Running with Scissors – Ryan Murphy (2006)

“Sanırım anlatmaya nereden başladığımın bir önemi yok; nasıl olsa kimse inanmayacak bana”

Alkolik bir baba ve psikolojik sorunları olan bir annesi olan çocuğun annenin psikiyatristi tarafından yetiştirilmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Amerikalı yazar Augusten Burroughs’un anılarını içeren aynı adlı kitabından filmin yönetmenliğini de üstlenen Ryan Murphy tarafından senaryolaştırılarak sinemaya aktarılan bir hikâye. Bu garip karakterlerle dolu olan garip film, hikâyenin başında anlatıcı rolünü üstlenen baş karakterin de (Joseph Cross tarafından canlandırılan Burroughs) belirttiği gibi kimsenin inanmayacağı bir hikâyeye sahip; sinema için bile garip olan bir hikâyeye. Filmin hem gücü hem de zayıflığı da tam burada yatıyor; gariplik film karşısında ne yapmanız gerektiği konusunda da kararsız bırakıyor seyrederken sizi.

Gerçekliği tartışılmayan, hatta filmde anlatılan psikiyatrist baba ve ailesi tarafından gerçekleri saptırdığı iddiası ile mahkemeye de verilen kitap, yazar ile aile arasındaki yasal uzlaşmanın sonucu olarak yine de bir anı eseri olarak yayınlanabildiğine göre karşımızdaki gerçekten de olan biteni anlatıyor. 1970’lerde bir çılgın ailenin hikâyesi karşımızdaki ve sadece bu aile değil, filmdeki tüm karakterler bu çılgınlığın (veya başka bir ifade ile garipliğin) bir şekilde parçası hikâyeye göre. Kitabın/filmin orijinal adının da vurguladığı gibi tüm karakterler uç noktalarda yaşıyor. Yavaş yavaş depresyonun uç noktalarına doğru ilerleyen, yazdığı şiirleri yayınlatamayan ve içindeki farklı cinselliği keşfetmeye başlayan bir anne (Annette Bening), alkolik ve öfkeli bir baba (Alec Baldwin) ve onlarla yaşamaya çalışan bir eşcinsel genç (Cross). Bu eşcinsel gencin evlatlık verildiği annesinin psikiyatristi (Brian Cox) ise tedavilerinde sıradışı yöntemler kullanan ve göründüğü kadarı ile kimseye bir faydası olmadığı gibi aksine hastalarını daha da kötüleştiren bir doktor. Doktorun kimse tarafından saygı görmeyen, ezik ve kendini ailenin bakımına adamış eşi (Jill Clayburgh) ve birbirinden garip iki kızı (Evan Rachel Wood ve Gwyneth Paltrow) ve bu arada doktorun evinde veya etrafında yaşayan hastalar. Bunlardan özellikle Neil Bookman karakteri (Joseph Finennes) baş kahramanımızın girdiği eşcinsel ilişki (Neil 33, gencimiz ise sadece 13 yaşında) ile hikâyenin onlarca garip parçasından da birinin sahibi. Peki tüm bu gariplikler 70’li yılların pop şarkıları (Elton John’dan Al Stewart’a, 10cc’den Nat King Cole’a uzanan bir ünlüler listesi söz konusu) eşliğinde anlatılırken sinemasal olarak ne görüyoruz karşımızda?

