Papillon – Franklin J. Schaffner (1973)

“Suçun bir insanın işleyebileceği en büyük suç. Seni hayatını boşa harcamakla itham ediyorum”

Fransız Guyana’sındaki bir cezaevinde ömür boyu hapse mahkum edilen bir adam ve orada arkadaş olduğu bir başka mahkumun hikâyesi.

Fransız Henri Charrière’in 1969 yılında basılan aynı adlı kitabından Dalton Trumbo ve Lorenzo Semple Jr tarafından sinemaya uyarlanan filmi ABD’li Franklin J. Schaffner yönetmiş. Charrière’in vahşi koşullar altında geçen cezaevi günlerini ve kaçma çabalarını anlatan otobiyografik roman yıllar sonra gerçekleri -kimine göre epey- çarpıtmakla suçlanmış ve anlatılan pek çok olayın kendisinin değil diğer mahkumların başından geçtiği söylenmiş. Yine de sadece Fransa’da 1.5 milyon satan kitap yüksek popülaritesi ile sinemanın da ilgi alanına girmiş. Kendisi de hayli hacimli kitaptan ortaya çıkan iki buçuk saatlik film aynı anda hem hayli güçlü hem zayıf yanları olan ama genel olarak bakıldığında klasik sinemanın örneklerinden biri olarak bugün de ilgiyi hak eden bir sinema eseri. İki güçlü oyuncusu, Schaffner’in görselliği başarı ile kullandığı klasik mizansen anlayışı ve zaman zaman kazandığı görkemi ile önemli bir film bu.

Gelen mahkumların yüzde kırkının bir yıllarını doldurmadan hayatlarını kaybettiği, “ciddi” disiplin suçlarının giyotin ile cezalandırıldığı ve aylar hatta yıllar süren tek kişilik ve ışıksız hücre cezalarının sıradan olduğu yüksek güvenlikli bir cezaevi olarak hizmet veren bir adada geçiyor hikâyemiz çoğunlukla. Bir kadın satıcısını öldürmekle suçlanmış olan ve göğsündeki dövme nedeni ile “Papillon – Kelebek” olarak çağrılan bir adamla (Steve McQueen) Fransa’nın hazine kağıtları ile ilgili kalpazanlığından dolayı burada bulunan bir diğeri (Dustin Hoffman) hikâyenin iki temel karakteri. “Kelebek” Charrière gerçek hayatta ölümüne kadar masum olduğunu iddia etmiş ve film de onu bir suçludan çok güçlü, kararlı ve iyi bir insan olarak resmediyor çoğunlukla. Romandan kaynaklanan nedenlerle bu iki karakterin geçmişi ile hiç ilgilenmiyor filmimiz ve tam da bu nedenle karakterlerin ilkinin karanlık hücrede geçirdiği aylardan sonra içine düştüğü halüsinasyonların birinde “hayatını boşa harcamakla suçlanmasını ve bunu kabul etmesini” anlatamıyor bize. Buna karşılık iki güçlü senaristin imzasını taşıyan hikâye romandan aldıkları gücü perdeye taşımayı başarmışlar çoğunlukla ve zaman zaman epik bir hava kazanan hikâye çıkarmayı başarmışlar, ama temel bir sıkıntıyı atlamadan söyleyelim bunu. Filmin bazı bölümleri, örneğin kahramanımızın kaçışı esnasında kendisini bulduğu bir yerli köyünde geçen günleri romandakinin aksine hikâyede bir yama gibi durmuş kesinlikle. Yerlilerin iyi yürekliliği kahramanımızın sonradan bir manastırda karşılaştığı ihanetle tezat teşkil ederek bir etki yaratıyor ama yine de tüm bir bölüm içeriği ve yönetmenin mizansen anlayışı ile filmin genel havasının epey uzağına düşüyor. Adeta kahramanımız ile yerliler arasındaki dil engeli burada filmle seyirci arasında oluşuyor ve ilgili sahneler bir erkeğin fantezilerine dönüşüyor nerede ise. Yıllar önce kitabı okuduğumda kahramanın tüm yaşadıklarından sonra bu bölümün hem ona hem okuyucuya o ana kadar olanların tam tersi bir dünyayı tasvir etmesi nedeni ile nefes alma fırsatı verdiğini düşünmüş ve hiç yadırgatıcı bulmamıştım bu sayfaları. Filmden bu duyguyu alamamak hayli ilginç bir eksiklik olarak dikkatimi çekti. Schaffner’in kimi sahnelere de nedense, taşıdığı potansiyeli hak eden bir zenginlik katamadığını da söylemek gerek. Örneğin romanda olmayan timsah yakalama sahnesi ne hedeflendiği kadar heyecan verici ne de arzu edildiği kadar eğlenceli olabilmiş.

