House of Usher – Roger Corman (1960)

“Kız kardeşim sizinle evlenemez bayım. Bizim soyumuz lanetlidir”

Nişanlısını bulup onunla evlenmek için evine gelen bir adamın karşılaştığı lanetin hikâyesi.

Edgar Allan Poe’nun “The Fall of the House of the Usher” adlı hikâyesinden düşük bütçeli filmleri ile tanınan Roger Corman’ın uyarladığı bir korku hikâyesi. Corman toplamda sekiz ayrı Poe hikâyesini filme çekmiş ve bu yapım da onların ilki. Corman’ın ilk renkli çalışması olan ve sadece on beş günde çekilen film, aynı zamanda yönetmenin de en büyük bütçeli eseri ama bu “büyüklük” Corman’ın filmografisinin ölçüleri içinde değerlendirilmesi gereken bir büyüklük. Poe’nun en bilinen eserlerinden biri olan hikâyenin bu sinema uyarlaması bugünün alışkanlıkları ve ölçüleri içinde ele alındığında hayli “eski usul” ve efektler de biraz “ucuz” görünebilir ama filmin sinemanın korku klasiklerinden biri olduğunu ve seyrinin hayli keyif (ve korku elbette) verdiğini unutmamak gerek.

Dört karakterin etrafında ve tipik bir korku filmi evinde geçen hikâyede Mark Damon (genç adam), Myrna Fahey (adamın nişanlısı), Vincent Price (kızın ağabeyi) ve Harry Ellerbe (uşak) kendilerinden bekleneni yerine getiriyorlar ama elbette Price bu tür filmlerin gedikli ismi olarak öne çıkıyor. Roger Corman’ın üslubunda aslında pek de orijinal bir yan yok ve Poe’nun hikâyesinde –hikâyeyi de çarpıcı kılan yanlardan biri olarak- seyircinin hayal gücüne bırakılan pek çok unsur filmde fazlası ile gösteriliyor ve sisler içindeki yıkılmakta olan evden evin etrafındaki çorak görüntülü korkunç araziye kadar pek çok şey korku filmlerinin tüm klişe görüntülerinin tekrarı olarak karşımıza getiriliyor. Başlangıç sahnelerinde kamerayı zaman zaman gözetleyen birinin bakış açısı ile kullanan ve hem bu dört karakterli filmin tiyatro havasını akıllıca destekleyen hem de gerilimin artmasını sağlayan Corman sonra bunu bir kenara bırakıyor ve çok da doğru yapmıyor. Vincent Price’ın açılan kapının ardından ilk göründüğü sahne de Corman’ın seyircinin yüreğini hoplatmayı başardığı ve Price’a da çok yakışan anlar olarak dikkat çekiyor.

Corman kendi ölçülerine göre hayli yüksek bütçeli filminde başta evin kendisi ve yangın sahnesi olmak üzere pek çok görsel unsura başvuruyor ve bugün eskimiş görünse de seyirciyi etkilemeyi başarıyor. Ailesinin lanetini taşıyan kızın kıyafetinden mumlara ve koltuklara kırmızı rengi kullanarak hem filme çarpıcı bir renk katıyor hem de Ingmar Bergman’ın ifadesi ile ruhun rengi olan bu renk ile hikâyenin gizemli yanını destekliyor. Corman’ın bu tür tercihlerdeki başarısı keşke oldukça zayıf görünen kâbus sahnesinde de tekrarlanmış olsaydı ve duman ve renkli filtrelere sığınılmış olmasaydı diye düşünmemek elde değil. Belki çok orijinal görünmeyen müzik çalışması ise tipik ve etkileyici bir korku filmi müziği olarak atmosfere kendince katkısını sağlıyor. Vincent Price’ın karakterinin filmin sonuna kadar kötü mü, deli mi yoksa bir lanetin yok olmasını sağlamaya çalışan iyi bir adam mı olduğunun belirsiz bırakılması da filmi seyre değer kılıyor açıkçası.

Corman’ın Poe uyarlamalarının kimilerince en iyisi olarak kabul edilen çalışma özet olarak görüntüleri, set tasarımı ve genel olarak sergilediği atmosferi ile görülmesi gereken bir gotik korku klasiği. Üstelik sadece korku atmosferi için değil, melankolisi, karanlığı ve boğuculuğu ile de dikkat çektiği için.

(“The Fall of the House of Usher” – “Esrarlı Ev”)

Hoşçakal Yarın – Reis Çelik (1998)

“Merak etme! O büyük ateşi bir gün hep beraber yakacağız”

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın yakalanmaları, yargılanmaları ve idamlarını anlatan bir hikâye.

