Source Code – Duncan Jones (2011)

“Yaşamak için 1 dakikadan daha az vaktin kaldığını biliyor olsaydın, ne yapardın?”

Uyandığında kendisini başka birisinin bedeninde bulan ve deneysel bir hükümet programının parçası olarak bir trendeki bombacıyı bulmakla görevlendirilen bir askerin hikâyesi.

Ben Ripley’in senaryosundan Duncan Jones’un çektiği, bir “gizemli bilim kurgu” filmi. Heyecanı, temposu, gerilimi ve gizemi hep dozunda tutulmuş bu aksiyon filmi, türünün başarılı bağımsız örneklerinden biri. Başroldeki Jake Gyllenhaal’ın hikâyenin kahramanının trajedisine çok uyumlu hüzünlü ifadesi ile rol için çok doğru bir seçim olduğunu gösterdiği film, sürprizi ile de dikkat çekiyor. Hikâyesi zaman zaman bir tanıdıklık hissi verse de, Jones’un bu hikâyeyi başarılı bir şekilde anlatması ve aksiyonu merak ve hüzün duyguları ile çarpıcı bir şekilde süsleyebilmiş olması nedeni ile kesinlikle keyif veren bir çalışma çıkmış ortaya.

Duncan Jones hikâyesini anlatırken ilginç bir seçim yapmış: Jake Gyllenhaal’ın canlandırdığı karakteri seyirciye onun (yani filmde oynadığı askerin) yüzü ile gösterirken, oyuncu aynaya baktığında bedenine girdiği adamın yüzünü görüyor. Benzer şekilde hikâyenin trende geçen kısmındaki karakterler de onu yine bedenini devir aldığı bu adamın fiziği ile görüyorlar. Bu tercih kafa karıştırmıyor ama nedeni konusunda bir tereddüt de uyandırıyor. Yine de hikâyenin hem trendeki hem de gizli ordu laboratuvarında geçen sahnelerinde aynı yüzü (Gyllenhaal’In yüzünü) görmenin karakterle özdeşleşmek açısından ciddi bir fayda sağladığını ve onun trajik hikâyesine ilgiyi kesinlikle artırdığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Aynı yüzü iki farklı zamanda ve yerde görmek, onun mücadelesini, sorgulamalarını ve yüzleşmelerini daha etkileyici yapıyor kuşkusuz. Bu etkileyicilikte Gyllenhaal’ın performansının da çok büyük bir payı var elbette. Sanatçı herhalde sinema tarihinde bakışlarına hüznün ve trajedinin en çok yakıştığı erkek oyunculardan biri; burada abartılı bir duygusallıktan söz etmiyorum. Bu yakışma hâli oyuncunun bu duyguyu içselleştiren ve gerçek/doğal kılan bir şekilde yansıtabilmesinden kaynaklanıyor ve bu filmde olduğu gibi hikâyenin cazibesini yükseltiyor.

Hikâyesi Chicago’da geçse de önemli bir kısmı Kanada’da çekilen filmin Chris Bacon tarafından hazırlanan müzikleri hikâyeye oldukça yakışmış ve gizem, gerilim ve trajediyi yansıtan melodileri ile seyir keyfini arttırıyor filmin. İki farklı zaman ve mekan arasında gidip gelmek zorunda kalan adamın bu hızlı hikâyesi, desteğini müziğin yanısıra Paul Hircsh’in kurgusundan da alıyor. Aynı sekiz dakikayı defalarca yaşayan adamın hikâyesini seyircide bir tekrar duygusu yaşatmadan ve her bir tekrarda farklı kamera açıları ve tempo tercihleri ile ilerleyen çekimle ve kurgu ile gösterebilmek bir teknik ustalığın göstergesi elbette. Trendeki patlama sahnesinin ilkindeki görsel efektler -fazla rahatsız etmeyen- bir yeterince doğal görünmeme problemine sahip ama burada da hikâyenin sağladığı avantaj devreye giriyor. Sonuçta bu patlamanın belki de o kadar da doğal görünmemesi gerekiyor çünkü defalarca tekrarlanacak bir patlama bu ve zamanda (ve/veya paralel evrenlerde) yapılan bir seyahatle kahramanımızın parçası olduğu bu anların doğallığı da tartışmalı sonuçta.

