Oiktos – Babis Makridis (2018)

“Hayır, insanların bana acımayı bırakmış olmaları onların suçu değil. Sıkılmaları veya daha trajik bir şeyin dikkatlerini dağıtmış olması onların suçu değil. Bu benim suçum”

Mutsuzluk ve acı çekme bağımlılığı olan, herkesin kendisine acımasından mutlu olan bir adamın hikâyesi.

Senaryosunu Babis Makridis ve Efthymis Filippou’nun yazdığı, yönetmenliğini Makridis’in üstlendiği bir Yunanistan ve Polonya ortak yapımı. Yunanistan sinemasında ülkedeki ekonomik krizle birlikte -finanman zorluklarının sonucu ve halkın içinde bulunduğu ruh hâlinin uzantısı olarak- ortaya çıkan ve “Yunan Tuhaf Akımı” olarak adlandırılan türün örneklerinden biri olan çalışma, bu akımın önemli isimlerinden olan Yorgos Lanthimos’un filmlerine aşina olanlara (senarist Filippou, Lanthimos ile de çalışan bir isim) üslubu ile yakın gelecek ilginç bir eser. Film eşi bir kaza sonucu komaya giren bir adamın bu sırada kendisine gösterilen acıma ile mutlu olmasını ve tüm hayatını bunun üzerine kurmasını anlatırken, başroldeki Yannis Drakopoulos’un filmin tarzına çok iyi uyan performansının yardımı ile onun karakterinden yola çıkarak tüm acınma tutkunlarının ve sahte mağduriyet kurbanlarının hikâyesini anlatıyor. Türünün stilize anlatımını dozunda bir şekilde kullanan, ana karakterine gülmekle acımak arasında sizi sağlam bir ikilem içinde bırakan, saçmalığın neresinde duracağını çok iyi bilen ve tuhaf bir şekilde eğlendiren bir sinema yapıtı.

“Kynodontas” (Köpek Dişi), “Alpeis” (Alpler) ve “Attenberg” gibi parlak örnekleri olan “Yunan Tuhaf Akımı”nın yeni örneklerinden biri bu Babis Makridis filmi. Tuhaf ve bulundukları ortama yabancılaşmış ana karakterler ve her zaman anlamlı olmayan (ya da ilk anda öyle görünmeyen) diyaloglarla kurulan senaryo, stilize bir üslup ve özen gösterilen görsellik gibi karakteristik özellikleri olan bu akıma uygun olarak çekilen film Makridis’in ikinci uzun metrajlı çalışması. Avukatlık yapan bir adamın (adı hiç telaffuz edilmiyor hikâye boyunca) hikâyesini anlatıyor bize Makridis; evli ve bir oğlu olan adamın eşi geçirdiği kaza nedeni ile komadadır ve yaşaması için pek de umudu yoktur adamın. İçinde bulunduğu durum doğal olarak kendisine sempati ile yaklaşılmasına ve -kendisi için daha da önemli olarak- ona acınmasına yol açmaktadır. Her biri hayli eğlenceli ve trajik sahnelerde bu acımanın örneklerine tanık oluyoruz başlangıçta: Örneğin komşu kadın adama ve oğluna her gün çikolatalı kek getirmektedir, kahramanımız uğrak yeri yaptığı kuru temizleyici ile her defasında durumunun ne kadar zor olduğunu konuşmaktadır ve günlük hayatı hep durumunun ne kadar zor olduğunu insanlara anlatmak ve onlardan gelen acıma duygusu ile beslenmekle geçmektedir. Durumun tuhaflığını, adamın bu acımalardan şehvetli denebilecek bir zevk aldığını, ağlamaktan çok mutlu olduğunu anlıyorsunuz bir süre sonra ama Makridis hikâyesinin asıl tuhaflığını daha sonraya saklıyor. Bir bağımlılık oluşturmuştur bu durum ve adamın bu bağımlılıktan kurtulmaya hiç de niyeti yoktur. Bunun için ne gerekiyorsa yapmaya da hazırdır avukatımız.

