Waffenstillstand – Lancelot von Naso (2009)

“Felluce’de ilaç yok, kan yok, hiçbir şey yok. İnsanlar ölüyor ve biz seyrediyoruz”

ABD işgali altındaki Irak’ta Felluce’deki hastaneye tıbbi malzeme götürmeye çalışan idealist Batılı sağlık çalışanları, onlara eşlik eden yine Batılı iki gazeteci ve Iraklı şöförlerinin hikâyesi.

Alman yönetmen Lancelot von Naso’nun şimdilik bu ilk ve son sinema filmi Alman ve İsviçe ortak yapımı bir çalışma. Felluce’deki yerel direnişçilerin hâlâ Saddam yanlısı mücadelelerini sürdürdükleri dönemde geçen hikâye savaşın ortasında Bağdat’tan Felluce’ye yolculuk yapan bir ekibin yaşadıklarını anlatıyor. Eli yüzgün denilen türden ve durmayı seçtiği noktanın doğruluğu ile dikkat çeken film alçak gönüllü bir çalışma ve standart bir anlayış ile çekilmiş olsa da kendisini seyrettirmeyi başarıyor.

Hikâyenin beş temel karakteri var; idealist ve yıllardır bölgede görev yapan Fransız doktor, genç bir Alman hemşire, biri muhabir biri kameraman iki Alman gazeteci ve Iraklı şöförleri. Gerek bu beş temel karakterin çizilen resimlerinde gerekse hikâyenin genel akışında bir sürpriz yok aslında. Yolculukları boyunca karakterler arasındaki tartışmalar ve karşılaştıkları olaylara verdikleri tepkiler hikâyesine sorumlu yaklaşan benzer bir filmdekinden farklı değil. İdealist doktorlar ve gazeteciler üzerinden bu mesleğin sahiplerine yapılan övgüde, yerel şöföre kuşku ile başlayan ve sonra güvene dönen ilişkinin gelişiminde veya eğer içlerinden biri ölecekse onun kim olacağı konusunda da bir sürprizi yok filmin. Yönetmenin de aralarında bulunduğu üç kişinin elinden çıkan senaryo bu sürprizsizliğine ve ne kadar kaçınırsa kaçınsın zaman zaman hikâyenin doğası gereği kapıldığı “iyi Beyaz karakterlerin kahramanlığı” tuzağına rağmen kimi başardıkları ile vasatın üzerine çıkmayı beceriyor. Hastaneyi Amerikalıların bombalamasını yüksek sesle dile getirebilen, onların “önce vur sonra sor” politikalarını eleştiri konusu yapabilen ve direnişçi bir aileyi filmin karakterlerine yardım ederken gösteren film politik açıdan doğru tercihlerde bulunarak kendini vahşi bir ortamda beyaz kahramanların yaşadıklarını anlatan pek çok ticari filmden farklı bir konuma oturtabiliyor.

Güvenlik sorunu nedeni ile Felluce’de değil Fas’ta çekilen film düşük bütçesine rağmen lokasyonların doğallığını da başarı ile kullanarak savaşın yıkıcılığını gösterebiliyor ve özellikle arabalarının silahlı saldırı sonucu bozulması nedeni ile kasaba içinde mahsur kalan karakterlerin yaşadığı korku atmosferini etkileyici biçimde karşımıza getirebiliyor. Karakterlerini oluştururken beklenenin dışına çıkamaması, etkileyici olması amacı ile hikâyeye eklenmiş görünen kimi unsurların yeterince inandırıcı olmaması, Bağdat’a dönüşün bir çırpıda anlatılıarak geçiştirilmesi ve Iraklı kimi karakterleri canlandıran oyuncuların abartılı oyunları filme zarar veriyor olsa da Lancelot von Naso’nun filmi görülebilir türden bir çalışma.

(“Ceasefire” – “Ateşkes”)

Glory – Edward Zwick (1989)

“Hayır, hayal görmüyorsunuz! Köle olarak kaçtık, savaşçı olarak geri dönüyoruz”

Amerikan İç Savaşı’nda savaşan ve tamamı siyahlardan oluşan ilk birliğin ve komutanları Robert Shaw’un hikâyesi.

