Swerve – Craig Lahiff (2011)

“Irak’ın en sevdiğim yanı buydu. Hiçbir şey aynı kalmıyordu”

Tanık olduğu bir kaza sonucu kendisini gizemli bir kadın, onun polis kocası ve bir çanta dolusu parayı içeren bir maceranın içinde bulan bir adamın hikâyesi.

Avustralyalı sinemacı Craig Lahiff’ten kara film tarzına yakın bir suç filmi. Umut verici başlayan ama daha sonra güçlü ve zayıf yanlarının paralel yürüdüğü film Avustralya sinemasından son zamanlarda çıkan kimi sert filmlerin bir örneği. Kendisini kesinlikle seyrettirmeyi başaran çalışmanın kimi öne çıkan eksilerine rağmen bir cazibe taşıdığı da açık.

Güvenilirliği hikâyenin finaline kadar belirsizliğini koruyan (aslında bu konuda tam anlamı ile başarılı olduğu söylenemez filmin) gizemli ve bir sarışın kadın, onun öfke problemi yaşayan polis kocası, uyuşturucu ticaretinden gelen kayıp paranın peşindeki çetenin acımasız tetikçisi ve tüm bu “kötü” karakterlerin arasına düşen ve bir çanta dolusu parayı teslim edecek kadar dürüst kahramanımız. Film bu karakterler üzerine kurduğu hikâyesini bir kara film için fazla gelecek bir dozda “kırmızı” ile boyuyor ve kimi sert sahneleri ile dikkat çekiyor. Açılıştaki tam bir profesyonellik ile çekilmiş olan uyuşturucu alışverişi sahnesi ile başlayan film hikâye ilerledikçe ve olaylar karışmaya başladıkça zaman zaman inandırıcılıktan uzak düşmeye de başlıyor. Bu inandırıcılık sorunu bir yana, film atmosferi ve sarışını ile Hitchcock’u akla getirse de ve örneğin kasabaya yarışma için gelen bando takımları ile bu anıştırmayı desteklese de, bunu da süratle unutuyor ve bando takımlarının senaryodaki varlığı da otelde yer olmamasının açıklaması olmak gibi bir zorlamaya (ve gereksiz bir zorlamaya çünkü bu durum bile polisin adamı evine davet etmesini inandırıcı kılmıyor) bağlanıyor sadece. Oysa bir sarışın, bir tren ve para dolu bir çanta ile Hitchcock neler yapardı diye düşünecektir bir sinemasever ister istemez.

Senaryonun gittikçe yoldan çıkmasının bir örneği olan hareket halindeki trenin üzerine atlama gibi sahnelere de sahip olan film, tüm bunlar bir yana bırakılırsa sağlam kurgusu ve iyi kotarılmış sahneleri ile dikkat çekiyor. Anlaşılan senaryonun da sahibi olan yönetmen hikâyesinin dinamizmi ile yetinememiş veya dozunu kaçırmış ve işler bir parça yolundan çıkmış. Oysa hikâye bu gereksiz zorlamalara sapmasa ve hikâyeye bir şey katmayan sert sahnelerden biraz daha uzak durmayı başarsa çok daha doğru bir seçimde bulunurmuş. Herkesin herkese kazık attığı bu hikâyede kahramanımız tek kazanan veya daha doğru bir deyiş ile tek kaybetmeyen olurken, paradan aşka ve uyuşturucuya kadar her şeyin sahte olduğu bu dünyada film “iyi” olmanın imkânsızlığını da söylüyor gibi.

Kara mizaha göz kırpar gibi yapan film belki buradaki niyetini biraz daha açık etse kendisini daha üst bir seviyeye çıkarabilirmiş ama Avustralya çöllerini ve bu çöllerin ortasından geçen ıssız yollarını sık sık kadraja alan çekici görüntüleri, zaman zaman filmin dramından uzak düşse de bu hatadan uzak durduğu anlardaki çekiciliği ile başarılı müzik çalışması ve yukarıda sıraladığım kimi öğeleri ile film ticari sinemanın çekicilik kriterlerini tutturmayı başarıyor. Tekniği sağlam, oyunculukları yeterli, seyri heyecan verici ama kimi zaman keşke dedirten bir çalışma özet olarak.

