Under Sandet – Martin Zandvliet (2015)

“Onlar çocuk! Korkunca ya da organları havaya uçunca, anne diyerek ağlayan küçücük çocuklar!”

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, beş yıl boyunca işgal altında tuttukları Danimarka topraklarındaki mayınları temizlemekle görevlendirilen Alman askerlerinin ve onları denetleyen Danimarkalı komutanın hikâyesi.

Martin Zandvliet’in yazdığı ve yönettiği, Danimarka ve Almanya ortak yapımı bir film. Yabancı Dilde En İyi Film dalında Danimarka’nın adayı olan ve son beşe kalan film, kimi klişelerden yararlanan, savaş karşıtı mesajlığı fazlası ile açık ve hümanizmi bol bir çalışma. Tüm bunların filmi sinema sanatı açısından bir parça geriye düşürdüğü açık ama şiddetin, ötekileştirmenin ve nefretin bunca yaygın olduğu bir dünyada sanatın zaman zaman bu tür mesaj kaygılarının izinden gitmesinde pek de bir sakınca yok ve hatta kirlenen/kirletilen ruhlarımızın arada bu tür terapilere ihtiyaç duyduğu da yadsınamaz. Görsel sadeliğinin sağladığı güç, komutanı canlandıran Rolan Møller ve tüm genç oyuncuların yalın ve etkileyici performansları ve seyirciyi hikâyenin tüm kahramanlarının akıbetleri konusunda -bir kısmının başına ne gelececeğini bilseniz bile- ilgili tutmayı başarması nedeni ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

1945’te savaş sona erdiğinde, yaralarını sarmaya başlayan Danimarka’nın karşısına ciddi bir sorun çıkmış: Almanların beş yıl boyunca işgal altında tuttukları ülkenin doğu kıyıları boyunca yerleştirdiği 2.2 Milyon mayının temizlenmesi. Cenevre sözleşmesindeki “savaş esirlerinin tehlikeli veya sağlığa zararlı işlerde çalışmaya zorlanamayacağı” maddesine rağmen Danimarka hükümeti yaklaşık 2.000 Alman esiri bu mayınları temizlemeye zorlamış ve -filmin sonunda verilen bilgiye göre- çoğu çocuk yaşta olan bu askerlerin yaklaşık yarısı ya hayatını kaybetmiş bu işi yaparken ya da meydana gelen patlamalar nedeni ile çok ağır yaralanmış ve organlarını kaybetmişler. Danimarka’nın işlediği bu savaş suçunu anlatmaya soyunan filmin bir Danimarka yapımı olması ve hikâyedeki kimi karakterler aracılığı ile bir yumuşatma veya hümanizme boğma çabası olsa da, sonuçta bir yüzleşmeye olanak sağlaması kuşkusuz takdiri hak ediyor. Tarihte çok daha ağır suçları olan ülkelerin bu doğrudan yüzleşmeyi bir yana bırakın, tamamı ile inkâr yolunu seçtiğini düşünürseniz film asgari bir saygıyı garantiliyor zaten.

Milyonlarca insanın ölümüne neden oldukları savaşı kaybeden Alman askerlere yapılan kötü muamele ile açılıyor film ve hikâye kaçınılmaz hümanist mesajlarını vermeye başlayana kadar ve hatta ondan sonra da bu kötü muamele -en azından kimileri tarafından- sürdürülüyor. Doğası gereği trajik olan hikâyeyi daha da trajik kılan, tehlikeli bir işe zorlanan Alman askerlerinin genç, hatta çocuk yaşta olması. Savaşın sonlarında “artan ihtiyaç” nedeni ile on sekiz yaşın altındakileri de silah altına alan Alman ordusunun bu “çocuk”ları, dehşeti yaşadıkları bir savaşın ardından bir başka dehşetin içinde buluyorlar kendilerini ve tek umutları verilen tehlikeli işi bitirmeleri karşılığında (ve sağ kalırlarsa elbette) evlerine geri dönebilmeleri. Martin Zandvliet’in senaryosu bu hikâyeyi bir parça tahmin edilen bir gelişme çizgisi içinde anlatıyor: Düşmanlık – yakınlaşma – kuşku – yakınlaşma – final diye özetleyebiliriz bu çizgiyi. Finalin umut veren ve yürekleri ısıtan içeriğini de buna eklerseniz hikâyenin gelişim çizgisi açısından pek yeni bir şey söylemediğini ifade edebiliriz rahatça. Aralarında ikiz kardeşlerin de olduğu genç Alman askerlerin başlarına gelecekleri yine de ilgi ile izlemenize engel olmuyor bu durum ama. “İyi” bir dünyada önlerinde yaşayacakları daha uzun yıllar olan ve içinde bulundukları koşullarda bile hayallerini diri tutmaya çalışan gençlerin akıbetlerini incelikle ele alıyor çoğunlukla film ve kimi -belki de kaçınılmaz- sahnelere rağmen yoğun bir duygu sömürüsüne gitmiyor çoğunlukla.