Reis Çelik’ten Türkiye tarihinin en can acıtıcı hikâyelerinden birini anlatmaya soyunan bir film. Çok bilinen, çok konuşulan ve çok tartışılan bir hikâyenin sinemaya uyarlanması başlı başına ciddi bir risk ve bu denli politik bir konuda hangi tarafta yer alınırsa alınsın, filmden rahatsız olmaya hazır insanlar her zaman olacaktır. İdealleri uğruna mücadele eden üç gence kendisini yakın hissedenlerde ideallerindeki hikâyeyi görememenin yaratacağı hayal kırıklığının, karşı tarafta yer alanlarda ise mesajların yaratacağı bir tepkinin doğma ihtimali hayli yüksek kuşkusuz. Ne var ki film ne kadar iyi niyetle gerçekleştirilmiş olursa olsun, sadece sinemasal açıdan bakıldığında bile hayal kırıklığından öteye geçemiyor.

Reis Çelik’in filminin iki temel sıkıntısı var: Senaryo ve oyunculuklar. Bunlara bir de yönetmenin mizansen anlayışının hemen hiç orijinal bir unsur içermemesini ekleyince filmden sinemasal bir tat almak mümkün değil. Senaryodaki temel sorun, bunca bilinen bir hikâyeyi adeta bir kitabı bölüm bölüm sinemaya aktarmak isetermişcesine oluşturulmuş olması. Üç gencin avukatlığını yapan Halit Çelenk’in danışmanlığından yararlanılmış olsa da senaryo Reis Çelik’in imzasını taşıyor ve Çelik senaryosunda belki konunun büyüklüğünün altında kalmış ve hikâyeye sinemasal dokunuşlar getirmekten çekinmiş ama, ortaya çıkan nerede ise “resmi tarih” söylemlerinin bir benzeri olmuş sadece. Oyunculukların biri hariç hepsi için dökülüyor demek en doğru özet olur sanırım. Hüseyin İnan’ı canlandıran Bülent Çolak filmin tüm kadrosundan çok farklı bir yerde duruyor ve karakterinin inanç dolu öfkesini inandırıcı kılıyor. Diğer tüm oyunculuklar ise abartılı mimikler, zaman zaman sessiz sinema dönemindeki Alman dışavurumcu filmlerindeki karakterlere benzeyen ama bu filme hiç yakışmayan abartılı rol kesmeler ve açıkça kötü oynamalar ile seyredeni epey rahatsız edecek bir düzeyde. Deniz Gezmiş’i oynayan Berhan Şimşek ne fiziği, ne yaşı ne de vurgulu (didaktik oyunculuk diye bir tanım varsa eğer, tam da o) oyunu ile inandırıcılığın yanından geçebiliyor. Sıkıyönetim mahkemesinin başkanı Ali Elverdi’yi canlandıran Tuncel Kurtiz ise görmeden inanması mümkün olmayan bir garip oyunculuk gösterisi yapıyor. Tüm o mimikler ve ses tonu bu filmde değil ancak karakterlerin karikatürize edildiği ve bunun bilinçli olarak yapıldığı bir filmde buluncak türden. Savcı rolündeki tiyatrocu Mümtaz Sevinç’in de bu abartıya katıldığı düşünülürse, oyunculukların bu düzeyde seyretmesinin iki açıklaması olabilir; yönetmenin yönlendirmesi veya oyuncuların hikâyenin önemine kendilerini fazlası ile kaptırmış olmaları. Askerlerin hiç konuşmadan başları ile selamlaştıkları sahnenin absürt halini düşününce bu nedenlerden birincisi öne çıkıyor açıkçası.

Arada kimi gerçek görüntülere de yer veren film becerilememiş çatışma sahneleri, ıskalanmış bir devimci romantizmi ve mücadeleci ruhu ile özetle ne gerekli duygu yoğunluğunu ne de siyasi içeriğini güçlü bir biçimde karşımıza getirebiliyor. Filmin tek bir sahnesi var ki keşke Reis Çelik filminin tümünü aynı görsellik ile yaratabilseymiş dedirtiyor. Açlık grevi yapmakta olan müvekkillerini görüşmek için bekleyen avukatın adeta bir kafes içinde umutsuzca ve sıkışmışlık duygusu ile boğularak beklemesi görsel gücü hayli yüksek ve tüm o didaktik konuşmalardan ve büyük mimiklerle örülü oyunculuklardan çok daha fazla şey söylüyor. Devlet eli ile işlenmiş bu üç cinayetin öyküsü belki bir gün sinemada hak ettiği karşılığı bulur ama o zamana kadar ve özellikle bugünlerde her muhalefet edenin terörist olarak yaftalandığı ve cezaevlerinde açlık grevi yapanların olduğu bir ülkede yaşadığımız düşünülürse, bu niyeti iyi film yine de ilgiyi hak ediyor.

