The Yards – James Gray (2000)

“İstediğin gibi bir evlat olamadım, biliyorum anne. İyi bir insan olmak için elimden geleni yapacağıma söz vermiştim. Daha önce olanlarda hatalı olduğumu kabul ediyorum, ama söyledikleri şeyi ben yapmadım. Asla kendimi temize çıkaramayacağımı biliyorum. Sadece bilmeni istiyorum anne; ben yapmadım!”

Hapisten yeni çıkan genç bir adamın içine düştüğü yolsuzluk ve cinayet ortamında yaşadıklarının hikâyesi.

Seyrek aralıklarla film çeken ve kalitesini de belli bir çizginin altına düşürmeyen ABD’li yönetmen James Gray’in 2000 tarihli ikinci filmi. Senaryolarını çoğunlukla tek başına yazan Gray bu filmde Matt Reeves ile işbirliği yapmış hikâyeyi oluştururken. Hapisten çıkıp temiz bir hayata geçmek isteyen bir gencin hikâyesi olarak başlayan ve benzerlerinden çok da ayrılmayan film senaryosunun akıllıca kurgulanmış olması, güçlü oyuncu kadrosunun -özellikle Joaquin Phoenix’in- performansları ve Gray’in hikâyesini baştan sona ilgi ile izleten yönetim anlayışı ile dikkat çekiyor. Finalinin bağlanma şekli bir ABD filmi ile karşı karşıya olduğumuzu bize hatırlatsa da ve hikâyenin akışı zaman zaman şematik bir hal alsa da ilgiyi kesinlikle hak eden bir çalışma.

1980’li yılların ortasında yaşanan gerçek bir yolsuzluk olayından esinlenen hikâye öncelikle güçlü oyuncu kadrosu ile dikkat çekiyor. Mark Wahlberg, Joaquin Phoenix, Charlize Theron, James Caan, Ellen Burstyn ve Faye Dunaway’den oluşan bir kadro her yönetmenin rüyasına girecek bir ekip olsa gerek. Oyuncuların tümü de üst düzey oyunculuklar ile filme ciddi katkıda bulunuyorlar ve özellikle Phoenix, Wahlberg ve Caan bir parça öne çıkıyorlar sanki. İşte bu güçlü kadro Gray ve Reeves ikilisine ait olan ve –kimi inandırıcılık problemlerine rağmen- akıllı kurgusu ile dikkat çeken senaryonun seyirciye de parlak bir şekilde yansımasını sağlıyorlar. Hikâye, evet pek yeni bir şeyler söylemiyor ve hapisten çıkan ve geçmişinde yasadışı işlere bulaşmış olan bir adamın –burada araç hırsızlığı söz konusu- yeni hayatını nasıl kuracağı üzerinden ilerliyor temel olarak. Belki benzerlerinin aksine temiz kalmaya çalışırken kendini fenalıkların içinde bulan bir kahramanı anlatmıyor veya zaten uslanmamış bir “kötü” karakteri tekrarlamıyor ama finalde gereksiz bir Hollywood şablonuna saplanmış olması dışında bir şekilde kendisini farklı göstermeyi başarıyor. Bunda sanırım en büyük etken hikâyenin kurgusu: Aksiyon ile etkileme kolaycılığına kapılmayan ama onun sağlayacağı heyecanı da dozunda kullanım ile ihmal etmeyen, tıkır tıkır işleyen ama seyircinin de üzerine gelmeyen ve her bir sahnesi seyirciyi bir sonraki sahneye hazırlayan ama küçük sürprizleri de ihmal etmeyen bir kurgu bu ve filmin de en büyük artısı kesin olarak.

