Perro Guardián – Bacha Caravedo / Chinón Higashionna (2014)

Perro Guardian“Katiller sorgulamadan öldürür, intikam alanlar ise önce nedenini bilmek isterler”

Hükümet ile isyancı gruplar arasında çıkan çatışmalarda işlenen suçlar için ilan edilen aftan sonra kiralık katil olarak çalışmaya başlayan eski bir askerin hikâyesi.

Perulu sinemacılar Bacha Caravedo ve Chinón Higashionna’nın birlikte yönettikleri ve senaryosunu Caravedo’nun yazdığı bir Peru filmi. Aksiyonu çağrıştıran sahnelerine ve tüm o suikastlere rağmen, film temel olarak politik ve toplumsal değinmeleri olan ve soğukkanlı katil görünümündeki bir yalnız adamın yaptıklarını sorgulaması ile yaşananları anlatan alçak gönüllü bir eser. Başroldeki ve ülkesinde stand-up komedyenliği ile tanınan Carlos Alcantara’nın rolüne çok yakışan bir performans sergilediği film karanlık ve küçük eserlerden hoşlananların kesinlikle ilgisini çekecek bir yapım.

2001 yılında geçen hikâye, 1995’te çıkarılan ama anlaşıldığı kadarı ile henüz onaylanmayı bekleyen bir aftan yararlanan bir adamın soğukkanlı bir suikastçi olarak geçen günlerini anlatıyor bize. Gazeteye verilen küçük ilanlar aracılığı ile haberleştiği ve devletle de bağlantıları olduğu anlaşılan gizemli bir grup için, para karşılığında ve hiç soru sormadan suikastler yapıyor adam ve kaçak yaşadığı için de ailesi ile sadece başkaları aracılığı ile yürütülen mesajlaşmalar ile haberleşiyor. Hikâye onun ve diğer eski askerlerin yeni hayatlarını (benzeri şekilde suç örgütünün üyesi olanlar veya kendi kilisesini kurup vaiz olanlar vs.) anlatırken, anlaşılan Peru tarihi için önemli olan bir olguyu da karşımıza getiriyor. Filmin tüm alçak gönüllü yapısı içinde hayli etkileyici bir anlatım dili ile bize hatırlattığı geçmişteki suçlar, “teröristler”e uygulanan yargısız infazlar vs. Peru toplumunun acılarını getiriyor karşımıza. Hem geçmişteki insanlık suçlarını hatırlatıyor film hem de dinin bireyler ve onlar aracılığı ile toplum üzerindeki etkisini kahramanının dönüşümünü de parçası yaparak, üzerinde düşündürtecek bir şekilde anlatmayı başarıyor. Caravedo ve Higashionna ikilisi şiddeti, askerlerin muhaliflere karşı işlediği suçları ve dinin sömürü aracı olarak kullanımını sözelden çok görsel bir eleştirinin konusu yapmayı tercih ederek doğru bir seçim yapmışlar. Adamın evin rutubetten sürekli damlayan tavanına bakarak geçirdiği anları, rutubetin gittikçe tüm tavana yayılmasını ve -sonuçta işe yaramayacağı açık olsa da- İncil’den kopardığı sayfalarla damlamayı önlemeye çalışması hem görsel olarak bir tat katmış filme hem de dinin toplumdaki yeri üzerinden anlamlı bir sembolizmin de örneği olmuş görünüyor.

Film İsa figürü, vaizler, ayinler ve İncil resimleri ile dinin toplumun içinde nasıl yaygın bir yeri olduğunu vurguluyor sürekli olarak ve hikâyenin gündemine aldığı tüm o yoksulların hayatlarındaki önemini söylüyor hikâyesi ile. Acımasızlığa varan tavrı ile sonsuz tedbiri hiç elden bırakmayan suikastçinin adı tam konulmamış bir yakınlık kurduğu genç kız ve onun hayatı da dinin nelerin maskesi olarak kullanılabileceğini gösteriyor bize. Tüm bunlardan hikâyenin doğrudan bir din eleştirisi yaptığı sonucu çıkarılmamalı; film dinin bu derece önemli bir olgu olduğu bir toplumda geçen hikâyeyi gerçekçi ve sakin bir dille anlatırken, gerçekçi tavrının gereği olarak yapıyor bunu. Bir başka deyişle, toplumu nasılsa öyle tasvir ediyor. Pauchi Sasaki’nin müziklerinin ve Fergan Chávez-Ferrer’in görüntülerinin, tıpkı yönetmenlerin mizansen anlayışı gibi sade ve gerçekçi tonlara sahip içerikleri ile hikâye oldukça ciddi bir katkıda bulunduğu filmde başroldeki Carlos Alcantara’nın herhangi bir duyguyu dışarı vurmaktan kaçınan bir sertliğe sahip yüz ifadesi ile rolüne çok yakıştığını da söylemek gerekiyor. Oyuncunun son sahnelerde, filmin geri kalanının aksine nerede ise dışavurumcu bir tavırla oynaması (büyüyen gözler vs.) ise bir çelişki yaratmadığı gibi kahramanın değişimini ve sorgulamalarının sonucunda geldiği noktayı daha net görmemizi sağlıyor kesinlikle.

