Nightcrawler – Dan Gilroy (2014)

“Seyircilerimizin ilgisini en çok kenar mahallelerde işlen suçlar çekiyor. Bu da kurban veya kurbanlar demek. Hâli vakti yerinde beyazların, azınlıkların ya da yoksulların kurbanı olması öncelikli tercihimiz”

Los Angeles gecelerinde kaza ve suç mekânlarından kan ve şiddet dolu görüntüler çekerek televizyon kanallarına satan bir adamın işinde artan başarısının onu yoldan çıkarmasının hikâyesi.

Dan Gilroy’un yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Senaryo yazarlığı ile sinemaya başlayan Gilroy’un ilk yönetmenlik çalışması olan film orijinal senaryo dalında Oscar’a aday gösterilmiş, başrolde muhteşem bir iş çıkaran Jake Gyllenhaal ise beklentilerin aksine Oscar adaylığı kazanamamıştı. İşsiz bir adamın, varlığından tesadüfen haberdar olduğu bir işte süratle yükselmesini ve kötücül karakterini, hırsını ve başarıya ulaşmak için her türlü araca başvurmaktan çekinmemesini anlatan film medyaya ve kanlı haberlere ilgi gösteren tüketim toplumuna açık bir eleştiri getiriyor. Gyllenhaal’ın performansı ve Gilroy’un gerilimi ve heyecanı hep diri tutan yönetmenlik çalışması sayesinde ilgi ile izlenen film eleştirdiği “kan şehveti”ne zaman zaman kendisi de kapılmış gibi görünüyor ve hedeflediği çarpıcılığa her zaman ulaşamıyor. Yine de, tüm o gerilim ve sertliğin içinde alaycı bir tavır da yakalamayı başaran ve ilgiyi kesinlikle hak eden bir film bu.

Dan Gilroy filmin senaryosunu yazarken Arthur “Weegee” Fellig adındaki gerçek bir karakterden esinlenmiş. Polis telsizini dinleyerek suç ve kaza yerlerine herkesten önce ulaşan ve çektiği görüntülerle meşhur olan bu adamın işini yapıyor hikâyenin kahramanı Lou (Jake Gyllenhaal). İşsiz bir adamdır Lou hikâyenin başında; çaldığı tel örgüleri ve rögar kapaklarını satarak para kazanmaktadır. Açılış sahnesinde onu girilmesi yasak bir bölgeyi çeviren dikenli telleri keserken görüyoruz; kendisini fark eden güvenlik görevlisine saldırır ve saatini de çalarak kaçar. Ağzı iyi laf yapan Lou evine dönerken tesadüfen bir kazaya denk gelir; kaza yerinde, bağımsız olarak çalışan ve çektiği görüntüleri yerel kanallara satan bir adamı gördüğünde ondan kanın medya için reyting demek olduğunu öğrenir ve hiçbir bilgisi ve tecrübesi olmadan bu işe girmeye karar verir. Sonrası gittikçe artan bir hırs, elde edilen başarı ve her defasında daha da çarpıcı görüntüler elde edebilmek için olayların tanığı olmaktan çıkıp parçası olmaya uzanan bir yoldur.

Kan ve şiddet anlarına Amerikalıların deyişi ile bir kır kurdu (coyote) gibi yaklaşmayı başarı için zorunlu kılan bir iştir Lou’nun giriştiği. Tıpkı bu hayvanların genellikle hava karardıktan sonra avlanması gibi bu işi yapanlar da kazaların ve suçların kurbanlarını gece görüntülemektedirler. Filmin büyük bir kısmı da bu nedenle Los Angeles gecelerinde geçiyor ve Lou ile onunla benzer işi yapanlar kanın peşine düşüyorlar karanlık saatlerde. Mottosu “Piyangoyu kazanmak istiyorsan, önce bileti satın alacak parayı kazanman gerek” olan Lou yeni edindiği mesleğinde başarılı olmak için her yolu denemekten ve sürekli çalışmaktan hiç vazgeçmez ve gerçekten de “başarılı” olur. Yalnız bir adamdır Lou ve oldukça tuhaf bakışları olan, sevimli yüzünün ardında tekinsiz ifadeler barındıran biridir. Senaryo onun yalnızlığını evindeki çiçeklere gösterdiği ilgi ile ince bir şekilde vurguluyor bize ve yanına yardımcı olarak aldığı genç adama davranış şekli üzerinden de onun acımasız karakteri ile ilgili epey bilgi edinmemizi sağlıyor. Rolü için kilo veren ve filmin her sahnesinde yer alan Jake Gyllenhaal bu ilginç karakterin içindeki hırsı, acımasızlığı, sinsiliği ve sertliği tüm vücut diline yansıtarak oynamış. Çok konuşan, dili ile karşısındaki şaşırtmada usta olan adamın tehlikeli ruh yapısını gülümsediğinde bile hissettiriyor oyuncu ve Dan Gilroy’un akıllıca yazılmış diyaloglarının da katkısı ile ortaya dört dörtlük bir iş koyuyor. Lou’nun hem kariyeri için gerekli gördüğü hem de fiziksel bir ilgi duyduğu haber yönetmenini canlandıran Rene Russo ise sallantılı olan kariyerini koruyabilmek için aşırı uçlara gitmekten çekinmeyen ve medyanın etik değerlerine boş veren karakterini yorgun ifadeli yüzü ile sağlam bir şekilde sergiliyor. Pakistan asıllı İngiliz aktör Riz Ahmed de karakterinin tüm şaşkınlığını, acizliğini ve hep bir kaybeden olarak kalacağını çok iyi benimsemiş ve göründüğü her sahnede hissettiriyor bunu bize.

