Fallen – Gregory Hoblit (1998)

“Polis bilir. Polis görür. En sıradan şeyi bile kaydeder beyni. Doğru an gelene kadar hatırlamaz… ama sonra… geriye döner ve anlarsın ki… biliyordun”

Kendisinin yakaladığı ve elektrikli sandalyede idam edilen bir seri katilin cinayetlerinin benzerlerinin tekrarlanması ile gelişen gizemli olaylarla mücadele eden bir dedektifin hikâyesi.

Gregory Hoblit’in yönettiği ve Elia Kazan’ın oğlu olan Nicholas Kazan’ın senaryosunu yazdığı film Denzel Washington’u şeytani bir kötü ruh ile karşı karşıya kakan ve aynı ruh ile yıllar önce karşı karşıya kalıp intihar eden bir dedektifin izinden giden bir polis rolünde getiriyor karşımıza. Kimi anlarında çekici ve ürkütücü olmayı başaran film, genel olarak bakıldığında atmosferini tam anlamı ile olgunlaştıramamış görünen ve kimi klişelerden de kaçınamamış bir çalışma. Washington çok iyi değil ama sağlam kalitesinin izini taşıyan oyunu ile hikâyeyi taşıyor ve Hoblit de filmini seyredilir kılmayı başarıyor.

Uzun bir geriye dönüşle başlayan ve finalinde başladığı noktaya geriye dönen hikâye sonunu da türün ruhuna uygun olarak şeytanların kolay kolay ölmeyeceği ve iyilik ile kötülüğün mücadelesinin ezeli ve ebedi olduğu mesajı ile bağlıyor. Arada seyrettiğimiz ise evet seyredilir ve kimi anlarında da heyecanlandıran ama yeni bir şey seyrettiğiniz algısını bir türlü yeterince yaratamayan bir hikâye olabiliyor sadece. Dürüstlüğünü baştaki diyaloglardan anladığımız (anlamamız için biraz zoraki yaratılmış görünen diyaloglar bunlar) başarılı ve zeki polisimiz arada kiliseye gitse de bilimsel yöntemlere inanan bir profil ile getiriliyor karşımıza ama karşılaştığı olayların doğaüstülüğüne benzer filmlerdekinin aksine biraz fazla çabuk inanıyor. Aslında hikâyenin dinsel boyutları göz ardı edilmeyecek kadar belirgin. Polisimize yardım eden ve babası aynı olayı araştırırken intihar eden kadının teoloji öğretiyor olması ve kahramanımızla karşılaştığında ilk cümlelerinden birinin “Tanrı’ya inanıyor musun” olması bu durumun iki örneği sadece. Neyse ki senaryo otobüsteki sevimli rahibe dışında kilise vs. den uzak duruyor. Bu dinsel motifler bir yana film türünün pek çok klişesine uğramaktan da geri kalmıyor. Terkedilmiş bir evin bodrumunda örümcek ağları ile kaplı, toz içindeki büyük boy ve şeytanların resimlerini içeren bir kitap, polisiye filmlerin olmazsa olmazı başarılı polisimiz ile tepedeki yöneticilerin ona tepkisi arasında kalan “orta kademe” yönetici (Donald Sutherland senaryonun pek de üzerinde uğraşmamış göründüğü bir rolde epey silik kalmış) veya şeytanın kötülüğün ezeli karakterini vurgulayacak şekilde elbette uygarlığın beşiği Mezopotamya’dan eski bir dili (bu örnekte Aramice) konuşuyor olması seyirciyi şaşırtmayan, aksine daha önce seyredilmişlik duygusu yaratan tercihler. Öyle ki yeğeni kahramanımıza “böyle bir şeyi bir dizide görmüştüm” dediğinde seyircinin de “evet, biz de görmüştük” duygusuna kapılması çok yüksek bir olasılık.

