Billy Two Hats – Ted Kotcheff (1974)

billy two hats“Buraya ilk geldiğimde, binlerce yerli vardı ve milyonlarca da bizon. Şimdi hiçbiri yok. Başta güzeldi her şey”

Birisinin ölümü ile sonuçlanan banka soygunundan sonra kaçan bir kovboy, bir yarı yerli yarı beyaz arkadaşı ve peşlerine düşen bir şerifin hikâyesi.

Western türünün modasının artık geçtiği, baş oyuncusu Gregory Peck’in de eski parlak günlerini geride bırakmış göründüğü bir dönemde çekilen alçak gönüllü bir western. Bir ABD yapımı olarak İsrail’de çekilen ilk western olmak gibi bir özelliği olan film zamanında pek dikkat çekmemiş, hatta İsrail’de çekilmiş olması espri malzemesi dahi olmuştu. Üzerinden geçen kırk bir yıldan sonra, film bugün daha olumlu bir değerlendirmeyi hak ediyor kesinlikle. Temel olarak bir takip hikâyesi olarak gelişen filmin olay örgüsü basit ama olumsuz anlamda bir basitlik değil bu, oyuncular üzerlerine düşeni yapıyorlar, dozunda ve hikâyeye iyi yedirilmiş bir romantizmi var ve heyecanı da çoğunlukla ayakta tutmayı başarıyor. Üstelik yerlilere eski Hollywood’dan hayli uzak bir bakışa sahip olmak gibi takdiri hak eden bir yanı da var.

Gregory Peck’in pek olmamış bir İskoç aksanı ile oynadığı filmi Alan Sharp’ın orijinal senaryosundan Bulgar asıllı Kanadalı yönetmen Ted Kotcheff çekmiş, yapımcı koltuğunda ise ünlü bir isim, Norman Jewison var. Zamanında neden hiç tutulmadığını anlamak zor belki ama bunda en büyük iki etken sanırım western’in artık moda olmadığı günlerde çekilmesi ve gösterişten uzak duran yapısı olsa gerek. Hikayesini anlatırken sadece filmin yıldızı Peck’in canlandırdığı karaktere odaklanmayıp, Desi Arnaz Jr.’ın melez karakterine, şerife ve ona yardım eden adama ve iki kahramanımızın kaçışları sırasında karşılaştığı kadına da aynı incelikle ve özenle eğilen senaryo filmin en büyük avantajlarından biri. Öyle ki ikilinin çatışmak zorunda kaldıkları yerliler bile senaryonun bu özeninden payını almış görünüyorlar ve bir şekilde tüm bu karakterleri kendi hikâyeleri ile ilginç kılabilmiş filmimiz. Meleze halkın genel bakışının (pek kötü yürekli çizilmeyen şerif bile “o sıradan bir adam bile değil, o bir melez” cümlesini sarf ediyor onun için) karşısına hayli cesur, yürekli ve ince bir insan resmi koyuyor film ve Peck’in beyaz kahramanı kadar onun da filmin yıldızı olmasını sağlıyor. Kahramanlarımıza saldıran yerlilerin kullanım şekli ise klasik Amerikan sinemasındaki “vahşi kızılderili” imajından uzak görünüyor. Şerife yardım eden adamın ağzından duyduğumuz sözler (bir zamanlar o bölgenin yerliler ile dolu olduğu) ve bu yerlilerin eksantrik halleri (kadın kıyafeti giyen, boynunda büyükçe bir fotoğraf asılı olarak gezen, viski peşine düşen veya bir kadın şemsiyesini elinden hiç bırakmayan karakterler bunlar) ve sağlıksız yüzleri onları korkunç/komik olarak göstermekten çok yaşadıkları (daha doğrusu içine atıldıkları) hayatların acınası hallerini işaret ediyor sanki seyirciye. Evet, saldırıyorlar ve öldürüyorlar ama sanki başka bir hayat şansları da yok gibi görünüyor. Kaldı ki iki baş karakterimizin de banka soyguncusu olduklarını ve istemeden de olsa birisinin ölümüne neden olduklarını unutmayalım.