Tek bir sağlıklı ve mutlu karakterin olmadığı bir filmin seyredilebilirliğinin baş koşullarından biri sinemasal gücü olsa gerek. Oysa Ryan Murphy’nin sineması böyle bir gücü hissettiremiyor seyircisine. Kendisi de eşcinsel olan ve ABD televizyonlarında eşcinsel karakterlerin ön plana çıktığı nadir müzikal komedilerden biri olan “Glee” adlı televizyon dizisinin yaratıcılarından biri olan Murphy, baş karakterinin eşcinselliğini bile yeterince iyi işleyememiş ve onun çocuk yaşında girdiği bu sömürü dolu ilişkisi ile ne yapacağını bilememiş gibi görünüyor. Benzer şekilde etrafındaki tüm karakterlerin hayatına tuhaf bir profesyonellikle yön veren ve bazen seyredip bazen müdahale eden psikiyatrist karakterinin adeta insanlıkla dalga geçen “alaycı ve kötücül Tanrı” özelliğini de yeterince öne çıkaramayarak bence ciddi bir fırsatı da kaçırmış. Bun karşılık film özellikle Bening, Cross ve Fiennes ile oyunculuk açısından hayli üst seviyelerde seyrediyor ve karakterlerinin garipliklerinin altından ortaya çıkarmayı başarabildikleri oyunculukları ile bu isimler filme cazibe katıyorlar. Özellikle Fiennes’in Neil Bookman karakteri başlıbaşına ayrı bir film konusu olabilecek kadar çekici sinemasal açıdan.

70’li yıllarda muhafazakâr düzeni ayakta tutan tüm değerlerin liberal bakışın saldırısı altında olduğu Amerikan toplumunda sorunlarını (öfkesini örneğini) yönetmeyi değil dışarı salmasını öğütleyen psikiyatristlerin bir örneğini teşkil etttiği garipliklerin birbiri peşisıra önümüze getirildiği filmin hikâyesinin derdi ne diye düşünmemek elde değil film boyunca. Karakterlerimize (hemen tümüne) acıma hissi ile mi yaklaşıyor, yerini kaybetme veya yerini zaten baştan hiç bulamamış olma duygularının sonuçlarını mı sergiliyor yoksa baş edilemeyeceği anlaşılan sorunlarda vazgeçmeyi ve yeni bir hayat denemeyi mi öğütlüyor ya da tüm bunları ve daha başka bir çok şeyi mi söylüyor bilmiyorum ama arada yarattığı benzersiz birkaç sahne dışında film kendi yarattığı tuhaflığın sanki altında kalmış gibi görünüyor. Annenin barda eski kocası ile karşılaştığı sahne veya gencin annesini terk ettiği sahne örneğin, hayli etkileyici bölümler ama bu sahneler de filmin yeterince başarılamamış kara komedisi ve işte tüm o tuhaflıkları içinde kayboluyorlar. Yine de film başta oyunculukları ile olmak üzere ve ardı ardına gelen tuhaflıklarının (karakterleri ve olan bitenleri) zaman zaman başarılı bir Wes Anderson filmini çağrıştırması ile ilgi çekebilir.

(“Elde Makas Koşmak”)

Jagged Edge – Richard Marquand (1985)

“Onun suçsuz olduğunu beynin mi söylüyor yoksa başka bir yerin mi?”

Zengin karısını öldürmekle suçlanan bir adamı savunan bir kadın avukatın hikâyesi.

1987’de kırk dokuz yaşında ölen Galli yönetmen Richard Marquand’ın sondan bir önceki filmi. Özellikle “Flashdance” ve “Basic Instict” filmleri ile tanınan Joe Eszterhas’ın senaryosunu yazdığı filmin hikâyesi tıpkı bu filmlerden ikincisi gibi bir “Kim Yaptı?” hikâyesi ve şüpheliye aşık olan bu kez bir polis değil avukat. Finaline kadar katilin kim olduğunu hissettirmemeye çalışan ve bunu bir ölçüde de başaran hikâye Glenn Close’un performansı ile de dikkat çekiyor ama 1980’lere damgasını vuran Amerikan Yeni Sağının Hollywood’taki esintilerinden taşıdığı izlerle de eleştiriye hayli açık yanlar taşıyan bir çalışmakta olmaktan kurtulamıyor.