Az ama popüler olan filmler çeken Edward Zwick’ten Amerikan İç Savaşı’ndaki ilginç yan hikâyelerden biri üzerine klasik sinema kalıpları içinde kalsa da ilgi çekmeyi başaran bir film. Savaşın çıkma nedenlerinden biri olan ama hep söylendiğinin aksine tek nedeni olmayan köleliğin kurbanlarının doğrudan kendilerini de ilgilendiren bir savaşa renkleri nedeni ile dahil edilmedikleri zamanlarda savaşma hakkı için mücadele eden insanların bu hikâyesi, Zwick’in elinde popüler sinemanın kriterleri açısından hayli başarılı olan ama özel bir sinema dili, yaklaşımı içermeyen bir ticari filme dönüşmüş.

İki ayrı kitaba ve Robert Shaw’ın ailesine yazdığı mektuplara dayalı senaryo “siyah” askerlerin hikâyesinin ayrılmaz bir parçası olan “beyaz” komutanı da öne çıkarıyor ve bu anlamda bir eleştiriye de açık oluyor. Çünkü ilk bakışta film beyaz kahramanın peşinden sürüklediği siyah askerlerin mücadelesi olarak algılanma riski taşıyor. Senaryo bir açıdan da bu algıyı destekliyor çünkü hikâye sık sık beyaz adamın gözünden anlatılan siyahlar olarak biçimlendirilmiş. Bunun yerine Shaw da hikâyenin bir parçası olarak ve sadece anlatılan taraf olarak konumlandırılmış olsa ve hikâye bir siyahın gözünden anlatılmış olsa idi, film asıl teması açısından kesinlikle çok daha dürüst bir yaklaşım sergilemiş olurdu. Yine de tarihsel gerçekler açısından bakıldığında, Shaw gerek asker olarak başarısı gerekse söz konusu olan siyah askerlere başta kendisinin de kurtulamadığı ön yargıları olsa da saygı ve sevgi ile yaklaşan, ve gerek beyaz askerlerle eşit muamele ve ücret gerekse cephe gerisindeki operasyonel işler için değil sıcak savaş alanında görev yapabilmeleri için verdiği uğraşlarla hikâyenin çok önemli ve ayrılmaz bir parçası sonuçta. Kimin gözünden anlatıldığı açısından eleştirilmesi gereken film zaman zaman Shaw’ı atının üzerinden kendisinden daha alçakta duran siyahlara bakarken resmederek bu yanlışı büyütüyor da üstelik.

Zwick ortaya özel bir sinema dili koymasa da başta tüm final bölümündekiler olmak üzere savaş sahnelerinde çarpıcı bir başarı sergiliyor. Savaşın hem acımasız yüzünü hem de bir ideal uğruna çarpışan insanların iç burkan cesaretlerini teknik becerisi yüksek bir dil ile sergiliyor. Özellikle, almalarının imkânsız olduğunu bildikleri bir kaleye arkadan gelen birliklere zaman kazandırmak için saldıran birliğin filmin tüm final bölümünde yaşadıklarını seyredeni de hikâyenin içine katarak anlatabilmesi Zwick’in takdir edilmesi gereken bir başarısı. Bunun dışında filmin hayli popüler olan James Horner imzalı müziklerini ve kimi başarılı oyunculuklarını da söylemek gerek. Shaw’ı canlandıran Matthew Broderick rolü için hem fiziksel hem yaş olarak küçük görünüyor başlangıçta ama gerçek Shaw’ın da savaşta öldüğünde sadece 25 yaşında olduğunu düşününce hem bu algının yanlışlığını anlıyorsunuz hem de savaşın eninde sonunda sadece ölen insanlardan oluştuğunu ve kendisine ölümü hiç yakıştıramayacağınız genç insanları yok eden bir kavram olduğunu hatırlamanızı sağlıyor onun seçimi ve kırılgan oyunu. Filmin asıl yıldızı kuşkusuz Denzel Washington. Rolü ile yardımcı oyuncu dalında Oscar kazanan oyuncu her yer aldığı sahnede öne çıkan isim oluyor ve karakterinin öfkesini, alaycılığını ve cesaretini tam anlamı ile perdede döktürerek sergiliyor. Morgan Freeman kesinlikle aksamayan ama özel bir boyut da içermeyen oyunu ile işini yaparken Shaw’ın yardımcı subayı rolündeki Cary Elwes bu isimlerin gerisinde kalan ve pek de inandırıcı olamayan bir performans sergiliyor.