Filmi sadece tuhaf bir bireyin hikâyesi olarak düşünmemek gerekiyor. İnsanların acınmaya ve kendilerine merhametle bakılmaya olan saplantılı tutkularını, mutluluğu ancak mutsuz olarak yakalayabilmelerini eğlencesi de olan bir dil ile anlatan film bir yandan pek çok insanda, özellikle de çocukluk dönemlerinde olan bir durumun (Kim kendisini çok kötü bir durumda hayal edip, kendisine acıyarak ve başkalarının da acımasını bekleyerek ağlamamıştır ki hayatının herhangi bir döneminde?) çarpıcı bir resmini çiziyor. Burada üstelik “şımarıklık” olarak da niteleyebileceğimiz bir durum söz konusu. Avukatımızın hâli vakti yerindedir, hoş bir eşi vardır, deniz manzaralı şık bir apartmanda yaşamaktadır ve oğlu da yetenekli bir piyano öğrencisidir. Film kaza öncesini hiç anlatmıyor ve bu nedenle avukatın içinde bulunduğu hastalıklı hâle eşinin komaya girmesinden sonra yaşadıklarından aldığı tatla mı girdiğini, yoksa bu durumun hep mi var olduğunu bilemiyoruz. Yönetmen bu şımarıklık ve hak edilmemiş acımadan yola çıkarak, bir toplumsal eleştiriyi de ima ediyor sanki. Gerçek mağdurlar dururken, kendisine sahte ya da abartılmış mağduriyetler yaratan bireyleri ve grupları düşünmeden edemiyorsunuz filmi seyrederken; bu bireylerin ve grupların acınmayı talep etmeleri ve bunu doğal hakları olarak görmeleri beraberinde “mağdurun zulmüne” dönüşebiliyor ülkemizde de güncel ve özellikle siyasî örneklerinde olduğu gibi.

Beethoven ve Mozart’ın eserlerini vurucu bir biçimde kullanan filmde avukatın iç sesini de ilginç bir şekilde değerlendiriyor Makridi ve hikâyenin arasına adeta sessiz filmlerdeki arayazılar gibi yerleştirilen cümleler adamın hislerini açıklarken bizim de onu daha iyi tanımamızı sağlıyor. Bu cümlelerin bir kısmı daha sonra, onun karısı için yazdığı ve piyanoda “neşeli” bir şeyler çaldığı için azarladığı çocuğuna söylediği şarkının sözleri olarak da karşımıza çıkıyor ve etkileyici ve doğru yazılmış içerikleri ile filme renk katıyorlar. Kameranın sakin hareketleri, oyuncuların diyaloglarını -filmin türüne uygun olarak- hoş bir yapaylıkla konuşması ve adamın ruh hâline zıt güzel görüntüler (Konstantinos Koukoulios’un geniş açılı görüntüleri çok başarılı) ile yönetmen Makridis hoş bir estetik de yakalıyor kesinlikle. Avukatın kendisine acımak ve başkalarının da acımasını sağlamak için gittiği uç noktalar (Göz yaşartıcı gaz, ofisteki tablonun değiştirilmesi, komşudan kek talebi, özellikle kirletilen kıyafetler, başkalarının acısını ve kayıplarını sahiplenmesi, başvurduğu tüm yalanlar, evdeki piyanoya ve köpeğine yaptıkları vs.) üzerinden iyi ve acı bir mizah da yakalıyor film ve tüm o “sessiz” duruşu ile sağlam bir trajikomedi yaratıyor. Belki de hikâyenin özeti olabilecek ve başarı ile sonuçlanan bir ağlama girişiminden sonra söylenen “Ne kadar iyi bir his olduğunu unutmuşum” sözü işte bu trajedikomedinin içeriğini çok iyi tanımlıyor.

Film sizi hazırlıyor olsa da finali ile irkiltiyor ve Yannis Drakopoulos’un karakterinin acıma talebini anlamaya çalışmaya zorlayan güçlü performansının da katkısı ile etkilemeyi başarıyor. Tuhaf, tuhaf olduğu kadar eğlenceli, çekici ve son görüntüsü ile de tüm karanlık yanına rağmen umut vaat eden bir film bu. Gerçek mağdurları ve kendimize acımak yerine, acılarımız ile baş edebilecek ve onlarla birlikte yaşayabilecek gücü üretmek gerektiğini hatırlamak için iyi bir araç ve çalışmalarını “tuhaf” kelimesinden çok “şiirsel” olarak adlandırmayı tercih ettiğini söyleyen yönetmen için de önemli bir başarı “tuhaf şiirselliği” ile.

(“Pity” – “Zavallı”)

Malchik Russkiy – Alexander Zolotukhin (2019)

“Bir komşunun çocuğu ben savaşa giderken akordiyon çalıyordu. Annem ağlıyordu ama ben gülüyordum. Ağlamanın bir anlamı yoktu nasıl olsa”

1. Dünya Savaşı’nda “önemli bir şeyler yapmak ve madalyalar kazanmak” isteyen genç bir Rus askerin ilk çatışmada yaralanması üzerine gökyüzünü dinleyerek, yaklaşan Alman uçaklarını saptama görevine atanmasının hikâyesi.