Gerilim dolu, sahnelerin temposunu destekleyen, zaman zaman tıpkı filmin kendisi gibi gereksiz bir epik havaya bürünen ama yine de hikâyeye katkı sağlayan müziklerini James Newton Howard’ın hazırladığı film günümüz dünyasında medyanın etik değerlerden nasıl süratle uzaklaştığını ve tüketicinin de talepleri ile bu uzaklaşmanın ivmesini artırdığını net bir şekilde gösteriyor (bunu bir parça fazla tekrarlasa da). Hikâyenin kahramanının izinsiz olarak kurbanların evlerine girmesi, daha iyi görüntü alabilmek için olay yerine müdahale etmesi ve çarpıcı görüntüler için insanların hayatını tehlikeye sokmaktan çekinmemesi gibi davranışlarına televizyon kanalı da eşlik ediyor ve daha fazla reyting için hiçbir etik sınır tanımıyor. Kanlı görüntülere adeta şehvetle bakan, ölmekte olan bir karakterin son görüntülerinin önünde fiyat pazarlığı yapan, verdikleri haberin düşündüklerinden farklı olduğunu anladıklarında çarpıcılığı azalacağı için bunu gizleyen ve “Ne olursa olsun, çekmeye devam et” sözünün iyi bir özeti olduğu bir anlayışa sahip olan bir medya burada sergilenen. Film bu medyanın seyircisini de talep ettikleri içerik üzerinden eleştiriyor benzer şekilde. Gerek izlediklerimiz, gerekse final bu medya düzeninin değişmesi konusunda herhangi bir umut vaat etmeyerek gerçekçiliğini de koruyor.

Dan Gilroy’un hikâyesi eleştirilerini net bir şekilde yaparken zaman zaman kendisi de sertliğin şehvetine kapılmıyor değil açıkçası. Yaralıların, ölülerin, kanın vs. bu denli açıkça gösterilmesi belki karakterlerin ahlâki kaygılardan ne kadar uzak olduğunu anlatabilmek için tercih edilmiş ama sonuçta bizi de o eleştirilen medyanın tüketicilerininki ile benzer bir konuma koyuyor film bunu yaparak. Oscar adaylığına rağmen hikâyenin, yardımcının akıbetinin ne olacağını önceden hissettirerek finaldeki dramatik anın etkisini bir parça azaltmak ve kahramanımızın hızlı gelişimindeki inandırıcılık problemini çözememek gibi kusurları olduğunu da kabul etmek gerek. Filmin bir diğer sıkıntısı ise müziğinin de altını çizdiğinin aksine olduğundan daha büyük görünmeye çalışması. Oysa kafedeki polis baskını sahnesinin tümünde olduğu gibi alçak gönüllü tavrı ile çarpıcı bir başarıya ulaşabilen bir sinema eseri bu ve anlattığından daha fazlası varmış havasının yararı olmuyor kendisine. Seyrettiğimiz hikâyenin ve Lou karakterinin varlık nedeninin ve medya ile onun tüketicilerinin içinde bulundukları hâllerin arkasında yatanın toplumsal, ekonomik ve politik düzen olduğuna hiç değinmemesini de önemli problemler arasına eklemek ve eğer bu eksiklik tatmin edici bir ölçüde giderilebilseydi, filmin işte asıl o zaman hedeflediği derinliğe ulaşabileceğini kabul etmek de gerekiyor.

“Bu benim işim, ben bunu yapıyorum. Beni görüyorsanız, bu hayatınızın en kötü günü demektir” diyerek işini ve kendini tanımlayan bir karakterin hikâyesini anlatan film kara komedi olarak da nitelendirilebilecek içeriği ile ilginç bir çalışma. Arada çizgiyi aşsa da doğrudanlığı ile de ilgi çekebilir ve hep diri kalan gerilimi ve Jake Gyllenhaal’ın güçlü performansı ile de ayrıca önem taşıyor.