(“Sapak”)

Après Vous… – Pierre Salvadori (2003)

“Korkunç bir şey; yarın yine yaşamam gerekiyor”

Bir adam, intiharını son anda engellediği bir başka adam ve bu adamın eski sevgilisi üzerinden anlatılan bir romantik komedi hikâyesi.

Fransız sinemasından sevimli ve keyifli bir romantik komedi. Filmi onca örneği olan bu türdeki benzerlerinden ayıran romantik komedisinin barındırdığı dinamizm ve sık sık bir vodvil havasını çağrıştıran atmosferi. Buna Daniel Auteuil ve José Garcia’nın eğlenceli oyunculuklarını da ekleyince ortaya çıkan seyretmesi eğlenceli, sık sık kahkaha attıran ve kahramanlarına ısındığınız ölçüde aldığınız keyfin de arttığı bir film çıkmış.

1974’te bir televizyon dizisindeki rolü ile başladığı oyunculuk hayatında aralıksız çektiği filmleri ile Fransız sinemasının en başarılı oyuncuları arasına giren Daniel Auteuil’in sürüklediği filmde Garcia da kendisine aynı düzeydeki başarılı oyunculuğu ile eşlik ediyor ama yine de filmin yıldızı Auteuil sanki. “Un Coeur en Hiver” adlı muhteşem filmdeki Stéphane ile bu filmdeki Antoine’ın aynı oyuncu tarafından canlandırıldığına inanmak nerede ise imkânsız ve bu başarılı oyunu bir de sanatçının belirginliği ile akılda kalıcı kimi fiziksel özelliklerine rağmen ortaya koyduğunu düşününce takdir etmemek mümkün değil çağdaş sinemanın bu büyük oyuncusunu. Bu filmdeki tam bir iyilik timsali olan ve hayır demeyi beceremeyen karakterini de ustalıkla getiriyor karşımıza. Bana vücut dili ve mimikleri ile Jack Lemmon’ı hatırlatan José Garcia da depresif karakterinin tüm boyutlarını sergilemeyi başarıyor film boyunca ve özellikle panik atak yaşadığı bölümlerde çok ama çok eğlenceli.

2006’da çektiği “Hors de Prix” filmi ile asıl ününü kazanan ve ağırlıklı olarak romantik komedileri ile tanınan Fransız yönetmen Pierre Salvadori’nin bu filmi eğlenceli bir animasyon jenerik ve bu jeneriğin havasına uygun ve filmde de zaman zaman tekrarlanan 70’li yılların popüler Fransız şarkılarından biri olan “Papa Tango Charly” ile açılıyor. Açılıştaki intihara engel olma sahnesi ile başlayarak film iki karakteri de bize süratle tanıtmayı başarıyor. Zekice yazılmış senaryosu hikâyenin yağ gibi akmasını sağlarken yine de bir yönü eleştiriye açık; “Mademoiselle Chambon” filmindeki rolü ile benim için sinemanın unutulmaz yüzleri arasına girmiş olan Sandrine Kiberlain’in kendisini çok da zorlamış görünmeyen karakteri filmin iki baş erkek karakteri kadar derinlikli işlenmemiş görünüyor. Yalnız kalmaya tahammülü olmadığı dışında kendisi hakkında pek bir şey söylenmeyen hikâyenin bu kilit karakteri filmde daha çok iki (hatta üç) erkek karakterin aşklarının nesnesi olmaktan öteye geçememiş. Finale doğru kimi zorlama anları da var ama bütününe bakıldığında bu eksiklikler senaryonun başarısını çok da etkilememiş görünüyor.