Versailles – Pierre Schoeller (2008)

“Oğlum neredesin? Hâlâ benim oğlum musun?”

Sokakta yaşayan bir genç kadın ve çocuğu ile yine sokakta yaşayan bir adamın karşılaşması ile gelişen olayların hikâyesi.

Yönetmen olarak asıl çıkışını Cannes’dan ödüllü “L’exercice de l’État” ile yapan ve film dünyasına televiyon filmleri için yazdığı senaryolar ile giren Pierre Schöller’in bu ikinci uzun metrajlı filmi, adının aksine Versailles sarayının görkeminden, zenginliğinden ve sefahatinden hayli uzak düşen hayatları anlatan alçak gönüllü bir film. Çok genç bir yaşta ölen Guillaume Depardieu ve özellikle çocuk oyuncu Max Baissette de Malglaive başta olmak üzere başarılı oyunculukların olduğu film, dünyanın dışında kalmaya zorlanmış veya tercih etmiş bireylerin ve onların bu zorunlu veya gönüllü tercihlerinin kendileri ve etrafındakiler üzerindeki etkilerine odaklanan ve didaktizmden uzak kalmayı başarmış bir çalışma.

Hikâye duygusallığın alıp başına gitmesine hayli müsait olduğu halde Schöller kendi yazdığı senaryosunda bundan akıllıca uzak durmayı başarmış görünüyor filmde. Öyle ki “Babam ve Oğlum” tarzı sahnelere hayli yakın düşüp, gözyaşlarımızı kolayca alabilecek final sahnesinde bile doğal, sessiz ve kısa bir biçimde tamamlıyor hikâyesini. Benzer şekilde çocuk oyuncunun tüm sahneleri de sömürüden uzak ve hayatın tam içinde olduğu gibi sergilenmiş film boyunca. Burada Max Baissette de Malglaive’e de bir parantez açmak gerekiyor. Film çekildiği tarihte beş yaşında olan oyuncu rolünü tam bir olgunluk içinde canlandırmış. Elbette yönetmenin onu kullanmaktaki başarısını da eklemek gerek burada ama yemek yerken uyuyakaldığı, annesinin yanına yattığında burnunu çektiği veya okuldaki ilk gününde diğer çocukları oynarken seyrettiğinde olduğu gibi hiç de kurgu ile halledilemeyecek bir başarı sergiliyor ve filmi sadece kendisi için bile seyredilir kılıyor. Depardieu ise oyunu ile bir kez daha sinema için ne erken bir kayıp olduğunu gösteriyor. Diğer evsizlerle toplantı sahnesinde görüntülendiği gibi, Depardieu dünya üzerinde hüküm süren ekonomik ve sosyal düzenin dışında kalmayı tercih eden ve ormandaki terkedilmiş bir kulübede yaşayan karakterinin bu bilinçli tercihini inanılır kılmayı başarıyor. Sondaki “anlamsız” görünen terk etme sahnesinin arkasında bu kabullenilmiş sıradanlığın dışında kalma kararının payı var. Aslında sadece onun değil, diğer evsiz karakterlerin de entelektüel sohbetleri bu tür hayatı süren (veya Depardieu örneğinde olduğu gibi tercih eden) insanlar üzerine seyircide var olabilecek ön yargılara itiraz ediyor. Film burada bu hayata bir övgü de düzmüyor aslında; kadın karakterin deneyip başarmış göründükleri ile çözümlerin bireyler için farklılaşabileceğini de söylüyor. Söylüyor ama film bu çözümler için fazla umut da vermiyor.

