Infamous – Douglas McGrath (2006)

“Dün gece yatağımda yatıyor ve düşünüyordum: Ceza nedir? Eğer dışarıdaki hayatı sevmiyorsan, hapiste olmak ceza değildir. Ne de ölüm, eğer yaşamak sana acı veriyorsa. Benim için cezanın ne demek olduğunu söyleyeyim sana: Kendine uygun birinin olduğunu umut etmek, yıllarca onsuz yaşadıktan sonra onu bulmak ama sahip olamamak”

“In Cold Blood” kitabına konu olan cinayetleri araştırırken, katillerden özellikle biri ile yakın ilişki kuran yazar Truman Capote’nin hikâyesi.

2005 yılında Bennet Miller’ın Gerald Clarke’ın “Capote” adlı biyografisinden uyarlayarak aynı hikâyeyi anlatmasından sadece bir yıl sonra bu kez Douglas McGrath George Plimpton’ın kitabından karşımıza getirmişti Capote’nin bu en çok bilinen eserlerinden birini yazış sürecini. Art arda sinemalara gelen iki filmden bu ikincisi aldığı ödüller ve beğeni açısından ilkinden geride kalmış olsa da görülmeyi hak eden bir çalışma. Capote ilginç, ünlü ve gerçek bir karakter, filmin yazılış günlerine odaklandığı kitap çok bilinen ve önemli bir eser ve yazarın katillerden biri ile arasındaki sanatçı ve objesi düzeyini çok aşan ilişki hayli çekici bir konu ve işte tüm bunlar filme bir cazibe katıyor kesinlikle. Başroldeki Toby Jones kimi bariz fiziksel özellikleri nedeni ile canlandırması bir yandan zor diğer yandan yine aynı nedenlerle kolay olan bir karakteri başarı ile oynuyor ve hikâyenin en önemli yükünün altından kalkmayı başarıyor. Diğer karakterlerdeki ünlü oyuncuların da ayrı bir çekicilik kattığı film zaman zaman aldığı hafif hava ve yeterince derinlere inmemesi ile çok güçlü bir film de değil ne yazık ki.

Sandra Bullock, Daniel Craig, Jeff Daniels, Gwyneth Paltrow, Peter Bogdanovich, Isabella Rossellini ve Sigourney Weaver gibi ünlü isimlerin başroldeki Toby Jones’a eşlik ettiği bir film karşımızdaki. Kadrosunun şöhret düzeyi açısından bir sıkıntısı yok filmin kısacası. Bu kadro içinde filmde önemli rolleri olan isimlerden Sandra Bullock (ünlü yazar Harper Lee rolünde) aksamıyor ve üzerine düşeni yapıyor (hatta bir röportaj sahnesinde filmin en sıkı oyunculuk gösterilerinden birini yapıyor şaşırtıcı bir şekilde), Capote’nin yakın ilişki kurduğu katili canlandıran Daniel Craig ise özellikle Jones ile olan ikili sahnelerinde güçlü bir performans sergiliyor. Craig’in kimi sahnelerde, örneğin yazdığı bir mektup okunurken, yazdıklarını onun ağzından ve kameraya doğru seslendirmesi ile gördüğümüz sahne, yeterince rahat veya güçlü bir resim vermemesi ise yönetmenin bu anlardaki yanlış tercihlerinin sonucu gibi görünüyor. Örneğin bu belirttiğim sahnede yönetmenin benimsediği bu anlatım şekli filme özellikle o anlarına hiç uygun düşmeyen gereksiz bir hafiflik ve yüzeysellik katmış. Yönetmen Douglas McGrath’ın kendi yazdığı senaryo temel olarak Capote’nin cinayetin işlendiği kasabadaki araştırmalarına ve kitabın yazımı sırasında yaşadıklarına odaklansa ve bu anlar filmin en güçlü anları olsa da, filmin odak noktası buradan başka yerlere kaydığı anda (örneğin bohem ve dedikodu dolu hayatlara) hikâye de gücünü yitiriyor. Oysa yazarın karakterini (hırsını, kıskançlığını, rahatlığını, duygusallığını, bencilliğini vs.) cinayet ve kitap etrafında yaşananlar yeterince anlatıyor seyirciye. İşte tam da bu nedenle örneğin en başta yer alan ve yazarı tanıyan karakterlerle yapılan “röportajlar” gereksiz ve yanlış bir şekilde sanki Capote’yi, ama özellikle sadece onu anlatan bir film seyredeceğimiz hissini vererek bizi yanıltırken, sondaki benzer röportajlar hikâyenin asıl odak noktasına değindikleri için filme hayli yakışıyorlar.