Gray’in bugüne değin yönettiği beş filmin dördünde rol verdiği ve fetiş oyuncusu olarak nitelendirebileceğimiz Phoenix’in Mark Wahlberg ile birlikte sürüklediği film ihaleler aracılığı ile yapılan yolsuzlukları ve en küçük bireyinden tepedeki yöneticilerine kadar herkesi sarmış görünen bir yozlaşmayı ilgi çekmeyi başararak sergiliyor perdede. Üstelik bunu yaparken sistemde sıkıntı olmadığını ve sorunun bireylerde olduğunu vurgulayan Hollywood filmlerinin aksine bozukluğun sistemde olduğunu söylemekten çekinmiyor. Bunu belki sert bir şekilde yapmıyor ama gerek bu yozlaşmada kaybedenlerin yine hep “küçük insanlar” olacağını ve büyüklerin her zaman ayakta kalacağını vurgulaması, gerekse Faye Dunaway’in canlandırdığı teyze karakterinde olduğu gibi pek çok insanın da ahlâksızlığın doğrudan içinde olmasa bile en azından görmemezliğe gelerek getirisinden yararlandığını söylemesi ile eleştirisinin hakkını veriyor kesinlikle. Gray bu doğru duruşunu kimi sahnelerdeki parlak mizanseni ile de desteklemeyi becermiş ve kendi adına yükünü başarı ile sırtlamış. Wahlberg’in canlandırdığı genç adamın içine zorla ve çaresizce itildiği suikast sahnesi oyuncunun parlak performansı kadar Gray’in kamera açıları ve tempolu anlatımı ile heyecanla izleniyor. Wahlberg ile Phoenix arasındaki kavga sahnesi de yine hem oyuncuların performansı hem de Gray’in seyirciye gerçeklik duygusunu birebir geçiren yönetimi ile çarpıcı kesinlikle. Bir de bir “pazarlık sahnesi” var ki sistemin çürümüşlüğünü çok sıradan bir ana tanık olduğumuzu hissetirecek bir sakinlikte anlatması ile Gray’in hanesine bir artı puan daha ekletiyor kesinlikle.
Howard Shore’un başarılı müzik çalışması ve Harris Savides’in özellikle iç mekanlardaki eskinin atmosferini hatırlatan görüntüleri ile de dikkat çeken film sinema tarihindeki öncüllerinden esinlenmiş ve bu farklı esin kaynaklarını akıllıca bir araya getirmiş bir çalışma. Sidney Lumet’İn 1970’li yıllarda çektiği ve toplumdaki yozlaşmalara odaklandığı filmlerinden Coppola’nın “Godfather – Baba” serisine –hikâyenin önemli karakterlerini bir aile kurgusu içinde akıllıca bir araya getirmesi ve mafyavari yapılanmaları ile- uzanan bir esinlenme bu ve belki çekildiği 2000 yılı ve bugün için bir parça eski görünebilecek klasik sinema dili ile bu esinlenmelerden iyi bir sonuç çıkmış ortaya. Belki filmin iki baş oyuncusunun, Wahlberg ile Phoenix’in birbirine taban tabana zıt performanslarını aynı anda seyretmenin keyfini de eklemeli son olarak. İlki nerede ise fısıldayan bir ses tonu ile konuştuğu karakterinin çıkmazlarda kalmışlığını, ikincisi ise daha gösterişli bir şekilde karakterinin hırsı ile saptığı yolda yaşadıklarını çarpıcı bir biçimde sergiliyorlar. Evet finali fazla Amerikan ve filmin eleştiri gücünü de zayıflatıyor ve zaman zaman yine Hollywood’a özgü klişelere uğramamazlık edemiyor ama filmden alınacak keyfi eksiltmemeli bu problemler.

(“Çeteler Savaşı”)

Dirty Harry – Don Siegel (1971)

“Ne düşündüğünü biliyorum, serseri. “Altı el mi yoksa beş el mi ateş etti” diye düşünüyorsun. Dürüst olacağım; bütün bu kargaşa içinde ben de farkında değilim bunun. Ama bunun bir Magnum 44, dünyadaki en güçlü tabanca olduğunu ve kafanı uçurmaya yeterli olduğunu düşünürsen, kendine şu soruyu sormalısın: “Şanslı günümde miyim?”. Evet, serseri, ne dersin?”

