I, Daniel Blake – Ken Loach (2016)

“Ben bir müşteri veya bir hizmet kullanıcısı değilim. Kaytarmam, otlakçılık etmem, dilenmem, çalmam. Ben bir sosyal güvenlik numarası veya ekrandaki bir bip değilim. Tüm vergilerimi ödedim, son kuruşuna kadar ve bundan gurur duyuyorum. Kimseye yalakalık yapmam ama komşumun gözlerinin içine bakarım ve yardım edebileceksem ederim. Ne yardım kabul ederim ne de yardım isterim. Ben, Daniel Blake. Ben bir insanım, köpek değil. Bundan dolayı, haklarımı talep ediyorum. Bana saygılı davranmanızı istiyorum. Ben, Daniel Blake; bir vatandaşım, ne daha fazlası ne de daha azı. Teşekkür ederim”

Geçirdiği kalp krizi nedeni ile doktorlar çalışmasına izin vermediği için işini kaybeden ama devletten yardım alabilmek için bürokrasi ile boğuşmak zorunda kalan yaşlı bir adamın hikâyesi.

Senarist Paul Laverty ve yönetmen Ken Loach’tan Altın Palmiye ödüllü bir iş birliği. İkili yine yalın bir sinema dili ve yalın bir hikâye ile kapitalist bir toplumsal düzen eleştirisini ve ezilen bireyleri anlatıyor bize. “Çalışamayacak kadar kötü ama yardım alamayacak kadar iyi” durumda olan yaşlı adamın hikâyenin başındaki kararlı ve mücadeleci kişiliğinin trajik finale doğru giderken yavaş yavaş değişmesi üzerinden ilerliyor film ve çağdaş Britanya’dan yoksulluk manzaralarını ve neo-liberal politikaların ezdiği işçi sınıfının meselelerini getiriyor önümüze. Kahramanımızın bireysel “isyan”ı dışında bir çözüm söylemiyor Loach (bu güçlü ve sorumlu sinemacının böyle bir kendini kanıtlama derdi olmamalı zaten), bunun yerine artık sıradanlaşan bir manzarayı getirmeyi tercih ediyor önümüze. Hikâyeye güç katan ve onu çarpıcı kılan sadeliğin ve gerçekçi tavrın sinema dili açısından yeterince güçlü olmadığı düşünülebilir belki ama hikâyesi o denli önemli ki bunu göz ardı etmekte bir sakınca yok kesinlikle.

İşini seven ve usta bir marangoz Daniel Blake; eşini uzun bir hastalıktan sonra kaybetmiş ve çocuğu da olmadığından yalnız yaşıyor. Geçirdiği kalp krizi sonucu işini yitiriyor ve sonra devletin sonsuz bürokrasisi içinde kayboluyor hak ettiği yardımı alabilmek için uğraşırken. Benzer bir mücadele veren ve iki çocuklu bir bekâr anneye de yardımcı olmaya çalışıyor bu arada. Bir toplumsal veya sistemsel çözüm önermiyor Loach’un bu filmi ama gerek onun gerekse senarist Laverty’nin politik eğilimleri belli ve bunu daha önce pek çok farklı filmde göstermişlerdi zaten; bunun yerine bir dayanışma var sadece karşımızda adam ile kadın arasında ama bu bireysel dayanışmanın bir çözüm olduğunu da söylemiyor Loach ve hikâyenin gelişimi de bunu işaret etmiyor. İktidarların sadece ekonomik politikalarının değil, sosyal politikalarının da ezdiği bireyler var karşımızda bu hikâyede. Derdini anlatabilmek için 48 dakika telefonda bir çağrı merkezinin cevap vermesini bekleyen (çünkü tasarruf tedbirleri nedeni ile kısıtlı sayıda çalışan vardır çağrı merkezinde ve zaten hedef vatandaşın finansal yardımı almasını sağlamak değil, neden yardımı hak etmediğini kanıtlamak bu merkezin), asla esnetilmeyen ve insanlara hizmet etmekten çok onları disipline etmeye yönelik görünen bürokratik kurallar karşısında çaresiz kalan ve “gıda bankaları”nda tanık olduğu manzaraların dehşete düşürdüğü adamın sistem/iktidar karşısındaki konumu kuşkusuz çok etkileyici bir resim getiriyor önümüze ve Loach belgesele yakın ve sade bir dil ile bizi tanığı olmaya çağırıyor bu resmin.