Bir bakıma bir geçmişe dönüş/onu değiştir(eme)me ve paralel evrenler hikâyesi seyrettiğimiz ve finalinin filmin geneli kadar tatmin edici olmaması belki de geçmişin değiştirilebilirliği/değiştirilemezliği konusunda yaptığı tercih. Evet, kahramanını kesinlikle seviyorsunuz ve keşfettiği trajedisine üzülüyorsunuz ama yine de bir parça zorlanmış görünüyor final (bir paralel evren söz konusu olsa bile) ve hikâyenin kendi gerçeküstücülüğü içinde bile zaman zaman -belki aslında çok da önemli olmayan- gerçekçilik problemlerine bir yenisini ve daha önemlisini üstelik ekliyor sanki. Irkçı önyargılara karşı net bir duruş sergileyen film, suçlu kişi tercihi ile de bu duruşunun altını çiziyor tekrar. Final sahnesinde yer alan, Chicago’daki ünlü Anish Kapoor heykeli “Cloud Gate”i de akıllı bir metafor olarak kullanmış film ve heykelin yüzünde oluşan imajları filmde paralel evren(ler)deki farklı gerçekliklerin sembolü olarak görmüş sanki.

Christopher Nolan’ın “Inception – Başlangıç” filmi gibi zekâya hitap eden ve anlattığı kompleks hikâye ile takdir edilmeyi talep eden yapıtlar ile kıyaslandığında, Duncan Jones’ın yapıtı çok daha samimi ve dürüst görünüyor açıkçası ve tüm o gerçeküstü (ya da bilimkurgusal ) hikâyesine rağmen çok daha da gerçek görünüyor üstelik. Jake Gyllenhaal’ın yanısıra Michelle Monaghan’ın da oyunu ile dikkat çektiği filmde seyirci olarak öleceğini bildiğiniz (en azından paralel evrenlerin bazılarında) insanların son dakikalarına tanık olmanın hüznü ve senarist ve yönetmen ikilisi Ben Ripley ve Duncan Jones’un hikâyenin teknik/teknolojik/bilimsel boyutundan çok, insan yanını öne çıkarmaları da ayrıca takdiri hak ediyor. Hikâyedeki kimi gelişmelerin inandırıcılığı (sekiz dakikada aşk gibi) problemli olsa da, kahramanını sevmeniz bu problemlerin olumsuz etkisini azaltıyor. Hikâyeyi algılama şeklinize bağlı olarak, kadercilik gibi bir eğilim de sezebilirsiniz belki ama filmin samimiyeti ve şıklığı bunun da üzerini örtüyor açıkçası.

(“Yaşam Şifresi”)

Bacalaureat – Cristian Mungiu (2016)

“Burada hayat çok zor. Bir geleceği olamaz burada kalırsa”

İngiltere’de bir üniversiteden burs kazanan kızının Romanya’daki lise bitirme sınavlarını, bursun zorunlu kıldığı notlarla geçebilmesi için çaba harcayan bir babanın hikâyesi.

