Rabin, Ha’yom Ha’akharon – Amos Gitai (2015)

“Rabin kendi idealleri için Yahudileri feda etti, ben Yahudiler için kendimi feda ettim”

İsrail Başbakanı İzak Rabin’in Filistin Kurtuluş Örgütü ile yürüttüğü barış görüşmeleri nedeni ile bir radikal sağcı tarafından öldürülmesinin hikâyesi.

İsrailli sinemacı Amos Gitai’nin yönettiği ve senaryosunu Marie-Jose Sanselme ile birlikte yazdığı, İsrail ve Fransa ortak yapımı bir film. Çözümsüzlüğün ve bunun sonucu olan savaşların ve huzursuzluğun egemen olduğu bir coğrafyadaki sayısız ve sonuçsuz barış girişiminden biri olan Oslo görüşmeleri (Rabin, dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres ve FKÖ lideri Yaser Arafat bu görüşmeler ve barış için gösterdikleri çaba nedeni ile Nobel Barış Ödülü almışlardı) İsrail’de sağ kesimin ve özellikle de fanatik dincilerin hedefi olmuş ve bu kesimler Rabin’i İsrail’e ihanetle suçlamışlardı. Film suikast öncesindeki gelişmelere ve cinayete giden yolun nasıl açıldığına, suikast anına ve oluşturulan özel bir komisyonun suikastte ihmali olanları araştırmasına odaklanıyor ve yarı belgesel (docudrama) diye adlandırabilecek bir tarzda karşımıza getiriyor olan biteni. Orta Doğu’nun değişmez kaderinin tipik hikâyelerinden biri tanık olduğumuz ve Gitai bu hikâyeyi saygı duruşunun öne çıktığı sade ve “cool” bir tavırla anlatıyor. Bu saygılı yaklaşımın filmin seyir değerini belki bir parça geriye ittiğini söylemek mümkün ama açıkçası bu çok da önemli değil. Yakın tarihin önemli bir olayını hak ettiği dürüstlük ve saygı ile anlatan film görülmeyi hak ediyor.

Şimon Peres ile yapılan bir röportaj ile açılan film, suikaste yol açan atmosferin oluşumunu, suikasti ve sonrasında toplanan komisyonun çalışmalarını zamanda ileri geri giderek anlatıyor. Amos Gitai çeşitli mitingler, suikast anı veya Filistin topraklarına yasadışı olarak yerleşen İsrailli fanatik dincilerle polisler arasındaki arbede gibi bölümlerde sık sık gerçek görüntülere de yer vermiş filmde ve bu görüntülerle kendi çektiklerini iç içe kullanmış. Seçilen görüntülerle film için çekilenlerin genellikle uyumlu bir şekilde kullanılması filmin başarılarından biri olarak öne çıkıyor. Buna ek olarak, Gitai kimi mizansen tercihleri ile de filmi ilgiye değer kılmış. Sahnelerin hemen tamamının eski usul kararmalarla ve sahnenin ruhuna uygun bir görüntü ile sessiz biçimde kapanması hem filme hüzünlü ve zarif bir hava veriyor, hem de Gitai’nin konusuna saygı ile yaklaşımının dışa vurumu oluyor bir bakıma. Kimi hususları -gerçeğe de uygun olarak- belirsiz bırakıyor hikâye ve suikastçinin iddia ettiği gibi gerçekten de kendi başına mı hareket ettiği sorusu cevapsız kalıyor örneğin. Bunun bir önemi de yok aslında; çünkü film, örneğin bir Hollywood filminin çoğunlukla yapacağının aksine, gerçeği keşfetmeye veya keşfettiğini iddia etmeye çalışmıyor. Filmin asıl derdi, bir suikaste ve barış çabasına darbe vurmaya giden yolun nasıl açıldığını ve “devlet”in kimi odaklarının sessiz kalarak veya hatta teşvik ederek bunu nasıl kolaylaştırdığını alçak gönüllü bir biçimde de olsa sergilemek.