Çok etkileyici olan ve Laverty’nin Glasgow’daki bir gıda bankasında (bağışlarla toplanan gıda ürünlerinin yoksullara dağıtıldığı yerlere verilen bir isim bu) tanık olduğu gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı sahne, kadının markette hırsızlık yaparken çalmak zorunda kaldığı ürün ve bu hırsızlığın kadını götürdüğü teslimiyet noktasının arkasında yatan organizasyon (insanların artık “doğal” olan yoksulluğunu kullananlar) veya yardım bürosunda çalışan kadının sistemin dışına çıkarak insanca davranmaya çalışmasının sonucuna tanık olduğumuz an gibi epey çarpıcı bölümleri var filmin. Sergilenenlerin bir kısmını “bu kadar da değil artık” diye düşünerek seyredebilirsiniz belki ama gerçeğin ta kendisi bu ve hatta daha azı bile. Örneğin yardımın bağlanması için bekleyenlerle görüşmelerin yapıldığı büroda geçen bir sahnede bir görevli kadın adama su sebilinden aldığı bir bardak suyu veriyor ama bu sebiller 2010 yılında tasarruf tedbirleri kapsamında kaldırılmış bu merkezlerden!

Kesintileri arttıran, sosyal yardımları azaltan ama büyük şirketlerin vergi oranlarını düşüren neo-liberal politikaların özsaygısını yitirmesine neden olduğu adamı canlandıran Dave Johns’un ilk sinema filmi bu ve daha önce hep televizyon için çalışmış. Oyuncu, karakterinin ruh halini, kötüye doğru değişimini ve çıkışsızlığını çarpıcı bir sadelikle oynuyor ve her anında yer aldığı hikâyeyi bu gerçekçilik tercihi ile sürüklüyor. Bekâr anne rolündeki Hayley Squires de çaresizlik içinde istemediği tercihler yapmak zorunda kalan genç kadını başarılı bir performans ile oynarken, finalde adamın adına onun “son mektubunu” okurken hayli etkiliyor seyredeni filmin doğasına da uyan ekonomik bir oyun ile. Bu sahne belki bir parça “mesaj kaygılı” ama yine de etkileyici kesinlikle. En küçük roldekiler de dahil olmak üzere diğer tüm oyuncuların da adeta kendi hayatlarını oynuyorlarmış gibi rahat ve doğal performanslar sunuyor olmalarını da filmin artıları arasına eklemek gerekiyor.

Politik çözümü değil, politik bir sorunu göstermeyi tercih eden film iki baş karakterinin dayanışması ve başta gıda bankasındaki gönüllüler olmak üzere kimi bireylerin iyilikleri aracılığı ile aksi takdirde hayli karamsar olan resime bir parça “güzellik” katıyor ama sonuçta hikâye sert gerçekçiliğini koruyor ve hem duygusal hem de politik olarak etkileyici bir çalışma olmayı başarıyor. Has sinemacılardan biri Ken Loach ve ticarî sinemanın görmezden geldiği, hikâyelerini anlatmaya değer bulmadığı bireyleri ve kapitalist sistemlerin onlara yaptıklarını sergilemeye devam ediyor ve iyi ki yapıyor bunu!

(“Ben, Daniel Blake”)

Hymyilevä Mies – Juho Kuosmanen (2016)

“Sadece önemli olana odaklan ve diğer her şeyi unut. Güven bana, bütün bunlar bittiğinde 17 Ağustos 1962’nin hayatının en mutlu günü olduğunu söyleyeceksin”

Tüy sıklette dünya şampiyonu A.B.D.li rakibi ile unvan maçına çıkacak olan ve bu arada âşık olunca hayattaki öncelikleri konusunda kafası karışan bir Fin boksörün hikâyesi.

