Anatomie – Stefan Ruzowitzky (2000)

“Kalbi siz çıkarmak ister miydiniz?”

Gittiği tıp okulunda gizemli ve yasa dışı işler çevrildiğini fark eden bir genç kadının hikâyesi.

Alman sinemasından ama tipik Amerikan özellikleri taşıyan bir korku ve gerilim filmi. Vasat bir Dan Brown romanından (evet vasat olmayan bir Dan Brown romanı olabilirmiş anlamı çıkıyor ama) uyarlanmış gibi bir havası olan film bu Amerikan havasını o kadar ileri götürüyor ki bir sahnesinde bir akıllı (elbette güzel ama mütevaziliği ve terbiyesi ön planda), bir seksi (gerçi o daha da zeki ama libidosu zekasının önüne geçmiş görünüyor) ve bir de çirkini bir araya getiriyor ve elbette ilk kurban tahmin edilen oluyor.

Çekinmeyen ve bazen amacını açık eden bir erotik yanı da olan filmin bu alandaki farklılığı erkeklerin de bu kullanımın aracı olmaları sık sık. Bunun dışında filmin pek de bir orijinal yanı yok ama yine de seyretme fikrini cazip kılacak başka ama sinemasal önemi tartışılır unsurlara sahip yine de. Örneğin filmin geçtiği Heidelberg kasabasının keşke daha çok görsek dedirten görselliği ve Türkiye’ye de gelen Gunther von Hagens’in “Bodyworks” başlıklı sergisindeki modellerden esinlenen insan bedeni tasarımlarının olağanüstü gerçekçiliği. Bunun dışında hikâyenin Nazi dönemine ve ondan da öncesine uzanan “gizli tarikat” referansları ve bu tür filmlerin değişmez dekor malzemesi olan çizimlerle dolu eski kitaplar, kötünün bazen beklenenden çok daha fazla yakında olması gibi heyecan öğeleri ancak türün meraklılarının ilgisini çekebilir gibi görünüyor.

Sonlara doğru ilginçleşmeye başlayan film tam da bu bölümlerde “nasıl ve neden” sorularını anlamsız kılacak tutarsızlıklara da savruluyor ama bu tür sorulara takılınmadan seyredilirse vakit geçirtmeyi başarabilir yine de. Bir Avrupa (bu film özelinde bir Alman) filminin bu türden pek çok örneği daha önce üretmiş Amerikan sinemasına öykünmesindeki gereksizlik bir yana bırakılarak göz atılabilecek ortalama bir film. Biraz gizem, biraz korku, biraz insanın kötücüllüğü ve bunların üzerine bolca erotizm sosu.

(“Anatomy” – “Anatomi”)

Big River – Atsushi Funahashi (2006)

“Bir Japon, bir Pakistanlı ve bir Amerikalı; çölün ortasında garip bir üçlüsünüz”

Arizona’da bir çölde tanışan bir Japon ve bir Pakistanlı erkekle bir Amerikalı kadının birlikte yaptıkları yolculuğun hikâyesi.

Phoneix, Arizona’da geçen film muhteşem çöl ve Grand Canyon görüntüleri eşliğinde anlatılan, çok ama çok sakin bir havada geçen ve temel olarak “ötekine” karşı duyulan güvensizliği anlatmaya soyunan bir hikâyeye sahip. Normal şartlarda birbirleri ile yolları hiç kesişmeyecek ve belki bu kısa birliktelikten sonra da birbirlerini bir daha hiç görmeyecek üç insanın bu ortak hikâyesinin Amerika’da geçiyor olması yönetmenin kendi ifadesi ile bu ülkenin bir zamanlar ortak bir geçmişi olmayan ve birbirlerine yabancı insanların bir araya gelmesi ile oluşmuş bir ülke olmasına ve özellikle 11 Eylül ile birlikte boyutu artan diğerinden duyulan derin kuşkulara bir gönderme taşıyor.

Yönetmen Atsushi Funahashi ile birlikte senaryonun yazılımına da katılan Eric Van Den Brulle’nin görüntü yönetiminin başarısından söz etmek gerek öncelikle. Çölün sıcaklığının uzantısı olan sarı ağırlıklı görüntüler, Grand Canyon’ın kızıl-sarı arası renklerle bezeli çarpıcı görüntüleri, zaman zaman mekanın büyüklüğü içinde zaten hayli küçük kalan karakterlerini iyice ufaltan uzak çekimleri ve örneğin kahramanların arabanın ön kaportası üzerinde ve ihtişamlı bulutların altında oturup konuşmadan önlerindeki boşluğa baktıkları kareleri ile görsel kalitesi çok yüksek bir film bu. Görüntülerin bu başarısına müziği de eklemek gerekiyor. Janek Duszynski imzalı çalışma filmin durgun atmosferini destekleyen ve filmden bağımsız kendi “sesi de” olan bir kaliteye sahip. Oyuncuların da filmin havasına uygun bir şekilde öne çıkmayan sade oyunculukları, zaman zaman kelimenin hem gerçek hem mecazi anlamı ile pasiflikleri filme katkıda bulunuyor.

