Remember – Atom Egoyan (2015)

“Üzgünüm mü dedin? Yaptığın, özür dilenecek türden bir şey değil”

Bunamadan muzdarip yaşlı bir adamın huzurevindeki bir arkadaşının yardımı ile, ailesini yok eden bir Nazi subayının yıllar sonra peşine düşmesinin hikâyesi.

Benjamin August’un orijinal senaryosundan Atom Egoyan’ın çektiği bir film. Tarihteki en büyük insanlık suçlarından biri olan yahudi soykırımı ve bir intikam çabasını kahramanının rahatsızlığı ile de desteklenen bir unutma/hatırlama hikâyesi içinde anlatmaya soyunması. Christopher Plummer’ın muhteşem oyununun en büyük kozu olduğu film, kimi bölümleri dışında daha çok bir televizyon filmi formatında ilerlemesi ve kahramanımızın intikam yolculuğu sırasında karşılaştıkları üzerinden kimi klişe mesajlar peşine düşmesi dolayısı ile yeterince güçlü olamıyor. Egoyan’nın en iyilerinden olmasa da kahramanının “trajedi”si ve Plummer’ın oyunculuğu için bile görmeye değer bir film bu.

Hikâyenin sonundaki sürprizin -kimi ufak ipuçlarına rağmen- pek çok seyirci için bir şok etkisi yaratacağı muhakkak ama sürprizin sadece kendisi değil filmin adında da kendisini gösteren tema ile bağlantısı asıl önemli olan. “Hatırla” diyor film ve kahramanının bunamadan kaynaklanan unutma problemini, geçmişin unutulmaması gereken bir insanlık suçu ile bir araya getiriyor. Unutmanın trajedisini, unutmayı seçtiğimiz suçların korkunçluğu ile birlikte ele alıyor film ve açıkçası hikâyesi açısından en büyük başarısını da bu alanda yakalıyor. Ne yazık ki hikâyenin akışı teması kadar güçlü değil; kahramanımız hedefine doğru ilerlerken dört potansiyel suçlunun her birini sırası ile ziyaret ediyor ve dört adamın her biri (veya yakınları) altı fazlası ile çizili sembollerin örneği oluyorlar. Faşizmin günümüz toplumlarında da baş gösterme potansiyelini taşıdığını veya kimi suçluların düşündüğümüzün aksine suçlarından hiç de pişmanlık duymadığını göstermesi gibi hususlar açısından önemli aslında bu karşılaşmalar ama senaryo bu anların sembolik önemini fazlası ile belli ediyor ve hikâyenin derinlik kazanmasına engel oluyor.

Bir ikisi sondaki sürpriz ile açıklanıyor olsa da bazı gerçekçilik problemleri var filmin. Ciddi bir unutkanlık problemi olan adamın uzaktan kontrolle kendisine sağlanan ve mükemmel denebilecek lojistik destekle de olsa başardıkları pek gerçekçi değil açıkçası ve intikamın tasarımcısı için de bu “şeytanî” planı büyük bir riske atmak demek tüm planı bu adamın üzerine kurmak. Ne var ki film mesajlarının derdine düşünce, bunları pek umursamamış görünüyor ve hikâyesinin trajik sürprizinin gücü ile yetinmiş görünüyor daha çok. İyi bir seyircinin dikkatinden kaçmayacak kimi küçük görsel unsurları var filmin; kahramamızda refleks olarak verdiği bir tepkiye neden olan bir duş başlığının veya megafonun görüntüsü önemli ve yüreğe de dokunuyor ilk anda; finalde ise bambaşka bir duyguya neden olacaktır bu nesneler dikkatli seyirciler için. Mychael Danna’nın hüzünlü -ve belki bir parça fazla vurgulu- müziğinin de katkı sağladığı hikâyede Plummer’ın varlığı ise üstteki problemlerin bazılarını unutturacak düzeyde başarılı. Bir yol hikâyesi olarak da adlandırabileceğimiz intikam yolculuğunun her bir ânını seyre değer kılan bir performansı var oyuncunun ve ömrünün son günlerini anlamlı kılacak bir intikamın peşinde olduğunu düşünen karakterini müthiş olgun bir performans ile getiriyor önümüze. Kahramanımızın huzurevindeki arkadaşı, intikam planındaki yardımcısı ve yol göstericisi rolündeki Martin Landau da bu “yaşlılar filmi”ndeki parlak performansı ile dikkat çekiyor.