Sesini duyanların kadın zannettiği, hatta gittiği kasabada konuştuğu hemen herkesin “hanımefendi” diye hitap ettiği Capone’un “eğer Brüksel lahanaları konuşabilseydi, herhalde ses tonları böyle olurdu” veya “eğer şansınız varsa hiç duymamışsınızdır” gibi sözlerle tanımlanan sesi ve feminen vücut dili kendisini canlandıran bir oyuncu için bir yandan taklit üzerinden ilerlemek gibi bir kolaylık sağlarken, diğer yandan karakterin bir karikatüre dönüşmesinin kolaylığı üzerinden zorluk da yaratıyor aslında. Toby Jones bu zorluğun üstesinden gelmeyi başarıyor ve işinin en zor tarafını başarı ile yerine getiriyor. Sanatçının üstesinden geldiği bir diğer zorluk ise hikâyenin Capote’yi ille de olumlu bir karakter olarak göstermeye çalışmaması ve bu nedenle karakterinin sevilmesinin o denli de kolay olmaması. Bunu filmin bir artısı olarak görmek ve filmin bir diğer başarısının yanına eklemek gerekiyor: Film Truman Capote’nin insanlarla iletişim kurma becerisini, üstelik “farklılığı” nedeni ile yarattığı ilk olumsuz izlenime rağmen gösterdiği bu beceriyi seyirciye pek çok örnek ile etkileyici bir şekilde anlatıyor. Hollywood ünlüleri ile olan hikâyeleri sıradan insanları etkisi altına almasını ve hatta büyülemesini sağlarken, gözlem gücü, detaylara düşkünlüğü ve hazırcevaplılığı karşılaştığı her bir bireyin can alıcı noktasını bulup çıkararak kendisi ile konuşmasını sağlıyor. “Eğer ufak tefeksen, güçlü olman gerekiyor. Bu dünya ufak tefeklere nazik davranmıyor” ifadesini tüm hayatına şiar edinen bu ünlü yazarın hikâyesini anlatırken bazı konularda da yetersiz kalıyor filmimiz ne var ki. Capote’nin yakın dostu olan Harper Lee karakteri onca sahnesine rağmen yetersiz çizilmiş ve sevgilisi olan Jack de hem kısıtlı sahneleri hem de bu sahnelerin bir parça yüzeyselliği nedeni ile çok silik kalmış örmeğin. Bir başka örneği de Isabella Rosselini’nin oynadığı Marella Agnelli karakterinin silikliği olan bu durum sanırım McGrath’ın bunca karakterle nasıl başa çıkacağını bilememesinden kaynaklanmış. Bu durumdan kendisini kurtarabilen tek yardımcı karakter Sigourney Weaver’ın Babe Paley’si olmuş görünüyor tüm filmde.