John Scott’ın klasik western temalarından genellikle uzak duran ve hatta zaman zaman modern bir havaya bürünen müziği ve Brian West’in özellikle geniş ve boş alanlardan etkileyici kareler (güneş batarken yaşanan bir kovalamaca sahnesi oldukça etkileyici örneğin) yakalayan görüntülerinin de dikkat çektiği filmin belki iki temel kusuru fazlası ile alçak gönüllü olması ve bizon avı için kullanılan tüfekle kaçanlara ateş edilmesi sahnesindeki teknik becerinin tüm filme yayılmamış olması. Oysa girişteki sessiz ve tedirgin havayı yalın havasına rağmen (veya tam da o nedenle) yakalayabilen filmin yaratıcıları bu örneklerden çok daha fazla yaratabilirmiş ve filmi de kesinlikle daha etkileyici ve kalıcı kılabilirlermiş. Buna rağmen, “beyazlar”a fazlası ile dokunduran film (şerifin öldürdüğü çete üyesinin cesedi ile poz verdiği sahne örneğin), Peck’in sade (belki bir parça fazla sade olsa da ve olmamış İskoç aksanı rahatsız etse de) oyunu, ona eşlik eden ve özellikle ilk yarıda senaryodan kaynaklanan nedenlerle bir parça silik kalan ama sonradan açılan melezi canlandıran Desi Arnaz Jr., para karşılığı kaba bir adama satılmış ve melez ile filme çok yakışan bir romantizmin nesnesi olan kadını hayli başarılı şekilde oynayan Sian Barbara Allen, şerif rolünde canlı bir performans veren Jack Warden ve ona yardım eden salon sahibini oynayan David Huddleston’ın varlıkları ile ilgiyi hak eden bir çalışma. En azından, bugün unutulmuş olmayı hak etmeyen bir film bu ve görmekte yarar var.

(“The Lady and the Outlaw” – “Beraber Dövüşelim” – “Çılgın Dövüş”)

Body of Lies – Ridley Scott (2008)

body of lies“İnternette kafamın kesilmesinin görüntülerinin yayınlanmasını istemiyorum. Bir şey olursa, vur beni!”

Orta Doğulu İslâmcı bir terör örgütünün peşine düşen bir CIA ajanının hikâyesi.

David Ignatius’un aynı isimli romanından William Monahan tarafından uyarlanan ve Ridley Scott’ın yönettiği bir Amerikan – İngiliz ortak yapımı. Başrollerdeki Leonardo DiCaprio ve Russel Crowe’a Mark Strong’un zaman zaman onların önüne geçen bir performansla eşilk ettiği film, Hollywood’un Orta Doğu cangılına göz attığı ve aksiyon ile düşünceleri birlikte götürmeye çalıştığı türden bir çalışma. Bu iki hedeften ilkinin nispeten tutturulduğu film, düşünsel alanda ise epey bir yalpalıyor. Sadece Fas ve ABD’de çekilmiş olsa da pekçok ülkeyi dolaşan hikâye eğreti duran romantizminin yanısıra büyük bir bölümünde kahramanını tam anlamı ile doyurucu bir heyecanın parçası yapamamak gibi bir soruna da sahip. Yine de Scott’ın profesyonel anlatımı, güçlü oyuncuların varlığı ve Orta Doğu sorununun ne denli karmaşık ve bir o kadar da çözülemez olduğunu göstermesi ile ilgiyi hak eden bir film bu.

Film W. H. Auden’ın İkinci Dünya Savaşı’nın ilk günlerinde, savaşın çıkışı üzerine yazdığı “September 1, 1939” adlı şiirinden bir bölümle açılıyor: “Ben ve herkes bilir / Okulda çocukların öğrendiğini / Kendisine kötülük yapılanların / Kötülükle karşılık verdiğini”. Orta Doğulu “İslâmcı teröristler”le 11 Eylül 2001’de kendileri hedef alınana kadar pek ilgili görünmeyen Amerikan halkının bu örgütlere olan korkulu merakını gidermeye yönelik çalışmalardan biri olarak görebileceğimiz bu Ridley Scott filmi açılıştaki sözler ve hemen girişteki kısa bir işkence sahnesi dışında şimdinin kötülerine zamanında yapılmış kötülüklere pek değinmemeyi tercih ediyor açıkçası. Öyle ki intihar bombacılarının, kafa kesenlerin, masum insanları hiç gözünü kırpmadan yok edenlerin nereden çıkıp geldiğini keşfetmeyi tamamı ile seyirciye bırakıyor hikâye ve aksiyonu da içine alan çok başka kanallarda akmayı tercih ediyor.