Alexander Zolotukhin’in yazdığı ve yönettiği bir Rus yapımı. Yapımcıları arasında ünlü Rus sinemacı Aleksandr Sokurov’un da olduğu (yaratıcı yapımcı olarak) film Zolotukhin’in ilk uzun metrajlı çalışması. Alexey adında genç bir askerin savaşta yaşadıklarını o dönemdeki Rusya’yı da anlatmak üzere kullanan film hikâye ile paralel olarak, Rus besteci Sergey Rachmaninov’un iki eserinin provasını yapan bir orkestrayı da gösteriyor. Sokurov’un tarzının etkilerini yansıtan mizanseni, konvansiyonel olmaktan uzak biçimi ve savaşın bireyler üzerindeki sonuçlarını göstermesi ile ilginç bir film bu. Orkestra sahneleri ile filmin asıl hikâyesini yeterince (anlam yaratacak bir şekilde yeterince) ilişkilendirememek ve genç askerin yaralandıktan sonraki davranışlarında ikna edici bir doğallığa sahip olmamak gibi iki sıkıntısı olsa da farklı ve ilginç bir çalışma bu ve görsel açıdan da kesinlikle dikkat çekici.

Evet, o “herkese göre değil” türüne yerleştirilebilecek bir film bu. Sokurov’un öğrencisi olarak da tanımlayabileceğimiz Alexander Zolotukhin o ilk büyük savaşta kaybolup giden gençliğin sembolü olarak kullandığı Alexey’in hikâyesini (herhangi bir savaşta binlerce benzeri olduğunu söyleyebileceğimiz bir hikâye bu) anlatırken eşlik etmesi için, Rachmaninov’un iki farklı eserinin (1909 tarihli opus 30, 3 numaralı piyano konçertosu ve 1940 tarihli opus 45, Senfonik Danslar süiti) provasını yapan Tavrichesky Devlet Senfoni Orkestrası’nın görüntülerini kullanıyor. Bu iki farklı zaman dilimine ait görüntülerin örtüşme biçimi -belki özellikle tercih edilmiş olabilir ama- arasında her zaman organik bir uyum yok. Bazı sahnelerde orkestra şefinin sesi ile askerlerin sesi iç içe geçiyor; bir topu taşıyan askerlerin ter dökmesi ile Rachmaninov’un icra etmesi zor piyano konçertosunu çalan piyanistin alnından dökülen teri peş peşe görüyoruz; şefin, orkestrasını daha dikkatli çalmaları için uyarması ile komutanın askerleri azarlaması peş peşe geliyor; bir askerin diğerini gıdıklayarak güldürmesinin ardından bir orkestra üyesinin gülen yüzü geliyor görüntüye vs. Alexey’in pek de iyi çalamasa da akordiyonunun olmasının onu orkestradaki müzisyenlerin sanatkârlığına yaklaştırdığını söylemek de mümkün. Ne var ki tüm bunlar güçlü bir biçimde ikna edemiyor bizi iki farklı zamanın bir arada karşımıza gelmesine; yine de bir tarafta anlatılan bir trajediye eşlik eden bir güzelliğin, bir taraftaki yok etmenin karşısına diğer taraftan çıkarılan yaratıcılığın ve her iki tarafın da aynı toplumun üyeleri olmasının oluşturduğu bir çekiciliğin varlığı açık ve bu da filmi ilginç ve farklı kılan yanlarından biri. Bir savaş genci (hatta çocuğu) olmasa, belki Alexey’in de orkestradakiler gibi bir hayatının olabileceğini; onun madalyaları savaşta değil, belki de sanatı ile kazanacağını düşündürtmesi de filmin, önemli kuşkusuz.