Filmin en cazip yanlarından biri Capote ile katillerden biri olan Perry arasındaki “ilişki”. Yukarıda belirttiğim gibi Daniel Craig’e usta bir oyunculuk şansı veren tüm ikili sahnelerin yanısıra yazar ile karakteri arasında bir çekişmeye, arkadaşlığa ve hatta belki de aşka giden bir yola tanık olmamızı sağlayan bu ilişki finaldeki hayli etkileyici idam sahnelerinin başarısının nedenlerinden de biri oluyor aynı zamanda. Cinayetleri anlattığı kitabına “In Cold Blood – Soğukkanlılıkla” adını vermesine öfkelenen katil Perry’e bu adı işledikleri cinayetler çok kötü bir şey olduğu için ama ondan da çok devlet tarafından idam edilecek olmalarının ve bu idamın tüm planlama, hazırlık ve gerçekleştirme aşamaları ile tam bir “soğukkanlılıkla” işlenen bir cinayet olduğu için verdiğini söyleyerek kendisini savunan Capote bu konuda ne kadar dürüsttü bilmiyorum ama ölüm cezasının yanlışlığı konusunda seyirciye sıkı bir hatırlatmada bulunması ile de takdiri hak ediyor filmimiz.

(“Gerçeğin Peşinde”)

A Place in the Sun – George Stevens (1951)

“Yarın benimle evleneceksin. Yoksa gazeteleri arayıp her şeyi anlatırım. Sonra da intihar ederim”

Zengin akarabalarının yanında işe giren yoksul bir gencin iki kadına birden aşık olmasının ve sınıf atlama çabasının hikâyesi.

ABD’li gazeteci ve yazar Theodore Dreiser’ın ilk kez 1925 yılında basılan “An American Tragedy” adlı romanından yapılan bir uyarlama. Tiyatroya, televizyona, radyoya ve hatta operaya da uyarlanan romanın ilk sinema versiyonu 1931 yılında Josef von Sternberg tarafından çekilmiş ve yazarın eleştirisine uğradığı gibi gişede de pek başarılı olamamış. 1980 yılında Filipinli Yönetmen Lino Brocka tarafından da bir uyarlaması çekilen romanın bu sinema karşılığını ise klasik Hollywood döneminin ustalarından George Stevens yönetmiş. Başrollerdeki üç dev isim (Montgomery Clift, Elizabeth Taylor ve Shelley Winters), hacimli ve çok daha derin bir romanın popüler bir filme dönüştürülmesinden kaynaklanan bir zayıflığı olsa da hikâyesinin ilginçliği, Stevens’ın John Huston (“The African Queen”), Elia Kazan (“ A Streetcar Named Desire”), Vincente Minelli (“An American in Paris”) ve William Wyler (“Detective Story”) gibi usta isimlere rağmen kazandığı ve rakiplerinin üstün yetenekleri düşündülüğünde tartışmalı olsa da aldığı Oscar’a yakışan yönetmenliği ve sınıf çatışmalarını klasik Hollywood sinemasının içinde dile getirebilmesi ile önemli bir film bu. Ve klasik sinemanın da bugüne kalabilen ve ilgiyi hak eden örneklerinden biri kesinlikle.