Senaryoya kaynak olan romanın yazarı ABD’li gazeteci ve yazar David Ignatius Washington Post’un editörlerinden biri ve bizim için ayrı bir “önem”i var. 2009 yılında Davos’taki meşhur “one minute” olayının gerçekleştiği oturumun moderatörlüğünü yapan kişiydi Ignatius. İşte bu gazetecinin romanından uyarlanan film açılıştaki iddialı girişin aksine farklı bir yönde ilerliyor daha sonra. Orta Doğu’nun bir cangıl olduğunu, Batı uygarlığını yok etmeye kararlı teröristlerle dolu olduğunu ve karşılıklı anlayışın ve sevginin olayları çözeceğini söylüyor bize kaba bir özetle. Kahramanımızın film boyunca takındığı “hümanist” tavır ve sondaki kararı da filmin bu naif yaklaşımının örnekleri oluyor sadece. Öyle ki film sahada çalışan CIA ajanları ile merkezdekiler arasındaki gerilime (böylelikle DiCaprio ve Crowe arasındaki ikili sahnelere, daha doğrusu diyaloglara daha çok yer verme fırsatı da elde ediyor film kurnaz bir şekilde) asıl hikâyesinden daha çok yer veriyor. Batı’nın sistemini, siyasi politikalarını ve emperyalizmin kendisini hedefine koymayan bir filmden daha fazlasını beklemek de naiflik olur zaten. Elbette hikâyemiz Batı’ya küçük eleştirilerini yapıyor ama övgüden de geri kalmıyor. Örneğin Ürdün istihbarat şefinin “Siz Amerikalılar, gizililiği beceremezsiniz çünkü demokrasi ile yönetiliyorsunuz” iddiası filmin hikâyesi tarafından doğrulanır gibi olsa da, filmdeki bir unsur demokrasi ile gizlilik arasındaki “ters ilişki”yi pek de doğrulamıyor açıkçası. Hikâyede birkaç kez adı geçen NSA film boyunca istihbarat bilgilerinin kaynağı olan kurum olarak yer alıyor filmde ama bugün Amerikan hükümetince vatan haini ilan edilen ve Rusya’da sığınmacı olarak yaşayan Edward Snowden’ın sızdırdığı belgeler NSA’nın küresel çapta nasıl bir bilgi toplama, gözetleme vs. kurumu olarak çalıştığını, ABD’nin diğer ülke hükümetlerini nasıl gizlice dinlediğini, internet üzerindeki bilgi akışlarının tümünü nasıl kontrolü altında tuttuğunu, kısacası NSA aracılığı ile Amerikan hükümetinin her birimizi bir “Big Brother” olarak nasıl gözetim altında tuttuğunu ortaya koymuştu. Snowden bu belgeleri 2013’te sızdırdı, yani filmden beş yıl sonra. Dolayısı ile filmi NSA örgütünü, bu bilgiye rağmen masum gösterdiği için eleştirmek mümkün değil elbette, ama sonuçta filmin “doğrucu” bir konuma yerleştirdiğinin doğası gereği masum olması mümkün olmayan bir kurum olduğunu belirtmek gerek.

CIA’nin merkezinden Orta Doğu’daki her bir sokağın, bu sokaktaki bireylerin vs. adeta televizyondan seyeder gibi gözlendiği filmde Leonardo DiCaprio’nun bağlı olduğu CIA ile çatışmasında işini sorgulayan ajan filmlerinde daha önce defalarca gördüklerimize yeni bir şey eklenmiyor ve bu sahneleri kurtaran daha çok DiCaprio’nun varlığı oluyor. Ne var ki Ürdün’deki bir İranlı hemşire ile arasındaki romantizm başta olmak üzere film onu bir türlü seyircinin tam anlamı ile özdeşleşebileceği bir karaktere büründüremiyor ve akıbeti hakkında doyurucu bir ilgi yaratamıyor hikâye. Onun hikâye sonundaki tercihi de dahil olmak üzere Orta Doğu’ya bakışı bir parça naif bir hümanizm içerse de ve bu sempatisinin kaynağının ne olduğu anlaşılamasa da, yine de hikâyenin tutumunu olumlu karşılamak gerek. Buna karşılık film Hollywood’dan bekleneni de yapıyor elbette. Örneğin Ürdünlü istihbaratçı Batılı kadınlarla beraber olmayı tercih ederken, Ürdünlü mimar da Rus kadınlara düşkünlüğü ile anılıyor. Halbuki kahramanımız “beyaz bir Amerikalı” olmasına rağmen Doğulu bir kadının aşkına kapılıyor ve muhatabının elini bile tutamadığı bu masum aşk dışında hiçbir ilişki peşinde koşmayan birisi olarak gösteriliyor seyirciye. Tuzağa düşürdüğü Ürdünlü mimarı canı pahasına kurtarmaya çalışan kahramanımıza karşılık, Ürdün istihbaratının mimarı kolayca temizleyivermesi de Batı’nın profesyonel hümanizmine karşılık, Doğu’nun acımasız profesyonelliğinin örneği oluyor sanırım. Ajanımızın amiri rolündeki ve Russel Crowe’un canlandırdığı karakter ise oyuncuya 22 kilo almak zorunda kalmak dışında pek bir yük getirmemiş görünüyor onca sahnesine rağmen. Günün yirmi dört saatinde kulağında kulaklıkla CIA’nın operasyonlarını yöneten karakterin bu denli yüzeysel çizilmiş olması hayli ilginç film adına.