İki dev oyuncunun, McQueen ve Hoffman’ın filme kattıkları ise tartışılmaz bir gerçek kuşkusuz. Hoffman senarist Dalton Trumbo ile ilk kez karşılaştığında onun hassas ve çekingen yapısını gözlemiş ve karakterini onu düşünerek şekillendirmiş. Kalın camlı gözlükleri olan ve tabiatına çok aykırı bir ortamda ayakta kalmaya çalışan karakterini tüm beden diline yansıtarak oynuyor ve bu başarısı karakterinin finaldeki halini çok daha çarpıcı kılıyor. Hikâyenin asıl kahramanı Kelebek’i oynayan McQueen elbette. Başta hücrede geçen sahneler olmak üzere canlandırdığı kişinin tüm yaşadıklarını, geçirdiği ruhsal ve fiziksel değişiklikleri inandırıcılığın da ötesine geçen bir performans ile sunuyor bize. Aylarca kaldığı hücresinin kapısındaki küçük delikten başını uzatarak yan hücredeki mahkuma nasıl göründüğünü sorduğu ve aldığı “iyi görünüyorsun” cevabı ile gerçekte ne halde olduğunu anladığı sahnede örneğin kelimenin tam anlamı ile göz yaşartıyor. Hoffman’ın yaptığı fedakârlık nedeni ile McQueen’e minnettarlık ile baktığı sahnede iki karakter arasındaki sevgi ve dostluğu hissetmemek imkânsız ve bunda en büyük pay onların kesinlikle.

Karakterlerin Fransız olduğu, hikâyenin Fransa’ya ait topraklarda geçtiği ve doğal olarak hapishanedeki yazıların Fransızca olduğu bir filmi Amerikalılar çekince herkesin İngilizce konuşması gibi sıradan Hollywood tuhaflığı bir yana, Hollywood için çok alışılmadık yanları da var filmin. Mastürbasyon kelimesinin kullanılabilmesi, başlardaki -uzak çekim de olsa- tüm mahkumların çıplak göründüğü sahne veya eşcinsel bir mahkumun taciz sahnesi filmin özellikle o dönem Amerikan sineması için cüretkâr yanlarının örnekleri. Elbette romanı yazan gibi filmi çekenler de Fransız olsaydı, bu konularda çok daha rahat ve dolayısı ile çok daha doğal bir sonuca ulaşılacak olduğu da açık. Schaffner yerli köyündeki sahnelerde nerede ise bir amatör gibi davranmış ama diğer bölümlerde klasik dili ustalıkla kullanırken ufak oyunlara da girişerek çarpıcı sonuçlar elde etmiş. Örneğin kahramanımızın yerlilerin okları ile vurulup nehire düştüğü ve yavaş çekimin tercih edildiği anlar hayli etkileyici. Buna karşılık halüsinasyon sahneleri daha iyi olabilirmiş açıkası. Jerry Goldsmith’in Oscar’a aday olan görkemli ve filme yakışan müziği ve Fred J. Koenekamp’ın masraftan kaçınılmamış görünen setleri ve doğal mekanları başarı ile görüntüleyen kamerası da filmin artıları arasında yer alıyor. Senaryonun tıpkı kitapta olduğu gibi kahramanlarını hissettiklerinden çok yaşadıkları ile anlatmayı tercih etmesi nedeni ile görselliğin ve onun yaratacağı gerçekçiliğin önem kazandığı filmde “long shot” olarak adlandırılan ve karakterleri ve nesneleri bulundukları mekanla birlikte gösteren ve genellikle geniş açı ile yapılan çekimler tercih edilmiş akıllıca bir şekilde.