Dresier romanını 1906 yılında yaşanan ve katilin elektrikli sandalyede infazı ile sonuçlanan gerçek bir cinayet hikâyesinden esinlenerek yazmış romanını. Hikâye temel olarak koyu dindar bir ailede yetişen yoksul, hırslı ve akıllı bir genç adamın önce kendisi gibi yoksul bir kıza, sonra da fabrikalarında işe girdiği zengin akrabalarının tanıdığı olan zengin bir kıza aşık olması ile gelişen olayları anlatıyor. Bu hikâye Dreiser’e 800 sayfayı aşan romanında hem sınıflar arası çatışmaya hem de cinayet işlemekle suçlanan adamın annesi ile mektuplaşmaları üzerinden din, vicdan vb.konulara değinme fırsatı vermiş ve kitap klasik Amerikan edebiyatının çok bilinen örneklerinden biri olmuştu. Michael Wilson ve Harry Brown’un yazdığı, romandan ve romana dayanarak Patrick Kearney’nin yazdığı tiyatro oyunundan uyarlanan senaryo hem filmin kısıtlı süresi nedeni ile hem de popüler sinema seyircisine cazip gelebilmek adına romandaki derin pek çok konuyu bir kenara bırakmış ve bir parça yüzeysel biçimde ele almış. Örneğin anne ile oğlu arasındaki mektuplaşmalar veya hapishanedeki bölümlerin romanda okuyucuda uyandırdığı sevgi ve merhamet duyguları (daha doğru bir deyişle bu duyguları uyandırması ve üzerinde düşündürtmesi) filmde hayli zayıf kalmış. Benzer biçimde genç adamın karakterindeki zaafiyet ve korkaklığı ile hırslarının ve önüne çıkan fırsatların çelişmesinden doğan trajedi de yeterince güçlü işlenememiş. Ne var ki tüm bunlara rağmen işbilir yönetmen George Stevens daha sonra “Giant – Devlerin Aşkı” ile ikinci kez alacağı yönetmen Oscar’ını ilk kez kazandığı bu filmde filmini geniş seyirci kitleleri için kesinlikle cazip kılmayı başarmış. Üstelik bunu yaparken kimi ufak “radikal” tercihlerde de bulunmayı ihmal etmemiş. Kimi zaman tüm bir planı sabit kamera ile çekerek (yoksul genç kızın hamile olduğunu söylediği sahne veya adamın telefonda önce bu kızla, sonra zengin olanı ile konuştuğu sahne) Hollywood klasiklerinin genel tercihlerinden uzaklaşırken, Clift ile Taylor’ın ikili bir konuşma sahnesinde çok yakın plan çekimle konuşanın yüzünü, dinleyenin ise profilini ve omzunu gösteren kamera açıları ile standart anlayıştan uzaklaşıp “rahatsız” edici olmayı bile göze almış. Evet, pek de radikal değil tüm bunlar ama yine de bir klasik Hollywood filmi için kesinlikle kayda değer bir farklılık yaratıyor filmde.

Filmin kimi unutulmaz yanlarına da değinmek gerek. Clift ve Taylor’ın ilk karşılaştıkları sahnede kendisinin farkına bile varmayan Taylor’ın diğerleri ile konuşmasını hayranlık, belki bir parça kızgınlık ve en çok da kendisini gösterebilme arzusu taşıyan gözlerle seyreden Clift’in bakışları unutulacak gibi değil kesinlikle ve film bunun gibi başka anlar da içeriyor. Stevens Clift’in fabrikada işçi olarak çalıştığı yere gelen zengin amcası ile konuşması sırasında yine bir işçi olan Shelley Winters’ın onları seyrettiği sahneyi çok çarpıcı bir şekilde sınıf farkının görsel karşılığına dönüştürmeyi başarıyor. Bu sahne yoksul genç kızın aşık olduğu yoksul gencin zengin akrabaları nedeni ile sınıf değiştirmeye çalışacağına ve kesinlikle kendisinden çok daha avantajlı olduğuna inandığını ifade eden sözleri ile birlikte düşündüldüğünde daha da etkileyici oluyor açık bir şekilde. Stevens işbilirliğini ve klasik Hollywood zanaatkârlığındaki ustalığını daha aslında filmin hemen başında gösteriyor. Açılış yazıları ile birlikte otostop yaparken arkadan gösterdiği genç adamı, yazıların bitiminde seyirciye doğru döndürüyor ve yüz ifadesindeki hırsa tanık olmamızı sağlıyor.