İncirlik üssünde geçen sahnede bina üzerinde Arapça yazı olması ve sahte bir patlama için kullanılan cesetlerin Türk’ten çok Araplar’a benzemesi gibi garipliklerin olduğu filmin politika alanındaki yüzeyselliğini gösteren ve hayli sıradan bir “şeyh ile yüzleşen Amerikalı ajan” gibi sahnelerinin Scott’ın ustalığına yakışmadığını da belirtmek gerekiyor ama başta Hollanda’daki patlama anı olmak üzere aksiyon sahnelerinin ustaca çekildiğini ve hikâyesinin Orta Doğu’ya anlayışlı bakan görüntüsü ile çelişen kimi çatışma sahnelerindeki fışkıran kan görüntülerinin ustalıklı olduğunu da eklemek gerekiyor. Özet olarak, arzu ettiği kadar heyacan yaratamıyor olsa da eli yüzü düzgün anlatımı ile ilgi gösterilebilir statüsünde bir Hollywood örneği var karşımızda ve üstelik Mark Strong’un usta performansı gibi tek başına ilgi çekecek bir cazibe kaynağına da sahip. Filmin Amerikalılar’ın karıştığı işkenceyi karanlık ve flu bir sahne ile gösterirken, Ürdünlüler’in ve teröristlerin yaptığı işkenceleri epey net göstermesi ise kötü bir kurnazlık oyunu olarak yerini alıyor sinema tarihinde.

(“Yalanlar Üstüne”)

Upstream Color – Shane Carruth (2013)

upstream color“Her bir yudum bir öncekinden daha iyi gelecek ve bir tane daha içme arzusu uyandıracak. Hadi, bir yudum iç şimdi”

Tuhaf bir parazitin etkisi altında olan bir kadın ve bir erkeğin aşklarının ve kendileri ile ilgili gerçeği keşfetmelerinin hikâyesi.

2004 tarihli ve hayli düşük bütçeli olan ilk filmi “Primer – Kapsül” ile büyük beğeni toplayan ABD’li yönetmen Shane Carruth’un dört yıl sonra çektiği ve şimdilik son çalışması olan bu film tuhaf hikâyesi ve karakterleri ile kesinlikle farklı bir çalışma. İlki gibi yine düşük bütçeli bir film çekmiş Carruth ve ortaya metaforlar, semboller, bilinmeyenlerle dolu bir hikâye koymuş. Ne ne anlama geliyor, aslında ne oluyor, bu düşünce/söz/obje neyin sembolü ve bu metafor ile ne anlatılıyor gibi hususlarda vaat ettikleri ile, bilmeceleri çözme meraklısı olanlar için hayli çekici olacağı kesin olan film, bir yandan da bir aşk hikâyesi anlatmaya soyunmuş. Carruth’a ait olan görüntülerinin başarısına, yine ona ait olan müziğin “farklılığına” ve bu tuhaf hikâyenin karakterlerinden birini canlandırmak gibi zor bir işin altından başarı ile kalkan Amy Seimetz’in performansına diyecek bir şey yok ama, bu tür hikâyeleri benim gibi zaman zaman fazlası ile “bir Amerikan ergeninin sayıklamaları” olarak görme eğilimi olanlar için tüm bunlar filmi başarılı kılmaya yetmeyebilir.