Bir kısa hikâye tadında bir havası var filmin; büyük bir kısmı tek mekanda (gerçek olayların yaşandığı sahilde ve oradaki bir kulübe içinde geçiyor hikâye) geçen ve tek bir olayı anlatan hikâyesi ile gerilimini bu sıkışmışlık havasından da yararlanarak arttırıyor. Camilla Hjelm’in çoğuk açık havada çekilen görüntüleri karakterlerin içinde bulundukları tehlikeli bölge nedeni ile “hayat”tan izole edilmiş olmalarını da iyi aktarıyor bize. Mavi ve yeşilin soğuk tonlarının hâkim olduğu görüntülerin başarısına Sune Martin’in müzikleri de eşlik ediyor ve geldiğini hissettiğiniz patlama sahnelerinde bile (ki bazılarında hazırlıksız yakalanıyorsunuz gerçekten) etkilemeyi başarıyor film.

Her ne kadar etkileyici olsa da ve daha da etkileyici bir şekilde sonuçlansa da, “mayınlı bölgede oynayan çocuk” sahnesi filmin hümanizm dozunu abartması ve duygularınızı zorlaması nedeni ile gereksiz görünüyor. Gereksiz çünkü hikâyenin Danimarkalı komutan ile askerler (özellikle de biri) arasında gelişmeye başlayan ve bir baba oğul ilişkisini andıran içeriği yeterince etkileyici ve anlamlı. Nefret, acıma, kuşku, güven ve sevgi arasında gidip gelen bu ilişki yeterince güçlü ve filme ısınmanız için tek başına yeterli nerede ise. Üstelik Zandvliet bir şeyi daha ustaca başarıyor: Film sessizlikten akıllıca yararlanıyor ve karakterlerin içinde bulundukları ruh hallerine bizim de girmemizi, en azından onların hislerini anlamamızı sağlıyor. Ölen her bir gençle/çocukla birlikte artan bir sessizlik bu sanki ve savaşın kötülüğünü, her ölen gençle birlikte umudun da öldüğünü hatırlatıyor bize.

Filmin hümanizm dozunun yanısıra eleştirilecek bir yanı daha var; Alman gençlerin savaşla, ülkelerinin savaşta neden oldukları veya en azından Nazizm ile ilgili tek bir fikrini, konuşmasını dahi duymuyoruz filmde. Evet, onların içine atıldıkları bir kötülüğün hesabını vermeleri beklenemez ve zaten film de temel olarak intikamın yanlışlığı üzerinden ilerliyor ama ne olursa olsun ellerine verilen silahlarla öldürmüş ya da öldürülmüş olan bu gençlerin yaşadıklarını (ve nedenlerini) en azından arada bir sorgulamaları gerekirdi. Burada bir kötü niyeti yok filmin kuşkusuz ama bunun pek de önemsiz bir eksiklik olmadığını söylemek gerekiyor.

Savaşın neden olduğu ve pek konuşulmayan önemli bir trajediye değinen ve zarif görselliği ile önemli olan film, sizi pek şaşırtamasa da ve duygusal klişelerden -maalesef- yeterince kaçınamamış olsa da görülmeyi hak ediyor.