Romandaki kadar veya sosyal duyarlılığı çok daha yüksek olan ve kendisi gibi “ahlâkçı” filmler çekmeyen bir yönetmen kadar güçlü ve eleştirel yaklaşmıyor Stevens sınıf farkına bu filmde elbette ama yine de gösterdikleri ile de takdir etmeli kendisini. Örneğin hikâyede farklı zamanlarda geçen ve her ikisinde de polisin araba içindekileri sorguladığı iki ayrı sahne çok önemli. İlkinde yoksul gencimiz (Clift) ve ilk aşkı olan yoksul genç kız (Winters) polisin azarlaması ile ezik ve mahcup bir duruma düşerken, ikincisinde adam yine mahcup ve haklı bir gerekçe ile korku içindeyken zengin kız (Taylor) sınıfına uygun düşen bir rahatlık ve umursamazlık ile karşılıyor polisi. Bu iki sahne birlikte aslında sadece sınıfların otorite karşısındaki konumlarını vurgulamakla kalmıyor, aynı zamanda adamın içine girmeye çalıştığı sınıfa ait olmadığını/olamayacağını da söylüyor sanki seyirciye.

Ve oyuncular… Üç isim de kendisine yakışanı yapıp karakterlerinin içini hak ettikleri gibi dolduruyorlar. İçlerinde asıl öne çıkanı ise bu “Amerikan trajedisinin” odağındaki Montgomery Clift oluyor. Karakterinin romanizminden hırsına, savrulmalarından korkularına ve tereddüt dolu iç çatışmalarından takınmaya çalıştığı rahat tavırlara kadar tüm yönlerini çok zengin bir oyun ile gösteriyor bize. Elizabeth Taylor sinemadaki ilk büyük rollerinden birinde hem karakterinin hissettiği aşkı bize bire bir geçiriyor hem de Clift ile sinemadaki bu ilk birlikteliklerinde oyuncuların kimyası tuttuğunda nasıl bir büyü oluşturabileceklerinin de kanıtı oluyor. Shelley Winters’ın güçlü bir oyunculuk nasıl olurun bir örneğini sergilediği performansı hayatta kalabilmek için elindekine can havli ile sarılan bir insanın ne hissedebileceğini bize çarpıcı bir biçimde gösteriyor.

Evet, romantizm –ve daha iyi olabilirmiş aslında diyeceğimiz bir gerilim- hikâyenin sosyal boyutunun çoğunlukla önüne geçiyor, vicdan ve ahlâk tartışmaları olması gereken kadar derinleştiril(e)miyor, tempo zaman zaman düşüyor, filme çok daha fazla zenginlik katabilecek anne karakteri (bu rolde Hollywood’daki komünist avının acısını çekenlerden Anne Revere var) ve hikâyenin din boyutu harcanmış görünüyor, Taylor’ın hapishanedeki ziyaret sahnesinin tümü çok gereksiz… Ne var ki tüm bunlar bu Hollywood klasiğinden keyif almaya engel olmamalı. Sonuçta hedeflediğini -hedeflerini yetersiz bulsanız da- tutturan bir film karşımızdaki. Özetle, ait olduğu “karanlıktan” çıkıp “güneşli bir yere” geçmeye çalışan bir karakterin trajedisi izlenmeyi hak ediyor.

(“İnsanlık Suçu”)

Barbara – Christian Petzold (2012)

“Bu beyefendiler olayı kapatmayı ve beni bir yerel hastaneye tayin etmeyi teklif ettiler, olayı gizli tutmam ve insanlar hakkında onlara rapor vermem şartıyla”

1980 yılının Doğu Almanya’sında ülkeden çıkabilmek için vize talep etmesi nedeni ile rejimin takibe aldığı ve küçük bir hastaneye sürgüne yolladığı bir kadın doktorun hikâyesi.

Alman yönetmen Christian Petzold’un favori oyuncusu Nina Hoss ile çektiği ödüllü ve bu ödülleri hak eden bir film. Petzold Alman sinemacı ve ağırlıklı olarak belgeselleri ile tanınan Harun Farocki’nin de katkıda bulunduğu senaryoyu da kendisi yazmış ve ortaya görülmeyi hak eden bir sonuç koymuş. Hoss’un oyunculuğunun yanısıra, altını çizmediği ama hep hissettirdiği bir gerilimi sade ve doğal bir dille aktarması, yüzeysel ve önyargılı bir Doğu Almanya eleştirisinden uzak durması, Batı’nın cazibesine kısa ama etkili bir eleştiri göndermesi ve sevgi, fedakârlık ve iyilik gibi temalara akıllıca dokunmayı başarması ile de zenginleşen bir film bu.