1960 ve 70’li yıllarda Amerikan toplumundaki liberalleşme ve bunun muhafazakâr toplumun değerlerini sarsmasına tepki olarak ortaya çıkan Yeni Sağ iktidarının ve bu iktidarın yürütücüsü Ronald Reagan’ın damgasını bastığı yeni düzenin Hollywood’a da yansıması kaçınılmazdı şüphesiz. Buradaki yansımanın karşılıklı olduğunu ve sinemanın bu yeni düzenden hem etkilendiğini hem de yeni düzeni beslediğini söylemek gerek. İşte bu yeni düzende “aileye dönüş” veya liberal dönemdeki “kadın özgürlüğü” hareketinin “olumsuz” sonuçları Hollywood’un gözde konularından biri olmuştu. Bu filmde hikâye doğrudan bunu öne sürmüyor ama karakterlerin ve genel olarak hikâyenin kurgusu eleştirel bir gözle ele alındığında karşımızdaki filmin de dönemin bu genel eğilimine uyduğu rahatça söylenebilir. Close’un kadın avukat karakteri geçmişte savcılık yapan ve o dönemde kendisinin de alet olduğu yasadışı bir uygulama sonucu masum bir adamın cezalandırılmasına ve sonucunda intihar etmesine neden olmuş ve bu olaydan sonra ceza davalarına bakmamaya karar vermiş. Bu arada eşinden boşanmış ve iki çocuğu (elbette biri kız biri erkek, ideal çekirdek aile örneği olarak) ile yaşıyor. Hikâyenin çizdiği eski koca karakteri ise tam bir melek. Çocukları ile ilgili, eski karısına hâlâ aşık ve onun bir kutlamayı eski sevgilisi ile rahatça yapabilmesi için çocukları evden alıp götüren bir adam. Çizilen bu resimle hikâye doğrudan söylemese de evliliği bitirenin kadın olduğunu ima ediyor. Üstelik bu kadın yoğun iş temposunda çocuklarını sık sık ihmal etmek durumunda kalan bir karakterken, adam her daim şefkat ve sevgi göstermeye hazır. Kadının yeni sevgilisi ile olan ilişkisinin onu bir kez daha vahim bir yanlışa sürükleyip sürüklemediği de hikâyenin temel gerilim noktası ve kuşkusuz bu tercih de yine “yoldan çıkmış” bir kadının başına gelenleri anlatma derdinin parçası gibi.

Hollywood’un bu tür polisiyeleri anlatırken olayı hep zengin çevrelerde geçirmesi ve hikâyeye bir para unsuru katması alışıldık bir durum elbette. Yoksullar arasında yaşananlarda suçlunun kimliği çekici bir konu olamaz bu anlayışa göre. İşte bu zenginler arasında geçen hikâyede, kadın ile müvekkili arasında biraz fazla hızlı gelişen aşk inandırıcılıkta sıkıntı yaşarken yönetmen Marquand, Eszterhas’ın senaryosundan yola çıkarak kimi klişe karakterleri de karşımıza getiriyor; sadık olmayan kadınları dışarıda bekleyen en büyük tehlikenin sembolü olan yakışıklı ve tehlikeli bir jigolo, dürüst olmadığı şuhluğu ve aşırı makyajı ile vurgulanan ve filmde ilk görünen yanı bacakları olan bir kadın. Bunun dışında hikâye daktiloyu biraz fazla vurgulayarak sonradan önem kazanacak bir detayı atlamamamız için aldığı tedbiri fazla açık ediyor. Tüm bunlar bir yana bırakılırsa, Marquand’ın filmini seyredilir, arzu ettiği ölçüde olmasa da heyecan verici ve merak uyandırıcı kılmayı başardığı söylenebilir. Önemli bir kısmı mahkeme salonunda geçen bir filmi sürükleyici kılabilmesi de Marquand’ın başarılarından biri olarak gösterilebilir. Burada Glenn Close’un başarılı oyununu ve karakterinin pişmanlık, tereddüt, mutluluk ve korku arasında gidip gelen ruh halini çok etkileyici olmasa da yeterli bir biçimde yansıtmasını da anmak gerek. Marquand onun oyununun da yardımı ile hikâyenin gerilimini adım adım tırmandırıyor ve filmini türün meraklıları için çekici kılmayı başarıyor.