(“Gece Vurgunu”)

Léon Morin, Prêtre – Jean-Pierre Melville (1961)

“Gece düşündüm. Tanrı inancı, evreni cennete uzanan bir merdivene dönüştürüyor… ama Morin’le konuşmalarımız bende huzursuzluk yaratıyor. Bir boğa gibi ileri atılıyorum ama hedefim birden gözden kayboluyor. Bir boşluktayım ve adeta düşüyorum. Yolun sonunda ne var, bilmiyorum. Kayboluyorum, bir başıma kalıp. Morin bana kusursuzmuş gibi görünüyor”

İkinci Dünya Savaşı sırasında, işgal altındaki bir bölgede küçük kızı ile yaşayan, kocasını kaybetmiş, inançsız ve komünist bir kadının kasabanın rahibine âşık olmasının hikâyesi.

Belçika asıllı Fransız yazar Béatrix Beck’in 1952’de prestijli Prix-Goncourt ödülünü kazanan ve otobiyografik ögeler de içeren aynı adlı romanından uyarlanan bir Fransa ve İtalya ortak yapımı. Jean-Pierre Melville’in senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği film Venedik’te yarışmış ve yan ödüllerden birini kazanmıştı. Martial Solal’ın hikâyeye yakışan ve dram kadar, savaş atmosferini de yansıtan müziği ile dikkat çeken film kadın ile rahip arasındaki ikili sahnelerin ve inanç, Tanrı, günah ve sevgi gibi konular üzerinde konuşmaların içeriği ile önemli, saf bir sinema duygusunu her karesine yansıtan, iki başrol oyuncusunun (Emmanuelle Riva ve Jean-Paul Belmondo) etkileyici performanslar sunduğu ve cinsel gerilimi tüm hikâyesine çarpıcı bir şekilde yayan bir klasik.

Jenerik yazılarına birbirini kesen bir dikey ve bir yatay çizgi eşlik ediyor; kuşkusuz ki bir haçın sembolü olan bu çizgiler hikâyenin etrafında döndüğü dinsel temaların bir göstergesi. Biri Tanrı’ya inanmayan bir komünist, diğeri kendisini Tanrı’ya ve onun yoluna adamış bir rahip olan iki ana karakter arasında geçen ve ilkinin kilise ile dalga geçmek için girdiği günah çıkarma kabininde başlayan konuşmalar tüm hikâyeye yayılırken, diyaloglar temel olarak inanmak kavramı etrafında dönüyor. Ne var ki bu konuşmalar filmi bir dinsel film kategorisine koymuyor; aksine senaryo bu kavramları kendisine bir çıkış noktası alarak alıp çok daha başka yerlere ulaşıyor. Üstelik, din kadar aşk ve cinsellik de hikâyenin tam göbeğinde. Yakışıklılığı ve karakteri ile başta Emmanuelle Riva’nın canlandırdığı Barny adlı kadın olmak üzere, rahip (Jean-Paul Belmondo) kasabadaki pek çok kadını bu yönde hiçbir çaba içinde olmamasına ve hatta sağlam bir karşı duruş göstermesine rağmen kendisine âşık ediyor. İşgal altındaki bir kasabada ve savaş ortamında geçen hikâye aşkın ve cinselliğin zaman ve mekândan bağımsızlığını da gösteriyor bir bakıma. Filmin din ve cinsellik gibi -doğal olarak- farklı yerlerde duran iki kavramı hiçbir kabalığa, zorlamaya veya rahatsız edici unsura başvurmadan bir araya getirebilmesi ve aynı hikâyenin parçası yapabilmesi en büyük başarılarından biri.

Hikâye başladığında bölge İtalyan askerlerinin işgali altındadır ve zaman zaman anlatıcı rolü de üstlenen Barny’nin dile getirdiği gibi “Bir tek yasaklar, uzaktaki bir savaşın sertliğini hatırlatmaktadır”. İtalyanlar kasabanın doğal bir parçası olmuşlar ve halkı hiç rahatsız etmemektedirler. Bu nedenle kasabanın pek de ciddiye almadığı işgal İtalyanların yerini Almanlar aldıktan sonra kendisini daha sert hissettirecektir. Bu değişiklik yahudi ya da ateist oldukları için kilisede vaftiz edilmemiş olanların panik içinde kiliseye gitmelerine ve vaftiz belgesi almalarına neden olacaktır. Bu ortamda Barny’nin kilise ile eğlenmek için girdiği günah çıkarma kabini onunla rahip arasında uzun sohbetlere, arkadaşlığa ve ilkinin tarafında yavaş yavaş oluşan aşka ve cinsel arzulara giden yolun başlangıç noktası olacaktır. Bir ateist ile bir din adamı arasında gerçekleşen ve hikâyede hem süre hem içerik olarak oldukça önemli bir yer tutan sohbetlerin akıllıca yazılmış metinleri ve Jean-Pierre Melville’in sade sinema dili ile herhangi bir teknik gösteriye soyunmadan sahnelerin ruhuna çok uygun bir yönetmenlik çalışması çıkarması bu uzun konuşmalı bölümleri filmin en keyifli ve çekici anları arasına yerleştiriyor. Günah çıkarma kabinine girer girmez ilk sözü “Din halkın afyonudur” olan kadın fiziksel olarak da etkilendiği rahip ile yaptığı bu sohbetlerin sonucunda din ve inanmak konusunda yumuşuyor ve hikâyenin belirsiz bıraktığı bir şekilde -belki de içinde bulunduğu zor koşullar altında bir yerlere dayanabilmek adına- toptan ret duygusundan uzaklaşıyor. Burada rahibin, karşısındaki kim olursa olsun ve hangi amacı taşırsa taşısın, hep aynı soğukkanlı duruşunu koruması, sabrı, kışkırtmalara kapılmaması ve yönlendiriciliği ile tam bir cazibe merkezi olmasının da büyük bir rolü var elbette.