Shane Carruth’un sadece yönetmekle, senaryosunu yazmakla, görüntü yönetmenliğini üstlenmekle ve müziklerini yapmakla yetinmeyip aynı zamanda kurgusuna ve yapımcılığına da katıldığı filmin günah ve sevaplarının büyük bir kısmı ona ait doğal olarak. Filmin bunca öğesine tek başına veya ortaklaşa imza atan bir sinemacının ortaya koyduğu ürünün onun kişisel tatmin aracı olmasının da (böyle olduğunu iddia etmiyorum, ama bende kesinlikle böyle bir duygu yarattığını itiraf etmem gerekiyor) bir sakıncası yoktur belki. Carruth imzalı görüntüler özellikle yumuşak olduğu anlarda hayli etkileyici, kısıtlı bütçeye rağmen set tasarımları kesinlikle çok başarılı ve karakterler zaman zaman bir rüyada gibi bu setler içinde gezinirken, filmin tuhaf bir etkileyicilik kazandığını da kabul etmek gerekiyor. Karakterleri bir andan diğerine atan ve hikâyeyi bildiğimiz anlamda “düz” bir şekilde anlatmayan kurgunun da bir çekicilik kattığını söyleyelim ama ortada çok temel bir soru var bence: Hikâye, tüm bu görsel ve kurgusal oyunlar ve “entelektüeller için bilmeceler” bir kenara bırakılırsa, ne anlatıyor bize veya filmin derdi ne tam olarak? Bu soruya tam da filmin, yani Shane Carruth’un arzu ettiği biçimde, ciddi ciddi akıl yürütmelerle, sembol çözümlemelerle veya maddi/manevi gerçeklikler üzerinden yorumlar üretmekle cevap(lar) bulunabilir kuşkusuz ama sanatın böyle bir ana derdi olmalı mı, ondan emin değilim açıkçası.

Hayli başarılı olan ses çalışmasının zaman zaman rahatsız edici bir tuhaflıkta kullanılan müzikten olumsuz yönde etkilendiği film kesinlikle etkileyici bazı sahnelere sahip. Örneğin, bir adamın intihar eden bir kadın (eşi?) ile son konuşmalarının farklı içeriklerle tekrarlanması veya bir çocukluk hatırasının hangisine ait olduğunu tartışan ikilinin konuşmaları seyircinin dikkatini çekecek sözsel/görsel oyunlar arasında yer alıyor. Henry David Thoreau’nun “Civil Disobedience – Sivil İtaatsizlik” ve özellikle, bir ormanda geçirdiği bir yılı anlattığı ve doğal bir ortamdaki basit yaşamı konu alan “Walden” kitabının sık sık görüntüye girdiği filmin buradaki derdinin ne olduğunun da (örneğin doğadan kopuk yaşayan insanın hal-i pür melâli mi acaba?) seyirci için (elbette meraklısı için) bir bilmeceye dönüştüğü film, sonuç olarak kesinlikle farklı, entelektüel ve tuhaflığı ile ilgi çekebilecek bir çalışma. Hikâyenin “belirsizlik” atmosferinin kimileri için sonradan da film üzerine düşünmeye sevk edecek bir cazibe kaynağı olabileceğini de ekleyelim son olarak, ama bu kesinlikle sadece bazıları için geçerli. Diğerleri için, örneğin benim için, filmden sonraki en kalıcı his yorgunluk oldu.

(“Gizli Kimya”)

The Kentuckian – Burt Lancaster (1955)

the-kentuckian“Küçük Eli ve benim bildiğimiz tek şey ormanda özgür yaşamak, yemeğimizi avlamak, tilki kovalamak. Bizim gibiler için terk edilmesi zor bir alışkanlık. Belki de hiç terk edilmemeli”

1820’li yıllarda, küçük oğlu ile birlikte Texas’a gitmeye çalışan dul bir adamın yolda yaşadıkları ile kararını sorgulamasının hikâyesi.

Ünlü oyuncu Burt Lancaster’ın nadir yönetmenlik çalışmalarından biri. 1954 yapımı ve Byron Haskin’in yönettiği “His Majesty O’Keefe – Adalar Kralı” filminin kimi sahnelerini yöneten (ama jenerikte adı yönetmen olarak geçmeyen) Lancaster ilk kez bu film ile yönetmen olarak adını yazdırmış jeneriklere. Son olarak 1974 yılında Roland Kibbee ile birlikte “The Midnight Man” adlı filmi yöneten Lancaster daha sonra kamera arkasına hiç geçmemiş. Senaryosu Felix Holt’un “The Gabriel Horn” adlı romanından A.B. Guthrie Jr. tarafından uyarlanan filmde Lancaster yönetmen olarak adının karıştığı diğer iki filmde olduğu gibi başrolde oynuyor yine. Basit bir hikâyeden ortaya çıkan sıradan bir film olarak nitelendirebileceğimiz çalışmada Lancaster’ın ilgisini çeken ne olmuş bilmiyorum ama seyirciler için pek çekici bir öğe yok doğrusu. Kahramanının ikilemi hikâyenin ilgi çekmeye aday tek yanı ve bu kadarı filmi seyretmeye değer kılıyor mu hayli tartışma götürür.

