anne ve eş olması beklentisi sözünü ettiğim. Swank’in karakteri de bu beklentinin karşılığını vermeye çalışıyor ve sonu da hayli trajik olan bir çabanın içine sokuyor kendisini. O ve aklını yitiren diğer üç kadın, o dönemin genellikle hep erkekleri anlatan ve kadınların ikinci planda olduğu hikâyelerdekinin tersine burada öne çıkıyorlar. Ve özellikle üç çocuğunu da salgın hastalıkla yitirdiği için çıldıran kadın karakteri üzerinden karşılanamayan “annelik” yükünün nasıl ağır olabileceğini göstererek, yeni hayatların kurulmaya çalışıldığı o dönemlerde kadının nasıl ek bir yükün/zorluğun altında olduğu gösteriliyor seyirciye. Hikâyede kadının konumu ve algılanış şekli ile ilgili hayli dokunaklı bir sahne de var. Çıldıran kadınlardan birinin kendisi gibi henüz çok genç olan kocası, kadın götürülürken onu “beni sevmiyorsun” diye suçlayarak toplumun bakışını özetliyor adeta: Kadın kocasının yanında, onun isteklerini karşılamaya hazır ve onu “tamamlayıcı” bir fonksiyon üstlenmeli ve işte burada olduğu gibi “çıldırmak” gibi bir eylem bile “erkeği” düşünülmeden yapılmış bencilce bir eylem olarak görülebiliyor.

Hikâye dönemin havasını yansıtan kimi sahneleri ile de (örneğin Tommy Lee Jones’un oynadığı karakterin boş gördüğü bir evi “işgal ederek” yerleşmesi ve kasabalıların yavaş yavaş oluşan mülkiyetleri/malları koruma içgüdü ile adamı cezalandırmaları veya erkeklerin evlenecek bir kadın bulmak için yolculuğa çıkmaları) ilgi toplarken, yönetmenin yalın dili de filme epey katkıda bulunuyor. Henüz uçsuz bucaksız boş alanların olduğu bir ülke burası ve Jones sahneleme anlayışında, bireyleri genellikle yalnız veya iki kişilik gruplar halinde göstererek ve ıssızlığı vurgulayarak henüz bu toprakların keşfedilmeyi (yani işgal edilmeyi) beklediğini söylüyor bize. Burada Jones’un filme asıl katkısının yalın sinema dili ile görüntünün çerçevesinin içine asgarî sayıda “şey”i alarak ve sadece ne gerekli ise onu göstererek ilerlemesi olduğunu söyleyelim. Öyle ki kimi sahneleri sanki minimum dekorlu bir tiyatro oyunu gibi oluşturmuş yönetmen ve filme değişik bir görsel tat katmış. Rodrigo Prieto’nun görüntülerinden de ciddi destek almış yönetmen ama burada bir ufak olumsuzluğun altını çizmek gerekiyor. Özellikle uçsuz bucaksız topraklar, geniş gökyüzü ve bir obje üçlüsünden oluşan görüntüler fazlası ile “kurallar”a uygun oluşturulmuş duruyor. Bir fotoğrafçılık kursunda öğretilen türden “fazla mükemmel” görünüyor bu kareler ve bir parça akademik duruyor bu nedenle de. Bu problem bir yana bırakılırsa, rüzgârlı sahneler, geniş plan çekimler veya ince bir karın yağdığı sahnelerin görselliği filmi bu açıdan sürekli olarak hayli yüksek bir düzeyde tutuyor.