Fin boksör Olli Mäki’nin gerçek hikâyesinden sinemaya uyarlanan, senaryosunu Juho Kuosmanen ve Mikko Myllylahti’nin yazdığı, yönetmenliğini Kuosmanen’in üstlendiği ve Finlandiya, İsveç ve Almanya ortak yapımı olarak çekilen bir film. Cannes’da “Belirli Bir Bakış” ödülünü kazanan film Finlandiya’nın ulusal sinema ödülü olan “Jussi”yi de aralarında en iyi film, yönetmen ve erkek oyuncunun da olduğu sekiz dalda kazanırken, iki dalda da adaylık almıştı. “Küçük ve sıcak” bir film bu ve bunu hiç unutmadan samimiyeti ile hikâyesi boyunca seyirciyi etkilemeyi başarıyor. Ne finaldeki büyük unvan maçını ne de anlattığı aşkı büyütüyor film ve temel olarak bir kadına tutku ile bağlanınca hayattan ve mesleğinden (bir boksör olmaktan) beklentilerini sorgulayan adamın sıcak ve duygusal hikâyesini anlatmayı tercih ediyor. Başrol oyuncusu Jarkko Lahti, menajerini canlandıran Eero Milenoff ve âşık olduğu kadını oynayan Oona Airola’nın gerçekçi ve doğal oyunları ile ciddi bir katkı sağladığı film sesini yükseltmeden etkileyici olabilen örneklerden birini oluşturuyor sinema dünyasında. Zaman zaman daha fazlasını bekletiyor olsa da ve kahramanının karakter incelemesine verdiği ağırlık diğer öğeleri bazen gereğindan fazla arka plana itse de sevimli, etkileyici ve samimi bu film kesinlikle görülmeli.

Güçlü A.B.D.li rakibine karşı kendi halkının önünde unvan maçına çıkacak olan bir Fin boksörü anlatıyor film. Kendisi de eski bir boksör olan hırslı menajeri, basın ve tüm bir ülke ondan bir dünya şampiyonluğu beklerken ve o da bunun için tüm gücü ile çalışırken âşık oluveriyor ve sorgulamaya başlıyor içinde bulunduğu spor dünyasının gerçeklerini ve hayattan aslında ne beklediğini. Amatörlükten profesyonelliğe geçiş ve bunun beraberinde getirdiği “endüstriyel spor”un gerçekleri bir tarafta, sevdiği kadın diğer tarafta. Hayatına giren sponsorlar, kamera önünde poz verme zorunlulukları, tüm ülkenin gözü üzerindeyken sevdiği kadınla çok fazla birlikte görünmemesi gerektiğinin söylenmesi vs. Oysa onun tek istediği sevdiği sporu sadece bir spor olarak yapabilmek ve âşık olduğu kadınla su üzerinde taş sektirebilmek örneğin. Kuosmanen siyah beyaz çektiği filminde bu hikâyeyi duygusal tüm tuzaklardan kurtularak ama yine de duygusal bir etkileyiciliği yakalayarak anlatmayı başarmış. Bu başarıda filmin görselliğinin ciddi bir payı var kesinlikle. J. P. Passi’nin görüntüleri dört dörtlük denen türden: Siyah beyazın doğal olarak yarattığı nostalji duygusunu, anlattığı 1960’lı yılların havasına uygun görüntülerle destekliyor Passi’nin çalışması ve birlikte binilen bisikletle yapılan gezintilerden aniden bastıran bir yağmur altındaki düğüne her anında görselliği çok yüksek bir düzeye taşıyor. Çoğunlukla hareketli kamera kullanımının da desteklediği bir uçarılığı kazandırıyor filme bu görüntü çalışması ve filmin en olumlu öğelerinden biri oluyor. Kostümlerden setlere altmışlı yılları başarı ile karşımıza getiren film, bu uçarılığı ile Fransız Yeni Dalga akımından izler taşırken, hikâyesi ile de sadece birkaç yıl sürse de sinemaya başyapıtlar armağan eden İngiliz Yeni Dalga’sını hatırlatıyor. Tüm bunları alçak gönüllü bir film ile yapabilmek ise ayrıca takdiri gerektiren bir başarı olsa gerek.