Batı Almanya’da yaşayan sevgilisinin ayarladığı bir organizasyon aracılığı ile ülkeden kaçmayı planlayan kadın kendisini her an gözetim altında tutan Doğu Alman gizli polis örgütü Stasi’nin tacizi ile yaşıyor sürekli olarak. Sık sık evinin önüne gelen ve onu gözetleyen araba içindeki adamlar, evine yapılan ani baskın ve aramalar ve kadını hepsinden çok rahatsız eden çıplak arama uygulaması onun hayatını yaşanmaz bir hale getiriyor. Kaçışını planlarken bunu herkesten gizli tutma zorunluluğu tayin edildiği hastanede amiri olan bir doktorun gösterdiği yakınlığa karşı bir duvar örmesine neden oluyor ve herkesle sınırlı iletişim kurması nedeni ile Doğu Berlin’den gelen bir büyük şehir ukalası olarak algılanması sonucunu doğuruyor. Katı ve baskıcı uygulamaları olan rejimlerde tüm bireysel ilişkilere sızan ve bir şekilde asla tamamen kaybolmayan bir güvensizlik atmosferi vardır; burada da bu atmosfer kendisini filmin her karesinde hissettiriyor. Amiri olan ve kendisine ilgi duyduğunu da hissettiren doktordan yaşadığı apartmanın görevlisi olan kadına kadar herkesle kurduğu ilişki şu ya da bu ölçüde haklı ya da haksız bir kuşkunun filtresinden geçiyor sürekli olarak. Filmin başarısı oldukça yalın ve doğal bir dil kullanarak ve daha da önemlisi fanatik eleştirilere girişmeden tüm bunları karşımıza getirebilmesi. Bir ana akım sinema filminde sonuna kadar sömürmeye müsait bir gerilimi veya finaldeki karar gibi üzerine epey gidilebilecek bir trajedisi var filmin örneğin, ama Petzold bundan kaçınıyor sürekli olarak ve hemen hiç gülmeyen yüzü ve soğuk duruşu ile tüm filmi sürükleyen Nina Hoss’un oyunundan da ustaca yararlanarak ekonomik mizansenini filmin emrine veriyor. Veriyor ve çok da iyi yapıyor. Çünkü “Barbara” filmini benzer konulu diğerlerinden ayıran ve farklı kılan tam da bu aslında. Belgesel tadını taşıyan bir anlatım ve tüm yapaylıklardan arınmış bir görünüm filmin altını kesinlikle çizmediği gerilimi seyircinin yüreğine taşımayı başarıyor bu şekilde.

Nina Hoss’un karakterinin adeta yüzünde bir maske ile geçirdiği hayatını aktarırken o maskenin ardındaki duyguları da bize geçirmeyi başarması tüm hikâyeye ciddi bir katkı sağlıyor. Kadının tüm kuşku ve korkularını, cesaretini ve Hipokrat yeminini unutmasına neden olacak öfkesini sade oyunculuğu aracılığı ile bize her boyutu ile hissettiriyor. Hoss’un karakterinin sevgilisi ile ve Batı’ya gidebilmek için Batılı bir sevgili peşindeki bir Doğu Alman kadın ile olan diyalogları filmin Batı’ya yönelttiği eleştirilerin de aracı oluyor. Doğu Almanya’da -kendisi alaycı biçimde dile getiriyor olsa da- “Eğitiminizi işçi ve köylüler karşıladı, şimdi bunu karşılığını verme zamanınız geldi” cümlesi ile toplum için çalışmaya yönlendirilen kadına sevgilisinin “Öbür tarafa (Batı’ya) geçince, istediğin kadar uyuyabileceksin. Ben yeteri kadar kazanıyorum, senin çalışmana gerek yok” demesi ve Batı’ya kapağı atmak için her şeyi yapmaya hazır diğer kadının Batı’dan gelen bir alışveriş kataloğundan adeta büyülenmesi filme öteki tarafa da bir eleştiri getirme fırsatı veriyor. Evet, bu eleştiriler sert ve sürekli olmayıp sadece bu diyaloglarla sınırlı kalıyor ama hikâyesinin odak noktası başka olan bir film için değerli ve saygı duyulması gereken eleştiriler bunlar.