Komedi, karmaşa ve dinamik anlarının romantik anlarının önüne geçtiği film daha önce defalarca işlenmiş bir hikâyeyi yönetmenin mizansen anlayışı ve oyuncularının başarısı ile hayli yenilemeyi başarmış ve karşımıza kimi öğeleri ile belki tanıdık gelecek ama yine de orijinal bir havaya sahip bir çalışma çıkmış. Fransız sinemasının sıkı vodvilllerden uyarlama yaptığında veya bu havayı taşıyan orijinal hikâyelerden yola çıktığında hemen hemen istisnasız olarak eğlendirmeyi başardığı komedilerinden biri karşımızdaki özetle.

Filmin müziklerine imza atan Camille Bazbaz’ın film için yaptığı “Sur le Bout de la Langue” şarkısının da hayli keyif verdiği film zıt karakterlere sahip görünen iki adamın ortak bir tutkuda birleşince nasıl da aynılaşabileceğini anlatırken bazen “çakmak” örneğinde olduğu gibi klişe ama bazen de “siluet” örneğinde olduğu gibi yaratıcı unsurları kullanıyor ve bir restorandaki beklenmeyen karşılaşma sahnesi başta olmak üzere Auteuil’in döktürdüğü sahneler ile seyircisini eğlendirmeyi başarıyor. Birinin dehşet içinde farkında olduğu diğerinin ise düşünmediği için farketmediği mutsuzlukları ile iki adamın birbirini tanıdıktan sonra değişen hayatları üzerine ve adının da mecazi olarak vurguladığı gibi bir “senden sonra” filmi bu ve hayli eğlenceli.

(“After You” – “Siz Buyrun”)

Thank You for Smoking – Jason Reitman (2005)

“Bugünlerde birisi bir filmde sigara içiyorsa, ya psikopattır ya da Avrupalı”

Büyük bir sigara üreticisi şirketin sözcülüğünü yapan ve lobi faaliyetlerini yürüten bir adamın bir yandan da oğluna rol modeli olma çabasının hikâyesi.

Jason Reitman’ın ilk uzun metrajlı filmi. Bu çalışması ile yakaladığı başarısını daha sonra “Juno” ve “Up in the Air” adlı filmlerle de sürdüren Reitman’ın bu filmi uzun bir süredir insanlığın nerede ise bir numaralı düşmanı ilan edilmiş olan sigarayı üreten bir şirket için çalışan bir adamı anlatan ve bu adamın sözcülük konumuna da gayet uygun bir şekilde bol konuşmalı ve diyaloglarından da sık sık güç alan ama görselliği de ihmal etmeyen bir çalışma.

Kendi ifadesi ile hayatını günde 1200 insanı öldüren bir kurumu savunarak kazananan ve Aaron Eckhart tarafından oldukça başarılı bir biçimde canlandırılan adamın yaptığı iş karşısında film herhangi bir taraf tutmayan bir tavır takınmış görünüyor. Üç çağdaş ölüm aracının (sigara, alkol ve silah) lobi faaliyetlerini yürüten üç kişinin sık sık buluşmasını gösteren ve tam bir satir havasını taşıyan sahneler bile seyirciye bu sahnelerin taşıdığı mizah duygusu, karakterlerin sinik ve umursamaz tavırlarının çarpıcılığı ve elbette diyalogları nedeni ile bir eleştiriden çok tarafsız bir sergilemenin, ama komik bi sergilemenin, izlerini taşıyor. Benzer şekilde adamın oğlu ile birlikte olduğu tüm sahneler veya sigaranın zararlarının tartışıldığı bir televizyon programını gösteren bölümde film derdinin asıl derdinin sigara olmadığını, odaklandığı konunun bireylerin yaptıkları seçimlerin etikliği veya bu seçimlerin savunulurlabiliği olduğunu vurguluyor sürekli. Tüm bunlar da başta sıkı bir giriş ile, ki bunda sigara paketlerini temel alan açılış jeneriğinin yaratıcısı Gareth Smith’in ciddi bir payı var, sonrasında ise zaman zaman sit-com’a kayan bir anlatım ve bunu biraz fazla süslemiş görünen şık bir ambalaj içinde getirilince karşımıza ortaya çıkan da eğlenceli, dinamik ama kalıcı bir gücün eksikliğini taşıyan bir film olmuş.