San Fransisco’yu dehşete boğan cinayetlerini durdurmak için şantaj yapan bir katil ve onunla kendi yolları ile mücadele eden bir dedektifin hikâyesi.

1970’lerden bir klasik. Dedektif Callahan karakterinin üç filmde daha karşımıza gelmesini sağlayacak kadar popüler olan film baş roldeki Clint Eastwood’un performansı, nerede ise birinci sınıf denebilecek polisiye havası ve özellikle de sıkça tartışılan “faşizan” öğeleri nedeni ile nerede ise kült denebilecek bir eser. Lalo Schifrin’in başarılı müziği eşliğinde anlatılan hikâye “liberal bürokrasiye” rağmen “kötülerle” tek başına savaşmak durumunda kalan kendine özgü bir polis dedektifini karşımıza getirirken mesajını vermek için hiçbir aracı kullanmaktan kaçınmıyor.

Her ne kadar jeneriklerde adı geçmese de senaryoda, ve yukarıda alıntılan ve artık bir klasik olan sözlerde Hollywood’ın özellikle 1980’lerde çektiği filmlerle sinemadaki Yeni Sağ’ın (bkz. “Politik Kamera – Michael Ryan / Douglas Kellner”) nerede ise faşizan isimlerinden biri olan John Milius’un varlığından söz edelim öncelikle ki kendisi serinin ikinci filminin de (“Magnum Force – Silahın Gücü”) bir başka sağcı isim Michael Cimino ile birlikte senaristliğini üstlenmişti. Hikâyedeki kötü karakterimizin kendisinden nefret etmemiz için akla gelebilecek her türlü iğrençliği yapabilmesini ekleyelim buna. Olayların ABD’de liberalizmin (ve filmin mesajına göre ahlâksızlığın –film boyunca gerekli gereksiz karşımıza getirilen erotik dükkanları, gece kulüplerini ve bir şekilde “normal” olmadıkları özellikle hissettirilen eşcinsel karakterleri düşünelim-) kalesi olarak bilinen San Fransisco’da geçtiğini ve liberal belediye başkanının korkaklığını da unutmayalım. Açılışın kameranın taradığı bir anıt üzerinde isimleri yeri alan ve kötülerle savaşırken görev başına ölen polislerle yapıldığını ve finalde kahramanımızın “kırgınlığını” da düşününce filmimizin mesajı çok net aslında: Yaşadığımız toplum bir pislik yuvası ve yöneticilerimiz –burada liberal Demokratlara laf atılıyor elbette- korkak ve basiretsiz. Bu durumda bireysel olarak ortaya çıkan ve bu yozlaşmanın nedenlerinden biri olan liberal yasaları takmayan kahraman(lar)a ihtiyacımız var. Eastwood’un çok parlak bir performansla yarattığı ve ABD sinemasının artık kesinlikle klasik olmuş dedektif karakterinin kötülere “hak ettiği” biçimde davranması ve yanına partner olarak verilen üniversite okumuş polisin bu işin kendisine göre olmadığını anlaması (ve üstelik başta eleştirdiği dedektifimizi sonradan tamamen haklı bulması ile oluyor bu farkındalık) ile de bu mesajını destekliyor filmimiz ve tüm “zayıflardan” nefret ederek faşizmin en temel göstergelerinden birine sahip olan karakterimizi de yüceltmekten bir an olsun geri durmuyor.