Otobüsteki dilenci, sokakta sürekli kahramanımızın karşısına çıkan evsiz veya -Mayra Goñi’nin başarılı oyunu ile klişe bir genç kız karakteri olmaktan kurtulan- Milagros karakterlerinin filmin yaratıcılarının Peru sokaklarından karşımıza getirdiği ve filmin gerçekçi yanını destekleyen unsurlar olduğu bu hikâye, sakin ama sert biçim ve içeriği ile ve konusunu ve karakterlerini sömürmeden onları ilgi kaynağı kılabilmesi ile de ilgiyi hak eden bir çalışma. “Yalnız suikastçi” tiplemelerine büyük bir yenilik getirmiyor belki ama hikâyesinin toplumsal boyutu ile bu açığını da kapatıyor başarılı bir şekilde.

(“Guard Dog” – “Koruma Köpeği”)

The Devil’s Advocate – Taylor Hackford (1997)

The Devils Advocate“Kibir, kesinlikle en sevdiğim günah”

Başarılı ve hırslı bir yerel avukatın, New York’taki büyük bir şirket ve onun gizemli patronundan aldığı teklif ile değişen hayatının hikâyesi.

Andrew Neiderman’ın romanından Jonathan Lemkin ve Tony Gilroy tarafından uyarlanan, Taylor Hackford’un yönettiği, Al Pacino’nun döktürdüğü bir Hollywood işi. Şeytan ve tanrı, kibir ve diğer günahlar, iyi ile kötü, bir parça gizem ve sürpriz, tıkır tıkır işleyen bir anlatım ortaya seyri keyifli ve ticarî sinemanın kalıplarına sıkı sıkıya bağlı bir anlatım dili ile de rahatça takip edilebilen bir film koymuş. Görsel efektlerin ve artistik tercihlerin yerli yerinde göründüğü film, sinema tarihindeki kimi filmlerden (kötülüğün kaynağı şeytanı ve hukuk sistemini konu alan filmler bunlar) esinlenmiş görünen yapısı ile belki çok orijinal bir içeriğe sahip değil ama izlenmeyi de hak ediyor, sıkı bir eğlencelik olarak.

ABD’nin en nefret edilen meslek gruplarından biri olduğu söylenir avukatlığın ve bu bir çeşit Faust hikâyesi olan film konu edindiği mesleği doğru seçmiş görünüyor bu nedenle. Müvekkilinin suçlu olup olmadığından bağımsız olarak, hatta suçlu olduğunu bildiği zaman bile başarı hırsı ve kapıldığı kibir ile hepsini beraat ettirmeyi başarmış bir küçük şehir avukatının yeteneklerini “şeytanî” bir gücün emrine vermesini konu alıyor hikâye ama Faust’ta olduğunun aksine şeytanla bilerek yapılan bir pazarlık yok burada; bir başka deyişle başarı karşılığında şeytana ruhunu satmıyor avukatımız, şeytanın onun kibirini kullanmasına tanık oluyoruz sadece. Hikâye, evet bir iyi ile kötü çatışması sunuyor ama bildiğimiz anlamda değil bu da; kötü ile kötülüğe direnen bir yarı-iyinin çatışması bu daha çok ve doğrudan iyi ile kötünün karşı karşıya gelmesini sağlayacak dindar anne karakteri -neyse ki- bu anlamda kullanılmıyor. Onca Amerikan filminde gördüğümüz ve hakkında kendi ülkemizdeki -varlığı tartışılır- hukuk sisteminden çok daha fazla bilgi sahibi olduğumuz Amerikan hukuk sistemine mahkemeleri, jürileri, yargıçları, sanıkları ve avukatları ile bir kez daha tanığı olduğumuz hikâye bu açılardan bakıldığında temel olarak yeni olan tek bir şey getiriyor karşımıza: Senaryonun teması gereği altını biraz kalın çizgilerle çizdiği şey bu ve avukatların nasıl da kötülüğün/adaletsizliğin aracı olabileceğini gösteriyor bize. Bir başka deyişle ortada şeytanın kendisi olmadığı zaman bile, Amerikan sisteminde bu işin şeytanî bir yanı var anlaşılan. TRT’nin siyah beyaz zamanlarındaki unutulmaz dizisindeki “Avukat Petroçelli” değil bu avukatlar.