(“Unter dem Sand” – “Land of Mine” – “Mayın Ülkesi”)

Camille Redouble – Noémie Lvovsky (2012)

“Eğer olacak her şeyi önceden bilseydin, kendinin ve tanıdıklarının başına gelecekleri bilseydin, seni bekleyen tüm hayatı bilseydin, ne yapardın?”

Kocasının genç bir kadına bir aşık olduğu için kendisini terk etmesi ile hayatı dağılan kırk yaşlarındaki bir kadının çok içtiği bir partide bayıldıktan sonra, uyandığında kendisini tekrar on altı yaşında bulmasının hikâyesi.

Fransız sinemacı Noémie Lvovsky’nin yönettiği ve başrolünde oynadığı bir Fransız filmi. Lvovsky’nin, senaryosunu Maud Ameline, Pierre-Olivier Mattei ve Florence Seyvos ile birlikte yazdığı film bir “şimdiki aklım olsaydı” veya “ikinci bir şansım olsaydı” hikâyesi anlatıyor bize ve kadının kaderinden kaçıp/kaçamayacağını veya geçmişi değiştirmenin mümkün (ve gerekli) olup olmadığını soruyor hayli hafif ve eğlenceli bir şekilde. Bir zamanda yolculuk hikâyesi bu sonuçta bu ve bu açıdan değerlendirince de bir fantezi filmi seyrettiğimiz ama Lvosky’i ilgilendiren, hikâyenin fantezi ya da bilim kurgu yanı değil; sanatçı daha çok bize ve kendisine sorduğu bir “eğer…” sorusunun cevabını arıyor eğlenceli bir şekilde. Lvosky’in keyifli performansı ve 1980’lerden şarkılarla örülü çekici müzik bandı ile dikkat çeken film, hikâyesinde ve sorduğu soru / bulduğu cevapta belki pek yeni bir şey söylemiyor ama yine de benzer temalı filmlerden kimi incelikleri ile ayrılmayı başarıyor.

İçkiye epey düşkün, kocası kendisini genç bir kadın için terk etmiş ve filmlerdealdığı pek de önemli olmayan rollerle hayatını idare eden bir kadın var karşımızda. Dağılmakta olan hayatını yeni baştan ve on altı yaşından itibaren yeniden kurma fırsatını yakaladığında, daha önce yaptığını düşündüğü hataları tekrar yapmamaya ve beklenmedik bir şekilde hayatını kaybeden annesini bu kez daha uzun hayatta tutmaya çalışır. Film bize bunları eğlenceli ve dinamik bir şekilde anlatırken, kadere müdahale edilebilir mi, zamanda yolculuk yapılarak geçmiş ve dolayısı ile gelecek değiştirilebilir mi sorusunu soruyor ve kahramanı ile birlikte biz de cevabını öğreniyoruz bu sorunun: Cevap, sorunun yanlış olduğu, doğru sorunun bunun baştan gerekli olup olmadığı belki de. Filmdeki kimi objeleri içeren hoş bir jenerik ile açılan filmde Lvosky dinamik oyunu ve mizanseni ile hikâyeyi sürükleyen isim; her sahnesinde göründüğü filmde üzerine aldığı yükü keyifle sırtlanmış görünüyor ve seyircisini de kimi zaman hüznü de içerecek şekilde eğlendiriyor çoğunlukla.