Yukarıda belirttiklerimi destekleyecek daha pek çok örneği var filmin. Hayli başarılı çekilmiş ve temposu/heyacanı bir an bile düşmeyen, katilin direktifleri doğrultusunda dedektifimizin bir telefon kulübesinden diğerine koştuğu sahnede bile karşımıza çeteci (görünüşleri ile rahatça uyuşturucuyu kendilerine yakıştıracağınız) karakterleri çıkararak kahramanımızın yoldan çıkmış bu toplumda işinin ne kadar zor olduğunu vurgulayan ve tüm eşcinsel karakterlerini ya abartılı vücut dilleri ile ya fuhuş ile ilişkilendirerek ama mutlaka korkak olarak gösteren filmin içeriğine ve mesajına karşı dikkatli olunmalı özet olarak. Kötülüklere karşı kural dışı hareket ederek “mücadele eden kahramanların” yüceltilmesinin kabul gördüğü bir toplumda varılan yerlerden birinin bizdeki karşılığının elinde sopa ve palalarla sokaktaki “teröristlerin” peşine düşenler olduğunu hatırlatarak kapatalım bu konuyu ama filmin muhafazakâr havasını destekleyecek şekilde kötü adamımızın “Jesus Saves” yazısına defalarca ateş ettiğini ve kahramanımızın bu kötü adamla hesaplaşmak için buluştuğu yerin haç şeklinde koca bir anıt olduğunu da eklemeyi unutmadan.

Tüm bu içerik problemleri bir yana koyulursa karşımızda iyi anlatılmış ve iyi oynanmış bir hikâye olduğunu söylemek gerekiyor. Kahramanının depresif ama mücadeleci yapısını, kötü adamının planlarını ve polislerin onu yakalamak için giriştikleri mücadeleyi –hikâyedeki kimi açık noktalara rağmen- heyecan dolu ve temposu çok iyi ayarlanmış bir şekilde anlatmayı başarmış yönetmen Don Siegel. Zaman zaman başvurduğu küçük oyunlar da, örneğin bir işkence sahnesinde kamera yükselerek uzaklaşırken işkence görenin sesinin boş stad içinde yankılanması, hayli etkileyici kesinlikle. Oyuncu Eastwood ve yönetmen Siegel’in filmin piyasaya çıkışından sonra ABD’deki pek çok polis toplantısının baş davetlileri arasına girmesi ve hatta Filipinler polis teşkilatının eğitimlerde kullanmak üzere filmin bir kopyasını talep etmesi gibi gerçeklerin de desteklediği gibi polis dostu olduğu açık olan bir hikâye bu ama yönetmen Siegel’ın şehrin mekanlarını başarılı biçimde kullanması, usta isim Bruce Surtees’in gerçekçilik duygusunu artıran görüntüleri ve Andrew Robinson’ın kötü adam rolündeki performansı ile de değerlenen film mesajına karşı uyanık olmayı gerektiren ve yine de zanaatkârlığına diyecek laf olmayan bir çalışma özet olarak.

(“Kirli Adam”)

La Soga – Josh Crook (2009)

“Babanın intikamını almak için kaç kişiyi öldürdün? Bu yaptığını nasıl karşılardı sence?”

Babası uyuşturucu satıcıları tarafından öldürülen ve devlet adına gayriresmî bir tetikçi olarak çalışan bir adamın intikam hikâyesi.

ABD’li yönetmen Josh Crook’un Dominik Cumhuriyeti yapımı olarak çektiği aksiyonu bol bir suç filmi. İlk filmlerini kardeşi Jeff ile birlikte çeken Crook yönetmenliğinde sadece kendisinin adının olduğu bu ilk çalışmada filmin başrolünü de üstlenen ve Latin dünyasının popüler isimlerinden biri olan Manny Perez’in senaryosundan yola çıkmış. Perez’in büyüdüğü çevreyi kimi otobiyografik öğeleri de katarak hikâyeleştirdiği film aksiyonu ile göz dolduran, dramında ise genellikle tanıdık öğelerin etrafında dolanan bir çalışma. Sıkça kullandığı Latin esintili müzikleri ve görüntü yönetmeni Zeus Morand’ın canlı renklerle dolu çalışması ile de ilgi çekebilecek film sinema değeri açısından ise o denli parlak bir görüntü sergilemiyor.