Filmin bizim gibi, Orta Doğu’nun şu ya da bu şekilde parçası olan ülkelerde yaşayanlar için ayrı bir önemi var kuşkusuz: Parmak izini kadın polisin almasına karşı çıkıp erkek polis isteyen fanatik sağcıdan “ülkeyi satanın katli vaciptir” fetvası veren dinci önderlere veya her aksiyonunun kaynağını kutsal kitaptan bulup çıkaran fanatik dincilere pek çok öğe, “Orta Doğu’daki tek seküler ve demokratik rejim”e sahip olduğunu iddia eden İsrail ile epey ortak yanımız olduğunu gösteriyor bize. Amit Poznansky’nin başarılı müzik çalışması, filmin anlatım biçimi nedeni ile önemi daha da artan kurgusu (Yuval Or) ve Eric Gautier imzalı görüntüleri ile de dikkat çeken çalışmada kimi gerçek görüntüler de oldukça ilgi çekici. Örneğin sağcıların Rabin’e karşı düzenlediği bir mitingden seçilen sahneler fanatizmin resmini çizerken kullanılabilecek görüntüler getiriyor önümüze; daha da ilginç olanı ise bu görüntülerle Rabin’e destek için düzenlenen bir başka gösterinin görüntülerinin zıtlığı. İlkine öfke, ikincisine ise dayanışma hâkim bu anların. Fanatiklerin Rabin destekçilerini satanist olmakla suçlaması veya bir sorgu sahnesinin sonunda katilin yüzünde beliren, rahatlığının ve haklı olduğunu düşünmenin sonucu olan sırıtma ifadesi de yine bize kendi tarihimizdeki epey olumsuz benzerlerini çağrıştırması ile ayrıca dikkat çekiyor.

Suikastin, İsrail’in gidebileceği ve bölgeye de bir parça huzur getirebilecek yolu kapattığını ima eden ve bunun hüznünü her karesinde taşıyan çalışma, bilinçli olarak tercih ettiği yaklaşımı (adeta bir otopsinin profesyonel soğukluğunu veya tanık olunan bir trajedi karşısında, işini profesyonel olarak yapmak zorunda olmanın hüznünü taşıyan bir yaklaşım bu) ile heyecan vaat etmiyor seyircisine; bunun yerine kendisi ile birlikte bir toplumun otopsisine tanıklık yapmasını istiyor daha çok. Rabin için şizofren teşhisini koyan ve bunu “kendi yarattığı ve gerçekliğine inandığı bir dünyada yaşıyor” cümlesi ile açıklayan psikoloğun bu teşhisini, tam da bu cümleyi hak eden fanatik bir dinci grup ile paylaştığı sahnenin bir kara mizah havası kattığı filmin önemli eksikliği ise Rabin’in devam ettirmeye çalıştığı sürecin İsrail kadar önemli diğer tarafı olan Filistinliler’den hiç söz etmemesi. Eğer askerlerin yasadışı İsrailli yerleşimcileri hiç silah veya sertlik kullanmadan, sadece aşırıya kaçmayan fiziksel güçle uzaklaştırmaya çalıştırdıkları sahneyi hiç görmeseydik, Filistin’in sadece bir sahnede duyduğumuz ezan sesinden ibaret kalması anlaşılır olabilirdi belki. Buna ek olarak, Şimon Peres’in (kendisine Barış Ödülü veren Nobel komitesinin ciddi rahatsızlığını dile getirmesine de neden olan) kimi uygulamalarından hiç söz açılmaması da pek doğru bir tercih değil. Yine de sonuçta iyi niyetinden kuşku duyulmayacak, sorumluluk duygusu içinde hareket eden ve bir barış girişiminin -yürütücülerinin samimiyetinden bağımsız olarak- bazı coğrafyalarda nasıl her zaman başarısızlığa mahkum olduğunu ve o başarısızlığın da sadece fanatizmi yükseltip sorunu daha da büyüttüğünü hatırlatan bu Amos Gitai filmi ilgiyi hak ediyor.

(“Rabin, the Last Day” – “Le Dernier Jour d’Yitzhak Rabin” – “Rabin’in Son Günü”)

Picnic – Joshua Logan (1955)

“Ve sonra o geldi… Evin içinde hâlâ sokaktaymış gibi yürüdü… Evde bir erkek vardı ve bu bana çok iyi geldi”

Kasabaya gelen bir yabancı ve onun gelişi ile, bastırılan duyguları harekete geçen kadınların hikâyesi.