Bir Fransız filminden bekleneceği üzere burjuva, servet, işçi sınıfı vb. ifadelerin sıklıkla yer aldığı konuşmalar bir bireyin (burada kadının) meselelerine değil, bir toplumunkilere uzanıyor kuşkusuz ve ilk “günah çıkarma”dan ayrılan kadının şu sözleri evrensel bir kefaretin de işareti oluyor: “Neşe içinde yürüdüm. Kendimi tasasız, değerli ve kırılgan hissediyordum; ama neşemin kaynağı düşüncemin kavuştuğu mutlak özgürlük müydü yoksa günahlarımın affedilmesi mi?”. Film bir din veya komünizm propagandasına yanaşmıyor; bunun yerine, rahibin temsil ettiği dinin vaaz ettikleri ile kadının komünist inançlarının örtüşmesini altını çizmeden sürekli olarak gösteriyor seyirciye. Örneğin kadının, evine sığınan çocuklu bir çifte yaklaşımı ile rahibin kiliseye sığınan ve kimliklerini bile sormadığı kişilere tavrı birbirinin aynı; her ikisi de kendi hayatlarını tehlikeye atma pahasına doğru olduğuna inandıklarını yapmaktan çekinmiyor. İki farklı sahnede kadının gözünün rahibin kıyafetindeki yamaya takılması ve adamın birkaç kişisel eşya dışında mülkiyetsizliğinin gösterilmesi de ilgili farklı inançların buluşması olarak yorumlanabilir. Bu açıdan filmin, kaynağından ve kimliğinden bağımsız olarak doğru olanın yanında durduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla.

Barny’nin çalıştığı yerdeki güzel bir kadına karşı duyduğu ve açıkça dile getirdiği, hatta rahibe de itiraf ettiği ilgisi ve Almanların komünistleri ve yahudileri vurmasından rahatsız olmayan kadına attığı tokadın ilgi olarak geri dönmesi hikâyenin cinsellikle ilgili bir başka yönünü gösteriyor bize. Bir başka kadına gösterdiği ilgiyi “Yani onunla yatmak istiyorsun” cümlesi ile yorumlayan arkadaşına, bu ilgisini önce genç kadının genç bir erkeğe benzemesi, zarif ve kadınsı bir erkeğin çekiciliğine sahip olması ile açıklayan kadının sonradan bu konuda daha açık konuşmasını hem onun cinsellikle ilgili itirafı olarak görmek hem de rahiple olan arkadaşlığının onu dürüst olmaya zorlaması ile açıklamak mümkün şüphesiz. Kadının gördüğü erotik düş, finalde onun ağzından duyduğumuz “Ruhum bir geneleve dönüşmüştü” cümlesi ve bir başka kadının rahibi baştan çıkartmak için yaptıkları hikâyenin cinsellikle ilgili yanının diğer örnekleri olarak gösterilebilir.

Henri Decaë’nin siyah-beyazın estetiğini başarı ile kullanan, kelimenin her anlamı ile güzel görüntülerinin zenginleştirdiği filmin savaşın taraflarını mutlak iyi ve kötü olarak sınıflandırmaması bir diğer olumlu yönü. Örneğin Alman işgalcilerin sertlikleri gösterilirken, bir Alman subayın küçük bir kıza sevecen davranışı da getiriliyor karşımıza veya müttefik Amerikan askerlerinden birinin kadını rahatsız ve hatta taciz etmesi de açıkça gösteriliyor. Filmin bir diğer çekici yanı, iki başrol oyuncusunun performansları: Emmanuelle Riva savaşın ve bastırdığı duyguların travması ile yaşayan ama bir yandan da güçlü bir profil çizen karakterini seyircinin üzerinde derin bir iz bırakacak bir güç ve sadelikle canlandırıyor. Belmondo ise fiziksel çekiciliğini karakterinin dinsel kimliği ile çekici bir çelişki yaratacak biçimde özenle kullanıyor ve sadece kasabadaki kadınları değil, bizi de etki alanına alıyor. Öyle ki onun söylemlerine, yol göstericiliğine ve fikirlerine sadece Barny değil, biz de kayıtsız kalamıyoruz. Vücut diline belli belirsiz yansısa da (ki bundan bile emin olmak güç), onun karakterinin de içindeki arzuların canlı olduğunu anlayabiliyoruz. Onların da önemli katkısı ile, bu din ve arzu hikâyesi sinemanın önemli klasiklerinden biri, özetle söylemek gerekirse.