Kapıldığı korku dolu tereddüt ile sevgilisinin evinden kendi evine kaçan ve yaşadığı cinselliğin sonucu olan “kirlenmişliğini” duşun altında gidermeye çalışan kadın sahnesinin de örneği olduğu Yeni Sağ bakışı bir yana bırakılırsa, sinema tarihi açısından önemi ve kalıcılığı olmayan ama yine de seyredilebilir bir film özet olarak.

(“Bıçak Sırtı”)

Melancholia – Lars von Trier (2011)

“Dünya kötülük dolu. Onun için yas tutmamıza gerek yok. Hiç kimse özlemeyecek onu”

Gizemli bir gezegenin dünyaya çarparak hayatı yok etmesinin arifesinde iki kız kardeşin hikâyesi.

Tartışmalı yönetmen Lars Von Trier’den 2011’in hem görsel gücü hem felsefesi ile en çok tartışılan filmlerinden biri. Filmin Kirsten Dunst’ın en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandığı Cannes festivalinde “Hitler’i anladığını” ifade ettiği ile konuşması büyük tepki toplayan, şimdilerde kendi deyimi ile pornografinin kıyısında dolaşan son filmini çekmekte olan bu yönetmeninin medyaya sık sık yansıyan “yaramaz” tavrı kimi zaman en az sanatsal yetenekleri kadar konuşulur olsa da kimsenin kayıtsız kalamadığı bir isim Trier sonuç olarak. “Melancholia” dünyanın yaklaşmakta olan sonuna iki kız kardeşin farklı karakterleri ve bu “sona” farklı yaklaşımları üzerinden bakarken tıpkı kendisi gibi kayıtsız kalınamayacak bir eser koyuyor ortaya. Melankoli mi dünyanın sonunu getirecek bilinmez ama Trier hayatı sona erdirecek gezegene bu ismi vermeyi uygun görmüş.

Film görsel gücünü tıpkı yönetmenin bir önceki filmi olan “Antichrist” adlı çalışmada olduğu gibi vurucu bir görselliği olan ve yavaş gösterimle karşımıza gelen bir prolog ile daha ilk anlarından itibaren karşımıza çıkarıyor. “Antichrist” adlı filmde bu prolog anlatılan hikâyenin başını gösterirken, burada daha çok bir süre sonra göreceklerimizin sembolü gibi adeta bir uvertür rolü üstleniyor. Özellikle bu sahneler Trier’de zaman zaman dozunu kaçtığını düşündüğüm ve videoklip estetiğine yaklaşan görsel tercihlerin de bir örneği aynı zamanda. Öyle ki bu kareleri alıp havalı, gizemli ve pahalı bir parfümün reklamında kullanabilirsiniz rahatça. Trier’in kendi yazdığı senaryoda baş karakteri reklamcı yapması ama bir yandan da onun çalıştığı reklam şirketinin patronu üzerinden reklamcılığa yönelik iğnelemeleri bu görsellik ile bir arada düşünülünce hayli ilginç oluyor elbette. Görsellikle başladık, oradan devam edelim. Trier filmde klasik resim sanatından da ya Pieter Breughel’in ünlü tablosu “Jagers in de Sneeuw – Kış Zamanı Avcılar” örneğinde olduğu gibi doğrudan tabloyu kullanarak ya da John Everett Millais’in “Ophelia” tablosunda olduğu gibi esinlenerek eserini zenginleştiriyor. Buradaki esinlenmenin kullanıldığı sahneye hayli yakıştığını da söylemek gerek. Melankolinin kucağında yaşıyor diye nitelenebilecek kadının tıpkı “Ophelia” tablosunda olduğu gibi çaresiz bir şekilde akan suyun içinde uzanıp yatıyor olması filmin hikâyesi ile gayet uyumlu örneğin. Filmin görsel gücünün doruklarda gezindiği çok farklı sahneler daha var filmde. Başta tüm bir final bölümü ve son kareler, karakterlerinden birinin depresyonuna eşlik edecek şekilde sarı rengin yoğun kullanımı veya yaklaşan gezegenle birlikte aniden yağan kar görüntüsü gibi anlardan etkilenmemek kesinlikle mümkün değil. Trier tıpkı görsellikte olduğu gibi müzikte de klasiğe dönmüş ve Richard Wagner’in “Tristan ve İzolde”adlı operasının müziğini kullanıyor film boyunca. Tüm bu görsellik ve müzikler özet olarak Trier’in filmine ret edilemeyecek bir ihtişam ve gösteriş katıyor şüphesiz ve bu “büyüklüğün” dünyanın sonunu gösteren bir filme yakıştığını da kabul etmek gerek.