Tüm finalinde ve bir hastane odasında biri gerçek bir kurban diğeri kurban olduğunu düşünen iki adamın kucaklaşarak birbirlerini teselli etmesinde duygusal etkileyicilikler yakalayan filmin, A.B.D.’deki silah edinme kolaylığı ve silah sahipliğinin sıradan olması gerçeği açısından önemli iki sahnesi var: İlki silah satan bir dükkanda geçiyor ve yasal silahlarla işlenen cinayetlerin “terörist”lerin işlediklerini kat be kat geçtiği ülkenin ikiyüzlülüğünü dışa vuran bir satın alma işlemini gösteriyor bize. Bir diğerinde ise bir marketin güvenlik görevlisi kontrol ettiği çantada silaha rastlamayı adamın yaşlılığından kaynaklanan kısa bir şaşkınlıkla karşıladıktan sonra, silahla ilgili nostaljik bir yorum yapıyor sadece. Bu sahneleri bir Nazi’nin oğlu olan ve en az babası kadar ırkçı görüşleri olan polis karakteri ile birlikte düşününce filmin faşizmin ve onun doğasında yer alan şiddetin günümüzdeki uzantıları ile de ilgilendiğini söylemek mümkün. Ne var ki filmin soykırımı zaman zaman ikinci plana atan bir intikam hikâyesinin peşinde gitmeyi daha çok tercih ettiği de açık.

(“Hatırla”)

Live and Let Die – Guy Hamilton (1973)

“İsimler, mezar taşları içindir”

Bir tarot falcısından da destek alan güçlü bir uyuşturucu kralına karşı savaşan Bond’un hikâyesi.

Resmî Bond serisindeki sekizinci, Roger Moore’un ünlü ajanı canlandırdığı ilk film. Ian Fleming’in aynı adlı romanından serbest bir biçimde uyarlanan filmin senaryosunu Tom Mankiewicz yazarken, yönetmen koltuğunda Guy Hamilton oturmuş. Açıkçası serinin en iyilerinden biri değil bu film ve cazibesini temel olarak Moore’un varlığından ve ne olursa olsun bir Bond filmi olmasından alıyor. 1970’li yıllarda özellikle Amerikan sinemasında moda olan “Blaxploitation” akımından (Black ve exploitation kelimelerinin bir araya getirilmesi ile oluşturulan bu ifade, A.B.D.’deki siyahlarla ilgili klişeleri bolca “sömüren” ve çoğunlukla suç hikâyeleri anlatan filmler için kullanılmıştı) esinlenmiş görünen çalışma, bir Bond filmindeki ilk siyah kötü adamı karşımıza getirmesinin yanısıra, kurgusal bir ülkede geçen ilk hikâyenin de sahibi olmuştu aynı zamanda. Bond’un defalarca ve türlü tehlikeleri atlattığı, eğlenceli ve heyecanlı farklı sahneleri olan filmin problemi bir müzik terimi ile söylersek bir kreşendosunun olmaması; hikâye defalarca sakinleşiyor, hızlanıyor, tekrar sakinleşiyor ve böyle olunca da vurucu bir zirve noktasına sahip olamıyor heyecan açısından.

Kötü adamı canlandıran siyah oyuncu Yaphet Kotto filmin tanıtım etkinliklerine ve galasına davet edilmediğini söylemiş bir röportajında ve dönemin modası gereği siyah karakterleri kullanmayı özellikle seçen filmin yapımcılarının ikiyüzlülüğünün altını çizmiş. 1973’ten bu yana epey yol aldı sinema “eşitlik” konusunda şüphesiz ama gelinen nokta hâlâ tatmin edici olmanın çok uzağında ve bu sadece Amerikan sinemasında değil, Avrupa sinemasında da var olan bir problem. Örneğin İtalya’da “12 Years A Slave – 12 Yıllık Esaret” filminin afişinde hikâyenin asıl kahramanı olan siyah oyuncu Chiwetel Ejiofor değil, kısa bir rolü olan Brad Pitt öne çıkarılmıştı.