Keanu Reeves’in kariyerindeki iyi performanslarından birini sergilediği filmde yan oyuncular da rolleri için doğru seçilmiş görünüyorlar kesinlikle. Filmin yıldızı ise elbette Al Pacino. Neden Tanrı’nın değil de kendisinin insanın yanında olduğunu anlattığı uzun konuşması başta olmak üzere, onun için özel yazılmış gibi duran (ve herhalde yapımcıların da Oscar’a göz kırptıkları) sahneleri ile film boyunca döktürüp duruyor ve final hariç, abartılı mimiklerle başvurmadan kötülüğün somutlaşmış halini sergiliyor bize. Pacino’nun karakterinin adını aldığı şair John Milton’ın “Paradise Lost” şiirinden bir dize olan “cennette hizmet etmektense, cehennemde hüküm sürmek” sözü, şeytanın insanları zaafları üzerinden sömürerek onlara hüküm sürmeyi/iktidarı vaat vettiği bu hikâyenin derdini anlatmak için iyi bir seçim olmuş. Şeytan onlara “iktidar”ı sunarken, kötülüğün kazanması ve yayılması için onların yeteneklerini kullanıyor ve son karede gördüğümüz gibi, bu hedefine ulaşmak için çaba harcamaktan asla vazgeçmeyeceğini söylüyor bize film.

Din olgusunun kullanımında kimi Hollywood işi muhafazakâr numaralara başvurmaktan çekinmiyor film. Genç avukatının annesinin saf dindarlığı, karısının bunalım anında kiliseye sığınması vs. tipik örnekleri bu yaklaşımın ama neyse ki bunların dozunu abartmamış senaryo ve ortaya “Hıristiyanlık şeytana karşı” olarak özetlenecek bir ucuz numara koymamış. Başta Pacino’nun tuhaf ofisindeki duvar heykelleri olmak üzere görsel efektlerden ustaca yararlanan film, efektlerin sade ve alçakgönüllü kullanımı ile doğru bir tercihte bulunmuş. Avukatın eşinin bunalıma gidişini yeterince iyi ve gerçekçi kılamamak, metro vagonunda gizli bir davanın bağıra bağıra tartışılması (bağıra bağıra olması gerekiyor, böylece Pacino daha gösterişli bir performans gösterme şansına sahip oluyor çünkü) gibi gerçekçilikten uzak ve yine Al Pacino için tasarlandığı fazlası ile belli olan ve bu yüzden uzaması ve sarkması pek umursanmamış görünen sahnelere sahip olmak gibi problemleri olan film, Pacino’nun şov sahnelerinin yanısıra, Hackford’un usta bir yönetmenlik gösterdiği kimi sahneleri ile de dikkat çekiyor. Kısa süren, dar bir mekanda geçen ve altı oyuncunun birden ustaca bir mizanseni canlandırdığı asansör önü sahnesi örneğin, kesinlikle çok başarılı. Bruno Rubeo’nun set tasarımları özellikle sadeliğin önde olduğu yerlerde çok etkileyici ve Andrzej Bartkowiak’ın görüntüleri de minimalizmin içinden şeytansı yanları çıkartıp sergilediği anlarda doruğuna çıkan bir beceri örneği. James Newton Howard’ın müziği de hikâyeye uygunluğu ile dikkat çekiyor ve öne çıkmadan görüntüleri destekliyor.