Romanyalı sinemacı Cristian Mungiu’nun yazdığı ve yönettiği; Romanya, Belçika ve Fransa ortak yapımı olarak çekilen bir film. Yönettiği tüm uzun metrajlı filmler ile hem beğenilmiş hem de ödüller kazanmış bir sinemacı Mungiu ve 2007 tarihli ve “4 Luni, 3 Saptamâni si 2 Zile – 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün” adlı çalışması da Cannes’da hem Altın Palmiye’yi hem de FIPRESCI ödülünü kazanmıştı. Bir kez daha sağlam bir film çıkarıyor Mungiu ve “sosyal gerçekçi” olarak nitelendirebileceğimiz filmi ile etkileyici bir sonuç koyuyor ortaya. Masumca söylenen yalanlar veya masumca işlenen küçük suçlar üzerinden, günümüz Romanya toplumundaki yozlaşmayı ve bireylerin çıkışsızlık içinde kendi çözümlerini bulmaya çalışmalarını kayıtsız kalınamayacak bir şekilde anlatıyor bize. Baba rolündeki Adrian Titieni filmin her sahnesinde görünürken, karakterini dört dörtlük bir performansla canlandırıyor ve hikâyenin gerçekçiliğini ve özellikle ikinci yarısında belirginleşen polisiye yanını da ustalıkla besliyor. Saf bir sinema örneği bu ve sinemada aksiyon ya da büyük hikâye arayanlar için değil, insanı anlatan hikâyeleri özleyenler için kaçırılmaması gereken bir çalışma.

Mungiu film için özel bir müzik hazırlatmamış ve bunun yerine özellikle araba ile seyahat edilirken kulağımıza takılan opera müziklerini kullanmış. Operanın doğal olarak her zaman büyük bir hikâyeyi (hatta kimi zaman görkemli kelimesini gerektirecek büyüklükteki hikâyeleri) anlattığını düşünecek olursak, bu filmin küçük hikâyesi ile bir zıtlık doğuyor elbette ama Mungiu hep kısık bir sesle kullanıyor bu opera aryalarını ve alttan alta hep kendisini hissettiren bir “dış unsur” olarak kullanıyor bu şarkıları. Ortaya çıkan ise bir zıtlıktan çok, filmin sıradan insanların sıradan hikâyelerini anlatırken, onların hayatlarında (ve temsil ettikleri toplum düşünülürse, aslında tüm bir toplumun hayatında) aslında çok büyük bir yeri ve önemi olan trajediler, karar anları, suçluluk duyguları ve mücadeleleri karşımıza getirmesinden kaynaklan çekici bir tercih oluyor. Mungiu’nun ustalıkla yazılmış senaryosu, dozunda bir gerilim duygusunu da barındıran polisiye yanı ile hikâyesinin doğallığını ve gerçekçiliğini hiç bozmuyor ve özellikle baba ile kızının etrafında dönen filmi kesinlikle çekici kılıyor. Aslında sadece bu iki karakter değil, irili ufaklı tüm diğer karakterler elle tutulur, kendi -ilgiye değer- hikâyeleri ile geliyorlar karşımıza ve onlar üzerinden çağdaş Romanya toplumundan karanlık bir resim çıkarıyor Mungiu.

Evet, karanlık bir resim bu önümüze konulan. Birkaç teselli ve sevgi ânının yumuşatamadığı bir karanlık portreler dizisi çıkıyor karşımıza hikâye boyunca. Baba rolündeki Adrian Titieni’yi hiç rahat ve huzurlu, yüzünde bir gülümseme ile örneğin, göremiyoruz; sürekli havada asılı duran bir belirsizlik, bir huzurszuluk ve soru işaretlerinin altında yaşıyor sanki ve bazen kararlılıkla bazen tedirginlikler içinde sürdürdüğü mücadelesi seyircide iz bırakan bir mutsuz adam portresi ile sergileniyor. Gizemi seyirci ile paylaşılmayan pencere camını kıran taş ve arabanın camının kırılması gibi olaylar ya da bir cinsel saldırı girişiminin failinin meçhul bırakılması gibi unsurlar kendi başlarına taşıdıkları önemden çok, Mungiu’nun çizdiği “renksiz ve geleceksiz” toplumun bireyleri tedirgin kılan ve çözümsüz görünen havasını yansıtmaya yarıyorlar bize. Babanın kızının daha medenî bulduğu İngiltere’ye gidebilmesi için çabalaması ve Romanya’da bir geleceğinin olmadığına inanması (kendisi de 1989’da Çavuşesku rejiminin yıkılmasından iki yıl sonra eşi ile birlikte “bir şeylerin değiştiğine inanarak” döndüğü Romanya’da ciddi bir hayal kırıklığı yaşamış), hikâyemizi başlatan ve sürdüren ana tema ve hikâye boyunca pek çok farklı örneğini gördüğümüz küçük yalanların, üçkağıtların, rüşvetlerin, torpillerin birbirini besleyecek ve tetikleyecek şekilde ortaya çıkmasını sağlayan da o oluyor. Hayatın her alanına yayılmış bir adam kayırma, işini yap(tır)abilmek için rüşvetten karşılıklı olarak birbirini gözetmeye uzanan çabalar var hikâyemizde. Organ nakli için bekleme sırasında öne geçebilmek; hamileyken atıldığı bir işe geri dönebilmek; bir “gelenek” olarak, bir ölümden cenaze işindeki rakiplerinden önce haberdar olmak için ambulans şoförüne rüşvet vermek; kamu hizmeti veren bir doktora “bıçak parası” vermek veya hikâyemizin kahramanlarının asıl derdi olan sınavda yüksek bir notu garanti altına almak… Tüm karakterler bunların bir parçası olurken, hepsi bir diğerini iyi bir insan olarak tanımlıyor ve yaptıklarını doğal buluyorlar.