Orijinali Kai Winding’e ait olan “Time is on My Side” adlı şarkının Rolling Stones’a ait 1964 tarihli yorumunu bir leitmotif olarak kullanıyor filmimiz ki bu da Amerikan sinemasının korku filmlerinde hikâyenin geçtiği dönemden bağımsız olarak 50’li veya 60’lı yılların şarkılarından birini seçme alışkanlığının tekrarı olarak gösteriyor kendisini. Neyse ki, aslında terk eden bir sevgiliye söylenen “Remember, I’ll Always Be Around – Unutma, Ben Hep Buralarda Olacağım” veya “Time is on My Side – Zaman Benim Tarafımda” gibi sözler içeren şarkı hikâye ile uyum içinde. Yönetmen Hoblit başta dokunma yolu ile bir bedenden diğerine geçen kötü ruhun kalabalık bir caddede kadını bu şekilde “dokunmalarla” takip ettiği sahne olmak üzere kimi etkili anlar yaratmayı başarıyor. Yine de film şöyle sıkı bir nefes kesen sahneden yoksun olmanın izlerini taşıyor ne yazık ki. Washington’ın dış ses ile zaman zaman hikâyeyi ve duygularını anlatması ise bu monoloğun her zaman çarpıcı olamaması ile hedeflenen etkiyi yeterince yaratamıyor. Kadın profesörün sözleri ile “tıpkı Mafya gibi bilmememiz ve görmememiz gereken” kötü ruhlarla zeki, cesur ve fedakâr dedektifimizin mücadelesini anlatan film kusurlarına rağmen ilgi çekmeye aday yine de. Aksiyon yanını abartmayıp derinliği yeterli olmasa da entelektüel sularda gezinmesi ve kolaya kaçmayan finali ile başarılı öncelikle. Hemen hiçbir anında seyircisini şiddetli bir sekilde sarsamasa da sürekli kılmayı hemen hemen başardığı gerilimli atmosferini de buna eklerseniz seyri keyifli bir film özet olarak.

(“Cani Ruh”)

God Bless America – Bobcat Goldthwait (2011)

“Amerika… zalim ve merhametsiz bir yere dönüştü. En sığ, en aptal, en kötü ve en gürültülü olanı ödüllendiriyoruz. Ne ortak bir edep ne de utanç duygumuz var. Doğru ve yanlış diye bir şey kalmadı. İnsanlardaki en kötü özellikler özenilir ve takdir edilir oldu. Yalan söylemek, korku yaymak; bunları yaparak para kazandığın sürece sorun yok”

Yaşadığı toplumun yozlaşmasından ve her türlü değerin yitirilmesinden dehşete kapılan bir adamın tanıştığı bir kızla birlikte toplumdaki kötü örnekleri birer birer ortadan kaldırmaya girişmesinin hikâyesi.

ABD’li komedyen Bobcat Goldthwait’ten senaryosunu da kendisinin yazdığı bir kara komedi. Sanatçı adeta, Amerikan toplumunda “pop kültür” olarak adlandırılabilecek ne varsa tümüne olan nefretini sinemalaştırmış bu filmde. Reality şovlardan yetenek(sizlik) yarışmalarına, tüketim odaklı hayatlardan sığ (ve aslında sığ oldukları için bu konumlarına gelmiş) ünlülere, herkese nefretini kusuyor Goldthwait hikâye boyunca. Hemen tümüne kişisel olarak katıldığım bu duyguların sinemasal karşılıkları ise nefret duygusunun kendisi kadar güçlü değil ne yazık ki. Kimi sinemasal referansları ile sinefillerin de ilgisini çekebilecek film Acun’ların egemen olduğu bir dünyada yaşayan bizlere tuttuğu ayna ile ilgiyi hak ediyor yine de.