Filmde kısa sürelerde de olsa gösterdiği Versailles sarayını anlatmak istedikleri için bir araç olarak kullanmış aslında yönetmen ve senarist Schöller. Fransız devriminin eşitlik, özgürlük ve kardeşlik peşindeki kahramanlarının bu sarayı bastığı yıllardan bugüne günümüz Fransız toplumunun bu hedeflerin neresinde olduğunu da düşündürtmek istemiş gibi görünüyor. Tüketmedikleri ve çöpe attıkları yiyeceklerin evsizlerin hedefi olmaması ve çöplerinin karıştırılmaması için bu yiyeceklerin üzerine çamaşır suyu döken insanların olduğu bir toplumdan bahsediyor Schöller bu sorgulamayı bizlere yaptırmak için. Yönetmenin bu sorgulamasını Depardieu karakterinin hikâyedeki kişisel tercihleri zayıflatmıyor ve onun bir yandan isyankâr bir yandan duygusal yapısını ve sorumluluk ile yüzleşince içine düştüğü çelişkiyi filmin bütününe zarar vermeyecek şekilde ayrı bir kanaldan akıtmayı başarıyor. Kendisi de zatürreden ölen Depardieu’nün filmde bu hastalıktan acı çektiği sahneyi seyrederken insanın için acımaması da mümkün değil.

Schöller’in zaman zaman belgesele yakın duran tarzı filmin acıtıcı gerçekçiliğinin altını çizmesine de yardımı oluyor. Son bölümlerindeki melodramın dozunun filmin bütününe zarar vermeyecek bir seviyede tutulduğunu ama buna rağmen hikâyesi olsa da alıştığımız anlamda bir hikâye anlatmaya çalışmayan filmin sadece bu bölümde bundan taviz verdiğini söylemek gerek. Julien Hirsch’in görüntüleri özellikle orman içinde geçen bölümlerde hayli başarılı ama filmin görsel gücünü en üst seviyeye çıkardığı sahne, çocuğun tüm eskimiş ve kirli kıyafetleri ile ve kendi görüntüsü ile taban tabana zıt bir görüntüsü olan Versailles sarayının bahçesinin görkemi içinde koşturması olarak görünüyor. Burada film günümüz uygar toplumlarının bu uygar görüntüsü arkasındaki eşitsizliğin ve yoksulluğun çok sert ve dolaysız bir resmini çekiyor. Çocuk ve adam karakteri üzerinden iki erkek arasındaki dostluğun hikâyesi olarak da özetlenebilecek film saf ve basit sinemanın güzelliğini de hatırlatması ile örneğin bir Dardennes kardeşler sinemasından da esintiler taşıyor seyircisine.

Hawaii – George Roy Hill (1966)

“Onlardaki güzelliği göremeyişimiz, hayatlarına yaptığımız müdahale, topraklarına karşı duyduğumuz arzu, hırsımız ve kibirimiz: Onları öldüren bunlar”

1800’lü yıllarda Hawaii’ye gelen ilk Amerikalı misyonerlerin ve adanın değişiminin hikâyesi.

Nesillere yayılan hikâyeler içeren hacimli romanları ile tanınan ABD’li yazar James A.Michener’in aynı adlı ve altı bölümlük romanının misyonerlerin Hawai’ye gelmesi ve yerleşmesini anlatan üçüncü bölümünden uyarlanan film yönetmen George Roy Hill’in epik türdeki ilk ve tek çalışması. Bu filmin gişede gördüğü ilgi üzerine 1970’de kitabın daha sonraki bölümlerini kapsayan ve Tom Gries’in yönettiğii “Hawaiians” adlı bir devam filmi de çekilmiş. Epik türün özelliği olarak uzun yıllara yayılan ve süresi de hayli uzun (orijinali 189 dakika süren filmin gösterime çıkarılan versiyonu 162 dakika) olan film, Hawaii halkının “doğal yaşamı ve naif inançları” ile misyonerlerin onlara kazandırmaya çalıştığı “ahlâklı yaşam ve Tanrı sevgisi” arasındaki çelişkilere de değinen ve misyonerlik faaliyetlerinin ve sonrasındaki beyaz yerleşimcilerin neden olduğu değişim ve dönüşüme genel olarak olumsuz yaklaşan bir çalışma. Yine de senaristlerinin arasında Hollywood’daki komünist avı döneminde kara listeye alınmış olan Dalton Trumbo ve başarılı bir başka isim Daniel Taradash’ın da bulunduğu filmden bu konularda çok farklı beklentisi oluyor insanın filmi seyretmeden önce. Hollywood klişelerinden kendisini kurtaramamış, uzun süresine rağmen bazı bölümlerinde hızlı ve yüzeysel bir yaklaşımın kurbanı olmuş ve rahat seyredilebilen bir çalışma karşımızdaki.