Trier filmini iki farklı bölümde anlatıyor. Birinci bölümde düğün törenini seyrettiğimiz Justine(Kirsten Dunst) depresyonunun içinde takılıp kalmış bir karakter ve yaklaşan dünyanın sonunu bu kötü dünyaya yas tutmanın gereksiz olduğu duygusu ile karşılıyor. Dunst muhtemelen sinema tarihindeki en elle tutulur depresif duyguları getiriyor karşımıza film boyunca. Bu rolü ile epey ödül toplamış olan sanatçı, deneyen ama başaramayan karakterinin acısını, korkularını ve yalnızlığını o derece somut bir hale getiriyor ki perdede, onun bu depresyonundan kendinizi korumanız çok zor. İkinci bölümde ise Justine’in kız kardeşi Claire’in (Charlotte Gainsbourg) evinde geçiyor hikâye ve yaklaşmakta olan çarpışma öncesinde karakterlerin bu durum ile nasıl baş etmeye çalıştıklarını izliyoruz. Gainsbourg belki ödülleri toplamada Dunst’ın gerisinde kalmış ve senaryo da bu açıdan Dunst’ı desteklediği kadar desteklemiyor onu ama sanatçının performansı yine dört dörtlük. Kız kardeşini umutsuzca depresyonundan çıkarmaya çalışan karakterine yine kelimenin tam anlamı ile ruhunu vermiş Gainsbourg. Bu bölümde iki kız kardeşin karakterleri de ilginç bir biçimde adeta yer değiştiriyor ve kardeşinin yanında daha güçlü duran bu kez Justine oluyor. Yaşadığımız bu dünya kendisi de depresyondan muzdarip olan Trier’in bu iki farklı kadın karakterinin hangisinin gözünden görülmeli bilmiyorum ama tüm hikâye, filmin atmosferi ve elbette finaline bakılırsa film Justine’in dünyaya yas tutmanın anlamsızlığı sözlerinin yanında duruyor kesinlikle.

Dunst ve Gainsbourg dışında da hayli zengin ve başarılı bir kadrosu var filmin. Charlotte Rampling, Kiefer Sutherland, John Hurt ve Stellan Skarsgård gibi isimlerin yanında Alexander Skarsgård ve Brady Corbet da dikkat çekiyor ama oğul Skarsgård’ın performansı ile öne çıktığını da söyleyelim. Hikâyenin bilimsel yanını tartışmanın gereksiz olduğu film zaman zaman ve özellikle ilk yarısındaki temposunda aksamalar yaşıyor ve hikâye çok da pürüzsüz ilerlemiyor ama gerek oyunculuklar gerekse görsellik bu kusurun üzerini örtüyor açıkçası. Bunun dışında Justine karakterinin hikâyeye ne kattığı anlaşılamayan gizemli gücü ve sadece depresyonunun açıklamaya yetmediği “dünyanın kötülüğü” düşüncesi senaryodaki zayıflıklar olarak dikkati çekiyor. Sık sık kadın düşmanlığı ile suçlanan ve bu açıdan da özellikle “Antichrist” çalışması örnek gösterilen Lars Von Trier’in bu düşmanlığı gerçek midir bilmiyorum ama bu film bana bir kez daha yönetmenin kadınlardan nefretten ziyade onlardan duyduğu korkudan muzdarip olduğunu düşündürttü. Öyle ki yönetmen tüm korkularını, duygularını ve söylemek istediklerini hep onlar aracılığı ile söyleyerek ve korkusunun kaynaklarını kendi dilinin aracına dönüştürerek onlardan kurtulmayı deniyor sanki. Filmdeki onca erkek karakter nerede ise sadece iki kadın karakter ile ilişkileri ile var veya yok oluyorlar. Erkek karakterler de acı çekiyorlar filmde evet ama acıları büyük ve nerede ise güzel olan Justine ve Claire karakterleri.