Goldthwait gerçekten de yaşanması mümkün olmayan bir toplumun resmini çiziyor filmde. Küçücük çocukların kendilerine iphone değil blackberry aldığı için ebeveynlerine dünyayı zindan ettiği, genç kızların doğum günü hediyesi olarak alınan arabayı beğenmediği için küstüğü, tüm toplumun sadece televizyonun berbat programlarını ve kahramanlarını konuştuğu, milliyetçilik ve homofobiden ırkçılığa her türlü ötekileştirmenin toplumun genlerine yerleştiği ve bedeli ne olursa olsun insanların on beş dakikalığına da olsa ünlü olmaya çalıştığı bir dünya bu. Çok tanıdık, değil mi? Kişisel olarak sık sık benim de fantezim olan bir hareketi önce düşleyen sonra de gerçekleştirmeye soyunan adam ve yanındaki kız katliamdan katliama ilerlerken film ilgiyi ayakta tutmayı başarıyor. Başarıyor ama nefretin bu denli hâkim olduğu havası dışında da yeni bir şey sunmuyor seyircisine. Daha doğrusu tek odağını, toplumdaki yozlaşmaya olan tepkisini yeni açılımlara kavuşturmadan tekrarlayıp duruyor sadece. Bir süre sonra cinayetler, tıpkı kahramanlarımızın hayatında olduğu gibi rutinleşiyor ve etkisini yitirmeye başlıyor bir parça. Yönetmen ve senarist Goldthwait toplumda temizliğe girişen kahraman(lar)ı ile “Taxi Driver – Taksi Şöförü” filmine dolaylı bir göndermede bulunsa da asıl referansını filmde de açıkça vurgulandığı gibi “Bonnie and Clyde” filminden alıyor. Adam ve genç kız ismini de telaffuz ettikleri filmin kahramanlarının şapkalarını giyiyorlar ve filmin sonunda da onların kaderinin aynısına maruz kalırken, yönetmen tıpkı o film gibi kurşun yağmuru ile bitiriyor filmini.

Goldthwait’in filminin bir kusuru da çok konuşmalı olması ve sık sık yaratıcısının bir manifestosuna dönüşmesi. Goldthwait derdini hemen tüm diyaloglara dökmekle yetinmediği gibi finalde de kahramanına kameralar karşısında nutuk attırmaktan geri durmuyor. Böyle olunca da film aynı mesajın, yozlaşma veya daha doğru bir deyişle sığlaşmaya duyulan nefretin görüntülenmiş haline dönüşüyor sık sık. Sanatçı duygularının yaratıcılığının bu denli önüne geçmesine fırsat vererek çok akıllıca davranmamış sonuç olarak ama yine de hafif mizah içeren anlatımı, hareketli görüntüleri ve bolca katliamı ile ilgi çekebilir. Eğer sığlıktan onun kadar nefret ediyorsanız, işlenen her cinayetin yüreğinizin yağlarını eriteceği kesin ama. Kimileri için filmden geriye kalan en temel duygu bu olabilir ki benim için öyle oldu.

(“Tanrı Amerika’yı Korusun”)

Bandido – Richard Fleischer (1956)

“Bana bir kez yalan söyleyenin ikincisine fırsatı olmaz”

1916 Meksika devrimi sırasında Amerikalı bir paralı askerin hikâyesi.

Amerikan sinemasının Meksika devrimi sırasında yaşananları elbette tipik bir Amerikan bakışı ile ele aldığı pek çok örneği var. Hollywood’un becerikli yönetmenlerinden Richard Fleischer’ın bu filmi onlardan biri ve senaryosunun sıradan olarak özetlenebilecek zayıflığının öne çıkmasına rağmen hem Fleischer’in aksamayan anlatımı hem de başrol oyuncularının performansı ile kendisini seyredilebilir kılan bir çalışma olmayı beceriyor.