İyi ile kötü arasındaki savaşın insanın iradesi üzerinden yürüdüğünü söyleyen film, özet olarak Hollywood ustalığının örneklerini içeren iyi bir eğlencelik. Yukarıda belirttiklerimin yansıra, görsel becerinin başka diğer örneklerine de sahip olan film, bir aşk sahnesinde kimliklerin karışmasını etkileyici şekilde sergileyen ustalıklı kurgusu ve gerilimini adım adım inşa etmesi ile de ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Şeytanın Avukatı”)

Triage – Danis Tanovic (2009)

triage“Ne için pişmanlık duyacağım, Mr. Walsh? Onları yaşatmak veya dayanılmaz acılarını hafifletmek için yapacak bir şeyim olmadığından, korkunç acılar çekecekleri birkaç günü onlardan esirgediğim için mi?”

1988 yılında Irak ordusu ile savaşan Kürtler’in mücadelesini fotoğraflamak için bölgeye giden biri İrlandalı, diğeri İskoçyalı iki gazeteciden birinin geri dön(e)memesinin hikâyesi.

ABD’li yazar ve gazeteci Scott Anderson’ın aynı adlı romanından, Bosna Hersekli yönetmen Danis Tanovic tarafından uyarlanan ve yönetilen film İrlanda, İspanya, Belçika ve Fransa ortak yapımı olarak çekilmiş. Rolü için hayli kilo veren Colin Farrell’in fiziksel yanı ağır basan başarılı performansı ile göz doldurduğu film, finali ile de etkilemeyi başarıyor. Savaşın travmasını doğrudan parçası olmayanların da yaşadığını, tanıklığın nasıl bir yük olabileceğini anlatmaya soyunan film, acılardan kurtulma üzerine bir terapi hikâyesi anlatıyor temel olarak. Gizemini yeterince önde tutamamasının sıkıntısını yaşayan çalışma, temel olarak bu nedenle seyirciyi trajik hikâyesine rağmen yeterince yakalayamıyor. Tanovic’in senaryosunun da gerektiği kadar güçlü olmamasınının payının olduğu bu problem filmi zaman zaman yüzeysel bir hale getirse de, özellikle ikinci yarısı ile ilgiyi hak eden, Farrell’ın oyununun başlı başına bir seyir nedeni olabileceği, bu yıl hayatını kaybeden Christopher Lee’nin varlığı ile önemli ve suçluluk duygusu, kötülüğe tanık olma ve acılarla barışmak üzerine söyledikleri ile düşündürtebilecek bir sinema eseri.

Filme adını veren ve hikâyede de dramatik dozu yüksek anların kaynağı olan “triage” terimi, tıpta durumlarının ciddiliğine göre hastalara müdahale etme önceliğinin belirlenmesi için kullanılan yöntemi ifade ediyor ve filmde olduğu gibi, koşulların yetersiz ve hastaların çok olduğu durumlarda bazen de müdahale etmeme sonucunu yaratabiliyor. Hikâyemiz hayli dramatik bir sahnede, müdahale etmemenin de ilerisine geçmek zorunda kalan bir doktoru getiriyor karşımıza ve savaşın lanetini hatırlatıyor bir kez daha. Film hikâyesinin geçtiği yeri Kürdistan olarak adlandırıyor ve olaylar ilerledikçe kastedilen bölgenin Irak’ın kuzeyindeki bölge olduğunu anlıyoruz. Kürdistan ifadesi, IMDB’deki forum sayfasında, tahmin edilebileceği gibi yoğun bir tartışmaya yol açmış ve PKK’den Osmanlı’ya, Ermeni “soykırım”ından Türkiye’nin demokratikliğine kadar uzanan başlıklar üzerinden Türkler’in başlattığı uzun bir atışmanın nedeni olmuş görünüyor. Filmde çatışmalarda yaralanan peşmergeler ile ilgilenen doktorun ifadesi ile iki yüzyıldır savaşan (ikisi Türkler, üçü İran ve diğer üçü Irak ile olmak üzere sekiz savaştan söz ediyor doktor) halkın trajedisi değil filmin asıl konusu oysa ki ve sadece bir isimlendirmenin yarattığı tartışmanın büyüklüğünü düşününce, bu sorunun çözümü için umudun Kaf dağının arkasında olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.