Cepheyi anlatan bölümlerde ilginç görsel tercihleri var filmin. Ayrat Yamilov’un siyah-beyaza yakın duran sarı, yeşil ve kahverengi tonlarındaki görüntüleri anlatılan dönemin ruhuna uygun olarak parlak renklerden kaçınılarak oluşturulduğu gibi, “eskitilmiş” bir havaları da var. Öyle ki seyrettiğinizin gerçek savaş görüntüleri olduğunu düşünebilirsiniz rahatlıkla. Kamera kullanımı ve mizansen de bu gerçekliği destekliyor ve yönetmen Zolotukhin bizi savaştaki bir Rus cephesinde askerlerin arasına katmış gibi hissediyorsunuz. 1. Dünya Savaşı’nın o eski, sessiz görselliğinin estetiği yeniden yaratımış filmde adeta. Orkestra bölümlerinin bu görsel tercihlerden uzak oluşturulması doğru olmuş; böylece ortaya bir zıtlık çıkmış ve bu zıtlık savaş ile barışın karşıtlığını oluşturmuş bir bakıma. Başta başroldeki genç oyuncu Vladimir Korolev olmak üzere oyuncuların ya ilk sinema deneyimlerini yaşamaları ya da daha önce kısıtlı tecrübelerinin olması da bir doğallık sağlamış ve gerçeklik duygusunu artırmış hikâyenin. Burada senaryonun Korolev’in performansının daha iyi olmasını engelleyen bir aksaklığından da söz etmek gerekiyor: Gözlerini kaybeden askerin hareketlerindeki dengesizlik anlamsızlığa kayarken, sanki Zolotukhin açısından bir karar verememişliğe de işaret ediyor. Fiziksel yaralanmışlığa bir ruhsal yaralanmışlık da eşlik ediyorsa, bunu yeterince geçiremiyor bize film.

Zolotukhin -gözlerini kaybeden askerlerin toplu fotoğraf çekimi sahnesinde olduğu gibi- cephedeki hayattan trajikomik anlar da yakalayarak, askerlerin her an ölüm tehlikesi altında olmalarına rağmen hayatın bir şekilde sürüp gittiğini gösteriyor. Yalnızlığını erotik kadın resimleri ile gideren asker, kasabadaki kızlarla flört çabası veya askerler arasındaki şakalaşmalar hikâyeye ve karakterlere nefes aldırıyor ve bizi onların gerçekliğine yaklaştırıyor. Senaryo bir yandan da, ayak sesleri gittikçe yaklaşan bir tarihî olayı alıyor gündemine: 1917 Rus devrimi. Bunu yaparken cephedeki askerlerden birinin arkadaşlarına yaptığı konuşmayı (“Şu kuyruğun uzunluğuna bak! Subayların tarafındaysa kuyruk yok. Baksana nasıl tıka basa doyuruyorlar karınlarını. Hâllerinden memnun gibiler. Ama yakında her şeyi değiştireceğiz. Ama bu bir sır, sakın kimseye söylemeyin”) ve elden ele geçen politik bildirileri herhangi bir zorlama hissi yaratmayacak şekilde bir sahnenin parçası yapıyor yönetmen. Subayların lüksü yanında askerlerin sefaleti, rahibin oturmak için subayların masasını seçmesi ve subayın bir askeri adeta ülkedeki yönetimin yoksullara davranışının sembolü olacak şekilde cezalandırmasının da desteklediği bu politik içerik filmin önemli yanlarından biri ve burada askerin “Artık vurma, acıyor” diyerek ellerine vuran subaya yalvarmasının hemen ardından orkestradaki piyanistin konçerto için tuşlara “acı duyarak” basan ellerinin gösterilmesi iki farklı zamanın en iyi bağlandığı anlardan biri oluyor.

Sonuç olarak, farklılığı ve ilginçliği tartışılmaz ama eksikleri de olan bir ilk film bu. Alexander Zolotukhin, Aleksandr Sokurov’unki gibi başarılı bir sinema kariyerine sahip olabilecek mi, bunu zaman gösterecek ama bu ilk denemesi kesinlikle ilgiyi hak eden bir çalışma. Biraz karanlık (ruh ve anlam olarak), biraz gerçek, biraz trajik bir şiir bu; görmekte yarar var.

(“A Russian Youth”)

Gwoemul – Bong Joon Ho (2006)

“Demek istediğim, onun doğumu bir kazaydı ve ölümü de öyle oldu. Eskiler, bir insanı öldüren bir hayvanın paramparça edilmesi gerektiğini, bunun insanın görevi olduğunu söylerlerdi. O canavarın karnını deşip Hyun-seo’nun bedenini bulamadan ölürsem gözüm açık giderim”

Seul’deki Han Nehri’nde ortaya çıkarak insanlara saldıran ve küçük kızlarını kaçıran canavarın peşine düşen bir ailenin hikâyesi.

