Ağlıyorum – Muzaffer Arslan (1973)

“Allah annemi aldı, bu kadın da seni alacak elimden, baba! Ayıracak bizi, baba. Bırakma beni. Benim senden başka kimsem yok. N’olur gel, baba. Gel baba, babacığım! Korkuyorum”

Ölen kız kardeşinin yerine geçerek, aradığı aşka kavuşan kadının trajik hikâyesi.

Muzaffer Arslan’ın yazdığı, yönettiği ve yapımcılığını üstlendiği, 1973 yapımı bir Yeşilçam filmi. “Ağlıyorum Yine” isimli şarkıdan adını alan film, bu şarkıyı seslendiren Nilüfer’in sesinden ve şarkılarından bolca yararlanırken, Arslan’ın özenli yönetmenlik çalışması ile dikkat çekiyor. Buna karşılık Arslan yönetmenliğinde gösterdiği başarıyı senaristliğinde tekrarlayamamış ve ilkinde Yeşilçam kalıplarından nispeten de olsa sıyrılabilmiş olması ile takdiri hak ederken, ikincisinde Yeşilçam’ın en klişe unsurlarını acımasızca kullanarak filmini -en hafif ifade ile söylersek- sıradanlaştırmış.

“Ben senin annenim”den “Görüyorum doktor, görüyorum”a uzanan diyalogları feci halde Yeşilçam’ın tüm klişe sözlerinin izlerini taşıyan film oldukça umut vaat eden bir jenerikle açılıyor. Erim Gözen ve Sezgin Cerrahoğlu’na ait olan ve animasyonlardan yararlanılan jenerik kesinlikle çok özenli hazırlanmış ve filme keyifli bir giriş yapmamızı sağlıyor. Nilüfer’in “Ağlıyorum Yine” şarkısı eşliğinde seyretttiğimiz jenerik, müzik notalarından bir damla gözyaşına ve bıçağa hikâyedeki çeşitli objelere akıllıca göndermelerde bulunurken, filmin karakterlerinin siluetleri de yalın ve başarılı animasyonlarla jeneriğin başarısını artırıyorlar. Filmin estetik başarısı sadece bu jenerik ile kısıtlı değil üstelik; yönetmen Muzaffer Arslan ve görüntü yönetmeni Necati İlktaç nerede ise filmin her bir karesi üzerinde özenle düşünmüş ve tanıdık görünen sahneleri bile (örneğin kırda el ele koşan iki aşık görüntüsü) çekici kılmışlar. İki kardeşi de Filiz Akın’ın oynamasının yaratabileceği görsel problemin de Yeşilçam’ın alçak gönüllü koşuları içinde akıllı bir kurgu ile üstesinden gelmiş yönetmen. Kim bilir hangi yabancı filmden aşırılmış, uçurumdan düşen araba sahnesi bir kenara, filmin biçimsel açıdan ciddi bir sıkıntısı yok kesinlikle.

Filmin başardığı başka şeyler de var: Yeşilçam’ın hemen tüm şarkıcılı sahnelerinin ortak problemi olan senkronizasyon probleminin (burada Nilüfer’in sesi ile Filiz Akın’ın dudak hareketlerinin uyuşması) bile hemen hemen tamamen üzerinden gelmiş film ve bu sahneleri gerçekçi (ya da en azından kabul edilebilir) kılmış. Hatta Nilüfer’in şarkısının sadece piyano eşliğinde söylenen bir versiyonu bile hazırlanmış ki bu Yeşilçam için olağanüstü bir durum olarak açıklanabilir ancak. Bunu düşünenlerin neden pek çok sahnede bir oyuncu (Ediz Hun) sadece piyano çalar ve bir diğeri (Filiz Akın) şarkı söylerken duyduğumuz bateri ve keman seslerini umursamadığını anlamak zor kuşkusuz ama işte orası Yeşilçam dünyasının tüm haşmeti ile devreye girdiği yer, üstelik o yerlerden sadece biri. Arslan’ın hikâyesi hemen her ânı ile “ben bir Yeşilçam filmiyim” diye bağırıyor çünkü. Bir cinayet, iki kaza, bir tecavüz girişimi, bir kör olma, bir ameliyatla gözlerine kavuşma, bir intihar girişimi ve bir çocuğun (Kahraman Kıral) yürek parçalayan hıçkırıkları; işte tüm bunlar 1970’lerden bir yerli film seyrettiğinizi sürekli olarak hatırlatıyor size. İmkânsız tesadüflerin de aralarında olduğu ve nerede ise sınırsız kelimesi ile ifade edilebilecek sayıda gerçekçilik problemlerine sahip bir hikâye var karşımızda çünkü.