Daha önce Fleischer ile bir Jules Verne uyarlaması olan “20000 Leagues Under the Sea – Denizler Altında 20000 Fersah” filminde de birlikte çalışmış olan senarist Earl Felton’ın hikâyesinin sıradanlığı filmin en zayıf yanı kesinlikle. Onca olaya, çatışmalara ve potansiyeli yüksek gerilim anlarına rağmen hikâye hemen hiçbir anında seyircisinde yeterince heyecan yaratamıyor. Ne eğreti duran ve inandırıcı olabilen aşk hikâyesi yardımcı oluyor hikâyeye ne de karakterlerin sürekli farklı yerlerde zorlama ile yaratılmış karşılaşma anları. Sinema tarihçileri senaryonun bu probleminin tek kaynağının senarist Felton olmadığı konusunda hemfikir. Felton’ın ilk senaryosu başroldeki Robert Mitchum’un ve yönetmen Fleischer’ın filme katılmak için imza atmalarını sağlayacak çekiciliğe sahipken yapımcı şirketin müdahalesi sonucu bu senaryo çöpe atılmış ve Felton çekimler sırasında nerede ise baştan yazmış senaryoyu. Sonuçta ortaya çıkan da sıradanın ötesine geçememiş ne yazık ki. Üstelik filmin çekici yanlarından biri olması gereken aşk hikâyesi de oldukça sakil durmuş ortaya çıkan sonuçta. Meksika devrimi sırasında geçip de bu devrime nerede ise hiç dokunmamasını da bir başka eksisi olarak söylemek gerekir.

Senaryosu bir yana bırakılırsa, Max Steiner’in klasik Hollywood döneminin havasını bolca taşıyan ve filme de yakışan görkemli müziği ve filmin çekildiği Acapulco bölgesinin etkileyici güzelliğini perdeye filme katkıda bulunacak şekilde yansıtan Ernest Laszlo’nun görüntüleri filmin en çekici yanlarından ikisi. Her ikisi de Oscar ödüllü olan bu iki isim klasik sinemaya yakışır bir iş çıkarmışlar kesinlikle. Filmin bir diğer başarısı da başrol oyuncularından geliyor. Paralı asker rolündeki Robert Mitchum kendisinin üzerine kurulu senaryonun da yardımı ile karakterini eğlenceli kılmayı başarıyor ve senaryonun açıkçası üzerine gitmeyerek hata ettiği bir alanı, mizahı da kendi mütevazi ölçüsünde de olsa yaratmayı başarıyor. Meksikalı devrimcilerin komutanı rolündeki Gilbert Roland da Mitchum’dan geride kalmıyor ama Mitchum’un, bir başka deyişle beyaz adamın zekâyı ve liderliği temsil ettiği senaryoda kaba gücün temsilcisi olarak bir parça silik duruyor. Yönetmen Fleischer ise elindeki zayıf senaryoya rağmen aksamayan bir tempo elde etmeyi ve seyirciyi hikâye boyunca diri tutmayı başarıyor. Beyaz adamın Meksika devrimini kurtardığı, aşık iki karakterin üç yıl önce çekilmiş “From Here to Eternity – İnsanlar Yaşadıkça” filminden esinlenmiş görünen ve oldukça zorlama görünen bir deniz kenarındaki aşk sahnesinin parçası olduğu film hikayesi ile değil ama Hollywood’un klasik işbilirliğini gösteren yanlarına odaklanarak seyredilebilir ve eğlenceli bir film özet olarak.

Eye of the Needle – Richard Marquand (1981)

“Tedbirli bir adam, dikkatli bir hayat. Zaten bugünlerde başka nasıl hayatta kalabilirsiniz ki?”

İkinci Dünya Savaşı’nda müttefik kuvvetlerin büyük çıkarmayı nereden yapacağının bilgisini Hitler’e ulaştırmaya çalışan bir Alman casusun ve fırtınada sığındığı bir evdeki İngiliz ailenin hikâyesi.

Kelimenin tam anlamı ile eski usul ve seyri belki tam da bu nedenle hayli keyifli bir film. Ken Follet’in aynı adlı romanından uyarlanan film, senarist Stanley Mann’in uyarlaması ve İngiliz yönetmen Richard Marquand’in yönetimi ile aksiyonu ihmal etmeyen ama ön plana da çıkarmayan, karakterlerin elle tutulur derecede derinlikli işlendiği ve heyecanını hiç yitirmeyen bir çalışma olmayı başarıyor.