Provokatif bir yönetmenden gelen bu çarpıcı film kesinlikle kayıtsız kalınmaması gereken bir çalışma. Trier’in filmini nasıl bir bütünsellik içinde ele aldığını gösteren ve düğün boyunca yaşanacak sıkıntıların habercisi olan baştaki dar yolu dönemeyen limuzin sahnesinden Dunst’ın düğün boyunca olan tüm sahnelerine, karakterlerinin arasındaki ilişki yumağından umut ve umutsuzluk etrafında dönen temalarına bu film görülmesi gerekli bir çalışma özet olarak. İlk bölümü dramatik, ikinci bölümü trajik bir opera olarak da görülebilecek ve bu şekilde kurgulanmış görünen film bu bakımdan bazen basit bir hikâyeyi görkemli biçimde anlatarak bugün sakil duran operalardan biri olarak da görülebilir belki ama kıyametin Hollywood usulüne baş vurmadan da anlatılabileceğine ikna olmak için bile görülebilir bir film karşımızdaki.

(“Melankoli”)

Halt auf Freier Strecke – Andreas Dresen (2011)

“Düşündüm de sigaraya başlarsam sorun olmaz. Ne de olsa bir şey fark etmeyecek”

Beyninde ölümcül bir tümör olduğunu öğrenen orta yaşlı bir adamın son günlerinin hikâyesi.

Alman sinemasından Andreas Dresen imzalı bir dram. Çağın hastalığı kansere yakalanmış bir adamın ve ailesinin, birdenbire hayatlarını “durduran” bu hastalığı kabullenme ve yarattığı sonuçlarla baş etme çabalarını anlatan hikâye senaryoyu yönetmenle birlikte yazan Cooky Ziesche’nin doğru tercihleri ile dramını sömürmeyen, duyguları dozunda tutan ve karanlık bir komediye de sahip olmayı başaran bir çalışma. Başroldeki Milan Peischel’in ödüllü oyununun da çok şey kattığı film 2011 Cannes festivalinde ”Un Certain Regard – Belirli Bir Bakış” ödülünün de sahibi olmuştu, özellikle Almanya’da aldığı pek çok ödülün yanısıra.

Fransız sinemasının usta ismi Bertrand Blier 2010’da çektiği “Les Bruit des Glaçons” adlı filminde hastalığa yakalanan adamın “kanserini” de bir karakter olarak kullanmış ve bu karakterin hastanın hayatını nasıl allak bullak edip onu elinde oynattığını keyifli bir komedinin konusu yapmıştı. Dresen’in filminde de hastanın tümörü bir karakter olarak karşımıza çıkıyor ama burada komedinin parçası olarak değil kahramanımızın kontrolünü yavaş yavaş kaybetmeye çalıştığının belirtisi olarak hayallerinde yer buluyor kendisine. Hastalığı bir karakter olarak kullanmak Blier’in filminde filmin komedi yanının doğasına uygun olarak oldukça çekici özellikler katmıştı filme. Burada ise o denli etkileyici olamıyor ve bir tek sahne dışında hikâyeye çok da bir şey katmıyor ama o sahnenin de hayli etkileyici olduğunu kabul etmek gerek. O ana kadar örneğin televizyondaki bir sohbet programına katılan bir adam olarak karşımıza çıkan ve Blier’in filmindekinin aksine kahramanımızla doğrudan teması olmayan bu karakter işte tam da o sahnede kahramanımızın yatağına giriyor ve başını hastaya dayayarak oldukça etkileyici bir ana imza atıyor.