Marco Beltrami’nin bir yandan sanki hiç yokmuş gibi duran (kendisini çok az öne çıkaran), öte yandan hafif western tınıları içeren dramatikliği ile sahneleri tamamlayan müziğinden de destek alıyor film sürekli olarak. Swank’in güçlü oyununa Tommy Lee Jones’un ekonomik ama etkileyici bir oyunla eşlik ettiği filmde Maryl Streep küçük bir rolde görünürken, sanatçının kızı Grace Summer da çıldıran kadınlardan biri olarak geliyor karşımıza. Asıl acı çekenlerin hep kadınlar olduğu bu hikâye, “bacağını açabiliyor ya” diyerek kendisine sadece “kullanılacak bir mal” arayan erkekleri sergilerken, güzel ve vahşi bir ortamda kadınların dramını anlatıyor bize ve ilgiyi hak ediyor kesinlikle. Yeni topraklara uyum sağlayamayanları (özellikle kadınları ki tanımadıkları erkeklerle evlendirilerek götürülmüşler bu topraklara çoğunlukla) evlerine geri götüren kişilere (hikayemizdekinin aksine, erkek bu kişiler elbette) verilen adı taşıyan film sadeliği ve kırılgan karaktleri ile ayrıca önemli olan bir çalışma, özetle.

(“Yolcu”)

The Satan Bug – John Sturges (1965)

The satan bug“Şeytan virüsüne sahip olmak bir insanı yeryüzünde Tanrı yapabilir. Bu da yeterince cazip, değil mi?”

Şavaşlarda kullanılmak üzere ölümcül virüsler üretilen bir laboratuvardan çalınan ve dünyadaki tüm canlıları öldürebilecek bir vürüsü bulmaya çalışan bir ajanın hikâyesi.

Macera ve gerilim türündeki romanları ile tanınan ve pek çok eseri sinema ve televizyona aktarılan İskoç yazar Alistair MacLean’in aynı adlı romanından senaristler James Clavell ve Edward Anhalt tarafından uyarlanan ve John Sturges’ın yönettiği bir ABD yapımı. Romanda İngiltere’de geçen olayların ABD’ye taşındığı film kameranın arkasındaki ünlü kimi isimlere rağmen özendiğinin aksine -düşük bütçeli- bir Bond filmi olmayı bir türlü başaramıyor ve gerek olay örgüsündeki boşluklar gerekse ve özellikle gerilim ve heyecanını sürekli kılamaması ve baş karakterini yeterince çekici resmedememesi nedeni ile etkileyici olamıyor. Yine de, eski usül bir macera filmi seyretmek isteyenlerin ve bu türden hoşlananların göz atmaktan pişmanlık duymayacağı bir çalışma.

Film hayli vaatkâr bir havada başlıyor. De-Patie Freleng adındaki, televizyon ve sinema eserleri için hazırladıkları animasyonlarla tanınan şirketin hazırladığı açılış jeneriği ve ona eşlik eden ünlü besteci Jerry Goldsmith’in müziği hayli çekici bir giriş yapmasını sağlıyor hikâyenin. Ne var ki bu girişten sonra, hikâye sık sık vasat bir televizyon dizisinin bir bölümü havasında ilerliyor ve kendi mütevazi ölçüleri içinde de olsa, özendiği Bond filmlerinin çekiciliğinin yanına yaklaşamıyor bir türlü. Oysa Goldsmith dışında başka ünlü isimler de var film için kameranın arkasında görev yapan. Yönetmen koltuğundaki isim 1955’de çektiği “Bad Day at Black Rock – Zafer Madalyası” ile Oscar’a aday gösterilmiş ve yine bu film ile Cannes’da yarışmış bir isim olan John Sturges örneğin. Üç yıl sonra Alistair MacLean’in bir başka romanından “Ice Station Zebra – Kutup Harekâtı” filmini de çekecek olan Sturges bu filme bir türlü bir farklılık veya farklılık bir yana yeterli derecede çekici bir dinamizm getirememiş. Görüntü yönetmenliğini üstlenen, üç Oscar ödüllü usta isim Robert Surtees de filme geniş ve boş alanlarda geçen kimi sahneler dışında, varlığını kanıtlayacak bir katkı verememiş gibi görünüyor açıkçası. Filmin aksayan bir yanı da başroldeki George Maharis’in bir ajanı pek de hatırlatmayan ve hayli duygusuz oyunu. Kahramanının sizi yanına çekemediği bir maceraya ortak olmak pek çekici olamıyor, takdir edileceği gibi.