Sebebi ne olursa olsun küçücük bir çocuğu tek başına evde bırakan bir anne, hastalarla ilgili tüm bilgilere (adı, hastalığı, durumu, o sırada nerede olduğu, onu hastaneden kimin çıkardığı vs.) hâkim bir santral memuru, sevdiğinin sesini tanımayan bir kör adam, ölmekte olan bir kadının son anlarını canı gibi sevdiği oğluna telefonundan canlı olarak aktarması, yürürken düşüp bayılan bir kadının sanki intihara teşebbüs etmiş gibi, kendisine yardımcı olan adama “beni neden kurtardınız” diye tepki vermesi, oğlunu çok seven bir babanın onun kişsel gelişimine zarar verecek düşünce ve eylemlerden (başta kadın düşmanlığı olmak üzere) hiç çekinmemesi, onun bu duygularını bilen bir adamın buna rağmen ve üstelik hiç tanımadığı bir kadını onun evine getirmesi, sadece notalara bakarak şarkının güzelliğini anlayabilen bir gazino patronu… ve daha niceleri. Muzaffer Arslan anlaşılan hikâyesinde hiçbir endişe taşımamış gerçeklik açısından ve hiçbir ajitasyon fırsatını da kaçırmamış.

Özetlemek gerekirse, biçimsel açıdan başarılı, içerik açısından başarısız bir çalışma bu. Film, estetiği ve mizanseninin yanında, “Kalbim Bir Pusula”dan “Ağlıyorum Yine” ve “Neden”e popüler müzik tarihimizin tüm o muhteşem klasiklerini Nilüfer’in sesinden ve hikâyeye çok da ters düşmeyen bir şekilde karşımıza getirmesi ile de görülmeyi hak ediyor ve bir annenin küçücük oğlunun gözlerinin içine bakarak “Ölüm bile daha kolay” demesindeki saçmalığı affettiriyor. Görselliği ile çekici ama hikâyesi ile fazlası ile “Yeşilçam” kokan bir film bu.

Korkusuz Korkak – Natuk Baytan (1979)

“Yalnız, katile söyle, beni yağışlı havada öldürmesin, cemaat ıslanıp da arkamdan küfür etmesin; mermileri temizletin, mikroptan korkarım çünkü; kapalı havada rutubetten etkilenirim, romatizmalarım azar; salı günü öldürmesin, işim sallanabilir. Benden bu kadar, katilimin gözlerinden öperim, hadi eyvallah”

Hastanede karışan sağlık raporları yüzünden sadece altı aylık ömrü kaldığını zanneden mülayim bir adamın karakterinin değişmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Natuk Baytan’ın yönettiği, senaryosunu Erdoğan Tünaş’ın yazdığı bir Kemal Sunal filmi. Sunal’ın o dönemde kendisi ile özdeşleşen Şaban tiplemesinden uzak duran film, oyuncunun nispeten daha dizginlenmiş bir performans gösterdiği ve bu nedenle göreceli farklı bir Sunal çalışması bugünden bakıldığında. Tünaş’ın senaryosunun yeterince güçlü olmaması veya daha doğru bir ifade ile söylersek, hikâyenin tümünde aynı düzeyi tutturamamış olmasının sıkıntılarını yaşayan film elbette Sunal hayranlarının mutlaka seveceği bir çalışma. Sayıları fazla olmasa da kimi komik anları ve yine sayıları yetersiz olsa da kimi sözlü esprileri ile ihmal edilemeyecek bir eğlence potansiyeli taşıyan film görülmeyi hak ediyor.