Senaryosunu William Inge’in aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlayarak Daniel Taradash’ın yazdığı, Joshua Logan’ın yönettiği bir A.B.D. yapımı. Üzerinden geçen altmış iki yıl sonra çarpıcılığını biraz yitirmiş olsa da klasik olarak kalabilen bir çalışma bu. Başrol oyuncularından Kim Novak’ın ilk çıkışını yapmasını sağlayan film, kadın karakterlerin ağırlıkta olduğu ve bu karakterlerin birden karşılarına çıkıveren bir erkek nedeni ile değişen hayatlarına odaklanan bir çalışma. William Holden’ın oynadığı erkek hikâyede hep ön planda olsa da film aslında onun (ve sembolü olduğu erkeklerin) varlığı ve yokluğu üzerinden kadınları anlatıyor çekici bir şekilde. Tüm karakterlerin üç boyutlu olarak çizildiği ve her birinin duygu ve davranışlarının gerçekçi kılındığı, “cinsel gerilimi” oldukça dozunda bir tonda ve sürekli olarak ayakta tutan film onca konuşmalı anlarına rağmen bir tiyatro oyunundan uyarlandığını hemen hiç hissettirmemesi ile de dikkat çekiyor. Klasikleşen kimi sahneleri ile de önemli olan filmin hikâyeye pek uymayan finale sahip olmak gibi bir problemin de aralarında bulunduğu kimi zayıflıkları olsa da yine de görülmeyi hak eden bir çalışma kesinlikle.

A.B.D.’de her yıl Eylül ayının ilk pazartesi günü kutlanan İşçi Bayramı tatilinde bir Kansas kasabasında ve 24 saat içinde geçiyor film. Kasabaya üniversiteden arkadaşını görmeye gelen serseri ruhlu bir adamın bu yirmi dört saat içinde bir şekilde tüm kadınların hayatını etkilemesini anlatıyor temel olarak ve bunu yaparken kadınların erkekli ve erkeksiz olmaları üzerinden, havada hep asılı tuttuğu bir cinsel gerilimi de özenle koruyarak, yalnızlıktan gençliğe/yaşlılığa ve güzellik kavramına çeşitli temaları kadınları düşünerek anlatıyor hep. Yatalak ve çok yaşlı annesine bakan ve yıllar sonra ilk kez evine bir erkeğin adım attığı yaşlı kadın, kocasının evi terk etmesinden sonra iki çocuğuna hem annelik hem babalık eden bir orta yaşlı kadın, onun büyüğü on sekizinde iki genç kızı ve onların evinde kiracı olarak kalan ve “evde kalmış” bir öğretmen kadın; bu karakterlerin tümünün hayatı -kimilerininki radikal bir şekilde olmak üzere- değişiyor adamın kasabaya gelmesinden sonra ve sadece tek bir gün içinde. Finaline rağmen, özellikle kadın karakterlerin tümünden havaya sürekli olarak yayılan bir hüzün duygusu var filmin ki hikâyeyi gerçekten çekici kılan unsurlardan biri de bu; bu hüzne eşlik edenler de yine seyircide bir kırıklık havası yaratacak öğeler: Eski gençlik günlerine duyulan özlem, bir zamanların aksine şimdi yalnız olmanın verdiği mutsuzluk, gençliğin artık elden gittiğini dehşetle fark etmiş olmanın neden olduğu trajik öfke, sadece güzelliği üzerinden algılanmanın verdiği rahatsızlık veya ilk uyanan cinsel dürtülerin ve yeterince güzel olmadığını düşünmenin neden olduğu kalp kırıklıkları. Inge’in oyunu ve işte ondan uyarlanan bu film tüm bunları bunca temanın neden olabileceği herhangi bir fazlalık duygusunu hissettirmeden bize geçirmeyi başarıyorlar. Film belki bazen yeterince güçlü görünmeyebilir ama senaryosunun her bir karakter üzerinde aynı özenle durması ve onları tanımamızı ve anlamamızı sağlayacak şekilde çizmiş olması bu kusuru kolayca affettiriyor açıkçası.