Walter Matthau’nun sinemadaki ilk filmi olan çalışmanın yapım kadrosunda iki ünlü isim daha var ona ve Burt Lancaster’a ek olarak. Hikâye için zaman zaman fazla dramatik bir havası olan müzikler ünlü bir isim olan Bernard Herrmann’a ait (her zaman hikâye için gerekli imiş gibi görünmeyen şarkıları besteleyen ise Roy Webb olmuş), özellikle dış çekimlerde hikâyenin basitliğini unutturan başarılı görüntülerde ise bir başka ünlü isim, Ernest Laszlo’nun imzası bulunuyor . Yönetmen Lancaster’ın da oyuncu Lancaster’ın da vasat bir iş çıkardığı film Texas’a gidip vahşi bir hayat sürmek ile abisinin yanında kalıp yerleşik bir tüccar hayatı yaşamak arasında kalan bir adamı anlatıyor bize. Her iki hayatın da temsilcisi birer kadın. İlki cesur ve fedakâr bir “indentured servant” (yeni dünyaya, Amerika’ya yerleşebilmek için belli bir süre boyunca bir işverene bağlı ve bir nevi köle olarak çalışan kişi), diğeri ise western filmlerinin vazgeçilmez tiplemelerinden biri olan kasabanın öğretmeni. Finalini düşündüğümüzde, filmin bu iki karakter ve hayat tercihleri arasında kolay ve Hollywood klişelerini tekrarlayacak yollara sapmayan bir seçimde bulunduğunu söylemek gerekiyor. Bu farklı hayatların, ABD’yi keşfeden/yaratan (?) öncüler ile kapitalizmin ilk temsilcileri olan yerleşimcilerin sembolleri olduğunu söylemek de mümkün açıkçası ve belki böyle bir derdi olmasa da, sonucun bir ideolojik tercihe işaret ettiği söylenebilir. Sonuçta bir yanda ormandaki hayatın güzellemesi, diğer tarafta rüşvetin, sadece kendini düşünmenin ve para hırsının eleştirisi okunabilir filmden, bir parça zorlama ile de olsa. Filmin bir başka artısı ise “rehin kız”a karşı toplumun taşıdığı önyargının tam tersi bir yönde durmayı tercih etmiş olması. Hollywood’un liberal isimlerinden olan Lancaster’ın ilgisini çeken hikâyenin bu özellikleri mi bilmiyorum ama daha fazlası da yok filmde ne yazık ki.

“Damarlarında avcı kanı taşıyan” baba ve oğlunun bir avcıya göre olmayan kasaba hayatına uyum gösterip göstermeyecekleri yeterince ilgi çekici bir gerilim noktası yaratamadığı için, filme kendi içinde kısmen ilginç olsa da hikâyede ne aradığı pek anlaşılmayan kimi unsurlar eklenmiş. Örneğin kan davası nedeni ile kahramanımızın peşine düşen iki adam hikâyenin başında ve sonunda görünüp diğer bölümlerde ortadan kayboluyorlar ve belki sonlarda bir heyecanın da kaynağı oluyorlar ama hikâyeye herhangi bir katkıları yok kesinlikle. Benzer şekilde, nehirdeki buharlı teknede geçen kumar sahnesi ve sonrası da hikâyeye eğlence katmak amacı taşıdığı anlaşılan (ve bunu bir ölçüde de başaran) ama hikâye ile ilgisi olmayan bir bölüm (tabii, adamın saflığını ve cesaretini gösteren bir başka bölüm olarak görmek de mümkün). Kimi gelişmelerin hayli ciddi bir izaha ihtiyaç duyduğu, 1820’li yıllarda, evli olmayan iki kişinin, hele biri püriten ahlâkın temsilcisi olan bir kasaba öğretmeni ise, topluluk içinde öpüşmesi gibi tuhaflıkları da olan film, dramatik açıdan kendisine bir odak noktası bulamamış ve senaryosunun da romantizm, macera, duygusallık vs. arasında kendisini toparlayamamış olması nedeni ile pek de çekici olamıyor, özet olarak.

(“Kentaki Kahramanı”)