Kuosmanen filminde etkileyici pek çok sahne yaratmış: Kimilerinin bekleyeceği ve belki de bulamayacağı için hayal kırıklığı yaşayacağı final maçını örneğin, sade, gerçekçi ve kahramanımızın maçtan sonra soyunma odasında gazetecilere söyleyeceği “çok hızlı oldu, ne olduğunu anlayamadım” sözlerine uygun bir şekilde çekmiş yönetmen. Oona Airola’nın sıcak gülüşünün de katkısı ile zenginleşen tüm romantik sahneler (onunla suda taş sektirmeyecek bir heteroseksüel erkek yoktur herhalde!), boksörün kendisinden beklenenleri değil içinden geleni yaptığı için rahatsız olduğu basın toplantıları veya hüznü ile etkileyen ve kahramanımızın kendisini sorgulamasını hızlandıran “top atarak kızları suya düşürme eğlencesi” sahneleri filmin hayli çekici anlarından birkaçı sadece.

Filmin başarısının en açık göstergelerinden biri finali belki de: Boksör ve sevgilisi gece karanlığında yürürken yanlarından geçen ve el ele tutuşmuş yaşlı bir çifte bakarak “biz de onlar gibi olabilecek miyiz” diye soruyorlar birbirlerine. Kapanış jeneriğinde yaşlı çifti canlandıran bu iki kişinin gerçek Olli Mäki ve eşi olduğunu anlıyoruz; oyuncuların oynadıkları karakterlerin gerçek hayattaki karşılıkları ile veya iki genç insanın kendi yaşlı halleri ile karşılaştıkları bu sahne piyasa işi olmayan bu film için biraz ucuz bir numara olarak görülebilirdi belki ama boksörümüzü o denli yakından tanıyor ve onu o denli anlıyor ve seviyorsunuz ki sadece sizi mutlu ediyor ve gülümsetiyor bu bölüm.

Hikâye, her anında karşımızda olan kahramanımız üzerinden ilerliyor ve onun karakteri (düşünceleri, endişeleri ve diğer tüm hisleri) hep odakta duruyor. Yoğun olmayan ve bu tercihi de doğru olan hikâyenin karakterine bu denli yoğun bir biçimde yaklaşması sinemasal anlamda etkileyici olabilecek kimi şeylerden (örneğin final maçından veya boksörün etrafında olan bitenlerden) yoksun kalmasına neden oluyor zaman zaman ve örneğin bir Amerikan filminde “görkemli” olabilecek kimi anlarda özellikle minimal bir tavır takınıldığını ve bunun da belki bazı anlarda yeterince güçlü olmamak gibi bir his duyurduğunu söylemek mümkün ama bu hoş filmin başarısının yanında hemen hiçbir önemi yok bu problemlerin. Damien Chazelle’ın “Whiplash” filmi başarı/kariyer için günden güne artan bir hırsa sahip olan ve kız arakadaşını daha rahat ve fazla çalışabilmek için terk eden bir davulcuyu anlatıyordu; Juho Kuosmanen’in filmi ise işte bu davulcunun tam karşısında bir duruş seçen bir boksörü anlatırken, yönetmenin kendisi de Chazelle’ın tam karşısında duruyor ve onun hızlı ve sesini sürekli yükselten hikâyesinin karşısına kendisinin sakin ve fısıldayan filmini koyuyor. Jarkko Lahti’nin müthiş doğal oyunu ile daha da etkileyici olan soyunma odasındaki son sahnesi ile bile görülmeyi hak eden bu çalışmanın kurgusunu üstlenen Jussi Rautaniemi’nin özellikle planlar arasındaki geçişleri ile dikkat çeken kurgusunu ve hem boksörü hem seyredeni epey etkileyen “lunaparktaki hüzünlü kız” karesini de analım son olarak ve filmi hararetle tavsiye edelim.

(“The Happiest Day in the Life of Olli Mäki” – “Olli Maki’nin En Mutlu Günü”)

Utanç – Atıf Yılmaz (1972)

“Gururum var çünkü benim. Gururum var benim, gururum! Düşsem de kalksam da, anladın mı? Başka da bir şeyim yok. Naylon da giysem pazen de, fark etmez. Düşsem de kalksam da, gururum var.”

Her ikisi de işçi olan ve evlenmeye hazırlanan bir erkekle kadının, kadının tecavüze uğraması ile değişen hayatlarının hikâyesi.