Bong Joon Ho, Won-jun Ha ve Chul-hyun Baek’in senaryosunu yazdığı, Bong Joon Ho’nun yönettiği bir Güney Kore yapımı. Bir Amerikan askerî tesisinden hiçbir önlem alınmadan kanalizasyona boşaltılan formaldehitin Han Nehri’ni kirletmesi ve bunun sorumlusu olan Amerikalı yetkililerin sorumluluk üstlenmemesi ve ancak beş yıl sonra sonuçlanan davadan çıkan hapis cezasının da uygulanamamasından esinlenen yönetmenin aynı nehirde görülen ve S harfi şeklinde bir kılçığı olan balıktan esinlenerek çekildiğini söylediği fim bir canavar hikâyesini politik boyutunu hiç atlamadan anlatan, heyecan ve gerilimi hep diri tutulmuş, bir satirin (yergi) üslubuna sahip eğlenceli ve önemli bir çalışma. Ülkesinde rekor bir gişe gelirine ulaşan ve ABD eleştirisi nedeni ile Kuzey Koreli yetkililerce övülen film bir parça daha kısa olabilirmiş ve böylece daha da dinamik bir görünüme erişebilirmiş ama yine de kesinlikle görülmesi gerekli bir sinema eseri bu.

Yönetmen filminin sadece “anti-ABD” olarak tanımlanmasına itiraz etse de hikâyenin içeriğinin bu tanımlamayı teşvik ettiğini ve bu öğeleri içerdiğini de kabul ediyor. Gerçekten de daha açılış sahnesinde ülkedeki Amerikan varlığının ve bu varlığın “dokunulmazlığı”nın net bir eleştirisi var. Bu sahnede Amerikalı bir patolog Güney Koreli asistanına -onun itirazına rağmen- yüzlerce şişe formaldehiti lavaboya boşaltmasını söylüyor; kanalizasyonun boşaldığı Han Nehri’nin genişliğine göndermede bulunarak yardımcısına “geniş düşünme”sini de söylüyor aşağılayarak. Sonucu bir süre sonra nehirde ortaya çıkacak bir canavar olacak olan bu eylemde Amerikalının emreden, Korelinin ise emredilen olması çok net bir eleştiri kuşkusuz. Amerikalı -emperyalist doğasına uygun olarak- kendisinin yaşamadığı topraklara ve orada yaşayanlara hoyratça davranmak ve onları sömürmekte kendisini özgür hissetmekte ve yaptığını da doğal görmektedir çünkü. Hikâye boyunca Amerikan hükümetinin Kore’yi olağanüstü durumu doğru bir şekilde yönetememekle suçlaması, kendi üzerine en ufak bir suç almaması ve “Agent Orange”a (Amerikan ordusunun Vietnam savaşında kullandığı ve insanlar üzerindeki olumsuz etkisi bugün ülkede hâlâ görülen kimyasal madde) bir gönderme olduğu açık olan “Agent Yellow”un canavar üzerinde test edilirken Koreli protestocuları da etkilemesi gibi daha başka unsurları katabiliriz filmin satir havası içinde karşımıza getirdiği ABD eleştirisine.

Film Koreli yetkilileri de sıkı bir şekilde eleştirmekten geri durmuyor. Hükümet, güvenlik güçleri, hastane yetkilileri, medya da nasibini alıyor filmin eleştirisinden ve beceriksiz, sakar ve hatta kimileri de kötü niyetli olarak çiziliyorlar hikâyede. Buna karşılık, her birinin kusurları olan ve canavar tarafından kaçırılarak yutulan kızlarının peşine düşen aile üyeleri ise hikâyenin kahramanları; annenin kızın doğumundan sonra evden kaçtığı, sakar ve saf görünüşlü babanın “protein eksikliği” nedeni ile sık sık uyuyakaldığı, amcanın biraz fazla içtiği, millî bir okçu olan halanın atışları geç yapmak gibi bir probleminin olduğu, büyükbabanın ise geçmişte ailesini fazlası ile ihmal etmiş olmanın vicdan azabını hissettiği bu aile tüm bu problemlerine ve iç çatışmalarına rağmen bir araya gelmeyi ve ortak bir amacın peşine düşmeyi başarıyorlar bir dayanışma güzellemesi olarak görülebilecek bir şekilde.