Evet, filmin derdi Kürt sorunu değil. Travmayı yaşayan fotoğrafçının hatırladığı anıları arasında Lübnan’da ve hayli trajik bir öyküsü olan Afrika’da geçenler de yer alıyor. Tanovic tanık olunan dehşet anlarının yarattığı travmayı ve acılarla baş etmeyi/edememeyi odağına alıyor daha çok. Burada, bu trajedilerin sadece bir araç olarak kullanıldığı sonucu çıkmamalı. Aksine, konu edindiği üç farklı bölgedeki trajediye de saygı ile yaklaşıyor ve dramatik kareler getiriyor karşımıza Tanovic. Yine de belki şu eleştiri yapılabilir film için: Sonuçta odak noktası Ortadoğulu veya Afrikalı bir karakter değil; hikâyesine ve acısına ortak olmamız istenen bir Avrupalı gazeteci. Bu eleştirinin dozu ise epey hafif tutulmalı çünkü birincisi, kameranın arkasındaki isim kendisi savaşın ve katliamın kurbanı olmuş bir toplumun üyesi olan Tanovic ve ikincisi, film hiçbir anında gerçek kurbanları bir sömürü malzemesi yapmıyor ve saygıyı/empatiyi hiç eksik etmiyor üzerlerinden.

İki İspanyol karakterin aralarında İngilizce konuşması gibi anlamsızlığı bir kenara koyarsak, Platon’un “savaşın sonunu sadece ölüler görür” sözü ile biten filmin başka sıkıntıları var asıl olarak. Tanovic’in yazdığı diyaloglar ve kimi sahnelerin gelişimi fazlası ile tahmin edilebilir bir içeriğe sahip, öncelikle. Sezilebilir olsa da etkileyici olan son bölümün dramatik dozu ve mizansen anlayışı, filmin ilk yarısındaki tersi yöndeki tercihlerle bir çelişki yaratıyor zaman zaman ve terapi de gereğinden fazla kolay ilerlemesi ile inandırıcılık sıkıntısı hissettiriyor seyredene. Neyse ki bu sıkıntıları çoğunlukla unutturan Farrell var ve oyuncu senaryo her zaman kendisine güçlü bir malzeme sağlamasa da sağlam oyunu ile ilgiyi hep ayakta tutuyor ve inandırıcılık sorununu da aşıyor çoğu zaman. Filmin en az onun kadar ilginç olan ve aslında bir başka filmin “kahramanı” olmayı hak eden bir hikâyeye sahip, Branko Djuric’in canlandırdığı doktor karakteri ile ilginçliği artan bu film, ABD’de gösterime giremeden doğudan DVD piyasasına gitmiş olsa da, ilgiyi hak eden bir çalışma. “Yaşama devam edebilmek için, ölüleri “gömmek” zorundayız” ve bunu söylerken dürüstlüğünden hiç kuşku duyurmayan bir filmin görülmesi gerekir, bir başka deyiş ile.

(“Büyük Gizem”)

What Did You Do in the War, Daddy? – Blake Edwards (1966)

what did you do in the war daddy“Bu gece festival var, yarın teslim oluruz”

1943’te, Sicilya’daki bir kasabayı ele geçirmeye çalışan Amerikan birliği ile, teslim olmak için önce festivallerini yapmalarına izin verilmesini talep eden İtalyan birliğinin hikâyesi.

Blake Edwards ve Maurice Richlin’in orijinal hikâyelerinden yola çıkarak, Oscar ödüllü William Peter Blatty’nin senaryosunu yazdığı ve Edwards’ın yönettiği film İkinci Dünya savaşı, gamsız Akdenizliler (bu örnekte İtalyanlar), kötü Almanlar, bir parça aşk, biraz komedi formülü ile ilerleyen, doğrudan olmasa da savaşın anlamsızlığı üzerine sözleri olan, Edwards’ın kimi uzayan sahnelere rağmen su gibi akan mizanseni ile rahat seyredilen ve Dick Shawn ve Sergio Fantoni’nin (Amerikalı ve İtalyan yüzbaşı rollerinde) uyumlu ve başarılı oyunculukları ile ilgiyi hak eden bir eğlencelik. Evet, Edwards’ın en parlak işlerinden biri değil belki ama kimi hayifli keyifli sahneleri ile vasatın kesinlikle üzerine çıkan bir film bu.