Ayşe Şasa’nın senaryosundan Atıf Yılmaz’ın çektiği bir film. Başrollerinde Filiz Akın ve Kadir İnanır’ın yer aldığı film, Yeşilçam kuralları ile çekilmiş bir anti-Yeşilçam çalışması havasına sahip olması ile kesinlikle ilgiyi hak ediyor. Yılmaz’ın yavaş yavaş “kadın filmleri” yönetmeni olarak anılmaya başladığı döneme ait olan film, kadının toplumdaki yeri ile ilgili gözlemleri, zaman zaman Yeşilçam kalıplarına takılıp kalsa da gerçekçi yaklaşımı ve karamsar olmaktan çekinmemesi ile önemli bir çalışma kesinlikle. Zaman zaman 60’lı yıllardan bir Fransız filmi havasına da bürünen eser, Yalçın Tura imzalı müziği ve Çetin Tunca’nın görüntülerinin yanısıra Akın, İnanır ve Ülkü Ülker’in oyunculukları ile de görülmeyi hak ediyor.

Atıf Yılmaz’ın bu “farklı Yeşilçam filmi”nin öncelikle müziklerine değinmek gerek: Açılıştaki “Öldür Beni” isimli şarkı, “Öldür, öldür beni / Kurtar bu hayatan / Öldür, öldür beni / Kurtar Sensiz Yaşamaktan” gibi sözleri ile hayli kara bir tablo çiziyor olsa da, filmin önemli birkaç yanını birden bize göstermesi ile dikkat çekiyor. Yalçın Tura’nın bestesinin melodisi çok dokunaklı öncelikle ve filmin hikâyesi ile de hem müzik hem sözler açısından çok uyumlu. Filmin aralarında “Mühür Gözlüm”ün de bulunduğu diğer şarkıları da hayli özenle seçilmişler kesinlikle. “Bütün yollar kapandı / O an ölmek istedim / Bu umutsuz gecede / Sarhoş olmak istedim” sözleri ile “Sana Gelmek İstedim” şarkısının da gösterdiği gibi filmi içerdiği melodram ile erken dönem bir arabesk filmi olarak da nitelemek mümkün; ama burada karşımıza çıkan tüm içerik ve teknik kusurlarına karşın hayli kalitelisinden bir “arabesk”.

Ayşe Şasa senaryoyu yazarken sanki Yeşilçam’dan çok kopmadan bir anti-Yeşilçam hikâyesi üretmeye soyunmuş ve açıkçası bunu da çoğunlukla başarmış görünüyor. Hikâyenin kahramanlarının işçi sınıfınan seçilmiş olması takdir etmemiz gereken ilk yanı filmin. Kadının toplum içinde konumlandırıldığı yerin onun üzerinde yarattığı baskıyı ve erkeğin hissettiği tüm sevgiye karşın kadına bakışında geleneksel olandan bir türlü ayrılamamasını tüm boyutları ile getiriyor karşımıza hikâye ve çalışan, ekonomik özgürlüğü olan bir kadının bile bu sınırların içinde mahkum kaldığını söylüyor. Kadının kendisine aşık olan iki erkeğin bakışları açısından nasıl görüldüğü ve kadının bunlara nasıl tepki verdiği de hikâyenin meselesini anlamak için iyi bir fırsat sağlıyor. Uzun süredir evlenmeye hazırlandığı ama bu işi geleneksel yollarla (başlık parası, bir salonda büyük bir düğün vs.) yapmakta kararlı olduğu için kendisini bekletip duran adamın “Naylon geceliği kadınlar giyer” sözü hayli ilginç bir cümle örneğin ve bir geleneksel bakışın da özeti. Kadınları naylon gecelik giyenler (kötü kadınlar, başka bir şekilde söyleyecek olursak) ve pazen gecelik giyenler diye ayıran bir adam bu ve naylon gecelik giyen bir “düşmüş” kadınla -her ne kadar doğrudan gösterilmese de- fizikseli de kapsayan bir yakınlığı (dostluk ve sırdaşlığa da uzanan bir yakınlık bu) olmasının neden olduğu ikiyüzlülüğün farkında bile değil. Onun bu sözü ile başlayan kavganın sonunda, erkek teselli için dostu olan kadının yanına giderken, kadının evine koşup çeyiz sandığındaki naylon geceliği parçalamasının toplumun erkek ve kadınları koyduğu yerlerin ve onlardan beklediği davranışların göstergesi olarak çarpıcı bir yanı var. Başına gelenlerden sonra “kötü yola düşen” ve dansöz olan kadına aşık bir diğer erkeğin ona “Hayalimdeki kadınsın; süt içiyorsun, pazen gecelik giyorsun, hanım hanımcık bir ev kadınısın aslında” sözleri ile yaklaşmasını da yine aynı bağlam içinde değerlendirebiliriz. “Dansöz olmasan seninle evlenirim” bakışının sonucu olan bu sözler diğer erkeğinkinden hiç farklı değil elbette. Her iki erkeğin de -birininki trajik bir sona neden olan bir şekilde- kadına karşı şiddete başvurmasını da yine bu ortaklığın/aynılığın parçası olarak görmek gerekiyor.