Büyük bütçeli ve bir parça da epik havası olan film bugün kimilerinin en sevdikleri listelerinden hiç düşmeyen bir klasik. Sadece McQueen ve Hoffman için bile görülmeyi kesinlikle hak eden film -Amerikan seyircisinin okuma özürlülüğünü gösterecek şekilde garip bir şekilde bir dış sesin söylediği bir cümle ile- kapanırken karakterlerinin macerasına tanık olmuş olmanın keyfini yaratıyor seyircide ki bu da değerinin açık bir göstergesi olsa gerek.

(“Kelebek”)

The Conjuring – James Wan (2013)

“Hem şeytan hem Tanrı gerçektir. Bizim, insanların kaderi hangisinin yolundan gitmeye karar verdiğimize sıkı sıkıya bağlıdır”

Satın aldıkları yeni evlerinde karanlık ruhların musallat olduğu bir ailenin ve yardıma çağırdıkları, doğaüstü güçlerle savaş uzmanı bir çiftin hikâyesi.

Korku ve şiddet dolu filmlerin genç ustası James Wan’ın 2013 tarihli filmi korku türüne çok bir yenilik getirmese de epey beğenilmiş ve ödüller almış bir çalışma. Şiddetin sömürüsünde sınır bilmeyen “Saw – Testere” serisinin bu sömürüden en az nasiplenmesi ile en kayda değer olanı da olan ilk filmi ile büyük beğeni toplayan yönetmenin bu çalışmasının senaryosu ikiz kardeşler Chad Hayes ve Carey Hayes’e ait. Hayes kardeşler senaryoyu Edward Warren Miney ve Lorraine Rita Warren adındaki bir çiftin hayat hikâyelerinden esinlenerek yazmışlar. Sinemaya da iki kez aktarılan (“The Amityville Horror – Kuşku”) Amityville olayının doğaüstü araştırmacıları sahtekârlıkları konusunda epey tartışma yaratmış olsalar da kimilerince de çok sıkı desteklenmişler. Filmimizin yaratıcıları da onların dürüstlükleri konusunda hiçbir soru işareti taşımadan kahramanlıkları ile baş başa bırakmışlar bizleri. Ortaya çıkan sonuç genellikle klasik korku filmlerinden esintiler taşıyan, en temel amacı olan korkutmayı yine genellikle başaran ama öte yandan kimi klişelerden epey nasiplendiği gibi ikinci yarısında da gereksiz bir aksiyona dönüşmesi ile kendi değerini düşüren bir çalışma olmuş.

Bir çiftin çocukları olan beş kızla birlikte bir çiftlik evine yerleşmesi ile başlıyor filmimiz ve daha ilk günlerde evdeki tuhaflıkların da kurbanı olmaya başlıyorlar. Şeytan çıkarma dahil pek çok farklı türdeki vakalarda çalışmışlıkları olan Warren çiftini yardıma çağırıyorlar ve sonrası tahmin edileceği şekilde ilerliyor. Film bir devam filmine göz kırparak biterken (ki 2015 yılında gösterime girmek üzere aynı senarist ve baş oyuncular ile bir devam filminin ön hazırlıkları sürüyor), korku türünden hoşlananlara bir “müşteri tatmini” yaşatmayı da başarıyor açıkçası. Tüm insanların girdiği eve girmemekte direnen köpek gibi masum klişeler bir yana, evin tüm çocuklarının kız olması ve kötü ruhun da (adına şeytan veya başka bir şey de diyebilirsiniz) sonunda evin kadınına musallat olması türün en rahatsız edici klişelerinden birini getiriyor karşımıza. Tüm bu şeytani varlıkların neden hemen hep kadınlara dadandığını ve kötülüklerini neden hep onlarda vücut bularak işlediğini sorgulamadan geçmemek gerekiyor. Sanatta veya burada olduğu gibi zanaatta da, toplumun erkek egemen anlayışının kadını bir şekilde hep “tehlikeli” bir varlık olarak görme kültürünün yansımasını görmek rahatsız edici ama gerçek bir olgu bu. Hikâyenin bu bakışını izlerini sadece beş genç kızda ve annelerinde görmüyoruz; kötücül varlıkla savaşan çiftimizden doğaüstü yetenekleri olan ve o varlıklarla temas kurabilen kadın olanı elbette. Kısacası kadının tekinsizliği filmin her karesinde karşımıza çıkartılıp duruyor. Senaryo rahipten polislere kadar hiçbir karaktere evde olan bitenin doğaüstülüğünü hiç sorgulatmıyor. Cadılar vs. vardır ve varlıkları doğaldır diyor bize hikâye. 1971’de geçen bir hikâyede tüm karakterlerin bu bakışı taşımaları hayli ilginç bir zorlama elbette. Bunun tek istisnası olan bir polis ise tüm hikâyenin en zayıf/komik karakteri olarak resmedilerek cezalandırılıyor sanki.