Hollywood İkinci Dünya Savaşı’nı konu alan filmler yaparken Hitler’in Almanyası’na sert, Mussolini’nin italyası’na ise sempati ile yaklaşmıştır genel olarak. Bu film de aynı yolu izliyor ve Alman askerleri kötü ve kaybeden, İtalyan askerleri ise iyi ve kazanan olarak gösteriyor sürekli olarak. Bu tercih, elbette bir ölçüde tarihsel bir gerçeği de barındırıyor bünyesinde: Alman halkının Hitler ve Naziler’i benimseme ölçüsü ile kıyaslandığında, İtalyan halkının Mussolini’ye epey mesafeli durduğunu hatırlamak, Hollywood’un sempatisini açıklıyor aslında. Bu tercihe bir de Hollywood’un “Akdeniz’in eğlenceli halkları” klişesini ekleyince filmin hikâyesi daha iyi anlaşılıyor. Disiplinli ve her şeyi kitabına uygun yapmayı seven Amerikalı yüzbaşının komutasındaki yorgun ve keyif peşindeki birlik ile, gece için planladıkları festivalin yapılmasına izin verilmesi karşılığında teslim olmayı kabul eden İtalyan yüzbaşının komutasındaki İtalyan birliğinin çarpış(ama)ması üzerine ilerleyen hikâye aslında tam da tahmin edileceği gibi gelişiyor: Şarap ve aşk Amerikalı’yı yoldan çıkarıyor ve sonunda İtalyanlar ve Amerikalılar Almanlar’a karşı birlikte savaşıyor vs. Dolayısı ile hikâye bir sürpriz içermiyor aslında. Buna rağmen filmi seyre değer kılan ise, hikâyenin seyirciye sunduğu keyifli anlar temel olarak.

Taş evlerden oluşan Sicilya kasabası (Kaliforniya’da film için inşa edilmiş bir kasaba aslında) tam da tahmin edilecek bir mimariye sahip olması ile seyircide sıcak bir tanışıklık duygusu uyandırıyor ve daha ilk sahneden başlayarak ne seyredeceğinizi bilmenizi sağlayarak, seyredeceğinizin sizde yaratacağı sempati duygusunu en başından garantiye alıyor film. Direnmeyen bir kasabanın işgali olarak tanımlayabileceğimiz bu sahne filme eğlenceli bir giriş yapmanızı sağlıyor ve daha sonra belki yeteri sayıda tekrarlanmasa da seyredeni eğlendiren anlardan ilkini yaratıyor. Edwards’ın benzer bir başarıyı yakaladığı sahne aynı zamanda filmin dolaylı da olsa (ve hatta belki o amacı taşımasa da) “savaş karşıtı” bir mesaja göz kırptığı, festival gecesinin sabahında kasabada gezinen kameranın karşımıza getirdikleri ile oluşuyor. Festivalin tatlı yorgunluğu içinde sızmış Amerikalı ve İtalyan askerler ve kasabalıları kayan bir kamera ile sergiliyor Edwards ve hem bir hüzün duygusu yaratıyor (sonuçta bir süre sonra savaşacak ve bir kısmı da ölecek insanlar bunlar) hem de adeta “savaşma, festival yap” mesajı veriyor bize! Filmin bir diğer başarısı da, özellikle “çılgınlaştığı” anlarda kendisini göstermeyi başaran komedisi. Kalabalık figürasyon kadrosunu etkileyici şekilde kullanmayı beceren film, sahte savaş gibi belki biraz uzamış ama çok keyifli sahnelerin (bir diğeri “Alman askeri toplama” sahnesi bunların) yanısıra, rol değişimi (karışan üniformalar ve değişen cinsiyetler) üzerinden de kesinlikle güldüren espriler üretiyor hikâye boyunca. Komünist partizanların ve iki beceriksiz hırsızın da ustalıklı yerleştirildiği hikâye, ilkini politik esprilerin, ikincisini ise hikâyenin kimi düğümlerinin çözüm aracı olarak kullanıyor akıllı bir şekilde.

Filmin kadrosundaki yıldız isim Amerikalı teğmen rolündeki James Coburn ve işini de yapıyor doğrusu ama hikâyenin asıl yıldızları Dick Shawn ve Sergio Fantoni kesinlikle. Usta bir komedi oyunculuğu sergiledikleri gibi hem kendilerinin de keyif aldığını hissettiriyorlar hikâyeden hem de çarpıcı bir ikili oluşturuyorlar. Giovanna Ralli’nin senaryonun klişelerine kurban olmasına rağmen, duru güzelliğini de kullandığı komedi oyunculuğu ile göz doldurduğu film, garip bir şekilde, klişelerden oluşsa da eğlendirmeyi başararak, izlenmeyi hak ediyor. Son bir not olarak, Henry Mancini’nin film için yazdığı “In the Arms of Love” şarkısının Billboard listelerine girmeyi başardığını belirtelim.

(“Harpte Ne Yaptın Baba?”)