Yaşından hayli küçük bir karakteri canlandıran ve bunun için göğsünü traş ettiren Holden bu yaş problemini performansına yüklenerek aşmaya çalışmış ve çoğunlukla da başarmış ama zaman zaman vücut dilini gençliğini vurgulamak için gereğinden fazla kullanmış görünüyor. Kim Novak üzerine düşeni, “genç, güzel ve kırılgan görünmeyi” layıkı ile yerine getiriyor performansında özel bir başarı sergilemiyor olsa da. Yardımcı rollerdeki tüm oyuncular ise hiç aksamadan canlandırırken karakterlerini, öne çıkan isim rolünün gösterişli bir oyuna izin vermesinin avantajını da akıllıca kullanan Rosalind Russell oluyor. Dans sahnesini klasik kılan biraz da onun, karakterinin kapıldığı dehşeti ve duyduğu utancı başarı ile yansıtan performansı şüphesiz. Aslında tüm bu dans sahnesi ve sonrasında yaşananlar filmin doruk noktaları olarak görülebilir. Dramın dozunun yükseldiği, kimi karakterlerin patlama anlarını yaşadıkları ve bugün için belki sıradan görünebilecek olsa da 1950’lerin Hollywood’u düşünüldüğünde cüretkârlığı (örneğin o yırtılan gömlek sahnesi) ile çok başarılı bir sahne bu kesinlikle. Buna “lütfen benimle evlen” sahnesi de eklenebilir yalnız kalma korkusunun şiddetini çarpıcı bir şekilde sergilemesi nedeni ile.

Hikâyeyi gereksiz bir şekilde uzatan piknik eğlenceleri bölümünü eksi hanesine eklememiz gereken filmin yönetmeni Joshua Logan, Inge’in oyununu tiyatroda yöneten kişiymiş de aynı zamanda. Oyunun yazarı Inge’i zorlayarak yazılmasını sağladığı ve filme de taşınan finalin kabahatini de ona yüklememiz gerekiyor. Bu kusurlarına rağmen, Logan filmin özellikle dramın yükseldiği anlardaki yönetmenliği ve bunca diyaloğu olan bir hikâyeyi tempolu bir şekilde anlatabilmesi ile de takdir etmek gerekiyor. 1956’da A.B.D.’de bir numaraya çıkan tema şarkısını da atlamamamız gereken film, iki kez de televizyona uyarlanmış. Kadın ve erkeğin toplum içindeki rolleri ve geleneksel bakışın onlara yüklediği zayıflıkları ve gücü sorgulayan, güzelliğin ve gençliğin varlığı ve yokluğunun toplumun gözündeki iyi ve kötü yönlerini sürekli olarak hatırlatan filmin James Wong Howe imzalı görüntüleri de keyif veriyor. Ekonomik tutulmuş bir histerik yanı da olan film, tatminsizlik üzerine çekilmiş önemli sinema eserlerinden biri olarak da ilgiyi hak ediyor kesinlikle.

(“Piknik”)

King Kong – Peter Jackson (2005)

“Bayanlar ve baylar, işte karşınızda… KONG! Dünyanın sekizinci harikası!”

Film çekmek için gizemli bir adaya giden bir film ekibinin dev bir gorille karşılaşınca yaşananların hikâyesi.

1933 tarihinde çekilen ve bugün korku türünün klasikleri arasında yerini alan, Merian C. Cooper ve Ernest B. Schoedsack’ın birlikte yönettikleri aynı isimli filmin yeniden yapımı. 1976 yılında John Guillermin tarafından çekilmiş bir yeniden yapımı daha olan orijinal film Edgar Wallace ve Merian C. Cooper’ın hikâyesinden yola çıkılarak çekilmişti. ABD, Yeni Zelanda ve Almanya ortak yapımı olan 2005 tarihli bu film ise yine aynı hikâyeden yola çıkan ve Fran Walsh, Philippa Boyens ve Peter Jackson’ın imzasını taşıyan senaryodan Jackson’ın çektiği bir çalışma. İkisi ses çalışmasından, biri de görsel efektlerden olmak üzere 3 Oscar ödülü kazanan film 2005 yılında o zamana kadarki en yüksek bütçeli film olmasının hakkını veren hayli “büyük” bir çalışma. Filmlerinin kazandırdığı yüksek gelir nedeni ile oldukça büyük bir bütçe çalışma imkânı bulmuş Jackson ve bunu da her sahnede göstermiş açıkçası. 187 dakikayı bulan uzunluğu ile, dinozor sahnelerinde olduğu gibi hiç çekinmeden uzatılmış, “büyütülmüş” anları ile ve tüm set ve kostüm çalışmaları ile film hiç aralıksız olarak ne kadar “büyük” olduğunu vurguluyor. Adeta dev bir mekanizma hiç durmadan işliyor ve seyirciyi gerilimden korkuya, mizahtan romantizme atıp duruyor ona hiç nefes alma imkânı vermeden. Amacı eğlendirmek olan ve bunu da kesinlikle başaran film “kendini beğenmiş” ve seyirciden de aynı tavrı bekleyen hali ile rahatsız edici oluyor zaman zaman ama bu tür filmler tam da bu özellikleri nedeni ile ilgi odağı olurlar sonuçta. Eğlenmek ve -belki hemen olmasa da- unutmak için görülmesi gerekli bir çalışma.