(“Léon Morin, Priest” – “The Forgiven Sinner”)

Mr. Klein – Joseph Losey (1976)

“Seninle aynı adı taşıyan bir Yahudi var, öyle mi? Kaçıp gitti, seni de sorunuyla yalnız bıraktı demek”

Nazi işgali altındaki Paris’te zor duruma düşenlerin değerli eşyalarını ucuz fiyata alan ve lüks bir hayat yaşayan bir adamın kendisinin kimliğini kullanan bir Yahudi nedeniyle başının derde girmesinin hikâyesi.

Senaryosunu Franco Solinas ve Fernando Morandi’nin yazdığı (ve jenerikte adı geçmese de Costa Gavras’ın da senaryoya katkı sağladığı) ve Joseph Losey’in yönettiği bir Fransa ve İtalya ortak yapımı. Yapımcılığı da üstlenen Alain Delon’un başrolde yer aldığı film Kafkavari bir hikâye anlatan, solcuların ve komünistlerin peşine düşen anti-Amerikan faaliyetleri soruşturma komitesinin yarattığı atmosfer nedeni ile Hollywood’da işsiz kalarak Avrupa’ya sürgüne gitmek zorunda kalan Losey’in yaşadıkları ile de ilişkilendirilebilecek ve o yıllarda Avrupa’da yaşayan bir yahudi olmanın zorluklarından çok daha fazla şey anlatan önemli bir çalışma. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan, César ödüllerinde En İyi Film ve Yönetmen ödülerini kazanan film sinemanın ilgiyi hak eden klasiklerinden biri ve etkileyici finali ile de kendisine hayran bırakıyor izleyeni.

Film bir “ırk tespiti” sahnesi ile açılıyor: Soğuk bir ifade ile konuşan bir doktorun çıplak bir kadının önce dişlerini, sonra yüz yapısını, saçını, vücut yapısını ve yürüyüşünü kontrol ederek ırkını saptamaya çalışmasını anlatıyor bu sahne (“Morfolojik ve davranışsal veriye dayanarak, muayene edilen kişinin Sámi ırkına mensup olabileceğini belirtiyorum. Ataları Yahudi de olabilir, Ermeni yahut Arap da… Vaka şimdilik şüpheli olarak görülmeli” cümleleri ile sonlandırıyor raporunu doktor). Kadın endişelidir, sonuç polise iletilecektir ve aynı muayeneden ayrılan kocası ile birlikte korku dolu yüzlerle çıkarlar ırk incelemesinin yapıldığı binadan. Kendilerini aşağılayan bu muayene için para ödemek zorundadır insanlar. 1942 yılının Ocak ayındayız; Paris Nazi işgali altındadır ve sadece 5 ay sonra, Fransa tarihinde “Rafle du Vélodrome d’Hiver” olarak bilinen olayda 13,152 yahudi Almanların emri üzerine Fransız polisi tarafından toplanarak Auschwitz Toplama Kampı’na gönderilecektir. Yahudi olmanın çok tehlikeli olduğu böyle bir dönemde pek de etik ilkeleri olmayan bir adamın (zor duruma düşen yahudilerin satmak zorunda kaldıkları eserleri ucuza kapatarak lüks bir hayat sürmektedir Paris’te) etrafında olan bitene ve çekilen acılara hiç aldırmazken birden kendisini tehlike içinde bulmasını izliyoruz hikâye boyunca. Hiç tanımadığı ve kendisine çok benzeyen birisi bu adamın adını kullanarak yaşamaktadır ve bu nedenle polis kendisinin Yahudi olduğundan kuşkulanmaya başlamıştır. Hikâye Delon’un canlandırdığı kahramanının kendisinin kimliğini kullanan adamın peşine düşmesini ve önce kimliğini temize çıkarma çabası olarak başlayan arayışın zamanla amacının dışına çıkarak başka bir yola, bir saplantıya dönüşmesini anlatıyor.

Filmin başlarında camekânında “Yahudiler Giremez” yazan bir kafeye gönül rahatlığı ile giren ve birden kapısına bırakılmaya başlanan Yahudi gazetesini basanlara giderek abone listesine kimin tarafından eklendiğini sorarak, bu listeden çıkartılmayı talep eden Robert Klein (Alain Delon) kendisini gittikçe daralan bir tehlike çemberinin içine sokan adamın peşine düşüyor hikâyede. Losey bize sahte Klein’ı iki ayrı sahnede ama sadece arkadan gösteriyor; buna karşılık sahte olan ile temas kuran herkes polise ve gerçek Klein’a tıpatıp ona benzediğini söylüyor. Losey çarpıcı bir sahnede kendisini aynaya bakmak zorunda hisseden “gerçek”i gösteriyor bize ve seyircide gerçek ile sahte olanın belki de aynı ve tek kişi olduğu kuşkusunu da yaratıyor. Aslında bu sahne belki filmin temaları açısından en kritik öneme sahip olanlarından biri: Kimliğimizi oluşturanın onun ne olduğundan çok, diğerleri tarafından ne olarak algılandığının olması. Polisin isteği üzerine anne ve baba tarafından iki kuşak öteye uzanan bir belgeleme çabasına giren kahramanımızın finalde kendisini belki de kurtaracak olan belgeyi bir merak duygusunun sonucu olarak ihmal etmesi de kimliğin bireyler için önemini vurguluyor olsa gerek. Bir başka sahnede kahramanımız babası ile atalarının kimliğini konuşurken, karşısındakinin değişen ve bir şeyler gizler gibi görünen yüz ifadeleri ve sahte Klein’e ait olan bir köpeğin gerçek olanı görünce peşine düşmesi de filmin seyirciye bir kesinlik sunmaktan özenle kaçındığını gösteriyor bize.