Kendini yenileyebildiği ve yok edilemediği için “şeytan virüsü” adı verilen virüsü kaçıranın kimliği ile ilgili hikâyedeki sürprizi başarılı olan ama bir türlü sizi içine alamadığı için bu sürprizin çok da etkileyici olamadığı hikâyede “kötü” adamın kimliği üzerine değinmeler 1960’lı soğuk savaş yıllarına uygun olarak komünistlere kadar uzanıyor olsa da o yönde ilerlemiyor olaylar ve romanın/filmin takdiri hak eden yanlarından biri olarak, “kötü” adam laboratuarın tamamen ortadan kaldırılmasını talep eden biri oluyor. Burada şunu sormak gerekiyor elbette: Her ne kadar üzerinde çalıştıkları virüsün bu derece ölümcül (bir hafta içinde ABD’deki ve bir ay içinde de tüm dünyadaki canlıları yok edebilecek bir virüsten söz ediyoruz) olabileceğini onlar da öngöremese de, bilim adamlarının zaten çirkin bir olgu olan savaşın daha da çirkin bir yüzü için çalışıyor olmalarını neden hiç eleştiri konusu yapmıyor film? Aksine, ajanımızın Kore Savaşı’ndaki kahramanlıklarını da gündeme getiren milliyetçi bir söylem takınıyor film ve bu konuya hiç girmiyor.

Dünyanın en zenginlerinden biri olan ama hiç fotoğrafı olmayan (istihbarat örgütlerinin elinde bile!) bir garip milyoner adam, ele geçirdikleri ajanımızı ve yanındakileri nedense hemen öldürmeyip onlar üzerinde virüsü kullanmayı tercih eden kötü adamlar veya yanındaki iki kişiyi hemen öldürecek kadar etkileyen bir virüsün kahramanımızı hiç etkilememesi gibi inandırıcılık problemleri de var hikâyenin. Öyle ki bir sahnede ajanımız kendisini yakalayan “teröristlere” beraber ele geçirildiği kız arkadaşını giderken yanlarında götürmelerini söylüyor ve onlar da buna uyuyorlar!. Senaryonun kimi olayları görsel olarak değil de, karakterlerden birine ne olduğunu anlattırma yolu ile çözmesi de filmin lehine olmamış elbette. Bu kusurlarına karşılık filmin olumlu yönleri de var kuşkusuz: Öncelikle, “eski” macera filmlerinin özellikle belli bir yaşın üzerindekilere hissetirdiği bir aşinalık veya bir başka ifade ile nostalji duygusunu yeterince olmasa da hissettiren bir film bu. Günümüz sinemasının seyircinin sürekli olarak üzerine gelip onu sersemletmeyi hedefleyen yaklaşımından çok farklı bir havası var doğal olarak bu çalışmanın. Sturges’ın ne yazık ki sayısı yeterince çok olmayan kimi katkılarını da anmak gerekiyor. Örneğin açılış jeneriğinden ilk sahneye geçiş çok ustaca ve ilkindeki damarlara yayılan virüs imajından ikincisindeki ülkenin damarları diyebileceğimiz yollardan birinde ilerleyen bir araba imajına geçiş yaparak etkileyici bir kurgu ustalığı gösteriliyor. Sturges’ın görüntü yönetmeni Surtees’in de katkıları ile ıssız yollarda geçen sahneleri filmin genel dinamizm probleminin dışında tutabildiğini de söyleyebiliriz. Ünlü oyuncu Lee Remick’in jenerikte adı geçmeyen çok küçük bir rolde (ajanımıza “telefonunuz” var diyen garson kız) göründüğü film, çoğunlukla vasat sularda gezinse de eski filmlerin meraklıları için çekici olabilir yine de.