1933 tarihli King Kong filmi 100, 1976 tarihli olanı 134 dakika iken bu film tam 187 dakika uzunluğunda. Dakikalarca süren dinozor sahneleri düşünülünce filmin bu kadar uzun olması anlaşılabiliyor ama buna gerçekten gerek olup olmadığı tartışmaya açık. Temposunu -gemide geçen ilk sahneler hariç- zaten hiç düşürmeyen film bir de süresini uzun tutunca yorabiliyor seyirciyi doğal olarak. Elbette bu problem, türün çok da meraklısı olmayanlar için geçerli; meraklılarının ise aksine her saniyesinden keyif alacağı kesin tüm bu uzun sahnelerin. Sinema endüstrileştikçe bir filmin arkasındaki insan sayısı da büyüyor ve film üretimi adeta bir fabrikada olduğu gibi otomatize edilmeye doğru bir eğilim gösteriyor. Filmlerin kapanış jeneriklerinin gittikçe uzaması ve özellikle King Kong örneğinde olduğu gibi dakikalarca sürmesinin arkasında sadece artık filme bir şekilde emeği geçen herkesin adına yer veriliyor olması yatmıyor kuşkusuz; bundan daha önemli olarak, gerçekten de gittikçe artan sayıda insan bunun gibi büyük bütçeli filmlerde bir şekilde bir rol üstleniyor ve devasa bir mekanizmanın aksamadan ilerlemesini sağlıyor. Bu durum sadece sinemaya özgü değil kuşkusuz; örneğin müzikte de benzer bir değişim var: 1950’li yıllarda Billboard dergisinin listesinde 1 numaraya çıkan bir şarkıyı ortalama 1.74 kişi yazarken, bu sayı 1970’lerde 1.79, 1980’lerde 1.87, 1990’larda 2.76 ve 2000’li yıllarda 3.59’a yükselmiş. Kısacası sanat (elbette özellikle popüler olanları) gittikçe yükselen sayıda bir “yaratıcı” tarafından üretiliyor ve bu da doğal olarak beraberinde bir samimiyet kaybını ve formüllere bağlı olarak ilerleyen bir otomatikleşmeyi getiriyor. Bu filmin de devasa bir çarkın işlemesi ile üretildiği açık kesinlikle.

Açılış ve kapanıştaki New York sahnelerinden adada geçen tüm bölümlere kadar film ciddi bir prodüksiyon emeği ile üretildiğini söylüyor bize ve hatta bunu sahneleri arsızca uzatarak, karakterleri ve tüm o tasarım harikası yaratıkları çoğaltarak yapıyor; bir başka ifade ile söylersek kendisine hayran olunması için her şeyi yapıyor. Jackson’ın yönetmenliğine diyecek yok ve “eskiye göz kırpan”, çizgi romanın görsel estetiğini taşıyan ve o romanlardaki diyalogları ve hikâye akış biçimini benimseyen çalışması ile epey bir katkı sağlamış filme kesinlikle. Filmi seyrederken adeta bir çizgi romanın canlanmış haline tanık oluyor gibi hissediyorsunuz ki oyuncuların da keyifle eşlik ettiği bu tercih filmin içinizdeki çocuğa hitap etmesini de sağlıyor böylece.