Crook’un filmi sıkı bir girişle açılıyor. Bir yandan canlı ama yoksul sıradan insanları ve özellikle çocukların görüntülerini karşımıza getirirken bu görüntülerin içine yavaş yavaş şiddetle dolu kareleri, cesetleri, polisleri vs. yerleştiriyor ve hikâyenin yaşanacağı mekanları bize çarpıcı bir şekilde tanıtmayı beceriyor bu giriş sahnesi. Hemen ardından kahramanımızın ne ile meşgul olduğunu da öğrenmemizi sağlayan sahne geliyor karşımıza ve bu sahne aslında filmin genel olarak tüm havasını da özetliyor bize. Şiddeti göstermekten sakınmayan, aksiyonunda genel olarak aksamayan, dramı zaman zaman klişe denebilecek tanıdık öğelere başvuran bir filmle baş başa olduğumuzu anlıyoruz bu sahne ile. Perez senaryoya yozlaşmış bir hükümeti ve bulaştığı yasadışı işleri ekleyerek bir politik eleştiriye de soyunmuş ama bu eleştirilerde yeni bir şey yok açıkçası. General olarak adlandırılan polis şefinin şahsında toplanmış gibi görünüyor bu devlet içindeki yozlaşma ve gösterilenden bir düzen eleştirisine gitmek pek kolay değil. Bu yozlaşma öğeleri daha çok kahramanımızın “kullanıldığının” farkına varmasının aracı oluyorlar ve o bağlamda da işlerini görüyorlar açıkçası. Bunun dışında senaryonun zaman zaman altını çizmesine rağmen dramını yeterince güçlü kılamadığını da söylemek gerek. Bunun temel nedeni gerek hikâye gelişiminde gerekse kimi diyaloglarda fazla tanıdık bir havanın hissedilmesi.

Crook zaman zaman başvurduğu yavaşlatılmış görüntülerle filmin dramını artırmayı başarmış ama bu tercihin başvurulduğu her anın doğru seçilmiş olduğunu söylemek pek mümkün değil. Geriye dönüşlerde siyah(kahverengine yakın bir siyah bu) ve beyaz tercihi ise fazlası ile kullanılmış bir yöntem olarak arzulanan kadar etki yaratmıyor. Yine de kahramanımızın küçükken kasap babası ile birlikte bir domuzu kanını ziyan etmeyecek şekilde öldürmesi ve hızlandırılmış görüntüler ile sergilenen domuzu parçalama sahnesi başta olmak üzere bu geriye dönüşlerde kimi zaman etkili anlar da yakalamıyor değil Crook. Filmin zaman zaman hayli sertleşen sahnelerinin de bir örneği bu etkileyici ama rahatsız edici anlar. Çocukken hassas olan adamın büyüdüğünde neden vejetaryen olduğunu da anlamamızı sağlıyor bu sahneler demek de mümkün aslında. Evet, kahramanımız bir kasabın oğlu, intikam adına “hak eden” tüm kötü adamları gözünün yaşına bakmadan yargısız infaz ile cezalandırıyor ama asla et yemiyor, özellikle domuzlara olan sevgisi yüzünden. Domuzların hikâyede ciddi bir yeri var. Kimi zaman şiddetin kurbanı olarak acı çekerken, kimi zaman büyüyünce kaybettiğimiz çocuk masumiyetinin sembolü olarak ama en çok da dünyadaki tüm bu kötülüklere akıl sır erdiremeden şaşkınlık dolu bakışlarla tanık olan bir canlı olarak geliyorlar karşımıza ve filmin de en sağlam yönlerinden birini oluşturuyorlar.