Hikâyenin bir de dinsel boyutu var sakınılması gereken. Rakip ve Vatikan’ın “anlayışlı” yaklaşımları bir yana, ailenin çocuklarını vaftiz ettirmemiş olması ve kilise ile de pek işlerinin olmaması ciddi bir tereddüt kaynağı oluyor rahip ve evin her tarafına haç yerleştiren savaşçı çiftimiz için. Neyse ki o kadar anlayışlılar ki yardım etmelerine engel olmuyor bu “ahlâksız” durum. Hikâyenin gidişatından ailenin ilk fırsatta bu vaftiz işini halledeceğini ve artık düzenli olarak Pazar günleri kilisenin yolunu tutacağını da kestirmek zor değil zaten. Şeytanın dadandığı kadının kurtuluşuna giden yolun “kutsal aile” kurumundan epey destek almasını da hikâyemizin klişeleri arasına ekleyelim. Unutmadan benzer filmlerin bende hep doğurduğu düşünceyi de belirtmiş olayım: Şeytan çıkarma için iki yetenek gerekiyor; kitabın ilgili bölümlerini bilmek ve şeytan direnirken de pes etmemek. Gerisi zaten senaristlerin ve klişelerin yardımı ile kolayca halloluyor.

Filmin artılarına gelince, orada da uzun bir liste var kesinlikle. Öncelikle iyi anlatılmış, klasik sinemadan taşıdığı esintilerin yanında taze görünmeyi de başaran bir film bu. Şiddet görüntülerini dozunda tutması, efektleri yerli yerinde ve abartmadan kullanması ve filme uygun seçilmiş şarkıları ile de seyircinin ilgisini çekmeyi başarıyor kesinlikle. Evet, film sizi oturduğunuz yerden hoplatacak yöntemlere başvuruyor gerektiğinde ama fiziksel olandan değil duygulara dayanan unsurlardan alıyor asıl korkutma kaynağını ki kaliteli bir korku filminin olmazsa olmazı bu. Gerilimini bilinen/tahmin edilebilecek bir rotadan gitse de yavaş yavaş ve ustalıkla inşa ettiği de söylenmeli filmin. Orijinal müzik çalışması ve çok profesyonelce hazırlanmış ve seyri ayrı bir keyif veren kapanış jeneriği de cabası. Doğaüstü güçleri olan cadı avcısı kadını canlandıran Vera Farmiga ve anne rolündeki Lili Taylor üstlerine düşeni fazlası ile yaparak hikâyenin pürüzsüz akmasını sağlıyorlar. Özetle, türün hayranlarını kesinlikle mutlu edecek ve pek çok Amerikan filminde olduğu gibi “politik”yanlışlarına karşı uyanık olunması şartı ile keyif alınabilecek bir film. Yönetmen Wan’ın 1970’lerin korku filmlerinin atmosferini ustaca taşımayı başardığı film eğlendirmeyi (korkutmayı) vaat ediyor ve bu vaadini de tutuyor.

(“Korku Seansı”)

Liam – Stephen Frears (2000)

“Her günah işlediğinizde, İsa’nın acısına acı katarsınız”

Ekonomik krizin pençesindeki 1930’lu yılların İngiltere’sinde, Liverpool’da küçük bir çocuğun gözünden anlatılan bir yoksulluk, dinsel baskı ve faşizm hikâyesi.