Sadece gizemli ve “vahşi” bir dünyada başlayan ve “modern” dünyada devam eden bir macera değil, aynı zamanda sıkı bir aşk filmi de bu elbette King Kong’un hikâyesine aşina olanların çok iyi bileceği gibi. Peter Jackson da bu imkânsız aşkı görsel olarak epey ciddi bir romantizm havası yaratarak ve hüzün duygusunu hiç ihmal etmeden anlatıyor bize çekici bir şekilde. Yerlilerin özellikle eski filmlerde/romanlarda/çizgi romanlarda olduğu gibi vahşi birer ucube olarak çizilmeleri ise orijinal hikâyeye uygunluk açısından belki doğru ama günümüz için fazlası ile bir sömürgeci Batı anlayışının izlerini taşıyor ve her ne kadar beyaz adamların çoğunu da (özellikle de film yönetmenini) kimi kötü özellikleri ile sergilese de sonuçta film sık sık bir “Beyaz Adam Vahşi Yerliye Karşı” havasına bürünüyor.

Bunun gibi görsel efektlerle dolu bir filmde aslında oyunculuğun ne kadar zor olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bize bu çalışma; özellikle Kong’un tutkusunun nesnesi olan sarışın oyuncu rolündeki Naomi Watts’ın hayli ciddi bir yükün altından başarı ile kalktığını söylemek gerek. Jack Black, Adrien Brody ve gemi çalışanlarından birinin yanısıra Kong’u da oynayan Andy Serkis’in de adını anmak gerekiyor, oyunculukları ile filmin görsel tercihlerine (çizgi roman estetiği) ciddi bir başarı ile uyum gösterdikleri için. Ne kadar gösterişli ve başarılı olursa olsunlar kimi sahnelerin fazlası ile uzadığı filmin “Kong’un bir dinozoru ağzını yırtarak öldürmesi” sahnesinde olduğu gibi gereksiz sertlik anlarını -neyse ki sayısı fazla değil bu anların- barındırdığını da söylemek gerekiyor. King Kong’un bir sirk hayvanı gibi sergilendiği tiyatro sahnesindeki şovda hem ona yapılan bu alçaltıcı muameleyi hem de yerlilerin bu şovda kullanım şeklini eleştiren filmin kendisinin, adada geçen tüm sahnelerde yerlileri bu şekilde kullanmış olması ise elbette ciddi bir ikiyüzlülük olarak duruyor karşımızda. Gemideki karakterlerden biri olan bir genç denizcinin Conrad’ın “Heart of Drakness”ını okuması ve hatta oradan bir cümlenin diyaloglara yansıması ise sizi yanıltmasın; Jackson öyle derin konuların peşinde değil kesinlikle. Amacı kaba, eğlenceli ve büyük bir film çekmek olmuş sadece ve bunu da tam anlamı ile başarmış.

The Immigrant – James Gray (2013)

“O kadar çok sınavdan geçtim ki! Hayatta kalmak için bu kadar çok çaba göstermem günah mı? Bunca kötü şey yaptıktan sonra hayatta kalmayı istemek günah mı?”

1921’de kız kardeşi ile birlikte ABD’ye gelen göçmen bir Polonyalı kadının hayatta kalma çabasının hikâyesi.

James Gray ve Rick Menello’nun orijinal senaryosundan Gray’in çektiği bir ABD yapımı. Karşılaştığı tüm güçlüklere karşı, kendisi ve hasta kız kardeşi için yeni bir hayat kurma mücadelesi veren genç bir kadının hikâyesini anlatan yapım öncelikle oyuncularının performansı ve usta görüntü yönetmeni Darius Khondji’nin çalışması ile dikkat çekiyor. Senaryosunun, olmaya çalıştığının aksine, kahramanının hikâyesini epik bir dil ile anlatmak için yeterli görünmediği filmin Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmler arasına seçilmesi de bir parça şaşırtıcı aslında çünkü film ne popüler sinemanın sağlam örnekleri arasında yer alabilecek bir güçte ne de sinema dili açısından bir yenilik, tazelik içeriyor. Buna karşılık -özellikle oyuncularının katkısı ile- ilgi ile izlenebilen, ticarî sinemanın rahat seyredilen anlatım biçimine sahip ve aksamayan mizanseni ile ilgi gösterilebilecek bir çalışma bu.