Klasik jenerik ve Bond tema müziği ile başlayan filmin açılış jenerikleri Maurice Binder imzalı ve Binder yine siluetlere yer verdiği tasarımında bir voodoo ayini, dans eden bir siyah kadın ve ateş görüntülerini kullanmış. Günümüzün kriterlerine göre basit ama etkileyici bir tasarım bu ve kendinden önceki açılış sahneleri ile birlikte filme keyifli bir giriş yapmamızı sağlıyor. B.M. Güvenlik Konseyi’ndeki bir toplantı sırasında işlenen bir suikast, New Orleans’da işlenen hayli “keyifli” bir cinayet ve Karayipler’de -gerçekte var olmayan- San Monique adasında bir voodoo ayini sırasında kurban edilen bir adamı anlatan açılış sahnesi, klasik Bond girişine uygun bir biçimde Bond’un görev başına çağrılacağını duyuruyor bize. Paul McCartney ve Linda McCartney’in yazdığı ve Beatles dağıldıktan sonra kurulan Wings grubu tarafından seslendirilen şarkının eşlik ettiği açılış jeneriği bizi Bond’un yatak odasına (bu kez bir İtalyan kadının yanında olduğu) bağlıyor. Bond, “M”den görevi alıyor ve New York (Harlem bölgesi), New Orleans ve San Monique’de geçen macerasını yaşamaya ve elbette bizi de eğlendirmeye girişiyor. Kuşkusuz esprili ve “cool” bir Bond var karşımızda ve anlık refleksler dışında havasını hiç bozmuyor kendisinden beklentimize uygun olarak.

Tom Mankiewicz’in hikâyesi yeterince doyurucu değil, kötü adam yeterince karizmatik değil ve Jane Seymour’un canlandırdığı Bond kızı da yeterince çekici değil. Böyle olunca film de seri içinde öne çıkanlardan biri olamıyor. Oysa ilk ve şimdilik son kez bir Bond filminde doğaüstü bir tema kullanımı var karşımızda (tarot falı ve voodoo ayinleri) ve Roger Moore gibi rolüne yakışan bir oyuncu. Yılan, timsah ve köpekbalığı saldırılarından, kurşunlardan, takip eden arabalardan vs. kurtulmayı başaran Bond hikâye boyunca o kadar çok kez kötü adamların eline düşüyor ki bir süre sonra bir heyecan yaratamaz oluyor bu anlar; çünkü bir tekrar hissine kapılmaya başlıyorsunuz. Neyse ki ve iyi ki bir Bond filmi sonuçta bu ve sizi bir şekilde kendisini izletecek bir havaya sokmayı başarıyor. Sonradan Bond’u hayli tehlikeli bir durumdan kurtaracak olan ve onun için özel olarak tasarlanan bir saati kullanarak bir kadının fermuarını onu mutlu edecek bir yumuşaklıkla açması, Harlem’de sadece siyahların gittiği bir kulüpte bir beyaz ve tam bir İngiliz centilmeni olarak soruşturma yapması, eğlenceli timsah sahnesi, şanına yakışır bir şekilde karşısına çıkan üç kadınla da yatması ve hayli uzamış olsa da nehirdeki eğlenceli ve heyecanlı takip sahnesi filmi çekici kılıyor, özellikle de Bond hayranları için. Tarotçunun adeta canlı yapar gibi, sadece geleceği değil o anda olup biteni de bilmesi gibi bir garipliğin yanısıra, hikâyenin bir başka problemi Bond dışındaki kimi karakterlerin hikâyenin odağını bozacak ve heyecana zarar verecek şekilde öne çıkarılması. Örneğin zaten gereksiz uzun görünen tekneli takip sahnesi, şerif karakteri Clifton James’in abartılı oyununun rahatsız ediciliği yüzünden de, adeta ucuz bir Amerikan komedisinden fırlamış gibi görünüyor ve filme ve temel olarak Bond’un ruhuna hiç uymuyor.

