Nadie Quiere la Noche – Isabel Coixet (2015)

“Bu, kocamın son keşif gezisi ve yıllardır hayalini kurduğu şeyi başarmak için son fırsatı. Onun yanında olmak zorundayım… çünkü hiç geri gelemeyebilir”

Kuzey Kutbu kâşiflerinden Robert Peary’in keşif gezisinden dönüşünü bekleyen iki kadının hikâyesi.

Miguel Barros’un orijinal senaryosundan Isabel Coixet’in çektiği bir İspanya, Fransa ve Bulgaristan ortak yapımı. Filmde hiç görünmeyen Peary’e değil, onun dönüşünü beklemek üzere kutba epey yakın bir yere tehlikeli bir yolculuk yapan eşi ile onun orada karşılaştığı ve yine bekleyiş içindeki bir başka kadının hikâyesini anlatıyor bize film. Birbirinden çok farklı karaktere sahip kadınların ilişkileri filmin temel noktası ve bu ilişki tahmin edilebilir şekilde ilerlediğinden yeterince güçlü bir çekicilik yaratamıyor film için. Buna karşılık, Jean-Claude Larrieu’nun başarılı görüntü çalışması ve Lucas Vidal’ın etkileyici müziğinden hayli yararlanan film, -iki baş oyuncusunun ve yönetmeninin kadın olmasının da etkisi ile- bir kadın hikâyesi olarak da ilgi çekebilir. Bir erkeğin ve onun keşif çabasının etrafında dönse de hikâye, asıl kahramanlar olarak film onu değil, iki kadını seçiyor ve böylelikle filme farklı bir boyut kazandırıyor.

Çekimleri Bulgaristan, Norveç ve İspanya’da gerçekleştirilen film, Robert Peary’in Kuzey Kutbu’na ulaştığı (kimilerine göre ise ulaşamayıp, yaklaşık 100 km. kadar yakınına gelebildiği) keşif gezisi sırasında eşinin onu beklemek için çıktığı hayli zorlu bir yolculuktan sonra ulaştığı kutuba yakın bir noktada bekleyişini anlatıyor bize. Ona eşlik eden diğer kadın ise bir yerli (Inuit) ve hikâye olağanüstü güç koşullarda yaşanan ve her iki kadının da buna rağmen vazgeçmediği bekleyişi anlatıyor bize temel olarak. Berlin Festivali’nde ilk gösterimi yapıldıktan sonra gösterime yaklaşık 20 dakikası kesilerek sokulan ve bu nedenle Juliette Binoche’un canlandırdığı eş karakterinin zaman zaman anlatıcı olarak sesini duyduğumuz filmi, hikâyesi ile orta karar, görselliği ile ise başarılı olarak nitelemek mümkün. Hikâyenin nerede ise büyük bir kısmı adeta siyah-beyaz çekilmiş gibi duruyor. Hiç eksilmeyen sonsuz bir kar görüntüsü altında Jean-Claude Larrieu’nun kamerası nerede ise diğer renkleri yok ederek sadece beyazı ve diğer tüm renkleri kendisinde toplamış görünen siyahı getiriyor karşımıza. Korkunç bir fırtına ve onun kulübeyi yıkması, doğum ve iki kadın arasında oluşan -ve tahmin edilebilirliği nedeni ile istendiği kadar etkileyici olamayan- dayanışma sahnelerinde film görsel olarak seyirciyi etkilemeyi başarıyor.

Gerçek karakterlerden esinlediği söyleyen film temelde iki farklı derde sahip gibi görünüyor: Birincisi kibirli, hırslı ve inatçı eşin kararlılığı ve iki kadının tamamen farklı şekillerde de olsa bekleme iradeleri üzerinden bir “kadın hikâyesi” anlatmak, diğeri ise karakterlerden birinin “dönüşüm”ü üzerinden de kendisini gösteren bir doğa insan çatışmasını aktarmak seyirciye. Hikâyenin başındaki bir sahnede daha önceki keşif gezilerine katılmış bir doktorun ölenleri sayarken yerli Inuit halkından olanları aklına bile getirmemesi, kadının önceki gezilerden birinde kutba yakın bir bölgede doğurduğu kızının orada doğan ilk “uygar” çocuk olduğunu altını çizerek vurgulaması ve yine onun bir kutup ayısını keyifle avlamasına karşılık yerli Inuit halkından kadının doğa ile barışık yaşamı üzerinden ve bir sahnede duyduğumuz “Tanrınızı bilmiyorum ama burada kuralları tabiat ana koyar, ona itaat etmeliyiz” cümlesi ile dile getirilen yaklaşımı ile film bir “uygar” toplum ile “ilkel” toplum çatışması da anlatıyor bize ve tarafını çok net belli ediyor. Bu çatışma Amerikalı kadının yerli kadına başlangıçtaki üstten bakışı ve kocasını sahiplenmek için mülkiyet kavramına başvurması ile de gösteriyor kendisini. Başlangıçtaki tek taraflı gerilimin (evet, tek taraflı çünkü yerli kadının anlamadığı bir gerilim bu) zamanla dayanışmaya dönüşmesi dokunaklı kimi anlara kaynaklık ediyor (örneğin yeni doğan bebeğe iki kadının birden “annelik” etmesi hayli etkileyici) ama senaryonun akışının tam da bekleneceği şekilde oluşu etkileyiciliğine zarar veriyor bu anların.