En parlak yıllarını 1970’lerde yaşayan ABD’li Chic grubunun 1978 tarihli “At Last I am Free” şarkısını -aslında şarkı bir erkekten kurtulup özgür olan bir kadını anlatsa da- kapanış jeneriklerinde kullanan filmin kimi entelektüel göndermelerine de dikkat etmek gerek. Kitaplar üzerinden Mark Twain ve İvan Turgenyev’e, ve “Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi” adlı tablosundaki bir ayrıntının çarpıcı analizi üzerinden Rembrandt’a yapılan göndermeler hikâyenin entelektüel çekiciliğini artıyor kuşkusuz. Senaryonun hiç telaşa kapılmadan derdini dile getirebilmesi ve kadın ile erkek doktor arasındaki, kuşkunun doğurduğu soğukluktan güvenin yardımcı olduğu bir sevgiye dönüşen ilişkiyi adım adım ve inandırıcılığını yitirmeden adeta belgelemesi gibi artıları da olan bir film bu. Doğu Almanya’yı bir “cehennem” gibi gösterecek bir görselliğin kolayclığından kaçınabilmesi ve kuşkunun hüküm sürdüğü bir ortamda güvenin bir şekilde yolunu bulabilmesini anlatabilmesi ile de önemli olan filmde, Nina Hoss’a eşlik eden Ronald Zherfeld’in “güven” temasının hayli önemli olduğu bir filme çok yakışan “güven uyandıran” oyunu ve görüntü yönetmeni Hans Fromm’un kaydırmalar veya zumlara hemen hiç başvurmayan ve karakterleri adeta çevrelerinden yalıtarak seyircinin gözlemine emanet eden yalın görüntüleri de takdiri hak ediyor kesinlikle.

An Ideal Husband – Oliver Parker (1999)

“Ahlâk sevmediğimiz insanlara karşı takındığımız bir tavırdır”

Bakan olma yolunda ilerleyen bir parlamento üyesinin geçmişte kaldığını düşündüğü bir sırrı nedeni ile şantaja maruz kalması sonucu gelişen olayların hikâyesi.

Oscar Wilde’ın aynı adlı sahne oyunundan İngiliz Oliver Parker’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir film. 1995 yılında Shakespeare’in Othello oyununun sinema uyarlaması ile yönetmenliğe geçen Parker 1999 yapımı “An Ideal Husband – İdeal Bir Koca” filminden sonra Wilde’ın “The Importance of Being Earnest” oyununu (2002) aynı isimle ve “The Picture of Dorian Gray” romanını “Dorian Gray” adıyla sinemaya aktarmıştı. Bu uyarlama ise en büyük gücünü -elbette- Wilde’ın oyunundan ve parlak oyuncu kadrosundan alıyor. Wilde’ın çok bilinen pek çok cümlesi film boyunca karşımıza geliyor ve belki de onu en az tanıyanların bile söyleyenini bilmeden hatırlayacağı ifadeler bunlar. Hikâyedeki tüm o entrikalar filme içsel bir dinamizm katıp tiyatro havasının oldukça az hissedilmesini sağlıyor ve Parker’ın belki daha dinamik olması gereken mizanseninin de açığını kapatıyor.