Senaryonun değinir gibi olduğu ama bir Hollywood filminden daha fazlasının gelmesini beklemeyeceğiniz bazı yan temaları filmin ıskaladığı unsurlara örnek olarak gösterilebilir. Washington’ın oynadığı askerin beyaz komutanına söylediği “savaş bitince sen Boston’daki büyük evine gideceksin, peki bana ne olacak” cümlesi örneğin, politik bir duyarlılığı olan bir sinemacının elinde ezen/ezilen ilişkisinin bilinen standart anlamdaki kölelik ile sınırlı olmadığını ve sömürünün sınıfsal olarak ele elınması gerektiğini anlatan bir hikâyeye dönüşebilirmiş. Burada ise sonuçta, bu cümleyi söyleyen asker başta ret etse de finaldeki çarpışmanın en trajik anında birliğinin bayrağını taşıyarak saldırıyor düşmanına ve sarfettiği cümle de sadece kahramanlığının seyirci üzerindeki etkisini artırmayı hedeflemiş oluyor. Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri, birliğini izinsiz terk eden bu askerin kurallar gereği kırbaçlanması gerektiğinde kameranın askerin sırtındaki köleliğinden kalma kırbaç izlerini gösterdiği kareler. Filmin doğrudan konusu olmadığı için senaryo daha fazla bu konunun üzerine gitmiyor ama orada da sıkı bir hikâye gizli imiş aslında. Senaryo için son bir eleştiri olarak da karakterlerin Shaw dahil olmak üzere biraz yüzeysel olarak çizilmiş olması söylenebilir ama film zaten karakterlerini derinleştirmek gibi bir amacı özellikle taşımıyor gibi görünüyor.

Aslında sonu başından belli olan ve bilinen anlamda bir bireysel hikâyesi olmayan film, buna rağmen anlattığını sıkı bir şekilde anlatan, özellikle savaş sahnelerindeki tüm o karanlık ve toz dumana rağmen görüntü yönetimi ve genel olarak müziğin başarılı kullanımı ile dikkat çeken ve Denzel Washington’ın oyunu ile hayli katkıda bulunduğu bir çalışma. Sonunda ne olursa olsun Amerikan İç Savaşı’nın asıl nedenlerine değinmeyen, bir şekilde yolunu bulup Amerikan gururuna da (iyi bildikleri bir şekilde kendi eleştirilerini de kendileri yaparak) destek sağlayan ve hikâyede neyi öne çıkaracağını etik açıdan doğru belirleyememiş bir film bu ama tüm bunlar bir kenara koyup bakılırsa görülmeyi de hak ediyor.

(“Zafer”)

The Tree of Life – Terrence Malick (2011)

“Ben dünyanın temellerini atarken sen neredeydin, sabah yıldızları birlikte şarkılarını söylerken ve Tanrı’nın bütün çocukları coşku ile bağırırken?”

Ailenin en büyük çocuğunun geriye dönüşle hatırladıkları üzerinden 1950’li yıllarda bir Amerikan ailesinin hikâyesi.

Amerikalı yönetmen Terrence Malick’den “Bir Zamanlar Anadolu’da” ve “Melancholia” filmlerinin de aralarında bulunduğu rakiplerinin arasından sıyrılarak 2011’de Cannes festivalinde büyük ödül olan Altın Palmiye’yi kazanan bir film ve hemen tüm Cannes festivallerinde olduğu gibi seyircileri ve eleştirmenleri ikiye bölen bir çalışma. Olağanüstü görselliği ve asıl tartışmanın kaynağı olan felsefesi ile 2011’in kuşkusuz en öne çıkan filmlerinden biri olmuştu bu eser. Bugüne kadar sadece altı filmi gösterime giren sinema ustası Malick’in beşinci uzun metrajlı çalışması bu ve anlatıcının sesinden dile getirilen ve “doğal yaşam ile faziletli yaşam” arasında seçim yapmak olarak özetlenebilecek teması ile hayli tartışmalar kopardı sinema çevrelerinde.