Uyarlandığı romanın ilk iki bölümünü güzel Hawaii görüntüleri eşliğinde sözlü ve kısa bir prolog ile geçiştiren filmin hikâyesi bu prolog olmasaymış da bir şey kaybetmezmiş ama filmin zaman zaman kullanmaktan kendisini alamadığı egzotik öğelerin ilk örneği olarak bu görüntülere ihtiyacı varmış anlaşılan. “Tanrı’yı anlatmak ve medeniyeti öğretmek” amacı ile adaya gelen misyonerlerin hikâyesinde film özet olarak kibirden uzak, yerli halkın geleneklerine mümkün olduğunca saygılı (bu saygı kesinlikle mümkün olduğunca çünkü Hawaii halkının gelenekleri arasında ensest ilişkiler de var!) ve Tanrı korkusunu değil sevgisini içeren bir anlayışı doğruluyor. Bunu yaparken de bir doktorun ağzından beyazlar gelmeden önce cennet gibi olan adanın, beyazlardan sonra tanıştıkları ve bağışıklıkları olmayan hastalıklar ve yozlaşma sonucu nasıl da yok olmaya doğru gittiklerini söylemekten çekinmiyor. Finalde kilisenin önderliğinde kimi misyonerlerin toprak yağmasına girişmesini de sergilemekten geri durmuyor üstelik. Evet film bunları takdir edilecek şekilde yapıyor ama filmin temel çekişme noktasını da “Tanrı’yı getiren beyazlar ile alkolü getiren beyazlar” farkı üzerine oturtuyor ve tarafını ilkinden yana olarak belirliyor. Daha temel bir soru, yerli halkın beyazların Tanrı’sına ihtiyacı olup olmadığı, sorulmadığı gibi sorulmayan bu sorunun cevabının “evet” olduğunu da tüm hikâyeye yaklaşımı ile sürekli olarak vurguluyor film.

Baştaki fırtınalı denizlerde zorlu yolculuk ve sonlardaki kızamık salgını sahnelerini yönetmen George Roy Hill dönemin olanaklarını kullanarak görkemli ve etkileyici kılmayı başarmış. Onun filminin epik yanını sağlamlaştırmasını sağlayan bu sahnelerle birlikte filmin “büyüklüğüne” katkı sağlayan asıl isim ise baş roldeki Max von Sydow. Oyuncu karakterinin kibire varsan hırsını, Tanrı tutkusunu ve adanmışlığını zaman zaman görkemli mimiklerle aktarıyor seyirciye. Eşi rolündeki Julie Andrews filmdeki onca sahnesine rağmen Sydow’un görkeminin altında eziliyor adeta. Kaptan rolündeki ve belki romanda öyle olmasa da filmde varlığı hikâyeye umulan gerilimi ve romantizmi katmayan Richard Harris ise üzerine düşeni yapıyor sade oyunu ile. Adanın Hawaii’li kraliçesi rolündeki Jocelyne LaGarde’ın bu rolünün sinemadaki tek denemesi olduğunu ve başarılı oyunu ile yardımcı oyuncu olarak Oscar’a aday olduğunu da ilginç bir not olarak belirtelim.

Dinsel veya kültürel çatışmaların incelemesinin derinliği çok tatmin edici değil ve aşk hikâyesi olarak da pek etkileyici değil bu film. Oscar’a aday olan şarkısının filmde çok kısa bir süre duyulabildiği ve bu sahneye de daha çok filme şarkı söyleyen bir Julie Andrews görüntüsü katmak için yer vermiş görünen film Russel Harlan’ın etkileyici görüntüleri, dozu biraz kaçmış olsa da egzotizm ve yeterince iyi işlenememiş olsa da romantizmi ile eski usul büyük filmlerden hoşlananlar için yine de çekici olacaktır özet olarak. Kalvinist misyonerlerin nihayetinde emperyalizmin araçlarından biri olduğunu bilinçli bir şekilde anlatmasını beklememek gerekiyor elbette filmden keyif alabilmek için. Bir de filmin arada atladığı dönemlerde yaşanan gelişmeleri (birdenbire adanın görüntüsünün o günlerin sıradan bir Amerikan kasabasına dönüştüğünü görmek gibi sonuçları olmuş bu atlamaların) ciddi anlamda ıskaladığını ve örneğin adanın hangi kıyımlar sonucu bir Amerikan kasabasına dönüştüğünün üzerinde hiç durulmadığını da atlamamak gerek. Tüm bunların da Holywood usulü büyük filmlerden hoşlanmayanlar için filmin sıkıcı görünmesine yol açma ihtimali hayli yüksek.