Erkek karakterleri olsa da temel olarak bir kadın hikâyesi bu ve erkekler çoğunlukla kadın karakterlerle olan ilişkileri nedeni ile varlar hikâyede. Bununla bağlantılı olarak filmin sadece bir romantizm hikâyesi değil, aynı zamanda bir arkadaşlık ve aile hikâyesi anlattığını da söylemek mümkün. Lvosky’nin başarısı tüm bunları gereksiz duygusallıklarla başvurmadan ve “sıcak”lığı abartmadan anlatabilmesi. Bunu başarabildiği için de tüm o aynı erkeğe tekrar aşık olmaktan kaçınma, dans veya aile sahneleri doğal görünüyor seyirciye. Filmin aksadığı yerler usta oyuncu Jean-Pierre Léaud’un pek iyi yazılmamış diyaloglarda harcandığı saatçi karakteri ve bir başka tecrübeli oyuncu olan Denis Podalydès’in canlandırdığı öğretmen karakterleri ile olan sahneler; filmin doğal ritmini bozan ve bir parça yüzeysel kalan anlar bunlar. Açıkçası Léaud buradakinden daha parlak sahneleri hak eden bir usta isim ve iyi değerlendirilememiş. Tam on üç dalda César ödülüne aday olan (ama hiçbirini kazanamayan) filmin bu adaylıklarının yedisi oyunculuk dallarında olmuş ve açıkçası tüm kadro gerçekten de filmin keyifli havasına uygun, kabalaşmadan eğlendiren performansları ile başarılı olmuşlar. Bu adaylardan biri olan ve kadının evlendiği (ve ikinci hayatında tekrar evlenmekten kaçındığı) adamı canlandıran Samir Guesmi’nin performansının yirmi beş yaş önceki hâlini canlandırdığı sahnelerde zaman zaman bir sit-com oyuncusu havasını uyandırarak diğerlerinden farklı bir yerde durduğunu da söylemek gerekiyor.

Lisedeki oyunun yönetmeni gibi klişe bir karaktere neden gerek duyduğu anlaşılmayan filmin tekrar yaşanan ilk seksten sonraki mutluluk veya anne ve babaya hiç ölmeme sözü verdirilmesi gibi etkileyici sahneleri hikâyeye duygusal bir çekicilik katmış. Hikâyesinin Coppola’nın 1986 yapımı “Peggy Sue Got Married” filminki ile kimi örtüşmeleri olan bu çalışmada olayların gelişimi ve finali genellikle bekleneni takip etse de ve nedense yeterince derinleşmemeyi tercih etse de, eğlendiren ve ilgiyi hak eden bir film bu. Karakterlerinin hem bugünkü hallerini hem 25 yıl önceki hallerini aynı oyunculara oynatması ile bir risk almış gibi görünse de bunu çekici kılmayı başarmış olan filmde, tam da bu başarı nedeni ile kadının ergenlik çağındaki bir gençle olan yatak sahnesi de saçma değil, komik oluyor ve güldürüyor kesinlikle.

(“Camille Rewinds” – “Baştan Al”)

Dolap Beygiri – Atıf Yılmaz (1982)

“Ben bakmayayım, abdestim kaçar”

Herkesin yozlaştığı bir toplumda namuslu bir adamın başına gelenlerin hikâyesi.

Suphi Tekniker ve Atıf Yılmaz’ın senaryosundan, Yılmaz’ın çektiği bir film. Türkiye sinemasının usta komedi sanatçıları İlyas Salman, Şener Şen, Ayşen Gruda ve Şevket Altuğ’a Yaprak Özdemiroğlu’nun eşlik ettiği film 1980’lerin hâlâ ilgi ile seyredilebilecek sinema eserlerinden biri. 1970’lerde politize olmuş sinemanın 12 Eylül darbesinden sonra bocaladığı yıllarda çekilen bu film, benzeri diğer filmlerle (“Talihli Amele”, “Banker Bilo” vs.) birlikte, hızla değişmekte olan toplumdaki yozlaşan insan ilişkilerini ve yitirilen değerleri konu alıyor kendisine. 12 Eylül’ün topluma dikte ettiği bireyselleşme (darbe öncesindeki örgütlülüğe sert bir darbe vurmak için elbette) ve liberal ekonomi politikalarının neden olduğu sonuçları anlatır bu filmler ve çoğu da bir komedi havası içinde egemen güçlerinin tepkisini almadan dertlerini dile getirirler. Senaryosunun yeterince güçlü olmadığı ve bir noktadan sonra tekrara da düştüğü bu film yine de ve özellikle kimi sahneleri ve diyalogları ile keyifle izlenebilecek ve oyuncularının performansı ile eğlendiren bir çalışma. Darbeyi yapan güçlerin hâlâ egemen olduğu bir ortamda yapılabilmiş kimi eleştirilerini ve bu eleştirileri topluma aktarmayı kendisine görev edinmiş sanatçılarını, günümüz komedi filmlerinin boş kelimesini bile hak etmeyen içerikleri ve kabalaşmayı marifet sanan ve bununla popüler olan yaratıcıları ile karşılaştırınca, kesinlikle saygıyı hak eden bir çalışma bu.