Yönetmenin 1998 tarihli ve gerçek bir başyapıt olan “The Thin Red Line” adlı filmini görmüş olanlar için bu film, işte o filmde gördüklerinin katlanarak artırıldığı bir görsel şölen olarak düşünülebilir. Ailenin büyük oğlunun huzursuz bir hayat sürdürdüğünü belli eden bugününden geriye dönük olarak aktardığı (daha doğrusu fısıldayan bir ses ile arada konuştuğu) hikâye bu anlamda bir dış ses kullanımı ile tıpkı “The Thin Red Line” filmini çağrıştırıyor; orada olduğu gibi bu filmde de Malick sık sık bir sahneyi gösterirken dış ortamın sesini kesiyor, kimi zaman gizemli sesler ekliyor ve bu seslerin dışında tam bir sessizlik içinde gösteriyor göstermek istediklerini. Açıkçası bu tür sahnelerin hemen tümünde de arada bir tekrar hissi vermiş olsa da kesinlikle çok etkileyici olmayı başarıyor. Öyle ki yönetmenin tüm film boyunca yeni bir sinema dilini karşımıza getirdiğini dahi söylemek mümkün. Malick 139 dakika süren filminde hikâyeye kesinlikle bir gizem, nerede ise melankoliye varan bir hüzün ve derinlik katan bu tercihi ile göz alıyor öncelikle. Bu cazibeye filmin kimi bölümlerinde aralıksız süren ve inanılmaz görsel efektleri de ekleyince, filmin gerek görsel gerekse mizansen anlayışına bir kusur bulmak pek mümkün değil. Her biri farklı okumalara imkân veren bu görsel denemeler doğum sahnesinden evrenin yaratılışına ve hayatın oluşumuna uzanan içerikleri ile en duyarsız seyirciyi bile etkileyebilecek güçte. Geçmişin tüm karakterlerinin birlikte hayal edildiği sahil sahnesinden “kendisine atfedilen kutsallığı” ile doğum sahnesine, Malick seyircisini avucunun içine alıyor film boyunca. İşte tam da burada tüm bu görselliğin filmin özellikle kimileri tarafından eleştirilmesine konu olan ve kişisel olarak benim de hayli haklılık payı verdiğim felsefesi ile birlikte ele alınması gerekiyor aslında; tüm bu her biri açıkça kutsal bir nitelik ile seyirciye sunulan sahneler bu denli etkileyici olmasa, bu sahneleri rahatça “New Age” havasının hayli abartıldığı, mistik ve kutsal olmanın sık sık gözümüze sokulduğu ve eğer hızınızı alamayıp daha da ileri giderseniz bir din programının görselliğinden ne farkı olduğu üzerinden sorgulamak mümkün.

Doğrudan bir dinsel propaganda filmi olmayıp “Tanrı” kavramının bu denli yoğun kullanıldığı bir başka film var mıdır bilmiyorum sinema tarihinde. Bu film kesinlikle “Tanrı ile konuşan” bir film. Sadece karakterlerin diyaloglarından veya ettikleri dualardan söz etmiyorum; kamera nerede ise filmin her karesinde gökyüzünü getiriyor görüntüye. Sık sık karakteri alttan çeken kamera sadece o anda görüntülediği kişinin anlatanın gözünden “büyüklüğünü” değil, ondan daha fazla anlatanın Tanrı karşısındaki küçüklüğünü de vurguluyor adeta. Filmin bu dinsel temasını tüm o muhteşem görselliğin arkasına saklama gibi bir telaşı da yok Malick’in; aksine görsellik bu temanın sürekli besleyicisi ve yücelticisi oluyor film boyunca. Malick’in senaryosu daha filmin başında sadece karakterlerini değil biz seyircisini de bir sınava davet ediyor. Rahibelerin karakterlerden birine sunduğu gibi iki yol var gidilecek: biri doğal, diğeri ise faziletli olanı. Bu iki yol açıkça Hristiyanlık inancındaki insanın günahkâr doğduğu ve bu anlamda vaftizin de günahlardan arınmanın ilk koşulu olduğu düşüncesinin devamı. Doğal olan yaşamı seçmek bizi günahlara sürüklerken, faziletli yaşamı seçmek bizi cennete kavuşturacak olan. Malick vaftiz sahnesini nerede ise kutsal bir ışık ile aydınlatarak, başta doğum sahnesi olmak üzere ailenin kutsallığını vurgulayarak ve anne ile baba arasındaki farkı göstererek bu anlayışın altını çizmekten de kaçınmıyor. Anne faziletli olanı, baba ise doğal olanı seçmiş görünüyor ve filmde birincisi ne kadar olumlu resmedilirse, diğeri tüm o sert otoriterliği ve “başarılı olmak istiyorsan, fazla namuslu olmayacaksın” (ki filmin tüm mistik ve dolaylı anlatım atmosferinde bu cümle rahatsız edecek kadar doğrudan kalıyor) öğütleri ile olumsuz olarak çiziliyor. Büyük çocuğun anneye olan bağlılığı ve babasına boyun eğdiği için ona öfke duyması, ve babasının ölmesini dilemesi de filmin hem Freud’u anımsatan yanı oluyor hem de bize hangi tarafta durmamız gerektiğini söylüyor.