Filmin mekanlar ile hikâyeyi hayli uyumlu biçimde kullanması dikkat çekiyor. Haliç kıyılarından fabrikaların olduğu bölgelere Beyoğlu’nun arka yakalarından Galata Kulesi’ne her çekim mekânı özenle ve çok doğru bir şekilde seçilmiş. Hem 70’li yılların başlarında süratle artan çarpık kentleşmeyi hem şehrin karanlık yüzünü hem de gecekondularında ve köylü kalmakla şehirli olmak arasında sıkışıp kalan insanların yaşadığı ortamları çok iyi hissettiriyor bize Çetin Tunca’nın kamerasından çıkan görüntüler. Atıf Yılmaz da mizanseni filmin hüzünlü, trajik ve kırılgan havasını hep destekler biçimde oluşturmuş. Tüm bir final bölümünün de aralarında olduğu epey etkili anları var filmin. İki âşığın buldukları bir plastik topla oynadığı sahne Yalçın Tura’nın müziğinin de katkısı ile adeta hoş bir Fransız filminden bir bölüm gibi duruyor örneğin. Bu sahnenin sonunda ikilinin, parkta sevişen bir çiftle karşılaşmaları ve sonrasında verdikleri reaksiyon da benzer bir havayı taşırken, filmi birden Yeşilçam’ın tam dışına itiveriyor. Kendisine isim olarak “utanç” kadar “gurur”un da seçilmesinin doğru olacağı filmde Akın ve İnanır’ın canlandırdığı karakterlerin, uzun bir aradan sonra karşılaştıklarında yan yana durdukları, sessizce yürüdükleri ve sonra oturup çay içtikleri ve ardından birinin elinin diğerinin omuzuna atıldığı bir sahne var ki filmi tek başına bile görülmeye değer kılıyor. Bu sahnenin “kötü” tarafı ise filmin kusurlarından birini ortaya çıkarması: Diyaloglara zaman zaman gereğinden fazla yükleniyor film Yeşilçam geleneğine uygun bir şekilde; oysa işte örneğin bu sahne en azından bu film ve bu hikâye için bunun ne kadar yanlış olduğunu nerede ise bağırarak söylüyor bize.

Filmin başka ve bazıları hayli önemli, kusurları da var elbette. Örneğin her mesai bitimi sonrasında fabrikanın paydos düdüğünü ısrarla duyuruyor bize Atıf Yılmaz ve bir öğenin dozunun abartıldığında nasıl rahatsız edici olabileceğini gösteriyor. Dönemin standartları gereği sessiz çekilen filmde nerede ise hiç ses efekti olmaması ve hikâyenin oldukça önemli bir kısmında karakterlerin konuşmaları dışında bir ses duymamamız da epey problemli bir durum çünkü gerçekçiliğini zedeliyor filmin. Kalabalık sahnelerde ve şarkıların söylendiği anlarda ses ile görüntü arasındaki senkronizasyon da epey sorunlu, benzer bir şekilde. Akın ve İnanır ikilisinin performanslarındaki başarının hikâyenin bazı anlarında senaryoya rağmen olduğunu da söylemek gerekiyor. Neyse ki bu anlardaki kimi yanlış diyaloglar hikâyenin tümüne yayılmamış. Normalde içki içen kadının pavyon şarkıcısı olan kadınla ikili sahnesinde son anda içmekten vazgeçmesi -belki film bu amacı taşıyor olmasa da- sanki onunla diğer kadın arasındaki farkı vurguluyor bize ve bu da doğal olarak filmin tüm derdine ters düşen bir durum yaratıyor. Her ikisi de toplum kurallarının ve geleneklerin kendilerine biçtiği rollerin içinde kalan iki karakterin bu rolleri hiç sorgulamadan kabullenmeleri belki filmin melodramı açısından doğru görünüyor ama açıkçası bir parça fazla ileri giden bir aczi işaret ediyor bu tercih filmin yaratıcıları açısından.