Filmin en çok bilinen ve sevilen sahnelerinden birinde, Şener Şen’in canlandırdığı üçkağıtçı enişte karakteri ceketinin cebine görünür şekilde koyduğu Millî Gazete ile bakkala girer ve Cumhuriyet gazetesi satın alan öğretmeni arkasından aşağıladıktan sonra, bakkalın dikkatini çektiği yere, “taş gibi kadın”a şehvetle bakar ve sonra da dindar kimliğine geri dönerek “Ben bakmayayım, abdestim kaçar” der. Bu sahneyi bugün bir anaakım sinema örneğinde ve Şener Şen ününde bir oyuncu ile çekmek “otosansür”ün de gereği olarak pek mümkün olmasa gerek. Aynı Şener Şen’in oynadığı filmlerle o dönemde şiddetle eleştirdiği bir zihniyetin temsilcisinin bugün yanına oturup, mahçup bir barış konuşması yapıp ödül almaktan rahatsız olmadığını da düşünürsek, evet, çok şey değişti Türkiye’de ve sinemasında; anlı şanlı sinemacıların darbe günlerinden bugüne geçirdiği değişimi düşünmek sadece sinemanın kendisi için değil, ülke için de vahim bir durumu işaret ediyor kuşkusuz.

Hikâyede namuslu bir memuru canlandıran ve senaryonun zaafı nedeni ile sık sık nutuk atar gibi konuşmak zorunda kalan İlyas Salman’ın klasik oyununu aksamadan sergilediği filmde öne çıkan isim Şener Şen kesinlikle. Her göründüğü ana damgasını basan oyuncu, toplumdaki yozlaşmanın sembolü olan karakterini hayli eğlenceli ve dinamik bir şekilde canlandırıyor ve zaman zaman senaryonun aksadığı noktaları da performansı ile gizleyebiliyor. Şevket Altuğ ve özellikle Ayşen Gruda da benzer bir başarı içinde filme hem keyif hem güç katıyorlar. Yaprak Özdemiroğlu ise, filmin komedyen olmayan tek oyuncusu olarak, karakterine çok iyi girmiş ve usta oyuncuların arasında hiç ezilmeden oynamış rolünü.

Suphi Tekniker ve Atıf Yılmaz’ın senaryosu epey komik anlar içermesi ile dikkat çekiyor ama senaryo bir bütünsel hikâye oluşturmaktan çok, bu anların bir araya getirilmiş hâlini içeriyor daha çok. Salman’ın karakterinin defalarca aynı hatayı yaparak “dolap beygiri” konumunu koruması da bir yerden sonra tekrar hissi yaratıyor çoğunlukla. Bunun dışında, komedi kalıpları içinde bile, bir gerçekçilik sıkıntısı var senaryonun. Her ne kadar “Bir varmış Bir Yokmuş” ifadesi ile başlasa da film, seyrettiğimiz hikâye bir masal havası taşımıyor kesinlikle ve böyle olunca da gerçekçilik problemleri rahatsız ediyor. Saf birisi olarak gösterilen adamın memurluktaki ilk gününde mesai arkadaşlarına verdiği tepki ve attığı nutuk inandığı değerler ile uyumlu olsa da, saflığı ile uyumlu değil örneğin. Kahramanımızın idealistliği bir yana ama memurların mesai saatleri içinde çay içmesinin yasak olduğu bir dönem yaşandı mı pek emin değilim açıkçası. Kaldı ki bir gece önce yaşanan “mutlu anların” etkisi ile herkese çay ısmarlamak, kahramanımızın idealistliğinden taviz verdiğini gösteren bir ipucu olmadığına göre ortada, senaryonun tutarsızlığı ile açıklanabilir sadece. Aynı sahnede, elbette çay ısmarlanabilmesi için, diğer tüm memurların kahramanımızdan önce işe gelmiş olmaları da yine senaristlerin dikkatsizliğinin sonucu olsa gerek.Çalışma saatleri süresince tuvalete gitmemek ise, bir idealistlikten çok aptallık derecesindeki bir saflığın göstergesi ve kaba bir mizah yaratabiliyor sadece.