Mungiu’nun filmi Romanya’nın içinde bulunduğu bir hayal kırıklığının sembolü gibi de görülebilir: Adam ve karısı “demokrasiye geçişten” sonra döndükleri ülkenin şimdiki hâlinden mutsuzlar ve özellikle karısının rahatsız olduğu bir şekilde, çocuklarına öğrettikleri doğruların ve değerlerin aksi bir davranışın içine girmenin sıkıntısını yaşıyorlar. Ne var ki “sistem” bu ve bireyler de kendi yollarını bulabilmek, ayakta kalabilmek ve kazanmak (en azından kaybetmemek için) için kendi çözümlerini üretmek zorundalar. Mungiu hemen tüm sahneleri tek planla çekerken oyuncularından büyük destek almış bu hayal kırıklığını anlatırken. Özellikle baba rolündeki Adrian Titieni ve kızını canlandıran Maria-Victoria Dragus’un öne çıktığı tüm oyuncular diyaloglarını gerçekçilikten hiçbir zaman uzağa düşmeyen sadelikle konuşurken, her biri rolünün içine mükemmel bir şekilde girmiş görünüyor.

Mungiu yine bir sosyal meseleyi dert edinmiş kendisine ve yalın bir dil kullanırken, gereksiz tüm oyunlardan arınmış ve temposu hep doğru kararda olan bir film çekmiş. Hikâyenin yavaş yavaş artan ama filmin asıl derdinin önüne geçmeyip, onu canlı tutan gerilimini de dikkate alınca filmin tam bir başarı olduğunu söylemek mümkün. Yozlaşmanın normale dönüştüğü ve tüm bireylerin asla doğrudan adını telaffuz etmeden bu yozlaşmanın parçası olduğu bir toplum bu ve hayli sembolik bir sahnede (oyun parkında kurallara uymayan bir çocuğa taş atan bir başka çocuğa bunu yapmaması söylendiğinde sorduğu “peki ne yapmalıyıdm?” sorusunun cevaplan(a)mamasına tanık oluyoruz bu sahnede) cevapsız kaldığı gibi, bir çözüm için de pek umutlu görünmüyor Mungiu. Rejim değişikliğinden sonra pek çok Rumen filminin benimsediği tavırı takınıyor yönetmen/senarist Mungiu ve ülkesinin hayli karanlık bir resmini çiziyor. Ne yıkılan rejimin ne de onun yerine kurulanın benimsendiği bir tercih bu ve -en azından şimdilik ve çoğunlukla- gözlemek ve göstermekle yetiniyor. Anne karakterinin sembolü olduğu yılgınlık ve pes etmeyi bir çözüm olarak değil, bir gerçeklik olarak gösteren film bir “ahlâk hikâyesi” ama ders veren türünden değil. Babanın otobüsle evine dönerken, camdan gördüğü ve kızına saldıran kişi olduğunu düşündüğü adamın peşine düştüğü sahnenin bile tek başına görmeye değer kıldığı dürüst bir film bu.