Alain Delon’un bir kurbana dönüşse de çıkarcı ve fırsatçı bir karakteri canladırmaktan çekinmemesi ile takdiri hak ettiği ve César’a aday gösterilmesini sağlayan doğal ve ekonomik performansı ile göz doldurduğu filmde Jeanne Moreau kısa rolünde ne denli büyük bir oyuncu olduğunu bir kez daha gösteriyor bize. Birkaç dakika süren sahnesinde Moreau neden sinemanın muhteşem isimlerinden biri olduğunu hiçbir itiraza yer bırakmayacak şekilde kanıtlıyor. Seyircisinin tıpkı baş karakteri gibi gerçeği merak etmesine ve bu merak duygusunun bir tutkuya dönüşmesine (“Polisin aradığı kişi olmadığımı kanıtlamam lazım”) ortak eden filmde görüntü yönetmeni Gerry Fisher da çok iyi bir iş çıkarmış. Bir zengin evinde canlı icra edilen klasik müziği dinleyenleri bir klasik tablo estetiği ile görüntüleyen kamera Klein’ın artan merakını ve etrafındaki çemberin yavaş yavaş kapanmasını ve bunun Delon’un gözlerine yansımasını etkileyici kamera açıları ile sergiliyor.

Bir kabarede sergilenen ve Alman subayların da seyrettiği oyunda karikatüre dönüştürülen bir Yahudi karakterin aşağılanmasını eğlenerek seyreden Fransızları, onun “Şimdi de onların yapması gerekeni yapacağım; siz kıçıma tekmeyi basmadan kendim gideceğim” sözlerini kahkahalarla karşılarken gösteren film sıradan insanların başkalarının başına gelenleri umursamadığını / umursamayacağını ve faşizmin kolayca güçlenebilmesinin nedenlerinden birinin de bu olduğunu hatırlatıyor bize. Mükemmel mizanseni ve o ana kadar biriken gerilimin patlamasını anlatması ile önemli olan polis baskını sahnesi ve faşizmin dehşetini sessizliği ile anlatan etkileyici finali dışında temposunu özellikle düşük tutan film faşizme boyun eğmenin korkunçluğuna ve şaşırtıcılığına da (“Bizi Nazilere teslim edeceklerini ve Almanya’ya göndereceklerini duydum. Fransız polisi asla böyle bir şey yapmaz, sizce de öyle değil mi?”) değinen içeriği ile de ilgi topluyor. Kahramanının süratle değerini yitirmesi, umarsızca gerçeğe ulaşmaya çalışması, bürokrasi tarafından ezilmesi ve dışlanan bir insana dönüşmesi ile Kafka’yı da akla getiren film kötülüğün egemen olduğu bir dünyada kimsenin onun etki alanının dışında kalamadığını da gösteren çok önemli bir klasik. Mutlaka görülmeli.

(“Kaderi Arayan Adam”)

Beoning – Chang-dong Lee (2018)

“O bir Muhteşem Gatsby, genç ve zengin olan ama ne yaptığını asla bilemediğin gizemli kişiliklerden. Kore’de öyle çok Gatsby var ki”

İşsiz genç bir adam, tesadüfen karşılaştığı çocukluk arkadaşı genç bir kadın ve kadının Afrika yolculuğunda tanıştığı ve tuhaf bir hobisi olan gizemli bir adamın hikâyesi.

Haruki Murakami’nin 1992 tarihli bir kısa hikâyesinden uyarlanan senaryosunu Chang-dong Lee ve Jungmi Oh’un yazdığı, yönetmenliğini Chang-dong Lee’nin üstlendiği film Güney Kore ve Japonya ortak yapımı olarak çekilmiş. Bir kısa öykünün genişletilerek uzun (iki buçuk saatlik bir süresi var filmin) bir muhteşem filme dönüştürülebilmesinin parlak bir örneği olan çalışma, yavaş akmasına rağmen her ânının tadını çıkarabileceğiniz, ilginç karakterleri ile ilgiyi hep üzerinde tutan ve hikâyesinin özgünlüğü ve farklı okumalara açık olması ile önemli bir sinema yapıtı. Sekiz yıl aradan sonra çektiği bu filmi ile Chang-dong Lee Cannes’da yarışmış ve sinema yazarlarının ödülüne (FIPRESCI) sahip olmuştu.