Bir yandan epik bir hikâye anlatmaya soyunmuş bir havası olan, diğer yandan iki kadın üzerinden bir karakter incelemesi ve buna bağlı olarak da ırkçılık ve kadın kimliği üzerine değinmeleri olan filmin bu iki farklı çabayı yeterince uyumlu bir şekilde bir araya getirebildiğini söylemek zor. Kimi diyalogların zayıflığı (özellikle Inuit kadından duyduklarımız) ve yönetmenin güçlü bir mizansen kuramamış olması gibi kusurları da var filmin. Ne var ki ve iyi ki bunların yanında Binoche da var; belki en güçlü oyunlarından birini sergilemiyor (bunda senaryonun karakterini yeterince inandırıcı kılamaması ve ona yeterince fırsat vermemesinin rolü var) sanatçı ama varlığı ve kimi anlarında seyirciye geçirmeyi başardığı güçlü hislerle filme belli bir çekicilik katmayı başarıyor tek başına. Özetle, problemlerine rağmen ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

(“Endless Night” – “Nobody Wants the Night” – “Bitmeyen Gece”)

My Life Without Me – Isabel Coixet (2003)

my_life_without_me

“Dua et, bu sensiz senin hayatın olsun”

 

Ölmek üzere olan bir kadının kalan zamanını ve kendinden sonrasını düzenleme çabası.

 

Çok az ömrü kalan bir kadının (Sarah Polley) hikâyesi içerdiği kolay dramatik öğeler ile melodram sinemasının (ve elbette Türk sinemasının) favori konularından biri oldu her zaman. Buna bir de kadının kendinden sonraki hayatı planlama çabasını da (kocasını çocuklarına da bakacak iyi birisi ile evlendirme planı dahil olmak üzere) eklerseniz pek çok klasik melodramda rastlayacağınız bir senaryoya kavuşmuş olursunuz.

 

Bu sıradan ve belki de klişe olan ve bir kısa hikâyeden uyarlanan konuyu ele alış şekli filmi korkulanın aksine farklı noktalara taşıyor. Bu başarının ardında farklı etkenler var. Öncelikle filmin içerdiği melodram potansiyelinin (veya tuzağının) uzağında konusunu ve karakterlerini incelikle ele alması ve bunu da herhangi bir yapaylık katmadan yapabilmesi var sanırım. Bazen amaçlanan etkinin uzağında olsa da iç ses (özellikle süpermarket sahnesinde) kullanımı, bu tür filmlerin temel tuzak alanı olan “ölmeden yapılacaklar” listesinin bir çetele gibi değil doğal bir süreç olarak işlenmesi ve duyguların (filmin konusundan dolayı elbette hüzün başta olmak üzere) altının kalın çizgilerle çizilmeden verilmesi de buna eklenebilir.

 

Filmin başarısında pay sahibi olan bir başka alan da karakterlerin işlenmesinde gösterdiği kalite çizgisi. Tüm karakterler hem filmin temel hikâyesi ile hem de kendi bağımsız hikâyeleri ile elle tutulur bir doğallıkla görünüyorlar perdede.

 

Başta Sarah Polley olmak üzere, bağımsız dramların vazgeçilmez aktörü Mark Ruffalo ve özellikle 70 ve 80’li yıllardaki müzik kariyeri ile bir ikon olan Deborah Harry filme katkıda bulunan başlıca isimler.

 

Yönetmen Coixet’in John Berger hayranlığını bir kitap üzerinden gösterdiği film, yeterince tanı(ya)madığı hayatı kaybetmek üzere olan bir kadının son günlerini göstermekteki doğallığı, kahramanın ifadesi ile “sınırlanmış bir hayatı, sınırlanmış sesler” ile yaşayan insanları betimlemekteki ustalığı, son bir tutkudaki çılgınlığı yüzümüze çarpmadan anlatımı ile kesinlikle ilgiyi hak ediyor. “Sen olduğun için dünya daha az kötü görünüyor” cümlesini duymak için… ve Hollywood’un en iyi halinde bile ancak “The Bucket List” çıkarabildiği bir alanda neler yapılabileceğini görmek için. Evet bir dram/melodram ama başarılı olanlarından.

(“Bensiz Hayatım”)