1970 ve 80’lerin Kemal Sunal’ı ile günümüzün Şahan Gökbakar’ını karşılaştırmak, “eski” ve “yeni” Türkiye arasındaki farkı (en azından bir kısmını ama aynı zamanda başka alanlar için de bir gösterge niteliği de taşıyan bir kısmını) anlamak için çok iyi bir araç olarak kullanılabilir. Her ne kadar bir “Şaban filmi” olmasa da, bu filmde de zaman zaman “kaba”laşan bir Sunal var karşımızda ve epey küfürlü de konuşuyor örneğin. Ne var ki bir çizgi var ki onun altına hemen hiç inmiyor Sunal bu filmde ve asla bayağılaşmıyor. Onun filmlerinden pek hoşlanmasanız bile kabul edebileceğiniz bir gerçek bu. Oysa Şahan Gökbakar ile filmlerindeki Recep İvedik karakteri için bu tür bir olumlu ifade kurmak kesinlikle mümkün değil. Gökbakar ki Recep İvedik karakterinin kendisi olarak da görülebilir rahatlıkla sadece bayağılık seviyelerinde dolaşmakla kalmıyor, bayağılığın propagandasını yapıyor; onunki bayağılaşarak ve seyircisini de bayağılaştırarak üretmek. Elbette sadece tarz farkı yok iki sinemacı arasında: İçerik olarak da Sunal filmleri tüm o İvedikler’in kat be kat üzerinde yer alıyor. 1979 yapımı olan bu film o dönem ülkenin içinde bulunduğu toplumsal koşulları doğrudan değil ama dolaylı olarak yansıtıyor hikâyesine ve duvarlardaki politik sloganlardan yola bırakılan bombalara dönemin izlerini taşıyor. Oysa İvedik filmleri doğrudan veya dolaylı tüm politik göndermelerden özenle uzak dururken, iktidarın zaten kaba olan tüm toplumsal mesajlarını daha da kabalaştırarak karşımıza çıkarıyor hikâyelerinde.

Tünaş’ın senaryosu yeterince sağlam değil dedik ve daha ilk açılıştaki sahneler bu güçsüzlüğün tipik örnekleri olarak verilebilir. Hikâyedeki yan karakterler ve onlarla ilgili komik anlar ve sözler çoğunlukla bir bütünün parçası gibi kurgulanmış olmaktan çok, anlık bir mizah duygusu yaratıyorlar genellikle. Filmin bazı anları sadece Sunal’ın varlığı üzerine kurulmuş gibi görünüyor ve Sunal’ın göreceli ekonomik oyunu nedeni ile bu anları da filmin, durgun geçiyor. Buradaki problemin kaynağı Sunal’ın oyunu değil elbette (ki oyuncunun bazı sahnelerde bir parça düz oynadığını da söylemek gerek bu arada), problem Tünaş’ın senaryosunda. Aynı senaryonun bir önemli skıntısı daha var: Sunal’ın karakterini hikâyenin gelişimi ile tutarlı olmayan bir biçimde kullanıyor hikâye. Evet, “oyuncu/şakacı” bir karakteri var kahramanımızın ama peş peşe olan sahnelerde (birbirini takip eden bu sahnelerin tümü kendisine öleceğinin söylenmesinden ya önce ya da sonra olduğu için hastalık haberi ile açıklanamayacak bir şekilde) farklı davranış özellikleri gösteriyor anlaşılmaz bir şekilde: Bir “saf” oluyor örneğin, bir çok kurnaz. Bütün işlerini kendisine yıkan çalışma arkadaşlarını “patron geliyor” diye korkutmayı akıl ediyor örneğin ama bütün angaryaların kendisine yıkılmasına nedense hiç ses çıkarmıyor. Bir komedi kalıpları içinde bakıldığında da sorunlu olan gerçekçilik problemleri var hikâyenin ayrıca. Hastanın adresini bilmeyen hastane, kendisine sadece kahramanımıza söylemesi gerektiği tembih edilen bilgiyi yanlarında başkası varken paylaşan hemşire ve daha da önemlisi (bir mizansen ve kurgu hatası nedeni ile de) bu bilginin kendisi için de önemli olduğu bu diğer karakterin ne tepki verdiğini hiç göremememiz.