Hikâyenin odağındaki sektör, sigara tüketimini artırmak için ünlü oyuncuların ödenecek sponsorluk bedeline bağlı olarak sigara içeceği sinema filmlerine yatırım yapan, halka ilişkiler faaliyeti olarak gençleri sigaradan uzak tutma programları hazırlayan ama öte yandan bu programların gençleri sigaradan çok da soğutmamasına özen gösteren veya kahramanımızın oğlunun okulundaki sunumunda yaptığı gibi sigara içme kararının ebevenlerden bağımsız alınması gereken bir “özgürlük” seçimi olduğunu vurgulamaktan imtina etmeyen bir endüstri ve filmin bu bağlamda doğrudan sigara aleyhtarı olmak gibi bir kolaycılığa kaymamasını takdir etmek gerek. Evet film bu sıraladığım ve daha başka bir çok örneği getiriyor karşımıza sigara lobilerinin faaliyetleri olarak ama asıl derdi sigaranın kendisi değil yukarıda da belirttiğim gibi. Üç farklı sektörün lobicisi arasındaki “kim daha çok öldürüyor” tartışmasında olduğu gibi hikâye asıl olarak politik doğruculuktan etik seçimlerimize pek çok hassas noktayı “hayatını kazanmak için ne yapıyorsun” gibi basit ama önemli bir soru etrafında anlatmayı deniyor ve başarıyor.

Film bir yandan da yeterince güçlü değil ve bunun da birkaç nedeni var. Menejerlik şirketinin çalışanları üzerinden gösterilen yuppilik ve burada geçen sahneler kendi başına bakıldığında çok başarılı ve komik ama öte yandan belki kahramanımızın kendi yaptığı işi sorgulaması için eklenmiş olan bu bölümler filmin bütünü ile yeterince entegre olamamış görünüyor. Filmi ayakta tutan temel unsurlardan biri olan dinamikliğinin biraz düşer gibi olduğu kimi anlar da filmi zayıflatıyor şüphesiz.

Jason Reitman’ın bu esprili, şık ve kelimelerin gücünün söyleyenine de ne kadar bağlı olduğunu gösteren filmini görmekte yarar var. Eeckhart’ın filmin atmoferine çok yakışan oyunu ve hikâye boyunca duyduğumuz zeki diyaloglar bile yeterli bu kararı vermek için. Evet, ölüm tacirleri bize teşekkür ediyor!

(“Sigara İçtiğiniz İçin Teşekkürler”)

Good Neighbours – Jacob Tierney (2010)

“Hayatımda hiç bu kadar kötü bir şey görmedim. Televizyonda bile!”

Semtlerinde kol gezen bir seri katilin korkusu altındaki bir apartmanda komşular arasında yaşananların hikâyesi.

Genç Kanadalı yönetmen Jacob Tierney’den bir önceki filmi olan “The Trotsky” adlı çalışmasının gerisinde kalsa da eğlenceli, hafif ve komik bir film. Sık sık Woody Allen’ın “Manhattan Murder Mystery” tarzı filmlerini çağrıştıran filmde yönetmenin kendisi de küçük bir rolde oynarken bir başka Kanadalı genç sinemacı ve “J’ai Tué Ma Mère” adlı ilk yönetmenlik denemesi ile dünya sinemasına çarpıcı bir giriş yapan Xavier Dolan’a da rol vermiş. Bu gençlik dayanışmasının da vurguladığı bu uçarı tarzlı genç film seyre değer bir çalışma ama kimi kusurlardan da kurtulamamış görünüyor.