Baş karakterini dikkate alınca Bir “Dirty Harry” seyredeceğimiz hissini yaratarak başlayan ama farklı bir yönde ilerleyen filmimiz, adını andığımız ilk filmde kanunların ve kanun adamlarının yöntemlerinin kötüler karşısında işe yaramadığını (veya onları yeterince cezalandırmadığını) düşünen ve kendi yöntemlerini uygulamaya başlayan karakterin yerine kişisel acısı nedeni ile kötülerin peşine düşen ve yozlaşmış bir yönetimin elinde pis işleri yapan bir oyuncağa dönüştüğünü fark eden bir karakteri koyuyor temel olarak. “Dirty Harry” faşizan öğeler barındırması nedeni ile hayli eleştirilmiş bir filmdi; bu filmimiz ise neyse ki oralara pek uğramıyor ama yine de gerek kötüler için çizdiği resim ve özellikle de sonu ile pek de hümanist dertleri olmadığını ele veriyor. Baş roldeki Perez genel olarak başarılı bir performans sunuyor ama özellikle karakterinin sertlikten uzak olduğu sahnelerde kendi yazdığı hikâyenin zayıf anlarının kurbanı oluyor. Kahramanımızın baş düşmanı Rafa’yı canlandıran tecrübeli oyuncu Paul Calderon’un performansı ise onun sıkı karakter oyunculuğunun başka bir örneği. Özetle, kusurlarına rağmen sağlam aksiyonu, görüntülerinin zaman zaman kazandığı şiirselliği ve çok derinlere gitmese de devletlerin yozlaşmışlığı üzerine gösterdikleri (özellikle pedofil bir karakterle ilgili sahne gerçekten yüreğe dokunuyor) ile ilgiyi hak eden bir film.

(“The Butcher’s Son”)

Drugstore Cowboy – Gus Van Sant (1989)

“Öncelikle hiç ama hiç kimse bir bağımlıyı konuşarak vazgeçiremez. Yıllarca konuşsan da onlarla, er ya da geç bir şeye bulaşırlar yine. Belki uyuşturucu olur bu. Belki alkol, belki yapıştırıcı bir madde, belki benzin. Belki kafaya bir kurşun. Ama bir şey olur mutlaka. Günlük hayatlarındaki baskılara karşı onları rahatlatacak bir şey, ayakkabılarını bağlamak zorunda olmaları gibi”

Uyuşturucu bağımlısı bir adam ve küçük çetesinin soygunlarla geçen hayatlarının hikâyesi.

Gus Van Sant’ın yönettiği ve James Fogle’ın otobiyografik romanından Daniel Yost ile birlikte sinemaya uyarladığı bir film. “Beat Kuşağı”nın ünlü yazarı William Burroughs’un yaşlı ve bağımlı bir eski rahip rolünde rol aldığı ve kimi diyalogların yazılmasına da katkıda bulunduğu film gerçekçilikten sapmadan uyuşturucu sarmalındaki dört kişinin hayatını aktarırken Matt Dillon’ın canlandırdığı baş kahramanı ve arada başvurduğu animasyonlar aracılığı ile esprili ve fantezi yüklü bir hava yaratmayı da başarıyor. Belki en önemli kusuru anlattığı hikâyede yeni bir şey söylemiyor olması olan eser kimi stilize anları ve özellikle halüsinayonları yansıtmaktaki başarısı ile dikkat çekiyor.

Dört kişilik bir “aileyi” getiriyor karşımıza hikâye. Çetenin reisi olan Bob (Matt Dillon), karısı (Kelly Lynch), Bob’a hayran olan Rick (James Le Gros) ve onun kız arkadaşı Nadine (Heather Graham). Tümü tam bir bağımlı olan bu dört kişi tüm hayatlarını peşlerinden ayrılmayan polisten kaçarak ve reçete ile satılan uyuşturuculara erişebilmek için hastane ve eczaneleri soymakla geçiriyor. Hikâye uyuşturucu üzerine doğrudan olumsuz bir mesaj vermeye yeltenmiyor –neyse ki böyle yapıyor ve hatta Burroughs’un canlandırdığı ve içinde bulunduğu durum pek iyi görünmese de pişmanlığa hiç uğramışa benzemeyen karakteri aracılığı ile nötr davrandığı bile söylenebilir- ama ikinci yarısında baş karakterinin verdiği karar aracılığı ile uyuşturucu ile geçen hayatın çıkışsızlığı ve yoruculuğu üzerine ciddi şeyler söylüyor aslında. Yine de bu kararda sanki polislerin neden olduğu tedirginlik ve yorgunluk ağır basan unsur gibi görünüyor ve uyuşturucuyu sekse tercih eden ve soygun heyecanının ortaya çıkardığı adrenalinden de çok keyif alıyor görünen kahramanımızın tüm günü metal delikler açmakla geçen yeni hayatını o kadar da cazip bir seçim gibi göstermiyor filmimiz. Sanki bir tarafta uyuşturucu ve onun yarattığı sahte ve sonu pek parlak olmayan ama coşku ve heyecan dolu bir hayat, diğer tarafta ise güvenli ama sıkıcı bir hayat var diyor hikâye ve yorumu seyirciye bırakıyor.