Bu “çölde üç yabancı” hikâyesinin temel eksikliği ise hikâyesi veya daha doğru bir deyişle hikâyesinin yeterince özgün olmaması. Bağımsız ve minimalist filmlerin kıyısından geçtiği bir tuzak vardır ve adına hikâyesizlik veya hikâyenin önemsizliği denebilecek bu tuzak zaman zaman da doğal bir sonuca götürür seyredeni: sıkılmak. Bu film böyle bir sonuca götürmüyor seyredeni ama karakterlerin, özellikle de Amerikalı ve Pakistanlı karakterlerin bir parça klişelerle bezenmiş olması ve her üç karakterin detaylandırılmayıp havadada bıraklmış olmaları filme zarar veriyor. Sonuçta birbirine yabancı karakterler üzerinden ötekini anlama(ma), aslında insanların nasıl da birbirine benzediği ve ön yargılardan sıyrılmış yaklaşımların kazandıracakları başka pek çok filmde de ele alınmış temalar. Bu filmi bu temaları anlatırken özgün ve çekici kılan hikâyesi olamıyor özetle.

Sabırsız bir seyircinin müdahele edip hızlandırmak isteyeceği kadar yavaş akan bu film doğaçlama tadı taşıyan diyalogları ve konuşmaların arasına sık sık giren sessiz anları ile her sinema seyircisi için uygun değil elbette. Kahramanlarının bu kısa beraberliğinden geriye kalanın ne olacağını belirsiz bırakan finali ile doğru bir seçim yapan film görüntüler üzerinden düşünmeye açık, hikâyenin öncesi ve sonrasını kendisi çizmeye arzulu olanlar için öncelikle. Çölde karşılaşılan vahi batı şovu ve şovun yapıldığı kasaba, sis ve duman içindeki genç kız ve at görüntüsü ile filmin genel havasından hayli uzak ama etkileyici ve gerçeküstücü kareleri de olan film bireysel hayatlarımızı kolaylaştırıyor gibi görünüp bizi tuzağa düşüren ön yargılarımıza yeterince güçlü olmasa da seslenmeyi başarıyor. Üç insanın sessiz anlarını dolduran, paylaşılan ve tüm sohbetlere eşlik eden sigara ise alışkanlığı olmayanları bile etkileyecek kadar filmin bir parçası ve nerede ise filmin de kahramanlarından biri. Birleşip bir büyük nehiri beslemek veya kendi küçük yataklarında akıp gitmek arasında kalanlar için.

(“Büyük Nehir”)

Tony Rome – Gordon Douglas (1967)

“Fahişe sadece bir lakap ve sadece dostlarım bana öyle der”

Bir özel dedektifin kayıp bir broş ve sarhoş bir genç kız ile başlayan karmaşık bir olayı çözme çabasının hikâyesi.

Yorgun ve rolüne oturmamış görünen bir Frank Sinatra’nın üzerine kurulu film 30’lu ve 40’lı yılların Humphrey Bogart’lı kara filmlerine öykünen, kadınların yine erkeklerin gözünden görüldüğü ve anne veya fahişe sınıflarından birine oturtulduğu, hikâyesi yeterince çekici olmayan ama yine de 60’lardan getirdiği esinti ile seyredilebilir bir film. Bir yıl sonra yine Gordon Douglas tarafından ve Frank Sinatra’nın aynı karakteri canlandırdığı bir devamı da çekilen film Sinatra’nın zenginlerin akıl erdiremediği “yoz” dünyasına bulaşan dedektif rolündeki olmamışlığı ile garip duruyor bir yandan da.