“Dolap beygiri gibi dönüp durmak” deyimi, TDK’de “Dar bir çevrede hep aynı işi yapmak” olarak açıklanmış. “Dolap beygiri” ise önüne konulan bir tutam ota erişmeye çalışırken, bağlı olduğu dolabın sürekli dönmesini sağlayarak kuyudan su çıkartmakta kullanılan beygirler için kullanıılan bir tanımlama; bu beygirler o bir tutam ota hiç erişemezler ama sahiplerinin de işini görürler sonuçta. Kahramanımız da hep aynı hatayı yapıp duruyor ve kendisinin de tıpkı bir dolap beygiri gibi sömürülmesine neden oluyor bu. Hikâyenin adamı hiç “akıllandırmaması”nı ve sık sık kıyısına kadar getirse de kalıcı bir isyanın parçası yapmamasını dönemin koşullarını da düşünerek bir toplumsal eleştiri olarak almak gerekiyor herhalde; bireysel bazda bakıldığında pek inandırıcı görünmeyen bu durum toplumsal bazda oldukça inandırıcı elbette ve ne yazık ki.

Melih Kibar’ın müziği ile renklenen, bir adı da “Ne Şehittir Ne Gazi” olan (herhalde ifadenin gerisi düşünülerek vazgeçilmiş bu isimden) ve eğlendirmeyi başaran film sadece oyuncuları nedeni ile bile izlenmeyi hak eden bir çalışma. Yukarıda da vurguladığımız gibi, bugünün etliye sütlüye karışmayan kaba komedileri ile kıyaslandığında ise, kesinlikle görülmeyi hak ediyor kuşkusuz.

Suddenly, Last Summer – Joseph L. Mankiewicz (1959)

“Oğlum Sebastian ve ben günlerimizi inşa ederdik. Her bir günü bir heykel yapar gibi oyardık, günlerin izini arkamızda bir heykel galerisi gibi bırakarak… ta ki geçen yaz birdenbire…”

Tek çocuğu tatilde ölen zengin bir dul kadın, ölüm sırasında tatilde onun yanında olan ve tanık oldukları nedeni ile travma geçiren kuzeni genç kadın ve onu beyin ameliyatı yaparak iyileştirmesi için çağrılan doktorun hikâyesi.

Senaryosunu Tennessee Williams’ın aynı adlı oyunundan Williams ve Gore Vidal’ın yazdığı, Joseph L. Mankiewicz’in yönettiği bir klasik. Sadece yönetmen ve senarist koltuklarında değil, oyuncu kadrosunda da güçlü isimler var bu filmin: Zengin dulu oynayan Katharine Hepburn, doktor rolündeki Montgomery Clift ve genç kadını oynayan Elizabeth Taylor. Hepburn ve Taylor’ın Oscar’a aday olduğu film, sanat yönetmenliği dalında da aynı ödüle aday gösterilmişti. İlginç bir şekilde Williams, Vidal ve Mankiewicz’in üçü de ortaya çıkan film ve/veya kaynağı olan oyunla ilgili ciddi serzenişlerde bulunmuşlar ve çekimler de sorunlu geçmiş. Sonuç ise kesinlikle ilginç, tuhaf (hem iyi hem kötü anlamda), Hollywood kalıpları içinde kalan ama o kalıpların epey dışında bir şeyler anlatan ve ilgiye kesinlikle değen bir yapım. Senaryonun verdiği imkânları bolca kullanan Taylor ve Hepburn’ün birer oyunculuk gösterisi sergilediği film, orijinal oyunun içeriğinden epey farklılıklar taşısa da ve genellikle “uzun ve az sayıda sahne” ile çekilmiş olması nedeni ile yeterince sinema havasına bürünemese de hikâyenin “gücü” ve oyuncuların performansı bunu unutturuyor çoğunlukla.