Filmi pek başarılı bulmayan ünlü eleştirmen Roger Ebert şöyle bitirmiş yazısını: “… ama siz de aynısını düşünmüyor musunuz, dokuz Bond filmi artık yetti galiba?” Tarihin epey haksız çıkardığı bir yargı oldu bu ve hiçbir Bond filmi gereksiz değildir yargısı hemen tüm sinemaseverlerin kabul ettiği bir gerçek oldu. Dublörlerin epey zorlandığı kesin olan sahneleri, geçen ay hayatını kaybeden Roger Moore’un ilk Bond rolü olması, başta New Orleans’takiler olmak üzere tüm o birbirinden farklı ve “eğlenceli” cinayet sahneleri ve belki de sadece tek başına timsah çiftliği bölümü filmi görmeye değer kılıyor; Bond hayranları için bunlar da gerekmiyor elbette; sonuçta bu bir Bond filmi ve görülmeli!

(“Yaşamak İçin Öldür”)

Arrival – Denis Villeneuve (2016)

“Yolculuğu ve sonunun nereye varacağını bilmeme rağmen… kucaklıyorum bu yolculuğu… ve onun her anını içtenlikle karşılıyorum”

Aynı anda dünyanın farklı yerlerinde ortaya çıkan on iki uzay aracının içindekilerle temas kurması için bir fizikçi ile birlikte seçilen dilbilimci bir kadının hikâyesi.

Çin asıllı Amerikalı bilim kurgu yazarı Ted Chiang’ın 1998 tarihli “Story of Your Life” adlı kısa öyküsünden sinemaya uyarlanan, senaryosunu Eric Heisserer’in yazdığı ve yönetmenliğini Denis Villeneuve’ün üstlendiği A.B.D yapımı bir film. “En İyi Film” dahil sekiz dalda Oscar’a aday olan ve “Ses Kurgusu” dalında bu ödülü kazanan film başka pek çok ödüle daha aday oldu ve kazandı. Zamanın doğrusal olmadığı bir hikâyesi olan film, dünyalılar ile “uzaylılar” arasındaki iletişim yöntemini ve iletişimin temel araçlarından biri olan “dil” kavramını odağına alması ile ilgi toplayan, dünyayı yönetenler ile bilim adamlarının olaylara yaklaşımındaki farklılığı öne çıkaran ve yalın ve etkileyici tasarımları ile başarılı bir çalışma. Hemen hiç aksiyon sahnesine yer vermemesi ile belki kimilerinin beklentisini karşılayamayabilir ve senaryo kimi problemli yaklaşımlara sahip olabilir ama yine de görülmesi gerekli ve keyifli bir çalışma bu. Evrende yalnız olup olmadığımız ve uzaylıların dost mu düşman mı olduğu sorularına cevapları olan film, gürültüsüz bir bilim kurgu yapılabileceğinin ve bunun etkileyici de olabileceğinin iyi örneklerinden biri.

Zamanın doğrusal olmaması, doğru bir hikâye ve becerikli bir yönetmenlik ile gerçekten etkileyici sonuçlar verebilen bir tema. Milcho Manchevski’nin 1994 yapımı “Pred Doždot – Yağmurdan Önce” adlı filmi bunlardan biriydi ve Balkanlar’da geçen hikâyesi ile bölgenin ezelî ve ebedî karmaşası ve trajedisini başarılı bir yönetmenlik ile anlatırken, sinemanın yüz akı örneklerinden biri olmuştu. Bu filmde de,açılış ile birlikte bize anlatıldığı gibi, kişisel bir trajedisi olan kadının bir yandan geçmişten bize yansıyan anlarına tanık olurken, diğer yandan onun -dünya bir felakete (uzaylılarla savaşmak gibi) uğramadan- uzaylılar ile iletişim kurma çabasını izliyoruz. Hikâye genel olarak bu iki farklı görünen unsuru başarı ile birleştiriyor finalde ve hem oldukça kişisel hem de toplumsal olabilen bir içerikle filmden keyif almamızı sağlıyor. Yönetmenin bir bilim kurgu filminde hüznü ve kişisel yanları olan bu hikâyeyi bize etkileyici biçimde aktarabilmesi önemli bir başarı. Görkemli unsurlara başvurmadan ulaşılan görsel atmosferin başarısı için de takdir etmek gerekiyor yönetmeni. Kamera kullanımından seçilen açılara film hep bir parça tedirgin, bir parça kırılgan ve bir parça gizemli olma tavrını koruyor ki onu çekici kılan yanlarından biri de bu. Jóhann Jóhannsson’un hikâyeye olağanüstü bir uyum sağlamış görünen ve filme en ufak bir zorlama içermeden mistik bir hava katan müziği ve Bradford Young’un kırılgan bir yumuşaklıkla oluşturulan görüntüleri de filme çok ciddi bir katkı sağlamış.