(“Şeytan Virüsü”)

Calvary – John Michael McDonagh (2014)

calvary“Günahlarla ilgili çok fazla konuşuluyor ama erdemlerden yeterince bahsedilmiyor”

Bir adamın, günah çıkarma sırasında, kendisini bir hafta sonra öldüreceğini söylediği bir rahibin etrafındaki kötülüklerle baş etmeye çalışmasının hikâyesi.

İrlandalı/İngiliz sinemacı John Michael McDonagh’ın yazdığı ve yönettiği film, sanatçının 2011 tarihli ilk çalışması olan ve çok beğenilen “The Guard” filminden sonra çektiği ve “İntihar Üçlemesi” adını verdiği serinin de ikinci çalışması. Deniz kıyısında ve muhteşem bir doğası olan bir İrlanda kasabasında geçen filmde, görevini yapmaya çalışan ama sanki yaptığı işin artık bir anlam ifade etmez göründüğü bir rahibin ilk sahnede tanık olduğumuz ölüm tehdidinden sonra görevini yapmaya devam etmesini anlatıyor film temel olarak. Kimi sembolleri de olan film, başroldeki Brendan Gleeson’un sağlam ve sakin oyunu ile dikkat çektiği, sıkı bir gerilim noktası ile başladığı halde hikâyesini bu gerilimin kurbanı yapmayıp derdini anlatmayı ihmal etmeyen, başarılı görüntüleri ve McDonagh’ın hikâyeye uygun mizansen anlayışı ile dikkat çeken bir çalışma. Kilise görevlilerinin karıştığı çocuk tacizleri gibi netameli bir konuyu ele almasına rağmen, küçük bir mizahı da dramın ve gerilimin yanına koymayı başaran film, karakterlerinin “tuhaf”lığının zaman zaman öne geçmesi gibi bir problemi olsa da kesinlikle görülmeyi hak ediyor.

Filmin orijinal adı olan “Calvary” birkaç anlama sahip bir kelime: İsa’nın çarmıha gerildiği yerin adı olduğu gibi çarmıha gerilmeyi anlatan heykellere ve aşırı (ve özellikle ruhsal) acı çekme haline de verilen bir isim bu. Açıkçası filmin adı bu üç anlama da sahipmiş gibi görünüyor. Bir kızı olan Katolik rahip (rahip olmadan önce evlenmiş ve bir kızı olmuş, karısını kaybettiği bu evlilikten) geçmişinde alkol bağımlılığı sorunu da yaşamış bir kişi ve dünyanın içinde bulunduğu koşullarda yaptığı iş -alay konusu olacak kadar- nerede ise anlamsız görünürken, yardımcı olmaya, yol göstermeye çalışıyor insanlara. Özellikle İrlanda gibi kilisenin geçmişteki günahlarının (tacizler, çocukların cinsel istismarları vs.) birer birer ortaya döküldüğü bir ülkede yaptığı işin ve temsil ettiği kurumun saygınlığını korumak için umarsız bir çabanın içinde debelenip duruyor hikâyesine tanık olduğumuz bir hafta boyunca. Rahibin etrafındaki, her biri ayrı bir tuhaflığı olan on iki karakter (İsa’nın on iki havarisine gönderme olsa gerek) yaptığı işi hem sorgulatıyor rahibe hem de kötülükleri/kusurları/günahları ile işini zorlaştırıyorlar. Ait olduğu kurumun çocuklara karşı işlediği günahların kurbanı olmakla tehdit edilen rahibin bu bağlamda, hikâye tarafından bir İsa rolüne büründürüldüğünü de söyleyelim, filmin dinsel göndermelerinden biri olarak.