Wilde’ın oyunu daha önce de 3 kez sinemaya uyarlanmış. 1935’de Alman, 1947 ve olaylar günümüze taşınarak 1998’de ise İngiliz yapımı olarak beyaz perdeye yansımış bu oyun. Yönetmen/senarist Parker kendi uyarlamasını bir uşağın evin perdesini açması ile, bir bakıma tiyatro perdesinin açılmasını çağrıştırarak başlatıyor. 1895 yılında Londra’da geçen ve bir gün içinde yaşanan hikâyenin kaynağı olan oyuna genellikle sadık kalan Parker orijinal metindeki şantaj, cinsel mücadele, politika, dedikodu, ahlâk ve rüşvet gibi unsurlardan yararlanarak Wilde’ın dönemin toplumuna yaptığı eleştiriyi temel olarak karşımıza getirmeyi başarmış açıkçası. Ne var ki özellikle oyunu bilenler için film yeterince alaycı görünmeyecektir. Bunda da iki ana neden var gibi görünüyor: Wilde’ın çarpıcı cümlelerinin tümünün senaryoya yansımamış olması ve yansıyanların da zaman zaman, kullanılan sinema dili nedeni ile filmin seyircisini yeterince sarsamaması bunların birincisi. Yeterince sarsamıyor, çünkü sinemasal zaman akışında bu cümlelerden sonra seyirciye bir sarsılma fırsatı vermeden devam ediyor hikâye. İkinci neden ise Victoria dönemi İngiltere’sinin değerleri ile ilgili alaycılık anlarının -açılış sahnesinde olduğu gibi- filmin en hızlı geçilmiş ve zayıf kalmış yönleri olarak ortaya çıkması. Böyle olunca da Wilde’ın müthiş bir gözlem ve yergi gücü içeren çarpıcı sözleri toplumsal karşılıklarını yeterince bulamıyor hikâyede ve daha çok “özlü sözler” düzeyinde kalıyorlar.

Parker’ın uyarlamasının bir sıkıntısı da dinamizmini çoğunlukla metnin gücünden almakla yetinmiş olması. Oysa tiyatro koltuklarında dürbünle etraflarını gözetleyenlerden birbirini görmemesi gereken pek çok karakterin aynı anda aynı evde olmasından kaynaklanan tehlikeli karşılaşma ihtimaline kadar hikâye sıkı bir dinamizm potansiyeli taşıyormuş açıkçası. Ne var ki Parker bunları yeterince değerlendir(e)memiş görünüyor. Filmin ikinci yarısının ilk yarısına göre gelişmelerin daha hızlı akması nedeni ile bir parça derinliksiz kaldığını da ekleyelim problemlere. Ne var ki tüm bu kusurlar filmden keyif almayı önlemeyecektir kesinlikle. Yukarıda söylediğim gibi her şeyden önce metnin gücü filme gerçekten çok büyük bir katkıda bulunuyor. Julianne Moore, Minnie Driver, Jeremy Northam, Cate Blanchett and Rupert Everett’ın ana rollerde olduğu bir kadro da bu güçlü metne hak ettiği oyunu veriyor kesinlikle. Everett ve Moore bir parça daha öne çıkarken, Driver senaryonun haksızlığına uğramış görünüyor ve karakteri ancak kendi çabası ile derinleştirebiliyor.

Wilde oyununa “İdeal Koca” adını verirken ve ideal kocanın da ancak öteki dünyada var olabileceğini söylerken, aslında ideal insanın bulunması imkânsız bir şey olduğunu söyler seyircisine ve ideal bir dürüstlüğün ideal olmayan bir dünyada, yani dünyamızda mümkün olmadığını iddia eder sanki. Ve tüm karakterlerini de bir şekilde sevdiğini hissettirir seyircisine. Parker bu sevgiyi yeterince sinemasal başarı içermeyen bir şekilde seyirciye geçirmeyi başarmış yine de. Çekici oyuncular eşliğinde ve Wilde’ın çekici cümleleri ile eğlenmek için “ideal” ama Wilde’ı tanımak için o denli ideal olmayan bir film karşımızdaki, özet olarak.

(“İdeal Bir Koca”)