Bir sahnede sorulan “Hayatını başından sonuna kadar görebiliyor olsaydın, bir şeyleri değiştirir miydin?” sorusu “zamanın doğrusal olmaması” ile örtüşen iyi bir örnek olurken, kadının mesleği olarak dilbilimciliğin seçilmiş olması da doğru bir tercih olmuş. Sonuçta bu, iletişim üzerine bir film aynı zamanda, özellikle de bizden olmayanla kurduğumuz/kurmaya çalıştığımız/kurmaktan kaçındığımız iletişim üzerine. Uzaylılarla olan iletişim problemi belki yeterince ikna edici bir biçimde çözülmüyor ama bu iletişime açık ve istekli olmakla farklı olandan duyulan korkunun iletişim çabasının önüne geçmesi arasındaki fark oldukça önemli. Kadının “medeniyeti kuran taş” olarak tanımladığı “dil”in önemini doğru bir biçimde vurgulayan filmin tam da burada kolaya kaçtığı bir konu var. Hikâye iletişime en kapalı olanları Çinliler ve Ruslar olarak gösteriyor ve neyse ki Amerikalılar kurtarıyor dünyayı! Trump öncesi çekilmiş olabilir film ama hayli yakın bir geçmişte ve iktidarını savaş üzerine kurmuş baba ve oğul Bush gibi liderler tarafından yönetilmiş bir ülke varken örnek olarak, bu iki ülkenin seçilmiş olması fazla Hollywoodvari bir yaklaşım olmuş. İletişim ile ilgili bir sembol ise çok akıllıca tasarlanmış. Dünyaya gelen on iki uzay aracı yere asla temas etmiyor ve yaklaşık dokuz metre yukarıda havada asılı kalıyor; film ekibi bu tercihi “uzaylıların final iletişimi (iletişim kurma tercihini, bir başka şekilde söylersek) insanlara bırakması” şeklinde açıklıyor ki şık ve hikâyenin odağındaki iletişim açısından da doğru bir sembol bu.

Hikâyenin rahatsız eden bazı muhafazakâr tercihleri de var: Kaderci bir yaklaşımı var filmin ve “tevekkül”ü de açıkça benimsiyor; doğrudan Tanrı’ya hiç değinmiyor olsa da bu iki kavram fazlası ile işaret ediyor onu ve bu, tüm hikâye boyunca benimsenmiş görünen bir yaklaşım. Başroldeki iki oyuncudan, fizikçiyi oynayan Jeremy Renner işini yapıyor ama senaryo gereği ikinci planda kalıyor çoğunlukla; dilbilimci rolündeki Amy Adams’ın ise müthiş bir oyun çıkardığını söylemek mümkün. Karakterinin kişisel trajedisinden kaynaklanan ıstırabını, işini yaparkenki heyecanını ve bir şeyleri keşfettikçe yüzünde beliren soruları hem doğal hem alçak gönüllü hem de güçlü bir performansla getiriyor karşımıza ve filmin genel havasına uygun bir biçimde sesini yükseltmeden yüreğinize dokunmayı başarıyor.