James Gray bu beşinci uzun metrajlı filmini o zamana kadar çektiği en iyi film olarak tanımlamış bir röportajda ama belki onun kariyeri için kabul edilebilecek bu “en iyi” tanımı, genel olarak sinema dünyası açısından bakıldığında daha çok “vasatın bir parça üstünde” tanımı ile değiştirilmeli gibi duruyor. Üç başrol oyuncusundan (Marion Cotillard, Joaquin Phoenix ve Jeremy Renner) özellikle Cotillard’ın, karakterini gerçek kılan, akıbeti için merak duygusu uyandıran ve onun ruhuna girmişe benzeyen performansı filmi temel olarak ilgiye değer kılan ve buna ek olarak bir de başarılı görüntü çalışmasından ciddi bir destek alıyor film. Ne var ki hikâye, kadının başına gelenler, inatçı mücadelesi, göçmen olmanın zorluğu, kadın olmanın zorluğu, iki erkeğin birden tutkusunun nesnesi olmak vs. gibi temalarla karşımıza gelirken, senaryo daha çok iyi bir fikirin yeterince geliştirilememiş hali gibi duruyor. Bunlar filmin ilgiyi hak etmesini engellemiyor neyse ki ama bir epik macera beklentisini yaratıp sonradan daha alçak gönüllü bir havada ilerleyen hikâye bir parça hayal kırıklığı da yaratıyor açıkçası.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan “İkinci Polonya Cumhuriyeti”nin Sovyetlerle giriştiği savaşta anne ve babaları öldürülen iki genç kadının gemi ile ABD’ye gelmesi ile başlıyor hikâye ve kardeşlerden biri hastalığı nedeni ile altı aylığına karantinaya alınırken diğeri de sınır dışı edilme riski ile karşı karşıya kalıyor. Bu ilk sahneden başlayarak, Cotillard’ın canlandırdığı genç kadın bir yandan ABD’de kalabilmenin yollarını ararken, diğer yandan kardeşinin tedavisi için gerekli olan parayı kazanmaya çalışıyor. İki erkek çıkıyor karşısına: Biri bir revüde “kadınları” ile gösteriler düzenleyen bir adam (Phoenix), diğeri ise sihirbazlık gösterileri yapan bir başkası (Renner). Her ikisi de kadına aşık oluyor hikâye ilerledikçe ve filme ilginçlik katan asıl aşk, içerdiği saplantılı tutku ve kötülük ettiği birine aşık olmanın tuhaflığını barındırması nedeni ile bu adamlarının ilkininki oluyor. Açıkçası senaryonun genellikle tanıdık görünen tüm öğelerinin içinde en orijinal görünen unsuru bu ve filme de cazibe katıyor kesinlikle. Senaryonun nerede ise oyuncularının performansının abartılı görünmesine neden olan güçsüzlüğü (diyaloglar ve hikâyenin gelişimi, öne çıkan oyunculukları boşa düşürüyor zaman zaman çünkü) içinde bu öğeyi James Gray’in yönetmenlik çalışması pek iyi değerlendiremiyor ne var ki. Bir final sahnesi çok daha etkileyici olabilir veya cinayet sahnesi sıradan bir melodramdakinden çok daha farklı bir şekilde çekilebilirmiş örneğin. Phoenix’in ve Renner’ın zaman zaman senaryoya rağmen karakterlerini ayakta tutabildiklerini söylemek gerekiyor ek olarak.

Filmi çekici kılan bir görsel atmosferi var üzerinde durulması gereken. Özellikle Ellis adasındaki sahnelerde Darius Khondji’nin kamerası kurmayı başardığı hüzünlü ve karanlık atmosfer ile ciddi bir katkı sağlıyor filme ve hikâyenin kimi eksikliklerini de kapatıyor. “Amerika Düşü”nün negatif bir resmini çizmesi ve bir kadının cesaret ve azim gerektiren hikâyesini anlatması ile önemli olan film sadece Cotillard’ın performansı için bile görülmeye değebilir aslında. Lehçe konuşabilmek için ciddi bir hazırlık yapan ve daha da önemlisi İngilizceyi bir Polonyalı gibi konuşmayı başaran oyuncunun performansı, özellikle kararsızlık ve işlenen “günah”ların vicdan azabının duyulduğu anlarda doruğa çıkıyor. Keşke senaryo -örneğin iki erkeğin ona neden bu denli tutku ile bağlandığını anlatamaması gibi- problemlere sahip olmasaymış; ama buna rağmen görülebilir bir çalışma bu.

(“Bir Zamanlar New York”)