Olayların bir parça hızlı geliştiği ve buna karşılık bazı anlarında temposu düşer gibi olan filmin bir Kemal Sunal çalışması olmasından başka olumlu özellikleri de var. Yaşlı ve gerçek hasta rolündeki Kamer Sadık’ın kısa sahnesinde müthiş bir gösteri yaptığı ölüm sahnesi, kiralık katilin kahramanımızın peşindeki diğer tetikçileri teker teker temizlemesi, fazla tekrarlanıyor olsa da “meselâ” esprisi ve finalde bunun bir “karşı espri” olarak kullanılması ve kabadayılığın toplumdaki değerinin altını eleştirel ve güçlü bir biçimde çizmesi filmi görmeye değer kılan unsurlardan sadece birkaçı. Senaryo zaman zaman kolaya kaçsa da ve mizahı yeterince güçlü olmasa da bir Kemal Sunal filmi bu ve eğer -görmeseniz bile yaşadığınız havayı zehirleyen- İvedik’e bir şekilde maruz kaldıysanız arınmak için rahatça başvurulabilir. Tüm yardımcı rollerdeki oyuncuların sağlam performanslar gösterdiklerini de vurgulayalım son olarak.

Krigen – Tobias Lindholm (2015)

“Baba, çocukları öldürdüğün doğru mu?”

Afganistan’daki bir çatışma sırasında, komutası altındaki askerleri korumak için verdiği ateş emri ile sivillerin ölümüne yol açmakla suçlanan Danimarkalı bir askerin hikâyesi.

Tobias Lidholm’un yazdığı ve yönettiği bir Danimarka yapımı. Yabancı Dilde Film dalında Danimarka’nın Oscar’a aday gösterdiği film ilk yarısında, askerlerinin hayatları ile ilgili olarak sürekli kritik kararlar vermek zorunda kalan komutanın tedirgin ve zor hayatını ve geride bıraktığı eşi ve üç çocuğunun onu beklerken geçen günlerini anlatırken, ikinci yarısında bir “mahkeme salonu filmi”ne dönüşüyor hikâye ve suç, hukuk, vicdan azabı gibi temalar üzerinden seyircinin ilgisini ayakta tutacak bir şekilde anlatıyor kahramanının yaşadıklarını. Askeri oynayan Pilou Asbæk ve eşi rolündeki Tuva Nuvotny’nin dokunaklı ve yalın oyunları ile dikkat çektiği filmde Sune Wagner’in minimal müziği ve Magnus Nordenhof Jønck’un görüntüleri de takdiri hak ediyor. Politik olmamaya çalışan ve bu hedefine de ulaşan film tam da bu açıdan sorgulanmayı hak ediyor öte yandan. A.B.D.’nin “dünya jandarmalığı” rolüne en uyumlu hareket eden Batılı ülkelerden biri olan Danimarka’nın askerlerinin barış ve huzur için Afganistan’da olduğunu anlıyoruz hikâyeden ki bu da sorgulanmaya elbette hayli açık bir yaklaşım.

Tobias Lidholm bu üçüncü uzun metrajlı filminde daha önceki iki filminde olduğu gibi başrolü yine Pilou Asbæk’e vermiş. Oyuncu hem güçlü hem narin bir hava katmış karakterine ve abartılı oyunculuktan uzak durarak onun trajedisini ve kendini içinde bulduğu ikilemi çok iyi yansıtmış bize. Eşini oynayan Tuva Nuvotny de benzer bir sadelikle oynuyor ve kocasının dönüşünü beklerken üç çocuğun birden sorumluluğunu üstlenen karakterinin yorgunluğunu etkileyici biçimde getiriyor karşımıza. Yönetmen Lidholm el kamerasını tercih etmiş ve bunun beraberinde getirdiği gerçekçilik duygusundan yararlanırken, örneğin çatışma sahnelerinde seyirciden dikkat isteyen bir hava yaratmış. Hikâye ilk yarısında paralel olarak Afganistan’daki askerin ve Danimarka’daki ailesinin yaşadıklarını aktarırıken, ikinci yarısında hemen tamamen Danimarka’daki mahkeme salonunda olan biteni aktarıyor seyirciye. Senaryonun temel başarısı, ikinci yarısında karşımıza getireceği sorulara bizi ilk yarısında ustaca hazırlıyor olması. Askerlerin görev yerlerindeki tedirgin hayatlarını, kimin “dost” kimin “düşman” olmadığını bilmenin pek kolay olmadığı bir bölgede ve tehlike altında yaşıyor olmanın neden olduğu ruh halini ikna edici biçimde anlatıyor film ve komutanın verdiği emiri hangi koşullar altında ve neden verdiğine ikna ediyor bizi. Bu ikna hem olumlu hem olumsuz bir sonuca neden oluyor film açısından. Olumlu çünkü sonra seyredeceklerimizde hikâyenin kahramanının hislerini çok daha kolay anlamamızı sağlıyor bu tercih ama tam da bu nedenle sizi bir taraf tutmaya yönlendiriyor sanki ki bu da bahsettiğim olumsuz sonucun ta kendisi. Hukuk açısından doğru olanla, ahlâki açıdan doğru olanın karşı karşıya geldiği hikâyede bir tarafta durmaktan çok, ortada kalmak çok daha gerçekçi olurdu çünkü.