1940 yılında geçen ve karakterlerini kısaca ama akıllı bir şekilde tanıtan karelerle başlayan film asıl olarak 1944’de anlatıyor hikâyesini. Müttefiklerin Normandiya’dan çıkarma yapacağının delili olan fotoğrafları Hitler’e ulaştırmaya çalışan Alman casusun hikâyesini Marquand dozunda tuttuğu bir enerji ve casusluğa odaklı yanına asla zarar vermeyip aksine o yanını daha da zenginleştiren bir aşk ve tutkuyu da katarak anlatmayı başarmış filminde. Alman casusu oynayan Donald Sutherland, sığındığı evdeki kadını canlandıran Kate Nelligan ve kötürüm kocası rolündeki Christopher Cazanove üstlerini düşeni fazlası ile yapmışlar hikâye boyunca. Onların başarısına usta isim Alan Hume’un görüntüleri ve bol Oscar’lı Miklós Rózsa’nın klasik sinemanın esintilerini keyifle taşıyan müzikleri de ekleniyor ve ortaya gerçekten sıkı bir film çıkıyor.

Hiç aksamıyor görünen senaryonun iki ufak kusuru var. İlk yarısında casusun hikâyesine fazlası ile odaklanan film bu hikâyeyi aileninki ile biraz geç birleştiriyor açıkçası ve bu da hikayenin ikinci yarısına uyumu bir parça zorlaştırıyor. İkinci olarak kimi ikili mücadele sahneleri dramatik etkiyi artırmak amacı ile olsa gerek bir parça uzatılmış. Ne var ki bu kusurlar gerçekten filme zarar vermeyen boyuttalar ve seyir keyfini eksiltmiyorlar. Finalin zaman zaman “Shining –Cinnet” filmini hatırlatması ve arka planda kendisini hafif de olsa hissettiren bir İngiliz kahramanlık hikâyesi havası da filmin kalitesini düşürmüyor açıkçası. İkinci Dünya Savaşı’nın ve aslında tüm insanlığın kaderinin tek bir insanın, kadının elinde olması da gerçekçiliği bir yana hikâyenin macera havasına gayet uygun ve rahatsız etmiyor. Bir casusluk hikâyesine yalnızlık ve tutkuyu ustalıkla karıştırabilen ve bunu oyuncularının çarpıcı performanslarının da katkısı ile çekici kılabilen bir film için bu kusurlar elbette önemli değil. Gerilim duygusunun hiç eksik olmadığı bir atmosferi kurabilmesi ile yönetmen Marquand’ı Hitchcock’a yaklaştırarak da dikkat çeken film bir başyapıt değil kuşkusuz. Sonuçta bir başyapıt olabilmek için bir parça fazla alçak gönüllü bir havası var ve defalarca izleyeceğiniz bir eser değil karşımızdaki ama bu durum filmden keyif almaya asla engel olmamalı. Sutherland’in casus karakterinin profesyonel acımasızlığı ama bir yandan da sevgiyi arayışı, kadının her anlamda tatminsizlikle dolu hayatına giren yabancıya karşı hissettiği tutku ve sonrasında yaşadığı hayal kırıklığı ve kötürüm kocanın uzun zaman sonra belki de kendisini ilk kez “anlamlı” hissettiği bir mücadelenin içine girmesi filmi kesinlikle ilgiye değer kılıyor. Baştaki giriş bölümünden sonra, özellikle koca ile yabancının yüzleşmesi ile doruğa çıkan gerilim ve yüksek sinema duygusu belki finale aynı kalitede taşınamıyor ama ne olursa olsun Richard Marquand’ın becerisini takdir etmek gerekiyor. Klasik bir dille anlatılmış, iyi oynanmış bu heyecanlı macera filmi Marquand’in sadece yedi filmden oluşan sinema yönetmenliği kariyerinin de en iyi örneği.

(“İğne Deliği”)