Dresen’in filminde aslında bildiğimiz anlamda başı ve sonu olan ve arada bir takım gelişmelerin olduğu bir hikâye yok. Hikâyenin başı yalın ve sakin anlatımı ve oyunculukları ile dikkat çeken hastalığı öğrenme, sonu ise hastanın ölümü ve hayatın onsuz da sürüp gideceğini gösteren yine her türlü gösterişten ve süslemeden uzak bir kapanış sahnesi. Bu arada bir sürprizli gelişme olmadığı gibi hikâyenin zaten bu yönde herhangi bir derdi de yok. Hastalığın ölümcül olduğu ve dolayısı ile hikâyenin sonunun ne olduğu baştan söyleniyor seyirciye. Dresen bundan sonra hastalığın ve bu hastalığın muhatabı olan hastanın ve ailesinin (eşi ve iki çocuğunun) hayatlarının seyrini herhangi bir müdahelede bulunmadan sergiliyor bize hikâye boyunca. Hastanın etrafındaki her bir bireyin duruma verdiği tepkilerin farklılığını ve unutkanlıklar, kasılmalar, sürekli ağrı ve acılar ve yitirilmeye başlayan vücut fonksiyonları ile hastanın yavaş yavaş ölüme doğru uzanan yolculuğunu malzemesini sömürmeden anlatıyor. Tüm bu acı verici unsurları anlatan bir filmin belki son sahneleri dışında seyircinin duygularını kışkırtmamayı başarmasının nedenlerinden biri Milan Peischel’in en büyük katkıyı sağladığı dram içindeki komik hava. Komediye yakın görünen şaşkın ve komik yüzü ile başlangıçta yadırgatan ama hikâye ilerledikçe bu yüzü ile filme çok şey kattığını ispatlayan oyuncunun finale doğru geçirdiği değişim de gerçekten çok başarılı.

Filmin ilginç yanlarından biri de hastanın cep telefonu ile oluşturmaya başladığı görsel kayıtlar. Sıradan bir hikâyede bu kayıtları hasta değil yakınındakiler –ilerisi için anı olmak üzere- oluştururken burada kahramanımız kayıtları kendisi ve adeta sadece kendisi için oluşturuyor. Bu bağlamda, film süratle ölüme doğru ilerlediğini bilen bir hastanın kalan hayatını normal –içinde bulunulan koşulların elverdiği ölçüde normal- bir biçimde sürdürmek çabasını sergilemiş oluyor. Steffi Kühnert’in başarılı oyunculuğu ile canlandırdığı eş karakteri filmin en etkileyici kimi anlarından birinin de yaratıcısı oluyor. Bu sahnede kadın artık yorulmuş, yıpranmış ve, sorumluluk duygusu, sevgi ve kendisinin de harcanan hayatının telaşı arasında sıkışıp kalan ruh hali ile “artık bitsin” diye fısıldıyor ve benzer süreçten geçmiş herkesin anlayacağı bir duygunun da tercümanı oluyor.

Dresen filminde oyuncularının kimi sahnelerde doğaçlama konuşmalarına izin vererek tam bir gerçeklik duygusunun oluşmasını da sağlamış. Hastanın telefonunun kamerasına konuştuğu anlar ve muhtemelen baştaki doktor ile konuşma bölümü bu doğaçlamanın çarpıcı kimi anlarına örnek olarak gösterilebilir. Dürüst yaklaşımı ile de önemsenmesi gereken film, zor konusunu kimi zamanlarında sessiz anlara da başvurarak anlatıyor. Bu anların da altını çizdiği durumun trajik içeriğine rağmen film, hem hayatlarının bir döneminde bu tür bir dramın içinde yer alanlar için hem de bu tür tecrübesi olmayanlar için sinemasal yaklaşımı ile seyrini o denli zorlayıcı kılmamayı beceriyor. Yukarıda tüm sıraladıklarımın yanısıra, Dresen doğal ışık kullanımı ve sömürü noktasından uzak tutmayı başardığı yakın plan çekimlerin aracılığı ile kaçınılmazla barışmanın veya barışamamanın hikâyesini kesinlikle ilgiye değer kılıyor.

(“Stopped on Track” – “Yarı Yolda”)