Annesi o küçükken aileyi terk eden, babasının ne olduğunu sonradan öğreneceğimiz problemleri olan, üniversitede yaratıcı yazarlık okumuş, bulabildiği kısa süreli işlerde çalışan genç bir adam (Lee Jong-su) hikâyenin kahramanı. Tesadüfen karşısına çıkan ve çocukluk arkadaşı olduğunu söyleyen (erkek pek hatırlayamaz onu) genç bir kadın (Hae-mi) gezmek için Afrika’ya gideceğini söyler ve o yokken kedisine bakmasını rica eder. Kadın geziden orada tanıştığı zengin ve gizemli bir erkekle (Ben) döner ve hikâye bu üç karakter arasındaki ilişkileri anlatır bize. Yazar olmayı planlayan ama henüz yazmaya başlamayan, William Faulkner hayranı olan Lee Jong-su kendisinde eksik olan ne varsa Ben’de olduğunu görür hikâye ilerledikçe. Ne iş yaptığını “Anlatması zor, oynuyorum” diyerek cevaplayan, zenginlerin oturduğu bir bölgede yaşayan, özgüveni çok yüksek ve dış görünüşü gibi şık bir hayat süren gizemli bir adamdır Ben. Böyle bir adamın neden Hae-mi gibi kendi sınıfından olmayan bir kadını yanında tuttuğunu anlamayaz genç kahramanımız bir türlü. Aslında Lee Jong-su’nun anlayamadığı, tuhaf ve gizemli bulduğu daha pek çok şey olacaktır hikâye boyunca. Örneğin yemek ve suyunu vermek için kadının evine gittiği kediyi tek odadan oluşan evde hiç göremez ve hatta var olmadığını da düşünür. Ben’in, arkadaşları ile tanıştırdığı ve hayatına soktuğu kadının anlattığı hikâyeyi ilgisiz bir şekilde ve hatta esneyerek dinlemesi ve yine onun tuhaf hobisi kahramanımızı meraklandırır ve hatta endişelendirir. Hikâyenin altını çizmeden ve parçaları seyircinin birleştirmesini bekleyerek anlattığı kahramanımızın duyguları ve yavaş yavaş oluşan fikirleri finalin sert içeriği için seyirciyi hazırlıksız yakalıyor ve bu da seyrettiğimiz ile ilgili olarak düşünmeye sevk ediyor bizi.

Los Angeles Times’ın eleştirmeni Justin Chang filmi “bir psikolojik huzursuzluk başyapıtı” olarak tanımlamış ve gerçekten de çok doğru bir ifade bu. Adım adım oluşan ve dozu artan huzursuzluğun atmosferini, neden olduğu sonuca tanık olduğumuz finale kadar müthiş bir şekilde kuruyor ve koruyor yönetmen. Bu başarının temel nedeni böyle bir atmosferin peşinde olduğunu hiç hissettirmemesi, Lee Jong-su’yu canlandıran Ah-In Yoo’nun karakterini ince bir duyarlılıkla canlandırması ve ancak dikkatli bir izleme ile fark edilebilecek değişimini ustalıkla yansıtabilmesi. Mowg’un hazırladığı müzikler de filmin başında şaşırtan ama hikâye ilerledikçe yerine oturan tekinsizliği ile besliyor bu atmosferi.

Doğrudan tek politik unsuru genç adamın Kuzey Kore sınırına çok yakın olan evine sınırın öte yanından gelen propaganda sesleri ve televizyondan yansıyan işsizlik haberleri olan filmin tüm hikâyesi doğrudan olmayan bir politiklik içeriyor aslında. Ben’in sınıfı ile Lee Jong-su’nun sınıfının farklılığı ve ikincisinde olmayan her şeyin birincisinde var olması Güney Kore toplumu için bir resim çiziyor. Yazının girişinde yer alan ve Lee Jong-su’ya ait olan sözler üreten değil, sadece “oynayan” insanların kavuştuğu statülerin bir göstergesi ve Ben’in kendi sınıfından olmayan genç kadınlara ilgisi ve onları adeta usta ve kuklası oyunları için kullanması benzer bir şekilde toplumun yapılanmasının bir göstergesi olarak görülmeli. Ben’in evi ile diğer iki ana karakterin yaşadıkları yerlerin taban tabana zıtlığı ve ilkinin lüks arabası ile kahramanımızın sefil küçük kamyoneti de yine aynı bağlamda değerlendirilebilir.