(“Graduation” – “Mezuniyet”)

GoldenEye – Martin Campbell (1995)

“Beni sevmiyorsun, Bond, yöntemlerimi de. Sana göre ben bir muhasebeciyim, içgüdülerinden çok sayılara kafasını takan bir masabaşı çalışanı. Güzel; çünkü bence sen cinsiyetçi, kadın düşmanı bir dinozorsun, soğuk savaştan kalma bir andaç. Beni etkilemeyen caziben, anlaşılan seni değerlendirmesi için gönderdiğim o kadında işe yaramış!”

Bir nükleer uzay silahını kaçıranlara karşı dünyayı korumaya çalışan Bond’un hikâyesi.

Toplam dört kez sinemanın en tanınan ajanını oynayan Pierce Brosnan’ın ve bugüne kadar iki kez bu ajanın hikâyelerini yöneten Martin Campbell’ın ilk Bond filmleri. Ian Fleming’in herhangi bir roman veya hikâyesinden uyarlanmayan (ve ilham da almayan) ve bu anlamda orijinal olan bu ilk Bond filminin senaryosunu Michael France’ın hikâyesinden Jeffrey Caine ve Bruce Feirstein yazmış. Bond’un bir kez daha dünyayı yok olmanın eşiğindeyken kurtardığı film, seri içinde aksiyonu hikâyesinin önüne çıkanlarından. M rolünde ilk kez bir kadının yer aldığı ve Judi Dench’in de MI6’nın bu şefini ilk kez oynadığı yapımın bir başka ilki de bugüne kadar yedi Bond filminde üstlendiği görevin ilk örneği olarak jeneriklerinin Daniel Kleinman tarafından tasarlanmış olması. Yüksek bir gişe geliri getiren filmin tüm seri içinde en çekici olanlarından biri olmadığı açık ama aynı şekilde bir Bond filminden ne bekliyorsanız, zaman zaman fazlası ile üstelik, verdiği de rahatlıkla söylenebilir. Filmin temel orijinalliği ise değişen dünyada Bond’un yerini ve kendisini sorgulamaya açmış olması. Bu sorgulamadan ajanımız elbette yüzünün akı ile çıkıyor (iyi ki de çıkıyor ve böylece onu hâlâ sinemada izlemeye devam edebiliyoruz) ve varlığının gerekliliğini kanıtlıyor bir kez daha. Bir de elbette bu kez hikâyenin kötü adamının “00” serisinden bir ajan olmasının yarattığı yenilik var ki bu da hikâyeye keyif katıyor.

Hikâye boyunca tam 47 kişiyi öldürüyor Bond ve film bittikten sonra aklınızda en çok kalan görüntülerden biri bu nedenle, muhtemelen Bond’un “elinden” ölümünü bulan kötülere ait olanlar olacaktır. Ajanımız kimileri epey “inandırıcılık ötesi” olan sahnelerde göstermediği beceri bırakmazken, ortalığı tam anlamı ile temizliyor. Porto Riko, Monaco, İngiltere, Fransa, Rusya ve İsviçre’de çekilen ve SSCB’nin çökmesinden sonra çekilen ilk Bond filmi olmasının da etkisi ile politik göndermeleri dikkat çeken hikâyede Bond sadece fiziksel becerilerini göstermiyor elbette; kahramanımız yine soğukkanlılığını, en zor koşullar altında bile bizden esirgemediği mizah yeteneğini ve zekâsını film boyunca sergileyip duruyor. Sonsuz bilgisinin örneklerini de paylaşmayı ihmal etmiyor bizimle kuşkusuz: Bir arabanın plakasının sahteliğini anlayabiliyor bir bakışta; çünkü o yıl Paris’te yeni verilen plakaların numarasının ne olduğunu da biliyor ajanımız. Kısacası yine dört dörtlük bir Bond var karşımızda diyebiliriz ama film akıllıca bir tercihle onu kimi duygusal anların da parçası yaparak ek bir boyut da katıyor hikâyeye.