Mahkeme salonunda geçen sahneleri olan onca film arasında mizanseni açısından bir fark yaratamıyor film ikinci bölümde ama burada önemli olan hikâyenin kendisi ve kahramanının akıbeti (ve elbette hissettikleri) olduğu için çok da önem taşımıyor bu durum. Ne var ki avukat ile savcı karakterlerini kullanımı sorunlu filmin; çünkü onlar üzerinden gereksiz bir şekilde klişelere uğruyor hikâye ve avukatın etiği (ve adalet açısından doğru olanı) değil davayı kazanmayı önemsemesi ya da savcının davanın gittiği yönle ilgili tepkileri filmin genel havası içinde gereksiz duruyor. Hikâyenin “tarafsız” (ve “apolitik”) konumu da sorgulanmayı gerektiriyor: Filmin başlarında komutan bir toplantıda tüm askerlere “Neden burada olduğundan şüphesi olan var mı?” diye soruyor ve kimseden pek bir şüphe işareti gelmiyor. Kendisinin yerini aldığı için ölen arkadaşının vicdan azabının da etkisi ile evine dönmek isteyen asker dışında tümü “cesur ve iyi” askerler olarak çıkıyor karşımıza ve neden orada olduklarını (ve hatta olmaları gerektiğini) çok iyi biliyorlar (faydasını sorgulasalar da) gibi görünüyorlar. Evet, sivilleri korumak için oradalar ve birkaç sahnede bunu başardıklarını da gösteriyor bize hikâye ama bu askerlerin hiçbirinin neden şu soruyu sormadığını anlat(a)mıyor: “Afganistan nasıl bu hale geldi ve bunda bizim payımız ne?” Bunun yerine hikâye sadece şunu söylüyor: “Burada zalim Taliban var ve bu Danimarkalı askerler de sivilleri onlardan koruyor.” Apolitik olmanın da neden olduğu yanlış (veya en azından eksik) bir bakış bu kuşkusuz ve filme de zarar veriyor.

Biri bombalanmış bir binanın enkazın içinde kendisini gösteren, diğeri sıcak ve mutlu evinde bir yorgandan dışarı çıkan iki farklı bebek ayağının sembolü olduğu bir eşitsizliği göstermesi, kendilerine sığınmak isteyen sivil bir aileyi askerî güvenlik kuralları gereği ret etmek zorunda olan komutanın yaşadıkları veya askerlerin bir Taliban üyesini aralarındaki bir keskin nişancının öldürmesinden sonra cesedin başındaki “neşeli” sohbetleri gibi dikkat çeken anları olan filmin asıl çekiciliği elbette, başta da belirttiğimiz gibi, adaletin ne olduğunu düşünmenize neden olacak soruları. İyi niyetle ve pek çok insanın sağ kalmasını korumak için alınan bir karar başkalarının ölümüne neden olduysa ne yapmalı sorusu veya komutanın eşinin daha kişisel bir bakış açısı ile söylediği “Sekiz çocuk öldürmüş olabilirsin ama evinde de seni bekleyen üç çocuk var” cümlesinin trajikliği filme çekicilik katıyor. Bu bağlamda finalin de çok doğru olduğunu söylemekte yarar var. Adaletin şu ya da bu şekilde bir karara varması gerçekten problemi çözmüyor ve bunu çok iyi anlatıyor filmin son kareleri.