Nancy Sinatra’nın seslendirdiği bir Lee Hazzlewood çalışması ile açılan filmin bu şarkısı belki aynı ikilinin “These Boots Are Made for Walkin'” veya “Summer Wine” şarkıları kadar çarpıcı değil ama yine de hoş bir giriş sağlıyorlar filme. Eski polis yeni dedektif, hem babacan hem çapkın, günümüzde Bruce Willis’in devralmış göründüğü ve en zor koşullar altında bile espri yeteneğini kaybetmeyen kahramanların eski örneklerinden biri Sinatra’nın zaman zaman sıkılmış bir havada canlandırdığı bu adam. Daha çok 60’lı ve 70’li yılların polisiye televizyon dizilerinden biri gibi duran film o dönem filmlerinin sinemasal kalitesi ne olursa olsun ve biraz da nostaljinin doğurduğu bir etki ile sahip olduğu cazibeyi tam anlamı ile taşımıyor. Sinatra’nın varlığını doğrulamak için filmde yer almış gibi görünen onca kadın karakterinin hepsinin elbette bir şekilde onun (bizim de varlığına ikna olmamız beklenen ama dürüst bir yaklaşım ile bakılırsa filmde pek de kendini göstermeyen) cazibesinden etkilenmesi anlaşılabilir bir durum belki filmi yapanlar açısından ama bu kadın karakterlerin o dönemin koşullarına uygun bir ölçüde erotik kullanımı ve biri hariç tümünün onun yanında aciz görünmeleri bugün rahatsız edebilir seyredeni. Bağımsızlığını ve kişiliğini korur gibi görünen ve Jill St. John’un tüm zarifliği ile özel bir hava kattığı karakteri de Sinatra’nın “yardımcısı” olma rolünden öteye geçemiyor ve zaten finalde de “namuslu” kadın olmayı seçerek kendisini özel kılan tek durumu da yok ediyor.

Hollywood sinemasının hemen tüm filmlerde dedektifleri (ve özellikle de eskiden polis olan dedektifleri) çok zeki ve becerikli, polisleri ise en hafif deyimle beceriksiz göstermesi burada da kendini gösteriyor elbette. Polisler hep geriden geliyor ve ancak dedektifimize yardımcı oldukları durumda bir anlam ifade ediyorlar. Bir devam filmini gerektiren nasıl bir cazibesi olmuş bu filmin bilinmez ama yine de hafif, esprili ve kadınları ile çekici bir dedektiflik hikâyesi izlemek isteyenler için.

Mister Johnson – Bruce Beresford (1990)

“İyi bir adamsın Johson. Bir siyah adamın olabileceği kadar iyi”

1923 Nijerya’sında ne ırkdaşları ile ne de sömürgeci beyazlarla uyum sağlayabilen ama kendini bir İngiliz centilmeni olarak gören bir siyah adamın hikâyesi.

Tozlu kasaba sokaklarında bir İngiliz centilmeni kıyafeti ile dolaşan bir siyah adamın yadırgatıcı görüntüsü ile başlayan film ne anlatmaya çalıştığı konusunda kafası karışık veya daha doğru bir deyişle sanki bir şey anlatmak gibi bir derdi de olmayan bir çalışma. Kendisini beyaz zanneden bir siyah adamın trajedisini tüm hikâyesi boyunca zayıflatmak için elinden geleni yapan film trajediyi öne çıkarmaya çalıştığında da inandırıcılığında eksik kalıyor ve ortalamanın üzerine çıkamıyor.

Baş oyuncusu Maynard Eziashi’nin başarılı oyunu dışında Pierce Brosnan dahil diğer tüm oyuncuların hiç asılmadan adeta öylesine oynadıkları film İngilizlerin sömürgeciliği üzerine dahi elle tutulur nerede ise tek kelime etmiyor ama “The Bridge on the River Kwai” filminden gelen bir geleneksel söylemi devam ettiriyor: İngilizler hangi koşul altında olursa olsunlar ellerindeki inşaat işini asla bırakmazlar. O filmde bir köprünün, bu filmde bir yolun inşaatı gösteriyor ki İngilizler için bu müteahhitlik işi ölüm kalım meselesi imiş.

Film neleri ıskalıyor oysa ki; kahramanımızın trajedisini doğuran koşulların yaratıcısı olan İngiliz sömürgeciliği, olmak istediği ile olduğu arasında sıkışmış bir adamın trajedisi ve üstünde gördüklerine yanaşmak veya onların soluk ve sahte de olsa bir taklidi olmak için kendi özünü reddeden bir adamın içine düştüğü durum gibi başlıkların her biri Bruce Beresford gibi bir yönetmenin elinde çok daha başka yerlere gidebilirdi ama yönetmenin elindeki malzeme/senaryo elini tutuyor bu filmde. Geriye Eziashi’nin oyunu, batan güneşte Afrika manzaraları gibi klişeleri sık sık kullansa da genelde başarılı olan bir görüntü yönetimi ve dans eden Afrikalıların çekici görüntülerinden başka bir şey kalmıyor. Yumuşak bir tonda anlatılan filmde gereksiz ve yadırgatıcı bir sertlik yaratan cinayet sahnesi ve asıl trajediyi örtecek şekilde öne çıkarılan kahramanımızın “iş bitiriciliği” gibi unsurları ile zayıf bir film özet olarak.

(“Bay Johnson”)