Bong Joon Ho canavarını -pek çok filmin yaptığının aksine- gündüz gözü ile çıkarıyor karşımıza ilk göründüğünde ve önemli bir risk alıyor bunu yaparken; çünkü çok iyi tasarlanmamış ve “inandırıcı” görünmeyen bir yaratık ve onu sergilerken başvurulan efektler ikna edici olmazsa hikâyenin ciddiyeti önemli bir darbe alabilir. Burada belki mükemmel değil CGI efektler ama aslında tam da bunun ve hikâyenin bir yergi olması sayesinde dört dörtlük işliyor canavarın göründüğü tüm sahneler. Bu sayede yönetmen canavarını hiçbir zaman gölgelerin içine, nesnelerin arkasına gizlemiyor ve tüm çıplaklığı ile getiriyor seyircinin karşısına. Yaratığın usta bir jimnastikçi gibi hareket ettiği sahneler de belki bu nedenle hem eğlendiriyor hem de heyecanlandırıyor.

Filmin yergiye başvurmasının hikâyeye önemli bir zenginlik kattığı açık; örneğin canavarın ilk kurbanları arasında yer alan küçük kızları için yas tutan ailemizin dört bireyinin abartılı hareketleri veya onlarca cenazenin olduğu ve yüzlerce insanın kendilerini acıdan hırpaladığı bu ortamda arabasını kötü park eden sürücünün bulunmaya çalışılması bu anları sıradan bir yas sahnesi olmaktan çok farklı bir noktaya taşıyor. Küçük kızın babasının “aptal” görünümü, amcanın asiliği ve büyükbabanın karanlık adamlarla işbirliği ve rüşvet denemeleri gibi unsurları ile karakterler üzerinden de tekrarlıyor hikâye alaycı havasını ve ailenin peşlerindeki kötü adamlardan kaçtığı sahnedeki kullanımı ile müziği de bu alaycılığın bir parçası yapıyor. Yönetmenin filmini sadece politik boyutu olan bir canavar filmi olmaktan çıkaran bu tercih bazıları için gerilimi azaltan ve ciddiyete zarar veren bir seçim olarak görülebilir ama eğlendirdiği açık. Hikâyenin ana konusu yapmasa da, büyük şehirdeki yoksulluğu (yiyecek dışında bir şey çalmayı hırsızlık olarak gören onurlu yoksullar var şehrin karanlıkları arasında yaşamak zorunda olan) gündeme getirmesi ve eleştirisinin konularından biri yapmasını da atlamamalı filmin artılarını sıralarken. İşsiz olan amcanın bir telekom şirketinde çalıştığı için özendiği arkadaşının yıllık maaşını beğenmesi üzerine aldığı “Benim kart borcum o kadar” cevabı ve polisin “virüs taşımaları” nedeni ile başlarına ödül koyduğu ailenin peşine düşen sıradan insanlar ülkenin ekonomik sistemine ve ahlak düzeyine eleştirel bir bakışın uzantısı şüphesiz.

Ülke bürokrasisinin tüm beceriksizliği ve tehlikeli kötücüllüğünün karşısında ailenin dayanışma dolu mücadelesi (her bir birey kendi yetkinliğini cömertçe koyuyor bu mücadeleye), özellikle babanın cesur savaşı ve yaratığa ölümcül bir darbe vuranın sokaktaki insanın iktidarlara karşı savaşının sembolik silahlarından molotof kokteyli olmasının da dikkat çektiği film orta bölümlerinde bir parça sarkmış görünüyor; zaman zaman da biraz dağılıyor hikâye. Hyung Koo Kim’in parlak görüntü çalışmasının sayesinde bu bölümler de kesinlikle bir çekicilik barındırsa da hikâyenin bir parça kısaltılması kesinlikle filmi daha üst düzeye çıkarabilirmiş. İşsiz ve içkici amcanın üniversitede bir politik aktivistken şimdi içine düştüğü durumu Kore’nin politik geçmişine ve eski eylemciliğin bugün yerini konformizme bırakmasına gönderme olarak kullanan filmin, canavarın tüm şiddetine rağmen hikâyesini “korkunç yaratık” türünden uzak tutmasını ve eğlenceyi ve gerilimi birlikte götürmesini ise alkışlamak gerekiyor. Başta baba rolündeki Kang-ho Song olmak üzere tüm ana oyuncuların (büyükbabayı canlandıran Hee-Bong Byun, amcayı oynayan Hae-il Park, hala rolündeki Doona Bae ve canavarın kurbanı küçük kızı oynayan Ko Asung) keyifli ve güçlü performanslar sundukları film görülmesi gereken politik bir aksiyon, korku ve gerilim filmi.