Ağzından filmin en çarpıcı sözlerinden birini (“Sevgi de kurtarmıyorsa insanı…”) duyduğumuz Ülkü Ülker’in iki başoyuncuya başarı ile eşlik ettiği filmin kısa bir ânını da anmak gerekiyor neden anti-Yeşilçam nitelemesini hak ettiğini kanıtlamak için: Filiz Akın uzun bir aradan sonra, daha önce çalıştığı fabrikanın önüne geldiğinde, eskiden beraber çalıştığı bir kadınla karşılaşır. Kadın hâlâ aynı fabrikada çalışmaktadır, evlenmiştir ve hamiledir; bir yandan Akın’a onun hiç değişmediğini söylerken diğer yandan elini kendi karnına götürerek ve yüzünde kabullenilmiş bir mutsuzluk ifadesi ile kendi durumunu özetler. Bu sahne ile sesini hiç yükseltmeden çok şey söylüyor film ve görülmeyi neden hak ettiğini anlatıyor bize bir kez daha.

Soy Nero – Rafi Pitts (2016)

“Burada farklı ten renginden insanlar var. Ülkemiz için savaştılar, ülkemizde yaşadılar ve şimdi sınır dışı ediliyorlar”

Hayatının büyük kısmını geçirdiği A.B.D.’den sınır dışı edilen Meksika asıllı bir genç adamın Amerikan ordusunda askerlik yaparak Yeşil Kart almaya çalışmasının hikâyesi.

Filmde danışman olarak görev yapan Meksikalı asker Daniel Torres’in hayatından esinlenen, senaryosunu Rafi Pitts ve Razvan Radulescu’nun yazdığı ve yönetmenliğini Pitts’in üstlendiği bir Meksika, Almanya, Fransa ve A.B.D. ortak yapımı. “Yeşil Kart askerleri” olarak adlandırılan yabancı kökenli Amerikalılar Vietnam Savaşı’ndan bu yana orduda hizmet etmişler ama hikâyeleri ilk kez bu filmde anlatılmış. Pitts’in filmi Obama döneminde çekilmiş; göçmenler için durumun daha da güçleştiği ve Meksika ile sınıra bir duvar örmekten bahseden Trump döneminden önce, bir başka ifade ile söylersek. Hikâye yalın ve zaman zaman da yeterince güçlü görünmeyen bir dil ile anlatmış meselesini. Pitts’in filmi sınıf ayrılıklarını da dile getirmesi, A.B.D.’nin ikiyüzlülüğünü göstermesi ve yakaladığı gerçekçi tavır ile önemli ve özellikle ikinci yarısındaki diyaloglarda kendisini hissettiren doğaçlama havası ile bir belgeselin doğallığını da yakalıyor. Tüm bunların sinema açısından yeterince güçlü bir hikâye ile anlatılmaması filmin aleyhine olmuş ama yine de Pitts’in filmi dürüst yaklaşımı ve içtenliği ile ilgiyi hak ediyor.

İranlı yönetmen Rafi Pitts’in filmi Meksikalı Nero’nun sınırdan kaçak olarak geçmeye çalışırken yakalanmasını ve benzeri girişimlerle defalarca karşılaşmış sınır polislerinin yılgın alaycılığı ile karşılanmasını göstererek başlıyor. Filmin Amerika’da geçen ilk yarısı kahramanımızın kaçak olarak ülkede yaşayan abisinden destek almaya çalışmasını, ikinci yarısı ise adı verilmeyen bir Ortadoğu ülkesinde askerlik yaparken yaşadıklarını anlatıyor bize. Pitts filmini iki perdelik bir oyun gibi çekmiş ve bir şekilde birbirinden kopuk gibi oluşmuş bu bölümler. Hikâyenin adeta kendiliğindenmiş gibi akıp gitmesi ise hem olumlu hem olumsuz anlamda etkilemiş filmi. Filmin belgesel gerçekçiliği ve sadeliği bu kendiliğindenliğin sonucu ve bu da filme bir güç katıyor kesinlikle. Buna karşılık, hikâyenin olan bitenlerin nedenlerinden çok bunların işte öylesine olup bitivermesini göstermeyi tercih etmiş olması zaten güçlü olmayan hikâyeye zarar vermiş bir parça. İkinci yarısının tamamının hikâyenin ana temasından kopukluğunu da söylemek gerekiyor. Hiçliğin ortasında bir yerde görev yapan ve aralarında Nero’nun da bulunduğu üç askerin diyalogları ve yaşadıkları, militarizm, sınıf problemleri ve yoksulluk üzerine çok şey söylüyor ama kahramanımızla ilgili ana temanın kaybolmasına da neden oluyor tüm bu bölüm.