Hikâyesi özellikle ortalarda bir parça sarkmış görünen filmdeki uzay aracının tasarımı, Kubrick’in 1968 yapımı “2001: A Space Odyssey – 2001: Uzay Yolu Macerası” filmindeki esrarengiz siyah anıtı hatırlatacaktır kimilerine. Bu tek parça anıtın (“monolith”) anlamı üzerine pek çok yorum yapıldı bugüne kadar ama belki de işte burada olduğu gibi o siyah taş anıt da insanlar ile uzaylılar arasındaki iletişim için bir kontakt aracıdır, kim bilir. Filmle ilgili son bir not için Wittgenstein’ın ünlü bir sözünü hatırlamakta yarar olabilir: “Eğer bir aslan konuşabilseydi, ne dediğini anlayamazdık”. İnsanların konuştukları dillerden bağımsız olarak ortak (evrensel) referanslara sahip olduğu ve bu referansların birbirlerini anlamalarında kilit önemi olduğu tezine dayandığı söylenen ve insanlarla aslanların paylaştığı ortak referanslar olmadığı için birbirlerini anlayamayacakları düşüncesinin ürünü olan bu sözden yola çıkarsak, filmin uzaylılar ile bizim aramızda bu referansların varlığına işaret ettiğini söyleyebiliriz rahatlıkla. Bu da filmin umut içeren bir resim çizdiğini söylememizi mümkün kılıyor çünkü birbirimizi anlayabiliyorsak (ve anlamaya hazırsak elbette) umut her zaman canlı kalacaktır.

(“Geliş”)

Beta Test – Nicholas Gyeney (2016)

“Ben “X Kontrol”ün insanları kurtarmasını istedim, o ise insanları yönetmesini”

Bilgisayar oyunlarını test eden bir adamın, kendisine gönderilen son oyunun gerçek dünyada karşılığı olduğunu keşfetmesi ile yaşananların hikâyesi.

Nicholas Gyeney’in yönettiği, André Kirkman ile birlikte senaryosunu yazdığı ve yapımcıları arasında da yer aldığı A.B.D. yapımı bir film. İlginç bir fikir ile başlayan ama özellikle ikinci yarısında kendisini bir bilgisayar oyununun aksiyon havasına tamamı ile teslim eden film, hikâyesinin gerçekçilik problemlerinin yanında derinliksizliği ile de zayıf bir film. Oyunculuklarının da çoğunlukla aksadığı veya en fazla vasatı tutturabildiği filmin hikâyesi içeriği açısından da sorunlu. Bilgisayar oyunu estetiğini üslup olarak benimsemesi ve hikâyesi ile oyun meraklılarının ilgisini çekebilir belki ama bu düşük bütçeli çalışma bütçe problemi ile açıklanamayacak problemlere sahip.

“Silahlar sadece oyunlarda kalsın” diyerek silah karşıtı mesajlar veren bir oyun şirketi sahibi, fikir ayrılıkları nedeni ile ondan ayrılmış olan eski ortağı ve oyunların test sürümlerini oynayarak şirkete geribildirim veren ve hayatını bu şekilde kazanan bir genç adam. Bu üç temel karakter üzerinde ilerleyen hikâyenin ilginç bir çıkış noktası var: Genç adam oyunu test ederken yaptıklarının gerçek hayattaki bir karakteri (ki şirketten ayrılmış eski ortak bu) kontrol ettiğini ve şirket sahibinin onu şeytanî planının kuklası yaptığını fark eder. Açılış jeneriğinde uzaylı yaratık, 11 Eylül, Kennedy ve aydaki ilk yürüyüşün de yer aldığı ve komplo teorilerinin konusu olmuş olay ve kişilere yer veren ve “Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değildir” sloganını önümüze koyan filmin bu örneklerle ilgisi olmayan bir hikâye anlatmasının garipliği ile başlayalım öncelikle. Sanal gerçekliğin ötesine geçip, gerçek hayatta oynanan bir oyun var karşımızda ve filmin bu hikâyeyi jenerikte gösterdikleri ile hayli zorlama ve gereksiz bir örtüşme içinde anlatmasını anlamak pek mümkün değil. Bu problem, genel olarak filmin temel bir sıkıntısının da kaynağı aslında. Yola çıkılan ilginç fikir ile daha sonra ne yapacağını bilememiş film ve içerik olarak gittikçe anlamsızlaşırken, biçim olarak da bir bilgisayar oyununun düzeyinin altında kalmış genel olarak.