(“The Host” – “Yaratık”)

Total Recall – Paul Verhoeven (1990)

“Antarktika’da kayak yapmak istiyorsunuz ama üstünüze çığ gibi iş mi yığıldı? Okyanusun derinliklerinde tatil hayali kuruyorsunuz ama paranız mı yok? Hep Mars’ın dağlarına tırmanmak istediniz ama yaşınız mı geçti? Öyleyse Rekall şirketine gelin. Hayal ettiğiniz tatilin hatırasını satın alabilirsiniz. Gerçek tatilden daha ucuz, güvenli ve iyi. Hayatı ıskalamayın. Ömür boyu unutulmayacak anılar için Rekall’u arayın”

Hafızasına sahte bir Mars anısı için yerleştirilmesi için operasyon geçiren bir adamın gezegende yaşadıklarının -gerçek ya da hayalî- hikâyesi.

Eserleri sinema için hayli verimli bir kaynak olan Amerikalı bilim kurgu yazarı Philip K. Dick’in 1966 tarihli “We Can Remember It For You Wholesale” adlı hikâyesinden uyarlanan; Ronald Shusett, Dan O’Bannon ve Jon Povil’in hikâyesinden yola çıkan senaryosunu Shusett, O’Bannon ve Gary Goldman’ın yazdığı, yönetmenliğini Hollywood için çalıştığı dönemde Holandalı sinemacı Paul Verhoeven’in yaptığı ABD yapımı bir bilim kurgu ve aksiyon filmi. Başrolünde Arnold Schwarzenegger’in yer aldığı ve gerçek ile düşün birbirine girerek kafasını karıştırdığı karakterine bol kaslı vücudunu doğru bir şekilde sunduğu film, ses kurgusu ve ses dalında 2 Oscar adaylığı bulunan, görsel efektleri ile bir özel Oscar kazanan ve kimileri tarafından bugün bir klasik -hatta kült- olarak kabul edilirken, pek çok eleştirmen tarafından da saçma, kötü ve yanlış bulunan bir çalışma. Açıkçası bu karşıt görüşlerin her ikisini de doğrulayan bir film bu ve eğer bilim kurgunun aksiyonu öne çıkaranından hoşlanıyorsanız ve sertlikten rahatsız olmuyorsanız belli bir zevk alarak seyredebilirseniz. Philip K. Dick’in orijinal fikrinin Verhoeven usulü bir gösterişin altında neredeyse ezilmesi, ucuzundan bir erotizm ve şiddet şehvetinin hikâyeye hâkim olması ise bu filmin dikkat edilmesi gereken önemli problemlerinden.

Çekimlerinin önemli bir kısmı Meksika’da gerçekleştirilen bu Schwarzenegger filmi 2012’de Len Wiseman tarafından tekrar çekilmiş, başrolde bu kez Colin Farrell ile. Tüm gösterişli yanlarının yanında bugün filmi dikkate değer kılan temel olarak Philip K. Dick’in hikâyesinin temaları. Gerçek ile anıların (gerçek ve sahte anıların) birbirine karışması, seyirciyi de neyin gerçek olduğu (“Aklıma korkunç bir şey geldi: Ya bunlar gerçekten rüyaysa”) konusunda ikilemde bırakması ve bu ikilemi tüm hikâyeye yayabilmesi ile dikkat çekiyor öncelikle bu film. Kızıl gezegen Mars’a nedenini bilemediği bir merak duyan bir inşaat işçisinin metroda gördüğü bir reklamdan sonra beynine “sahte Mars tatili” anıları yerleştirtmek için harekete geçmesi ile başlıyor hikâye. Daha sonra olan bitenler, bu giriş bölümü de dahil olmak üzere neyin gerçek neyin rüya, ya da neyin gerçek neyin sahte anı olduğu konusunda hem seyirciye hem baş karakterine sorular sordurtan bir içeriğe sahipler. Kuşkusuz çekici bir konu bu ve Verhoeven’in aksiyon ve şiddet sevdasının altında kalmasına rağmen sağ kalmayı başarıp hikâyeye önemli bir çekicilik kazandırıyor. Senaryonun bu merak duygusunu filmin son karesine kadar taşımasının da katkısı ile bu çekicilik baştan sona hikâyede kendisini hep hissettiriyor. Verhoeven’in abartılı aksiyonu nedeni ile filmi çıkabileceği bir üst noktaya taşımaya ise gücü yetmiyor Dick’in orijinal fikrinin.