Sadece bildiğimiz anlamdaki savaşı ve etkilerini değil, baş karakterinin aldığı kararın sonucunda kendi içinde yaşadığı savaşı da anlatan ve iyi bir insanın çok kötü bir “suç” işlemesinin ahlâki ikilemini önümüze koyan film görülmeyi hak eden bir çalışma. Irak Savaşı da dahil olmak üzere her fırsatta A.B.D. ile hareket eden Danimarka’nın suçlarını ve başa dönersek, o askerlerin neden orada olduklarını anlatan bir film değil bu ve eğer bu ciddi problemi bir kenara koyabilirseniz ahlâkî ve hukukî meseleleri kesinlikle ilginizi çekecektir.

(“A War” – “Savaş”)

Seni Seviyorum – Atıf Yılmaz (1983)

“Kraliçem, dışarı çıkma, n’olur! Dışarıda bu güzelliği yiyip bitirmeye hazır, canavar bir dünya var”

Zengin olma düşleri nedeni ile terk ettiği kadını yıllar sonra bir pavyon şarkıcısı olarak bulan bir iş adamının vicdan azabı ve adamın yeni bir hayat kurma teklifi karşısında kadının kapıldığı tereddüdün hikâyesi.

Macit Koper’in orijinal senaryosundan Atıf Yılmaz’ın çektiği bir film. Melodram türü içinde değerlendirilebilecek olan film, temel olarak klasik bir Yeşilçam hikâyesi olsa da gerek Koper’in senaryoya yerleştirdiği kimi unsurlar gerekse Yılmaz’ın farklı bir mizansen kurma çabası ile bu klasik havadan bir parça uzak duruyor. Kimi yardımcı oyuncuların başarısı, Cihan Ünal’ın tiyatro etkilerinden arınmış ve sadeliği öne çıkaran performansı ve Türkan Şoray’ın senaryodan kaynaklanan nedenlerle zaman zaman daha önce görmüşlük hissi yaratan bazı sahnelerdeki sıkıntısına rağmen, diğer bazı sahnelerdeki etkileyici oyununun dikkate değer kıldığı filmde Cahit Berkay’ın müziği de hikâyeye çekicilik katmış. Sadece kötü değil, aynı zamanda yanlış olarak da tanımlanması gereken finali ve Yılmaz’ın filmi hakkındaki iddialı ifadesini (“Senaryonun kurgusundaki özelliklerle melodramatik kalıbı kırladık, zorladık. Meodrama yeni, denenmemiş öğeler katmaya çalıştık.”) hemen hiçbir şekilde desteklemeyen hikâyesi ve yönetmenlik anlayışı ile bir başarı olarak görmenin pek mümkün olmadığı film, yine de aksamayan anlatımı ile ve kısıtlı ölçüde gerçekleştirilebilmiş olsa da farklılık çabası ile ilgiyi hak ediyor.

Önemli bir kısmı Hatay, İskenderun’da ve bir pavyonda geçen filmin hikâyesini Türkan Şoray, “Sinemam ve Ben” adlı kitabında “bir konsomatrisin dramı” olarak anlatıyor ve Atıf Yılmaz’ın iddialı savını destekliyor, filmi “şiirsel” olarak da nitelendirerek. Filmin takdir edilmesi gereken ve zaman zaman gerçekten etkileyici olmasını sağlayan bir farklı olma çabası var ve kesinlikle doğru bir çaba bu; çünkü senaryoyu yazan Macit Koper Yeşilçam’ın bolca anlattığı bir temadan yola çıkarken bu temayı 1980’lerin havasına ve Yılmaz’ın “kadın filmlerinin ustası” olarak anılmasına lâyık bir seviyeye çıkarması gerektiği bilinci ile çalışmış. Ortaya çıkan sonuç, bir farklılık içeriyor ama bu farklılık ne Yılmaz’ın öne sürdüğü bir radikal yaklaşım iddiasını destekliyor ne de tatmin edici bir seviyeye ulaşabiliyor. Adamın suçluluk duygusu ve bunun neden olduğu vicdan azabı ile “acıma” ve “kendini savunma” duygularının birbirine karıştığı ruh hali, kadının geçmişin güzelliğinin artık geri döndürülemeyeceği inancı ile içinde yeşeren bir umut arasında kalması gibi unsurları var hikâyenin ve açıkçası filme seyircinin ilgisini ayakta tutacak bir zenginlik de katıyorlar. Koper’in hikâyesi için tercih ettiği ve bir melodrama da bu yakışır diye düşündüğü finali ise tüm bu zenginlikleri süpürüp götürüyor nerede ise. Sorun finalin mutlu bir son ile mutsuz son arasında yaptığı seçim değil, bu seçimi destekleyecek ve anlamlı kılacak gerekçeleri seyirci için kesinlikle yaratamamış olması. Öyle ki bu anlamsız final ile film sona erdiğinde aldatıldığınız hissine bile kapılmanız mümkün.