Karakterlerinin zayıflığına denk düşen performansları ile Manu Bennett, Larenz Tate ve Linden Ashby’nin de bir çekim kaynağı olamadığı ve oyun karakterleri kadar yapay oynadığı filmin hikâyesinin ciddi bir sorunu daha var: Politik olarak çok yanlış bir mesajı bilinçli veya bilinçsiz olarak vermek. Hikâyenin kötü adamı olan şirket sahibinin silah karşıtı söylemlerin sahibi olması ve ortağının, geliştirdikleri teknolojinin sadece ordu tarafından kullanılması gerektiğini söylemesi dikkat çekici. Bir yandan silah karşıtlığının, sahibi üzerinden adının kötüye çıkarılması söz konusu burada, diğer yandan ise bir kurum olarak ordunun doğru ve adil sıfatları ile birlikte anılması üzerinden üretilen bir militarist yaklaşımı var filmin. Oyunlardaki şiddet sahnelerini eleştirmek gibi bir niyeti varsa da filmin (ki açıkçası pek de öyle görünmüyor), aralıksız şiddet sahnelerine neden tanık olduğumuzu da izah etmesi gerekiyor bize. Bu şiddet sahnelerinin her zaman bir bilgisayar oyunu estetiği ile sergilenmesi oyunların eleştirisinden çok, bu oyunlara düşkün olanları cezbetmek için tercih edilmiş gibi duruyor.

Filmin olumlu anlamda dikkat çeken taraflarından biri bilgisayar oyunu estetiğini taşıdığı anları. Örneğin başlarda yer alan ve ortağın eşinin kaçırılmasını gösteren sahne bu estetiğin parladığı anlardan sadece biri. Gerçek görüntüler ile bu görüntülerin animasyon karşılıklarının peş peşe gösterilmesi de filme bir çekicilik katmış kesinlikle ve filmin de açıkçası en kayda değer başarısı bu teknik alanda olmuş. Oyuncu (bilgisayar oyununu oynayan karakter) ile yönettiği oyun karakterinin, bir başka ifade ile söylersek kuklacı ile kuklanın gerçek hayatta yüzleşmesi de filmin ilginç bir başka öğesi. İşte bu tür başarılarını ne yazık ki başka bir alana taşıyamamış filmimiz ve örneğin oyunu oynayan genç adamın karakterinde olduğu gibi, kullanmaya soyunduğu klişelerin bile hakkını verememiş örneğin. Bu adamın sık sık yaptığı esprileri hayli zorlama ve bu hâli de iki yıldır evinden çık(a)mayan bir adamın paranoyası ile hiç örtüşmüyor. Amir Derakh, Ryan Shuck ve Anthony Valcic imzalı ve hikâyeye genel olarak katkı sağladığı görünen müziğin zaman zaman büründüğü gizemli hava ise bir parça tuhaf duruyor ve uyuşmuyor hikâyenin teknolojik içeriği ile.
Bitmek bilmeyen kavga sahnelerinin yer aldığı, sekiz dakika süren ve tek çekimden oluşan birinde bir adamın on altı rakibini birden devirdiği filmin hikâyesi gerçekçilik problemleri ile dolu ve bunlardan en önemli olanı da oyunların aksine sonsuz sayıda ihtimali barındıran gerçek hayatı bir bilgisayar oyununun sınırları içinde yönetilirken göstermek. Ne var ki hikâyesi de bir bilgisayar oyunununda göreceğiniz düzeyi aşamayan bir film için doğal bir sonuç bu. Bilgisayar oyunu işinde çalışan ve normalde pek de fiziksel yetenekleri ile öne çıkması beklemeyen karakterlerin bir aksiyon filmi karakteri gibi dövüşebilmeleri filmin tuhaflıklarından bir diğeri.

Felsefesi olan bir bilgisayar oyunu gibi başlayıp, aksiyondan ibaret bir bilgisayar oyununa dönüşen film aksiyon ve oyun meraklılarının ilgisini çekebilir yine de ve başka bir beklenti taşımadan, sadece hikâyenin gidebileceği (ama gitmeyi tercih etmediği veya nefesinin yetmediği) noktaları hayal etmeyi sevenler için de çekici olabilir.