Kesinlikle etkileyici bir aksiyon sahnesi ile açılan film, Maurice Binder’dan görevi devralan Daniel Kleinman’ın ustasının stilini devam ettirdiği parlak bir açılış jeneriği ile devam ediyor. Sarı ve kırmızı renklerin ağırlıkta olduğu, çıplak kadın siluetlerinin, Lenin heykelleri ve büstlerinin, orak, çekiç, silah ve SSCB bayrağı görüntülerinin yer aldığı jenerik, Bond serisinin bu alandaki parlak örneklerinden biri. Bono ve The Edge tarafından bestelenen ve Tina Turner’ın seslendirdiği ve film ile aynı ismi taşıyan şarkıdan sonra hikâye, açılış sahnesinin dokuz yıl sonrasına gidiyor ve anlatmaya devam ediyor olan biteni. Her kadını kolayca baştan çıkarabilen Bond’un bunu pek çok kez gösterdiği hikâye içerik olarak çok etkileyici değil açıkçası ve bu açığını bir Bond filmi olmanın sağladığı doğal avantaj ve aksiyonu ile kapatıyor; bunu yaparken de uçmakta olan uçağın üzerine ajanımızı atlatmak gibi epey uç noktalara da gidiyor ve onu yine tek başına tümü silahlı pek çok adamla kapıştığı sahnelerin parçası yapıyor. Bu sahnelerin bir kısmı fazlası ile gerçeklik sorunu yaşıyor aslında ama sonuçta ajanımız ne de olsa 007 ve çok da şaşırmamız gerekmiyor belki de becerdiklerine.

Izabella Scorupco’nun canlandırdığı karakterin senaryodan kaynaklanan nedenlerle fazlası ile itici olduğunu ve hikâyeyi zedelediğini söylemek gerekiyor; özellikle o tuhaf seks ve kavga karışımı sahne ve kadının her kötülüğünde yüzünde beliren orgazm ifadesi çok yanlış bir seçim olmuş. Rus karakterlerin kendi aralarında nedense İngilizce konuşurken birdenbire “Nyet!” demeleri ise -eğer amaçlanan bu ise- pek komik değil kesinlikle. SSCB’nin henüz yeni yıkıldığı ve yeni Rusya’nın oluştuğu dönemde çekilen film, Lenin ve Stalin’in heykel ve büstleri, ortalığı kaplayan mafya benzeri örgütler, ihanetler ve serbest piyasa sözleri ile hikâyenin önemli bir bölümünün geçtiği yerin dönüşmekte/değişmekte olan bir ülke olduğunu söylüyor bize; ne var ki bu potansiyeli çok iyi değerlendirmiş görünmüyor senaryo. Buna karşılık iki farklı sahnede (birinde “M” ile, diğerinde “006” ile yüzleşiyor kahramanımız) senaryo, Bond’un yeni dünya düzenindeki yerini seyircide de benzer soruları üretecek şekilde sorguluyor ve hikâyeye farklı bir boyut katıyor. Bond rolünde ilk sınavını veren Pierce Brosnan, Sean Connery kadar karizmatik görünmüyor (diğer Bond oyuncularının da aşamadığı bir durum bu) ama değişen dünyaya uygun olarak onun “maço” yanlarını da nispeten üzerinden atmış görünüyor karakterinin ve sinemanın bu en ünlü ajanının hakkını veriyor. Bir eleştirmenin dediği gibi, kendinden önceki Bond oyuncularının her birinden izler taşırken (“Sean Connery’nin canlılığı, Roger Moore’un arsız mizahı ve Timothy Dalton’ın ciddi metanetini” diyor bu eleştirmen), Brosnan’ın kendi Bond’unu yaratmayı başardığı film –tüm Bond filmleri gibi- görülmeyi hak ediyor; Moskova sokaklarında geçen (ama aslında İngiltere’de stüdyoda çekilen) sahnede kullandığı tankı ile ortalığı yıkıp geçen Bond’un iyi kötü ayrımı yapmadan bir katliama neden olmasına rağmen üstelik.