Lee Jong-su’nun seks ile ilişkisi de onun kendinde hissettiği yetersizlik ile birlikte değerlendirilmeli. Farklı iki sahnede karakterimizi kendini tatmin ederken görüyoruz beklenmedik bir şekilde ve bir başka sahnede ise genç adamın cinsellik içeren bir düş gördüğüne tanık oluyoruz. Onun anlamsız bir şekilde mastürbasyona başlaması hayatındaki boşluğun ve kendi kendisi ile baş başa olmasının bir sembolü olarak kullanılmış gibi görünüyor ve Ben’in bu alandaki -kahramanımızın tahmin ettiği- başarısı hikâyedeki gelişmelerin önemli faktörlerinden biri olsa gerek. Kadına olan aşkını filmin en başarılı bölümlerinden biri olan evin önündeki uzun sohbet saatlerinde Ben’e itiraf etmesi sadece onu bilgilendirmek için değil, bu alanda atılmış bir çığlık anlamına da geliyor kuşkusuz. Bu sahne üç karakter arasında geçen konuşmalar, kadının soyunarak yaptığı dans ve ağlaması, sessizlik anları, kameranın Kuzey Kore’ye doğru uzakları taraması ile yaratılan hüzün ve Ben’in önerip ortaya koyduğu “ot”un içilmesi ie yaşananlar (Lee Jong-su’nun burada sadece aşkını değil, babasını ve çocukluğunu da Ben’e anlatması önemli ve yine aynı sahnede Ben tuhaf hobisini ilk defa açıklıyor ki bu hobi genç adamın dengesini iyice bozacak ve kontrol edemediği şüphelerini artıracaktır) ile filmin zirve anlarından biri. 10 günde çekilmiş bu sahne ve üç oyuncunun (Ah-In Yoo, Ben’i oynayan Steven Yeun ve Hae-mi’yi canlandıran Jong-seo Jun) dört dörtlük performansları ile yönetmenin müthiş bir sinema keyfi yaşattığı bir bölüm bu.

Ben’in hobisini açıklarken, genç kadının ise Afrika’da tanık olduğu gün batımını anlatırken benzer ifadeleri kullanması hikâyeyi anlamak açısından bir önem taşıyor. Ben’in “Yok etmek senin elinde, hiç var olmamış gibi” cümlesi ile ifade ettiği hislerini kadının da muhteşem gün batımı karşısında benzer şekilde yaşaması var olmak ve yok etmek üzerinden hayatın anlamını da sorgulamamızı sağlıyor birkaç farklı sahnede dile getirildiği üzere. Afrika hikâyesinde kadının anlattığı yerli dansının “küçük açlık” (fiziksel şeylere duyulan açlık) ve “büyük açlık” (hayatın anlamına duyulan açlık) temaları üzerine icra edilmesi ve hayatı boşluklarla dolu olan genç adam ile hayatı her anlamı ile dolu ve tatmin edici olan Ben karakterinin hayatları algılayış ve yaşayış biçimlerinin farklılığı da önem taşıyor burada. Gerçeğin ne olduğu ya da algıladığımız gerçeği hayatlarımızın, beklentilerimizin, korkularımızın ve özlemini duyduklarımızın belirlediği de benzer bir öneme sahip hikâyede. Kadının ortak geçmişleri ile ilgili anlattıklarını adamın ve sorduğu başka insanların hatırlayamaması ya da anlatılandan farklı hatırlaması, kadının bir kedisinin olup olmadığı veya seranın gerçekten yakılıp yakılmadığı sadece kahramanımız için değil, bizim için de gerçeğin ne olduğu konusunda kafa karıştırıyor. Buradan yola çıkarak tüm seyrettiklerimizin gerçekliğini de sorguluyoruz hikâyenin sonunda. Hae-mi’nin pandomim oyununu açıklarken belirttiği gibi, “Kendini bir şeyin var olduğuna ikna ettikten sonra, var olmadığına inanmak artık zordur” üzerine anlatılan bir hikâye olduğunu da söyleyebiliriz filmin ve kahramanımız da adım adım kendini bir şeylere inandırarak finaldeki eylemine kadar götürüyor düşüncelerini.

Dillendirilmeyen duyguların hikâyesi olarak da nitelendirebileceğimiz film, gelişmiş ülkelerdeki alt sınıfların sahip olamadıklarından, daha doğru bir ifade ile söylersek adaletsizlik ve eşitsizliklerin onları yoksun bıraktıklarından dolayı hissettiklerinin çarpıcı bir anlatımı kesinlikle. Adını koymadan inşa ettiği gerilimi ile seyirciyi yavaş yavaş büyüleyen ve ele geçiren, yönetmeni tarafından “Murakami dünyasında yaşayan genç bir Faulkner’ın hikâyesi” olarak tanımlanan (Murakami’nin yazdığı hikâyenin de Faulkner’ın 1939 tarihli “Barn Burning” adlı hikâyesinden ilham aldığını belirtelim bu arada) filmde Steven Yeun’un sade bir oyunculukla karakterinin tuhaf yabancılığını derin bir şekilde hissettirdiğini ve sadece genç adamın değil, bizim de ürpermemizi sağladığını belirtelim son bir not olarak.

(“Burning” – “Şüphe”)