İngiliz yönetmen Stephen Frears’ın bir aile ve özellikle ailenin en küçük çocuğu olan ve filme de adını veren yedi yaşındaki Liam üzerinden anlattığı hikâye Joseph McKeown’un “The Back Crack Boy” adlı kitabından uyarlanmış sinemaya. Özellikle strese kapıldığında veya heyecanlandığında konuşamayacak kadar kekeleyen çocuğun büyüklerin dünyasına şaşkınlıkla ve korkuyla baktığı film en büyük desteğini oyunculuklardan alan, eli yüzü düzgün anlatılmış (İngiliz ve Alman ortak yapımı filmin yapımcılarından birinin BBC olmasının garanti ettiği bir düzgünlük bu) ve sosyal duyarlılığı yüksek olan bir çalışma. Filmin bazı gelişmeleri yeterince aktaramaması ve BBC kalıplarının (burada kısıtlayıcı yanını vurgulayarak söylüyorum) dışına çıkamaması gibi kusurları var ama kesinlikle ilgi gösterilmeyi hak eden bir hikâye bu.

Hikâye tarihte Büyük Bunalım (İngilizcesi ile The Great Depression) olarak bahsedilen ekonomik krizin pençesinde kıvranan bir aileyi getiriyor karşımıza. Çalıştığı fabrika kapanan babanın işsiz kaldığı, büyük erkek çocuğun getirdiği paranın çok yetersiz olduğu, ailenin tek kızının zengin bir Yahudi ailenin evinde hizmetçilik yapmak zorunda kaldığı ve ne kira ne yiyecek için parası olan bir aile bu. Yoksulluğun getirdiği tüm acıların yanında ailenin en küçüğü Liam’ın başka problemleri de var. Gittiği Katolik okul dinsel içerikli eğitimini tüm dehşeti ile yansıtıyor ona ve korkunç bir günah korkusu içinde yaşamasına neden oluyor. Bir yandan da cinsel uyanıştan ziyade cinsel merakın yarattığı bir korku var baş etmeye çalıştığı. Bunların üzerine bir de babanın tüm ekonomik kriz dönemlerinde olduğu gibi yükselen milliyetçiliğin, daha net bir deyimle faşizmin çekiciliğine kapılması ve yoksulluğunun suçlusu olarak düşük ücretlerle çalışarak İngilizler’in işlerini ellerinden aldıklarına inandığı İrlandalılar’ı ve kendilerini sömürdüğünü düşündüğü Yahudiler’i görmesi sonucu bulaştığı işleri ekleyin. Tüm bunlarla baş etmek zorunda kalan aile bir de yine şehirdeki İrlandalılar’ın varlığı ile de körüklenen Katolik-Protestan çekişmesinin de parçası oluyor. Bu dinsel çekişme bazen bir şarkıdan kaynaklanacak (“Bir daha asla söyleme o şarkıyı. Protestan köpeklerin şarkısı o”) kadar hep canlı görünüyor ve dinin eğitimdeki yoğun yeri ile de beslenip duruyor. Bu arada özellikle işçiler arasında yayılmaya başlayan ve babanın komünist, oğlunun ise sosyalist olarak adlandırmayı tercih ettiği hareketlenmeler de var ortalıkta.

Jimmy McGovern’ın yazdığı senaryo hepsi birleşerek filmdeki trajik sonu yaratan birbirinden farklı ve yukarıda sıralanan bu unsurların kimilerini güçlü ve yeterli bir derinliğe sahip biçimde ele alırken özellikle birinde yetersiz kalıyor. Yobazlık denebilecek bir içeriği olan eğitimin temel amacı çocukların içinden hiç eksilmeyen bir günah duygusu yaratmak ve tüm hayatlarını bu korkunun gölgesinde yaşamalarını sağlamak. Film bu konuyu arada abartıya kaçsa da etkileyici bir şekilde ele alıyor ve Liam’ı canlandıran küçük oyuncu Anthony Borrows’un sürekli merak, korku ve hınzırlık ile dolu yüz ifadesini başarı ile kullanması sonucu hayli çarpıcı bir sonuç elde ediyor. Sınıfta, kilisede, evde veya sokakta her göründüğü sahnede adeta filmin derdinin ne olduğunu hatırlatıyor bize Borrows. Mezhep çekişmesi basit ama etkileyici bir şarkı söyleme sahnesinde olduğu gibi veya bireylerin dinsel inançlarını saklama veya öne çıkarma ihtiyacı duyduğu diğer sahneler ile hikâyenin entegre bir parçası olmayı başarıyor. Benzer şekilde yoksulluğun izlerini de hikâyesinde başarı ile sürmüş Frears. Ne var ki babanın “kara gömleklilere” katılma noktasına kadar ilerleyen süreci aynı yetkinlikte anlatamıyor bize filmimiz. Üstelik bu sürecin neden olduğu korkunç trajedinin sorumlusunu sanki hikâye boyunca sürekli eleştirdiği dinsel bir yaklaşıma kapılıp “ilahi” bir şekilde cezalandırması bu problemin boyutunu da artırıyor bir parça.