Filmin dinsel temaları bunlarla sınırlı değil; günah da sık sık karşımıza geliyor hikâye boyunca. Vaftiz aracılığı ile günahtan arınmaktan büyük oğulun komşu kadının gizlice girdiği evinde kadının geceliği ile ilk günahını işlemesine ve sonra bu gecelikten duyduğu dehşete, Malick günah kavramını unutturmuyor bize. Kameranın sürekli göğe yükselmesi de sadece Tanrı’nın varlığını değil, onun bizi günahlarımıza karşı gözetlediği izlenimini de yaratıyor bu bağlamda değerlendirilince. Senaryo bir başka günahı da dinsel savunması ile birlikte sunmaktan çekinmiyor bize. Ailenin üç oğlundan birinin ölüm haberini hemen başlarda gösteren senaryo, bu ölüm karşısında özellikle annenin Tanrı’ya sitemini de konu ediniyor. Faziletli yaşamı seçmiş bir insanın başına böyle bir şey gelmesine izin veren Tanrı’yı “neredeydin” sorusu ile sorgulayan kadına cevabı kilisedeki rahip veriyor vaazında; ne kadar faziletli olursak olalım dünyanın acılarından muaf olduğumuzu zannedecek kadar büyük bir yanılgı içinde olmamalıyız diyen rahibin mutlak itaati isteyen bu vaazı senaryonun eleştirdiği veya inançların sorgulamasını tartışmaya açmak için araç olarak kullandığı bir konuşma değil. Aksine hikâye bu vaazın yanında duruyor ve tüm o muhteşem dağ, deniz ve gökyüzü görüntülerinin de içinde bulunduğu doğal nimetleri sürekli ön planda tutarak Tanrı’yı sorgulamanın değil ona minnettar olmanın gerekliliğini seslendiriyor.

Kurgusu, anlatımı, Emmanuel Libezki’nin olağanüstü görüntüleri ve Douglas Trumbull’ın CGI kullanılmayan efektleri ile kayıtsız kalınamayacak bir film “The Tree of Life”. Sadece görselliğinin hayal edilmesi, yaratılması ve kurgulanması ile bile ayakta alkışlanmayı hak ediyor. Yine de özellikle filmin felsefesine takılmışsanız, zaman zaman uzun ama çok uzun bir new age şarkısı dinlediğiniz hissine kapılmanız ve “iyi de tüm bu görselliğin örneğin bir “İftara Doğru” programında sergilenen doğanın nimetlerinden ne farkı var” diye düşünmeniz olanaksız değil. Yaşadıklarının sonucu olarak hem biyolojik babasını hem de Hristiyanlığın kutsal üçlemesindeki Baba’yı “Siz iyi değilken ben neden iyi olmalıyım?” diye sorgulayan çocuğun sorusu ise havada asılı kalıyor bu hüzünlü görsel senfoninin sonunda.

(“Hayat Ağacı”)

The Pit and the Pendulum – Roger Corman (1961)

“Nerede olduğunu biliyor musun Bartolome? Cehenneme adım atmak üzeresin. Cehennem Bartolome, CEHENNEM!: Ölülerin dünyası, şeytani bölge, lanetli ev, işkence yeri, araf, tamu, ateş, Şeytan, KUYU!… ve sarkaç.”

Kız kardeşinin ölümünü haber alınca İspanya’ya giden bir adamın karşılaştığı korkunç olayların hikâyesi.

Aynı adlı kısa hikâyeden uyarlanan film, yönetmen Roger Corman ve yapımcılar Samuel Z. Arkoff ve James H. Nicholson’ın 1960’ta çektikleri ve gişede büyük başarı kazanan “House of Usher” adlı filmin ardından kotardıkları ikinci Edgar Allan Poe hikâyesi. Yine Vincent Price’ın önemli rollerinden birini üstlendiği çalışma, kimilerine göre Corman’ın en iyi Poe uyarlaması ve orijinal hikâyeyi nerede ise sadece çıkış (daha doğrusu final) noktası olarak kullanmasına rağmen, kendi başına da hayli çekici bir korku filmi olmayı başarıyor.