Gus Van Sant bu ikinci uzun metrajlı filminde kahramanımızın uyuşturucu kullandığı anlarda başvurduğu yalın ama özgün görünen animasyonlar ile yarattığı halüsinasyon havası ve adamın yatak üzerine şapka koymak veya aynanın arkasından bakmak gibi uğursuzluk getirdiğine inandığı eylemler üzerine konuşmaları ve bu “gerçeklikten sapan” anlarda başvurduğu eğik kamera açıları gibi küçük numaralar aracılığı ile filmine küçük ama sevimli bir dinamizm katmayı başarmış. Polislerin ortasında bir cesetten kurtulma sahnesi gibi anlar da filme hafif bir kara mizah katmış ki bu da filme yaramış açıkçası. Bu hafif mizah havasında Matt Dillon’ın oyununun da ciddi payı var. Filmin çekildiği 1989 yılında yakışıklılığı ve temiz yüzü ile tanınan oyuncunun burada üstlendiği hayli farklı rolde bir bağımlıyı ve küçük bir çetenin liderini oynarken kesinlikle başarılı olduğu ve yüzünden pek eksik olmayan hınzır gülümsemesi ile filme enerji sağladığı açık. Diğer üç oyuncu da kendisine eşlik ederken kesinlikle üstlerine düşeni yapıyorlar ve özellikle Le Gros sık sık kız arkadaşı ile hayranı olduğu Bob arasında kalan karakterinde bir parça öne çıkıyor diğerlerine göre.

Filmin uyuşturucu hakkında olumlu veya olumsuz doğrudan bir mesajın peşine düşmeden yaptığı bir şey var ki sanırım filmin de en başarılı olduğu alan bu: Gus Van Sant karakterlerinin sonunun kötü olduğunu bildikleri bir hayattan neden vazgeçmediklerini çok yalın bir şekilde ve büyük sözlere veya sinemasal numaralara başvurmadan anlatmayı beceriyor. Tüm hayatlarını uyuşturucuyu kullandıktan hemen sonraki “o tuhaf rahatlığın ve bunun sonucu olan özgürlük ve mutluluğun” izlerini taşıyan anlar için yaşıyor bu karakterler. Dillon’ın zaman zaman anlatıcı rolünü üstlendiğinde onun ağzından duyduğumuz cümleler veya kimi animasyonlar bu anların sağladığı coşkunun seyirciye geçmesini sağlıyor. Evet sağlıyor ama yönetmen ustalıkla bu coşkunun seyirci için teşvik edici olmamasını da sağlamayı beceriyor. 1970 başlarında geçen bu hikâye, hippiliğin ve uyuşturucunun farklı görünmenin yollarından biri olarak genel kabul gördüğü dönemde dış dünya ile sadece uyuşturucu çalmak için ilişki kuruyor gibi görünen ve kendi içine kapalı yaşayan bir tuhaf aileyi karşımıza getiriyor ve bunu yaparken de özellikle Dillon’ın karakteri üzerinden ilginç olmayı başarıyor. Çoğu insan bir sonraki anında ne yaşayacağını bilmezken, ne yaşayacağını bilmek için içindekileri kullandıkları küçük kutuların üzerinde yazılanlara bakmaları yeterli olanların bu hikâyesi görülmeyi hak ediyor.