Sinemamızın filmlerin sessiz çekildiği yıllarının tipik hastalığı olan, şarkı söylenen sahnelerdeki senkronizasyon problemine burada da tanık olmak rahatsız edici ve bu problemin Şoray’ın standart bir oyunculuktan pek uzaklaşamadığı pavyon sahnelerine denk gelmesi ile artıyor bu rahatsızlık. Şoray’ın pavyon şarkıcısı Aygül’ü değil, o kimlikten sıyrıldığı ve otel odasında yalnız kaldığında dönüştüğü Selma’yı ve onun gençliğini canlandırdığı sahnelerde parladığı ve usta bir oyuncu olduğunu gösterdiği filmde sanatçının kendi yaptığı dublajının karakteri için bir parça fazla zarif kaldığını söylemek gerekiyor. Sanatçının karakterinin ise Yılmaz’ın iddialı söyleminin aksine sinemamızdaki benzerlerinden çok da bir farkı yok. Pavyondaki diğer bazı karakterler üzerinden yeni bir şeyler söylüyor ve/veya gösteriyor film ama: Örneğin Şoray’ın şoförlüğünü yapan adam (Bülent Bilgiç) veya pavyonda çalışan kadınlardan biri (Serra Yılmaz) oyuncuların da katkısı ile filmin ilginç öğeleri arasına giriyorlar ama burada da karşımıza senaryonun bu ilginç karakterleri yaratıp, gerisini pek düşünmemesi ve derinleştirmemesi onları çıkıyor ve bu da başarıyı kısıtlıyor. Hikâyede hiçbir yeri olmayan “pipolu entelektüel yazar” karakterinin o tek sahnesi ile ne amaçlıyor film anlamak pek mümkün değil ve aklımıza ancak bunun bir gönderme olabileceği geliyor ama bu da boşlukta kalıyor sadece. Senaryonun bir kenar mahalle kızından pavyon şarkıcısına dönüşen kadına “hatırlamak” değil, “anımsamak” kelimesini kullandırmasını, iç ses kullanımı ile yaratmaya çalıştığı şiirselliğe Şoray’ın düşüncesinin aksine pek de ulaşamamasını ve karakterleri sık sık “tesadüfen” karşılaştırmasını da olumsuz anlamda hatırlatmak gerek. Buna karşılık, hikâyede sakil dursa da amacı doğru olan ve ne yazık ki filmin geneli ile uyuşmayan karıncalı sahneyi, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki mutluluk anısını yıllar sonra bu kez Hatay Arkeoloji Müzesi’nde yeniden yaşayan kadının hüzünlü mutluluğunu ve buradaki sembolizmi, “seninle para için yatabilirim” tehdidini ve hikâye boyunca canlı tutmayı başardığı melankolik havayı ve hüzün duygusunu ise senaryonun artı hanesine ekleyebiliriz rahatlıkla.

Yönetmeninin iddialarının çoğunu -en azından yeterince- karşılayamayan film, 80’li yılların eli yüzü düzgün filmlerinden biri olarak ve yukarıda sıralanan kimi başka özellikleri nedeni ile ilgiyi hak ediyor yine de. 80’lerde çekilmiş ve “güncellenmiş” bir Yeşilçam melodramı olarak da niteleyebileceğimiz filmi görmekte yarar var.