Babayı canlandıran ve kendisi de bir Liverpool’lu olan Ian Hart basit ama sağlam oyunu ile göz dolduruyor her zamanki gibi. Anne rolündeki Claire Hackett yine üzerine düşeni layıkı ile yaparken genç kızı canlandıran Megan Burns toplam iki filmden oluşan kariyerindeki bu ilk rolünde hayli başarılı bir performans veriyor. Oyuncularından aldığı sağlam performans ile kimileri eğlenceli olan hayli etkileyici sahneler yaratıyor Frears. Liam’ın kekelememek için şarkı söyleyerek kilisede günah çıkarması ve bu sahnenin müthiş finali veya yine onun rehinci dükkanındaki eğlenceli anları örneğin, çok başarılı. Frears teknik oyunlara nadiren girişiyor ve neden özellikle o anları seçtiği her zaman anlaşılır olmasa da karakterlerinin korku ve tedirginlik alanlarını eğik kamera açıları ile veriyor seyirciye akıllı bir şekilde.

Benzer BBC filmlerinin sosyal gerçekçiliğinin izlerini taşıyan, dönem filmi olmasına rağmen kostümler ve dekorlar içinde boğulmayan ve mesajlarında sosyal doğruculuğa saygı gösteren bir film bu ve yine benzer BBC filmleri gibi yenilik içermese de sağlam bir sinema dili ile anlatıyor derdini. Dinin üzerine fazlası ile gittiği düşünülebilir belki ama sonuçta -tam anlamı ile olmasa da- yedi yaşındaki bir çocuğun gözünden anlatılan bir hikâye bu. Sürekli olarak cehennem, sonsuz ceza ve lanetlenmek kavramları ile baş etmeye çalışan bir çocuğun algısı olarak görmek sanıyorum dinin bu filmdeki resmini. Hikâyenin trajik sonu ise sanki filme şematikliği ile bir parça zarar veriyor. Özetle, bir eleştirmenin deyimi ile bize hüzünlü bir güzellik getiren bu filmi görmekte yarar var.

Fanny – Daniel Auteuil (2013)

“Tanrı aşkına, babası kim bu çocuğun? Ona hayat veren mi, onu büyüten mi?”

Gemilere ve denizciliğe tutkun sevgilisini özgür bırakmak için onu sevmediğini söyleyerek kendisini terk edip denize açılmasına neden olan bir genç kadının hikâyesi.

Fransız oyuncu/yönetmen Daniel Auteuil’in Marcel Pagnol’un Marsilya Üçlemesi başlığını taşıyan tiyatro oyunlarından yaptığı ikinci uyarlama. İlk film genç adamı, ikincisi genç kadını odağına alırken, serinin son filmi olacak olan ve henüz çekim hazırlıkları süren “César” ise genç adamın babasını anlatacak bize. Serinin ilki olan “Marius” filmindeki hikâyenin bittiği an başlayan filmde Auteuil yine hem oyuncu hem yönetmen ve senarist olarak görev yapmış. Ortaya çıkan sonuç sinema dili olarak çok güçlü olmayan ve hikâyenin trajikliğini gerektiği kadar aktaramayan bir film olmuş açıkçası. Ne var ki Auteuil Akdeniz güneşinin sarı renkleri ile pırıl pırıl parlayan görüntüler ile dolu filmini oyuncularının sıcaklığı, Alexandre Desplat’ın başarılı müziği ve oda tiyatrosunu arındıran hikâyesi ve mizansen anlayışı ile seyre değer kılmış yine de.