İki baş kadın oyuncusunun (ve onlarla birlikte, genç kadının annesini oynayan Mercedes McCambridge’in de) döktürdüğü bir film bu. Tutku ile bağlı olduğu oğlunu yitirmiş olmanın trajik acısını taşıyan ve onun ölümü ile ilgili tuhaf bir hikâye anlatan genç kadının delirdiği için “tedavi edilmesini” isteyen dul kadın rolünde Katharine Hepburn ve anlattığı hikâyeyi hatırlamak istemeyecek kadar travmatik bir olayın tanığı olan genç kadın rolündeki Elizabeth Taylor klasik Hollywood oyunculuğunun güçlü izlerini getiriyorlar karşımıza hikâye boyunca. Senaryonun -adeta onların oyunculuk gösterisine imkân verecek şekilde düşünülmüş- kurgusu da çok yardımcı oluyor iki oyuncuya: Tennessee Williams’ın, adının jenerikte sadece kaynak oyunun yazarı olarak değil, senaristlerden biri olarak da geçmesine rağmen herhangi bir katkısının olmadığını söylediği hikâyede uzun tutulmuş sahneler yer alıyor ve oyuncuların, bazıları uzun süreli tek çekimle gerçekleştirilmiş bu sahnelerde sıkı bir performans göstermeleri gerekiyor ve bu gereklilik doğal olarak güçlü oyuncular için de bir fırsat oluyor. İşte bu fırsatı iki oyuncu da çok iyi değerlendirmişler. Örneğin Taylor final sahnesinde hikâyeyi herkese anlatırken adeta Oscar ödülü için bağırıyor! Sahnenin sonunda gözyaşlarına boğulan oyuncu bu performansı sırasında -kendi ifadesine göre- bir süre önce kaybettiği eşinin acısını düşünerek oynamış ve ortaya gerçekten de “Oscarlık” bir performans çıkmış. Sinema tarihinin en güçlü oyuncularından biri olan Hepburn de benzer bir başarı gösteriyor filmde ve içinde fırtınalar kopan “güçlü” kadının davranışlarını ve duygularını vücut diline ve mimiklerine de yansıttığı, olağanüstü detaylı bir şekilde getiriyor karşımıza.

Taylor ve Hepburn’e eşlik eden Montgomery Clift ise ikilinin gölgesinde kalıyor bir parça. Bunun bir nedeni elbette senaryo; çünkü senaryo, onca sahnesine rağmen doktor karakterini daha çok gerçeklerin ve diğer karakterlerin duygularının ortaya çıkması için aracı olarak (bir çeşit katalizör de diyebiliriz) kullanıyor. Buna ek olarak, Clift’in o dönemdeki alkol ve uyuşturucu sorununun neden olduğu rahatsızlığı ve bunun sonucu olarak oyununa da yansıyan bitkinliği de var dikkat çeken bir şekilde. Belki onun her zamanki kırılgan (çekici bir kırılganlık olmuştur bu her zaman) performansı ile birleştiğinde bu yorgunluğun bir avantaja dönüştüğü bile söylenebilir ama adeta yaylanarak yürüyen oyuncu sonuç olarak iki kadın oyuncunun gerisinde kalıyor rolünde. Clift filmdeki rolünü Elizabeth Taylor’ın yapımcılara ısrarı ve diretmesi üzerine alabilmiş ve çekimler sırasında yapımcı Sam Spiegel ve yönetmen Mankiewicz oyuncuya o denli kötü davranmış ki bundan çok rahatsız olan Hepburn son çekilen sahnesinden sonra Mankiewicz’in yüzüne tükürerek seti terk etmiş!