(“AltınGöz”)

A Child is Waiting – John Cassavetes (1963)

“Normal nedir? Normallik göreceli bir durumdur. Einsteinlarla dolu bir dünyada olsaydık, ne kadarımız zeki görünürdü? Sizin kaderinizi ne tür bir ölçü ile ölçmelerini isterdiniz… ya da zekânızı ve ihtiyaçlarınızı?”

Zihinsel engelli çocuklar için açılan bir okulu yöneten bir psikiyatrist, okula müzik öğretmeni olarak gelen bir kadın ve okuldaki çocuklardan birinin hikâyesi.

Senaryosu Abby Mann tarafından yazılan, yapımcılığını ünlü sinemacı Stanley Kramer’in üstlendiği ve yönetmen koltuğunda John Cassavetes’in oturduğu bir A.B.D. yapımı. Yönetmenlik kariyerinde sadece on iki sinema filmi olan Cassavetes ile kendisi de bir yönetmen olan Stanley Kramer arasında çekim boyunca süren anlaşmazlık kurgu aşamasında Cassavetes’in kovulmasına neden olmuş ve bunun sonucu olarak da yönetmen filmi “sahiplenmemişti”. Yapımcının müdahalesi, filme onu ticarî sinemaya yaklaştıran bir duygusallık getirirken, öte yandan onu çekici kılan belgesel havasının da zedelenmesine neden olmuş görünüyor ve bu durum da yönetmenin gösterdiği hassasiyeti haklı kılıyor. Yine de ilginç bir film bu ve oyuncularının tümünden aldığı parlak performanslar, hikâyenin odağındaki çocuğu canlandıran Bruce Ritchey dışındaki tüm çocuk rollerinin gerçekten zihinsel özürlü olan çocuklar tarafından canlandırılması ve Cassavetes’in bu oyuncuları duygusal bir sömürüye düşmeden ve belgesel gerçekçiliğini aratmayan bir şekilde kullanma başarısı göstermesi filmi görmeye değer kılıyor. Kimi anlarında bir parça didaktik görünebilir ama sinemanın “güzel insanların muhteşem maceraları”nı anlatan onca eserinin yanında doğru ve farklı bir yerde duran ve “çekici” olmadığı için ihmal edilen bir konuyu ele alan önemli bir film bu.

Filmin dört baş oyuncusu ve hikâyesi okuldaki tüm çocukların hikâyelerinin adeta sembolü olan Reuben karakterini canlandıran Bruce Ritchey’nin performansları hikâyeyi seyre değer kılan en önemli kozlarından biri filmin. Okulun yöneticisi rolündeki Burt Lancaster, müzik öğretmeni olarak okula gelen ve Ritchey’in karakteri ile aralarında özel bir bağ oluşan Judy Garland, Ritchey’in annesi rolündeki Gena Rowlands ve babasını oynayan Steven Hill hikâyenin -Kramer’e rağmen kısmen de olsa korunmuş olan- belgesel gerçekçiliği havasına uygun oyunculuklar sergilerken, Hollywood’un klasik döneminden Judy Garland’ın karakterine yakıştırdığı ürkek duygusallık özellikle dikkat çekiyor. Hikâyede yer alan tüm özürlü çocukları özenle ve akıllıca kullanmış Cassavetes ve onların “performans”ı ile filmin profesyonel oyuncularınınkini ustaca kaynaştırmayı başararak, filme büyük bir katkı sağlamış. Yönetmenin yapımcı ile kavgasının sonucu açısından bakarsak, Kramer’in müdahalesi özellikle Garland’ın performansını ve onun karakterinin merkezde olduğu sahnelerin duygusallığını öne çıkarmış dememiz gerekiyor ve bunun zaman zaman Cassavetes’in kafasındaki ile uyuşmadığı açık; çünkü yönetmen hikâyesini kolayca düşebileceği duygusallık tuzağından ve bir “acıların hikâyesi” olmaktan uzak tutmaya çalışmış kesinlikle. Bu nedenle filme aslında zarar da veren bir çelişki var göz ardı edilemeyecek; ne var ki bu zararın filmi çok fazla hırpalamadığını ve hatta zaman zaman her seyircnin hissedebileceği özdeşleşme ihtiyacına bir karşılık ürettiğini bile söylemek mümkün.