Pagnol’un daha önce de pek çok kez sinemaya uyarlanmış bu tiyatro oyunu üçlemesinin ikinci oyunu olan “Fanny” ilk kez oyunla aynı yıl, 1932’de Marc Allégret tarafından Pagnol’un kendi senaryosu ile aktarılmış sinemaya. Sahne müzikali olarak da sergilenmiş olan oyunda Auteuil’i çeken herhalde en çok hikâyenin Fransızlığı olmuş ve karşımıza da karakterleri, Marsilya yöresinden mekanları ve doğası ile sıcak bir sonuç koymuş. Güneşin tüm sıcaklığını yansıtan renkleri, mavi denizi, müthiş doğası, sokakları, evleri ve görkemli kilisesi ile kasabanın tüm güzelliği her biri doğal ve basit görünen karakterleri ile hikâye boyunca karşımıza gelirken seyirciyi de etkilemeyi başarıyor film. Ne var ki bu etkileme, hikâyenin dramı ile ters düşen ve zaman zaman fazla hafif olan havası ile birleşince genç kadının dramını yeterince hissettirebiliyor mu seyircisine, emin değilim. Kavga eden ama hemen barışan, trajik bir andan bir hafif komediye hemen kayıveren karakterlerin -oyundan gelen bir durum bu ve Auteuil de korumuş bu durumu- hikâyedeki varlığı ve egemenliği şöyle sıkı bir duygulanmanın da önüne geçiyor devamlı olarak. Yine de Pagnol’a nerede ise sonuna kadar sadık kalan hikâyenin, karakterlerini doğal ve gerçekçi kılabildiğini ve benzeri bir Amerikan filminin aksine kahramanlarını gerçeklerin ortasına bırakarak hafif havasının aynı zamanda yapay bir görüntüye bürünmesine kesinlikle engel olabildiğini söylemek gerek. Bu hali ile de bir oda tiyatrosu -açılış sahnesi örneğin adeta bir tiyatro sahnesinde “perde” diye bağırılarak oyunun başlamasını çağrıştırıyor- veya kısa bir hikâye olarak nitelenebilecek olan filmi Auteuil de bu nitelemeye uygun olarak yönetmeyi tercih etmiş.

Sinemasından çok atmosferi ve sıcaklığı ile öne çıkan filmde Auteuil yine de etkili birkaç sahne yaratmayı başarmış. Genç adamın babası ve serinin son filminin asıl kahramanı olacak olan César’ı canlandıran Auteuil ve genç kadına aşık yaşlı ve zengin adamı oynayan Jean-Pierre Darroussin’in karşılıklı tüm anları ve özellikle tartışma sahneleri hayli keyifli. Ayrılık sahnesi ise filmin dramının gerektiği gibi ve nihayet ağır bastığı havası ile etkileyici olmayı başarıyor. Kadının “kalbi ve beyni” arasında sıkışıp kaldığı, yaşlı adamın sahip olabileceği tek çocuk için savaştığı, genç adamın sevgisi ve sahip olma arzusu ile doğru olan arasında ikileme düştüğü ve babasının en doğru çözümü bulmaya çalıştığı bu sahne “Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti…” çağrışımı yapacaktır pek çok kişiye kuşkusuz. Auteuil ve Darroussin’in yanında filmin asıl yıldızı genç kadını oynayan Victoire Bélézy elbette. Duru güzelliğini yalın bir oyunculukla hikâyenin emrine vererek hikâyenin çekiciliğini ayağa kaldırıyor göründüğü her karede.

Usta oyuncu Auteuil ilk yönetmenliğinde yine Pagnol’ün “La Fille du Puisatier – Kuyucunun Kızı” romanını ele almıştı. Yazarın Marsilya üçlemesinden yaptığı bu ikinci uyarlamadan önce “Marius” adlı ilk filmi görmeli şüphesiz. Pagnol’ün Fransız toplumu için önemine ve “kutsallığına” halel getirmeyen ama sinemasal yönden yeterince güçlü olmayan film ne olursa olsun sadece Akdeniz sıcaklığı için bile görülmeyi hak ediyor.