1995’te Quebec’in bağımsızlığı ile ilgili referandumun yapıldığı günlerde geçen film hem bu konu üzerinden hem de Kanada’nın Frankofon bölgesine yerleşmiş/yerleşen Anglo-Sakson kökenli karakterler üzerinden Kanadalı olmak üzerine ince değinmeleri de olan bir çalışma ama filmin odak noktası bununla hemen hiç ilgili değil. Modern dünyada bir apartmanda bir yandan ortak bir yandan da tamamen bağımsız hayat süren insanların komşuluk ilişkileri eski günlerden çok farklı elbette. Hikâyedeki komşular arasındaki ilişkiler üzerinden belki de film bize Kanada’nın da hem iç içe hem de birbirinden izole hayatlar süren insanların ülkesi olduğunu söylemeye çalışıyor ama bu mesajın, eğer böyle bir mesaj var ise, epey soluk kaldığını söylemek gerek.

Filmin türünü en iyi özetleyen ifade muhtemelen kara komedi ve film bu türün gereklerini de yerine getiriyor ama kimi kara yanlarının epey sert olduğunu söylemek gerek. Örneğin bir cinayet sahnesindeki boğaz kesme veya tecavüz(!) görüntüsünün gereksiz bir sertliğe sahip olduğu ve yarattığı rahatsızlık nedeni ile komedi havasına da zarar verdiği rahatça söylenebilir. Poe’nun gerçeküstü öğeleri olmayan hikâyelerinin havasını taşıyan filmin finali ile de genel olarak hissettirdiği yaratıcı, zeki ve farklı havanın dışında bir seçim yaptığı da ilave edilebilir kusurlarının arasına. Başrol oyuncularının üzerlerine düşeni yaptığı filmde sanki bundan fazlası da onlardan beklenmemiş gibi bir tarzı var filmin. Hafifliğe ama arada gereksiz sertliğe başvurmuş bir hafifliğe film kendini gereğinden fazla kaptırmış görünüyor çünkü. Üç baş karakterden Victor filmin taşıdığı Woody Allen havasının en bariz göstergelerinden biri. Özellikle seri katille ilgili planı veya tüm film boyunca sergilediği vücut dili ya da kimi diyalogları ile Allen’In filmlerinde kendisinin canlandırdığı karakterlerden birini getiriyor karşımıza adeta.

Hikâyesinin kimi eski gerilim romanlarındaki havasını da vurgulamak gerek. Hani bazı eski romanlarda bir giriş sahnesi vardır; hemen çoğunlukla aristokrat kökenli insanlar (ve çoğunlukla sadece erkekler çünkü anlatılacak olanlar kadınlar için fazlası ile korkutucudur) soğuk bir kış gecesinde bir şömine etrafında toplanırlar ve içlerinden birisi bir korku hikâyesi anlatır. İşte film mizansen anlayışı ve tarzı ile bu havayı taşırken anlatılan da o hikâyelerin kara komedi versiyonu sanki. Hem pop hem gerilim öğeleri ile hayli çekici olan müziğini de hikâyesini anlatmak için başarı ile kullanan film özellikle kedi severlerin de hoşuna gitme potansiyeline sahip, özellikle de Balthazar adlı “karakteri” ile.

Kadının iki erkek ile ayrı ayrı plan yaptığı sahne, biri işlediği cinayetten dönen diğeri yeni bir cinayete giden iki karakterin karşılaştığı sevimli bir absürtlük içeren bölüm ve başta Victor olmak üzere pek çok sevimli karakteri ve anı ile eğlendireceği açık ama çarpıcılıkta eksik kalmış film sevimliliği ile yine de kendisini beğendirecektir. Daha iyi bir final, daha bütüne yayılmış eğlence ve eksikliği hissedilen kreşendo anlarının varlığı ile bir kült olabilecekken, bunu ıskalamış olsa da keyifli bir film özet olarak.

(“Canım Komşularım”)