Filmin ilk hâli X (ABD’de bugünkü karşılığı NC-17) kategorisine yerleştirilmiş ve aşırı şiddet içeren sahneleri nedeni ile sadece yetişkinler tarafından görülebileceği belirtilmiş. Bunun üzerine film bir parça kesilmiş ve kategorisi R olarak (17 yaş altındakilerin sadece yanlarında bir yetişkin olması koşulu ile seyredebileceği filmler) değiştirilmiş. Gerçekten de abartılı şiddet ve kanlı sahneler içeren bir film bu. Parçalananan bedenler, yuvalarından fırlayan gözler, fışkıran kanlar, kopan organlar vs. ile Verhoeven bizi şehvetle bir şiddet gösterisine davet ediyor ve anlaşılan gösterdiklerinden kendisi de epey keyif alıyor. Tüm o şiddetin yönetmenin de keyif almasından başka bir açıklaması yok çünkü. Dozunda tutulsa filme ek bir zenginlik getirecek olan bir unsuru bu derece uç noktalara kadar giderek kullanmak yanlış ama Verhoeven’den de beklenecek bir seçim şüphesiz. Hemen açılışa anlamsız bir erotizm katmasının da gösterdiği gibi, Hollandalı sinemacı seyirciye beklediğini fazlası ile ve kaba / saçma olmaktan da kaçınmayacak bir şekilde vermesi ile tanınan bir isim sonuçta.

Hikâyenin önemli yanlarından biri Mars’ta kurulan koloninin orada yaşayanları sömüren bir düzenle yönetilmesi ve insanların hayatta kalmaları için gerekli olan hava silah olarak kullanılarak baskı ve tehdit altında tutulmalarını göstermesi. Bu düzene karşı çıkan ve terörist olmakla suçlananların mücadelesi hikâyenin ana parçalarından biri. Kahramanımızın aslında hangi tarafta olduğu konusunda kafası karışarak (ve karıştırılarak) bir parçası olduğu bu mücadele bir ezen ve ezilen macerasına götürüyor bizi film ve umut vaat eden bir şekilde bitiriyor bu macerayı. Defalarca tekrarlanan katliam görüntülerinin yanında zorlama görünen mizah anlarının da etkisini azaltmasına rağmen hikâyenin çekici yönlerinden biri bu kesinlikle. Anı naklinin dışında, tek dokunuşla tırnağı boyayan oje ve robotların kullandığı taksiler gibi birkaç unsur bir yana bırakılırsa geleceğin teknolojisi ie ilgili çok fazla şey göstermeyen filmin hikâyesinin kötü adamın kıskançlığı gibi zorlama yanlarının yanında mizah anları da gereksizlikleri ile dikkat çekiyor. Konu daha ciddiyetle ele alınsa çok daha iyi olabilirmiş açıkçası ve Arnold Schwarzenegger’in, karakterine zaman zaman bir devin vücudundaki çocuk gibi yaklaşması bile çözmüyor bu ciddiyetsizlik problemini. Yeri gelmişken oyuncunun zayıf yanları olan, kafası karışan bir kahramanı uygun bir biçimde canlandırdığını ve filme renk ve seyir zevki kattığını söylemekte fayda var.

Görsel efektlerin ve makyajların göz doldurduğu ve Arnold’un bir kadının bedeninden çıkması, isyancıların lideri Kuato, Mars’ın çok büyük bir kısmı karbondioksitten oluşan atmosferinin kendisine maruz kalan insanlar üzerinde yarattığı etki ve yöneticilerin ucuz kubbe ve ışınları temizlemeyen hava gibi tercihleri yüzünden deforme olan insan bedenleri ve oluşan mutantlar gibi unsurlar ile bu efektlerin etkileyici düzeylere çıktığı film tam bir aksiyon patlamasına sahne olan finali ile türün hayranlarını mutlu edecektir kuşkusuz. Ciddi bir hikâyeye hak ettiği ciddiyetle yaklaşmayan, seyirciyi doğrudan etkileyecek numaralara başta şiddet olmak üzere bol bol başvurmaktan çekinmeyen, bir kısa hikâyeyi uzatmaktan dolayı ikinci yarısında bir parça sarkan ve ticarî olmaktan hiçbir anında kaçınmayan filmi görmekte (ve sonra unutmakta) herhangi bir zarar yok; sonuçta “Ben, ben değilsem, kimim peki?” sorusunun hakkını tam olarak veremese de (ya da vermeyi zaten pek umursamasa da) cevabı üzerine seyircinin merak duygusunu hemen hep ayakta tutan bir çalışma bu.

(“Gerçeğe Çağrı”)