Açılış jeneriğinde çocukların çizdiği resimler ve onların sesinden duyduğumuz bir şarkı ile karşılıyor bizi film ve sonra hikâyenin odağındaki Rueben’in okula geldiği güne ve babası tarafından orada “terk edilişi”ne tanık oluyoruz. Finalde bir benzeri tekrarlanan bu sahne filme iyi ve ilginç bir giriş sağlıyor. Rueben gibi “normal” olanın hemen sınırında olan ve bu nedenle durumu daha zor olan bir çocuğu hikâyenin merkezine koymakla doğru bir seçimde bulunmuş senarist Abby Mann çünkü onun anne ve babasının çocuklarının durumuna verdikleri tepkiler hikâyenin sorumluluklarla ilgili derdinin iyi bir göstergesi oluyor. Üniversite mezunu ve maddî durumu iyi olan bir annenin, çocuğunun durumu karşısında çaresiz kalıp pes etmesi ile okuma yazması bile olmayan yoksul bir annenin savaşçılığını karşılaştırıyor örneğin hikâye ve seyircinin de karakterlerin (hem çocukların hem ebeveynlerinin) içinde bulunduğu koşulları dikkate almasını sağlıyor. Rueben karakterine nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda psikiyatrist ile müzik öğretmeni arasında çıkan çatışma, iki yıldır gelmeyen annesini bekleyen çocuk, çocukların şükran günü temalı gösterisinin de (bu sahnede çocuklardan müthiş bir performans almış Cassavetes ve filmin genelinde hemen her zaman yüksek bir düzeyde seyreden mizansenini konuşturmuş kelimenin tam anlamı ile) aralarında olduğu pek çok an önemli öğesi var filmin. Zihinsel özürlü yetşkinlerin koğuşuna yapılan bir ziyaret (bu sahnede Cassavates de oyuncu olarak görünüyor) ve müsamerede okunan şiir gibi etkleyici sahneleri de eklemek gerekiyor filmin başarılarına.

Çocukları sevgi ile boğmanın değil, onlara kendi başlarını dik tutabilmelerini sağlayacak beceriler kazandırmanın peşinde olan psikiyatristin çabasının karşısına, okula harcanan parayı yüksek ve çocukların durumunu düşündüklerinde de gereksiz bulan eyalet görevlilerini çıkarıyor hikâye ve burada kapitalizm ile faşizmin zihinsel ortaklığının altını çiziyor. Zihinsel engellileri yok eden faşizm ile onlara harcanan paranın üstün zekâlı çocuklara ayrılmasının daha doğru olduğuna inanan pragmatik kapitalizmin kardeşliğinin iyi bir sembolü bu ve kimi doğrudan politik filmden çok daha fazlasını söylüyor kamu hakları ve kamu varlıklarının kullanımı konusunda burada hikâye bize.

Kusurları ve çelişkileri olan ama yine de görülmeyi hak eden bir Cassavetes filmi bu ve bu önemli sinemacının az film çekebilmiş olmasının sinemaseverler için ne kadar talihsiz bir durum olduğunu da hatırlatıyor bize. Özetle, görülmesi gerekli “bir siyah-beyaz yarı-klasik”.

(“Bekleyen Çocuk”)