İlk kez 7 yaşında bir rahip tarafından tecavüz edildiğini ve beş yıl boyunca bu tecavüzün sürdüğünü söyleyen bir adamın günah çıkarma sırasında kendisini bir hafta sonra öldüreceğini söylediği rahip bu kişinin kim olduğunu merak ediyor (ve bize de ettiriyor) ama yaşamını değiştirmeden sürdüyor her gün yaptığı gibi. Etrafındaki zina, yalan, cinayet, hırsızlık gibi suçların birer parçası olan karakterlerin bu bir hafta boyunca rahibe yaşattığı duygu ve düşünceleri başarılı bir şekilde seyirciye de yansıtıyor film. Öyle ki sık sık “tüm bu çaba ne için” diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz ama finale doğru olan bir sahnede bu karakterlerden biri ile sohbeti bu çabanın her şeye rağmen bir anlam ifade edebileceğini söylüyor bize. Yönetmen McDonagh’ın hayranı olduğunu söylediği Fransız sinemacı Robert Bresson’a (kendisini Hristiyan ateist olarak tanımlayan bir isim!) ithaf edilmiş son sahnede bu anlam -bağışlama ile birlikte- vurgulanıyor ama bu sahne filmin bütünü içinde değerlendirildiğinde yine de gereksiz duruyor bir parça. Hikâyenin dine karşı lehte veya aleyhte net bir tavır almadığını (ki kesinlikle doğru olmuş bu) ve inancı sarsılan bir başka rahibi ateist yazar ve bilim adamı Richard Dawkins’in “The God Delusion – Tanrı Yanılgısı” kitabını okurken görüntülemesine ve kilisenin günahlarını odağına almasına rağmen kendisini din karşıtı bir yere konumlamadığını söylemek gerekiyor. Odağında kilise, rahip, günahlar vs. olmasına rağmen, filmin seyirciyi dinsel motiflerle yormadığını ve bu kavramlara uzak (bilmemek veya bilip de uzak durmak anlamında) olan seyirci için bir sıkıntı yaratmaması da filmin başarılarından biri. Öne çıkarmadığı ama seyircinin aklında hep kalmasını sağladığı gizemi de benzer şekilde akıllıca kullanıyor film. Karakterlerinin hangisinin rahibi öldürmeyi planladığını, evet siz de düşünüyorsunuz ama bu asla hikâyenin asıl derdinin önüne geçmiyor ki senaryoya ait bir başarı bu elbette. Filmin başarısı bunlarla sınırlı değil: Patrick Cassidy’nin çok başarılı ve dramı/gizemi/mistizmi barındıran müziğinden Larry Smith’in kasabanın müthiş doğasını dozunda tutulan bir çarpıcılıkla yakalayan görüntülerine film görsel ve işitsel olarak da çok başarılı. Başta Brendan Gleeson, Orla O’Rourke ve Dylan Moran olmak üzere oyuncular da hayli sıkı performanslar veriyorlar ve filme ciddi bir katkı sağlıyorlar.

Etrafındaki tüm o karakterlerin inancını test eder gibi göründüğü, küçük bir kızla masum sohbetinin kızın babası tarafından üzerindeki cübbeden dolayı şüphe ve nefretle karşılandığı ve kilise kurumunun günahlarından dolayı kendi varlığının anlamını da sorgulayan rahibin kara komedi de içeren bu hikâyesi sıkı soundtrack’i ile de dikkat çeken bir çalışma ve yönetmenin adeta şeytanî bir varlık gibi görüntüye sık sık soktuğu heybetli dağ görüntüsü gibi öğeleri ile görsel açıdan da başarılı bir çalışma. Her birinin ayrı ve önemli bir hikâyesi olan karakterlerin fazlalığı ve bu karakterlerin tuhaflığı içinde zaman zaman dağılır gibi olsa da (ki finalin çarpıcılığının neden daha fazla olamadığını da açıklıyor bu durum sanırım), kendi kasabasının “Tanrı”sı olan bir rahibi anlatan bu dram, Tanrı’nın günümüz dünyasındaki yeri üzerine düşünülmesini sağlayan bir çalışma olarak da önem taşıyor. Cezaevindeki bir seri katille rahip arasında geçen yüzleşme veya deniz kenarında ve hayli rüzgârlı bir havada geçen rahip ile kızı arasındaki bir diğer yüzleşme gibi seyredene dokunacak sahneleri de olan film görülmeyi hak ediyor, özet olarak.

(“İtiraf”)