11 Eylül saldırılarından sonra çıkarılan ve “DREAM Act” adı verilen kanun ile Amerikan ordusunda savaşan yabancı ülke doğumlulara Yeşil Kart alma şansı verilmişti. Bu fırsattan yararlanmak isteyen Nero’nun hikâyesini anlatırken kimi sembollere başvurmuş Pitts. Tijuana sınırında geçen konuşmasız voleybol sahnesi (bir sınır oluşturan bariyerin ağ olarak kullanıldığı bir sahne bu), başta anlatılan karınca ile filin hikâyesi veya kaçak olarak ülkeye giren Nero’yu arabasına alan Amerikalı adamın rüzgâr tribünlerinin “ürettikleri enerjiden daha fazlasını tükettiklerini” söylemesi gibi bu semboller hikâyeye katkıda bulunuyor ama bir türlü onunla bütünleşemiyor veya havada kalıyor. Abinin zenginliğinin arkasındaki gerçek veya üç askerin konuşmaları üzerinden yapılan yoksulluk ve sınıf göndermeleri ise önemli ve hikâyenin odak noktasının aslında nerede olması gerektiğini söylüyor bize. Nero’nun yapmak zorunda olduğu seçimi başka nedenlerle yapan iki siyah Amerikalı’nın hikâyeleri veya Beverly Hills’teki zenginlik üzerine ilerlemeyi tercih etseydi hikâye daha etkileyici bir sonuç elde edebilirmiş filmin yaratıcıları. Bunun yerine, ne katkısı olduğunu anlamadığımız araba tamircisindeki sahne ve neden o kadar uzun tutulduğunu bilemediğimiz “zengin ev”deki bölüm çıkıyor karşımıza ve hikâyenin odağını bozuyor.

Kahramanımızın çabasının beyhudeliğini anlatan ve ırkçılığın varlığını gündeme getiren bölümleri (karakterlerden birinin adının Jesus (İsa) diğerinin Muhammed olması gereksiz bir zorlama olmuş açıkçası) ile dikkat çeken film özellikle ikinci yarısında ciddi bir estetik başarı yakalamış. Christos Karamanis’in görüntüleri çatışma sahnesinde ve sonrasındaki çölde yürüyüş bölümünde oldukça etkileyici anlar yakalamış örneğin. Johnny Ortiz’in Nero rolündeki performansı da filmin artılarından biri kesinlikle. Belki bir parça “katı” oynuyor ama bu tercihi karakterinin kişiliğine çok yakışırken, ekonomik performansı ile hikâyeye değerli bir katkı veriyor oyuncu. Hikâyenin sembolik olarak hayli önemli ve çarpıcı bir yanı da onun karakteri üzerinden şekilleniyor: Hikâyenin başında sınır polislerinden kaçmaya çalışan birisiyken, hikâyenin sonunda bir başka snırda görevli bir askere dönüşüyor ve filme sınırların anlamsızlığını işaret etme fırsatı sağlıyor bu durumu. Rhys Chatham’ın tedirgin bir blues havasına sahip olan müziğinin takdiri hak ettiği film, sonuç olarak tam bir başarı olmaktan uzak ve bunun en temel nedeni de hikâyenin özellikle gereksiz sahneler nedeni ile yeterince güçlü olmaması. Yine de ilgiyi hak eden bir çalışma bu kesinlikle.

(“I am Nero” – “Benim Adım Nero”)