Poe’nun 1842 tarihli kısa hikâyesi kendisini bir hücrede bulan adamın yaşadığı dehşet ve korkuyu olağanüstü bir üslup ile anlatan bir çalışma ve belki de en az korkunun sahibi kadar korkunun kendisine de odaklanan bir eser. Engizisyon dönemi İspanya’sında geçen hikâyeyi anlatan hücredeki adamın kendisidir ve bu tercih hikâyenin yaşattığı korku duygusunun katlanmasına neden olur. Karanlık hücresindeki derin kuyuya düşmenin kenarından dönen adamın, üzerinde salınıp duran ve her saniye kendisine daha da yaklaşarak alçalan tırpan şeklindeki sarkacı dehşet içinde gözlemesini anlatır hikâye. İşte Poe’nun bu hikâyesini senarist Richard Matheson kendi hikâyesinin nerede ise sonu yapıyor sadece ve bu değişiklik ile yetinmeyip bu korku dolu anların önüne bambaşka bir hikaye yerleştiriyor. Engizisyon geçmişin izleri olarak yine hikâyenin parçası ama burada asıl söz konusu olan engizisyon işkencecisi bir adamın yaptıklarının lanetlediği bir ailenin korkunç hikâyesi. Bu nedenle Poe’nun hikâyesini okumuş olanların filmde bu hikâyenin bir uyarlamasını beklemeleri sadece hayal kırıklığı yaratır; sonuçta karşımızdaki film nerede ise bu hikâyeden bağımsız bir film çünkü.

Corman’ın filmi Poe’nun hikâyesinin önüne eklediği kendi asıl hikâyesi ile Poe’nun eserinin odak noktasını, kuyu ve sarkacı, nerede ise ikinci plana atıyor ve asıl odak noktasını diri diri gömülme korkusuna, engizisyonun lanetine ve bu korku ve lanetin nesnesi olan insanların yaşadıklarına yerleştiriyor. Bu tercihin sonucunda karşımıza çıkan da kendi çapında başarılı bir film oluyor kimi kusurlarına rağmen. Belki “ucuz” görünen ama filme yakışan bir müzik, başarılı bir set tasarımı ve sürükleyiciğini hiç yitirmeyen temposu ile kendisini seyrettirmeyi başarıyor bu film. Kimin kötü, kimin iyi olduğunu, daha doğrusu gerçeğin ne olduğunu seyirciyi hayal kırıklığına uğratmayan şaşırtmalar ile hayli keyifli bir biçimde son anlarına kadar gizli tutmayı beceriyor. Belki bu arada kuyunun ve sarkacın dehşeti kaybolup gidiyor arada ama yine de film ilginçliğini muhafaza ediyor.

Richard Matheson’un senaryosu metnini yine kendisinin yazdığı “House of Usher” ile hayli ortak yanlara sahip: Tekinsizliği anlatan konuşmasız bir giriş sahnesi, sisler içinde gizemli bir koca şato, uşağın içeri almak istemediği bir “yabancı”, şatonun mahzeninde gömülü ölüler vs. Yine ilk filmde olduğu gibi burada da Vincent Price seyirciye ilk göründüğü sahnede aniden açılan bir kapının ardında beliriveriyor. İlk filmde yeterince etkileyici olmayan rüyâ (veya kabus) sahnesinin yerini burada yine pek etkileyici olmayan ve geçmişe dönülen sahneler almış. Bu sahnelerin eksikliğinin temel nedeni ise Price’ın anlatıcı rolünü üstlenmesi ve sahnelerin görselliğini olumsuz yönde etkilemesi. Price filmin ve anlaşılan Corman’ın tam da ihtiyacı olan oyuncu. Burada da gösterişli oyunu ve heybetli fiziği ile işini iyi yapıyor ama kimi sahnelerde, özellikle de gözlerini fıldır fıldır döndürerek oynadığı anlarda, hani nerede ise komedinin kıyısından geçiyor ve korku havasına zarar veriyor bir parça. Diğer oyuncular ise Price’ın gölgesinde kalıyorlar ve genellikle vasat performanslar gösterirken, özellikle genç adam rolündeki John Kerr bir parça zorlama içeren oyunu ile zayıf kalıyor.

Son bölümlerindeki gelişmeleri gereğinden fazla hızlı ele alan, doktorun gerçek niyetini gereksiz bir biçimde önceden ele veren sahnesinin akışına zarar verdiği ve muhtemelen sinema tarihinin en fazla örümcek ağı içeren örneklerinden biri olan çalışma, tipik bir Roger Corman filmi olarak görülmesi gerekli bir klasik özet olarak. Floyd Crosby’nin görüntü yönetmenliğindeki kamera açıları ve filmin genel gotik havasının yanısıra, seslerle, elbette korkunç olanları ile, ilgili de bir eser olan ve mutlaka okunması gereken Poe’nun hikâyesini hatırlatması bile başlı başına bir seyir nedeni.

(“Dehşet Saati”)