Williams’ın senaryonun oyundan “midesini bulandıracak kadar uzaklaşması”ndan rahatsızlığını ifade ettiği, Mankiewicz’in filme kaynak olan oyunun kötü kurgusundan şikayet ettiği ve Vidal’ın da finali değiştirmesi nedeni ile Mankiewicz’e öfkelendiği filmden rahatsız olan bir isim daha var: Filmin müziğini yapan Malcolm Arnold. Besteci hikâyeyi o denli rahatsız edici bulmuş ki ana temayı besteledikten sonra filmden çekilmiş ve yerini bir başka besteci, Buxton Orr almış. Peki nedir hikâyedeki bu rahatsız edici öğeler diye sorarsak, ilk cevap filmde hiç yüzü görünmeyen, trajik sonuna tanık olduğumuz sahnede sadece sırtından görebildiğimiz ama hikâyenin odağında yer alan Sebastian karakterinin eşçinsel olması ve buna “yamyamlık” temasını eklememiz gerekiyor ardından. Dönemin sansür kuralları nedeni ile Sebastian’ın eşcinselliği adı ile hiç söylenmiyor ama çok açık bir durum bu ve filmin senaryosunun sansürden geçebilmesinin nedeni de temel olarak filmin eşcinselliğin “sefilliğini ve olumsuz sonucunu” göstermesi olmuş söylenene göre. İspanya’daki sahnelerde Sebastian’ın “arkadaş” edinebilmek ve genç erkeklere yaklaşabilmek için yaptıklarını yönetmen Mankiewicz etkileyici bir şekilde anlatmış, filmin pek çok bölümünde aynı katkıyı göstermemiş olsa da. Hikâyenin gerilimine ciddi bir katkı sağlayan bu bölümlere ek olarak, senaryodaki (ve aslında oyundaki) kimi diyaloglar da tedirgin havanın sürekli olarak canlı kalmasını sağlıyor. Örneğin Hepburn’ün, yumurtalarından çıkıp denize ulaşmaya çalışan yavru kaplumbağaların ve onların peşindeki vahşi kuşların hikâyesini anlattığı anlar oyuncunun da müthiş performansı ile adeta bir korku filmi sahnesini andırıyor. Taylor’ın akıl hastanesinde yanlışlıkla girdiği erkekler koğuşunda yaşadıkları ve elbette Sebastian’ın sonuna tanık olduğumuz “yamyamlık” sahnesi de yine bu gerilim/korku havasını destekliyor filmin.

Senaryonun gerçeklerin adını malum nedenlerle koyamamasından kaynaklanan ciddi problemleri olan film (örneğin İspanya’da olan şeyin sadece genç erkeklerin ve çocukların “açlığı” ile izah edilemeyeceği açık), zaman zaman tüm o klasik Hollywood kalıpları içinde kalmaya çalışması nedeni ile absürt bir görüntü de veriyor. Bu, beraberinde doğal olarak, bir zıtlık da yaratıyor kendisini özellikle oyuncuların performansı ve filmin mizanseni üzerinden gösteren. Bu nedenle arada şu hisse kapılıyorsunuz: “Bir B Filmi için yola çıkılmış ama ana akım sinemanın kuralları ile ilerlenmiş.” Kimileri epey başarılı yazılmış, oldukça bol diyaloglu bu filme zaman zaman yakışan zaman zamansa sırıtan bir ucuzluk havası katmış bu çelişki ama belki de filmin özellikle de zamanında eleştirmenler nezdinde pek tutulmamasına neden olmuş. Başta Sebastian’ın bahçesi olmak üzere set tasarımlarının dikkat çektiği film, odağındaki bu karakter üzerinden özellikle eşcinsel ağırlıklı bir okumayı da hak ediyor. Michael D. Klemm’in 2008 tarihli yazısı (http://www.cinemaqueer.com/review%20pages%202/suddenlylastsummer.html) başta lobotomi olmak üzere, filmin pek çok unsurunu Clift, Williams ve Vidal’ın eşcinselliğini de dikkate alan bir şekilde ilgi çekici bir biçimde inceliyor. Başta oyunculukları olmak üzere her öğesi ile yoğun, tuhaf bir film bu ve sesli çekilmiş bir sessiz film gibi olması ile de ilgiyi hak ediyor kesinlikle. Görülmeli!

(“Bir Yaz Tatili”)