Güllü – Atıf Yılmaz (1971)

Gullu“Pilava kaşık sapladı, şekeri de verince seninle evlenmek istiyor demektir. Senin de kanın kaynadı mı ona?”

Geçirdiği bir trafik kazası sonucu köye gelen ve kendisi ile imam nikâhı ile evlendikten sonra şehire giderek onu terk eden adamın peşine düşen köylü kadının hikâyesi.

Yeşilçam’ın yabancı sinemalardan serbestçe esinlendiği, telif hakkı gibi “ayrıntı”larla ilgilenmediği dönemde çekilen bir film. Mario Monicelli’nin 1968 İtalyan yapımı “La Ragazza con la Pistola – Tabancalı Yosma” adlı filminden ilham alınarak çekilen filmin senaryosunu Atıf Yılmaz ve Erdoğan Tünaş’ın hikâyesinden Yılmaz yazarken (jenerikte bu şekilde belirtilmiş olmakla birlikte kimi kaynaklarda Ayşe Şasa’nın da adı geçiyor Yılmaz ile birlikte senarist olarak), yönetmen koltuğunda da Yılmaz oturmuş. Başrolleri paylaşan ve iyi bir ikili oluşturmuş görünen Türkân Şoray ve Ediz Hun filmin gördüğü ilgi üzerine çekilen ve “Güllü Geliyor Güllü” adını taşıyan filmde de yer almışlardı ama bu film bir devam filminden çok ilkinin gördüğü ilgiden yararlanan benzer havalı bir yapımdı daha çok. Şoray’ın Karadenizli bir köylü kadını oynadığı film bir komedi olarak eğlendirmeyi ve arada da güldürmeyi başarıyor. Şoray ve Hun ikilisinin performanslarının filmin komedisine yakıştığını, senaryo tekniği ve “politik” bakış açısından önemli kusurlarına ve ikinci yarısındaki bir parça dağınıklığa rağmen hikâyesinin akıcı bir şekilde ilerlediğini ve yaşattığı nostaljiyi de düşününce, filmin sinemamızın komedi türündeki öne çıkan eserlerinden biri olarak görülmeyi hak ettiğini söyleyebiliriz.

Monicelli’nin filmi Sicilyalı bir köylü kızın kendisini baştan çıkaran bir adamın peşinden İngiltere’ye gitmesini ve orada karşılaştığı kimi maceralardan sonra adamı unutup kendisine yeni bir hayat kurmasını ve mutlu olmasını anlatıyor. Bizim filmimiz de bir mutlu sona sahip ama kadın mutluluğu kendisini baştan çıkaran adamda buluyor doğal olarak. Doğal olarak diyoruz çünkü bir kadının kendisine -onu aldatmış olsa da- aşık olduğu erkekten bağımsız bir mutlu hayat kurması ne o dönemin Yeşilçam’ı ne de seyirci için hele de bir komedi filminde kabul edilebilir bir gelişme olurdu. Hikâyemiz defalarca vurguladığı gibi, “kendisine dokunan ilk erkek” ve “koca” nitelemeleri ile tanınan erkeğin yanında bulmasını sağlıyor kadının mutluluğu. Kısacası Monicelli’nin filminden ilham aldığı çıkış noktasını terk edip bambaşka bir sonuca varıyor filmimiz sinemamızın kalıplarına uygun olarak. Ne var ki çıkış aynı olup varış noktası farklı olunca senaryo kimi tutarsızlıklardan da kaçınamıyor: Örneğin erkeğin kadını baştan çıkardığını nerede ise anlamıyorsunuz Hun ve Şoray’ın mutlu cilveleşmeleri, komedinin öne çıkması ve adamın önceki filmde “kötü”yken burada sonradan da olsa iyi bir karaktere dönüşmesi nedeni ile. Monicelli’nin filmi kadının bilinçli bir değişimini vurgularken ve bu bağlamda onun özgürlüğünü gündeme getirerek bir “kadın filmi” olurken, Atıf Yılmaz’ın filmi romantik bir komedinin kalıplarından hiç ayrılmıyor ve kadını erkeği ile buluşturarak muhafazakâr bir bakışı öne çıkarıyor. Bir başka şekilde ifade edersek, İtalyan filminde kadın kendisi için değişirken, burada erkeği için değişiyor ve değiştikçe sevilmeye başlıyor.

Müziklerin tamamının yabancı kaynaklardan “aşırıldığı” film İtalyan filmindeki Sicilyalı kadını Karadenizli kadına çevirerek orijinalindeki etnik vurguyu koruyor ve hikâyenin pek çok komedi anını da yörenin elbette epeyce abartılmış geleneklerinden üretiyor. Pilava kaşık saplamaktan dama çıkıp miyavlamaya ve gerdeğe girebilmek için bir tepsideki buğday tanelerini saymaya bu gelenekleri sürekli olarak komedisinin kaynağı yapıyor film ve seslendirmedeki kimileri hayli abartılı Karadeniz aksanı taklitlerin de etkisi ile sık sık seyircisine “Karadenizliler ne komik değil mi?” diye hatırlatıyor adeta. Bu etnik öğenin kullanımında kendisini tutamamış görünen film, adamı da aslen Karadenizli yapıyor ve onun bu yanını koruyan babası ve evindeki yine Karadenizli aşçı üzerinden kimi zorlama komedi anları yaratmaya çalışıyor ki gereksiz bu çaba filme zarar veriyor. Bu iki karakterin Karadenizli olması ve buradan ek bir komedi çıkartılmaya çalışılması biraz ucuz bir numara olmuş ne yazık ki. Buna karşılık senaryonun adamı farklı rollere (mahallenin imamı, ikiz kardeşi vs.) sokması, köylülerin bir sorunun cevabını bulmak için her bir araya gelişlerinde ikiye ayrılarak kavga etmesi, adamın kendisini kendinden kıskanır hâle gelmesi veya finalde seyirciye seyrettiğinin bir film olduğunu hatırlatmak gibi yabancılaştırıcı bir öğeye başvurması hayli eğlenceli anların karşımıza gelmesini sağlıyor ve filme çekicilik katıyor.

Adamın köylü kadını “kaşları alınmış” olarak hayal edip aslında ne kadar güzel olduğunu düşündüğü ama kadını canlandıran Şoray’ın zaten kaşlarının alınmış hâli ile oynadığı filmde Şoray ve belki ondan da çok Ediz Hun rollerinin hakkını fazlası ile veriyorlar. Şoray kimi sahnelerde sorunlu dublajına rağmen ustaca kullandığı vücut dili ile eğlendirirken, Ediz Hun sıkı bir komedi performansı veriyor hikâye boyunca. Buradaki gazeteci rolü ile Antalya’da Yardımcı Erkek Oyuncu dalında ödül kazanan Süleyman Turan ise bu komedi filmindeki ciddi tek rolde hiç aksamıyor. Türkan Şoray “Sinemam ve Ben” adlı kitabında “Komedi filmlerinde oynamayı çok seviyordum ama bazı sahnelerde gerçekten utanıyordum; belli etmemeye, sen bir oyuncusun, her türlü rolü oynamalısın diye düşünmeye çalışıyordum” diye yazarken, utandığı anlardan biri olarak da buradaki damda miyavlama sahnesini örnek veriyor ve “Koskoca kadın damda oturmuş “miyav miyav” diyecek” diye özetliyor yapması gerekeni. Yönetmen Atıf Yılmaz’a bu sahneyi çekmeyi istemediğini söylemiş Şoray ama Yılmaz’a göre hasta olduğu için, Şoray’a göre ise kendisinden daha otoriter olan yardımcısı Zeki Ökten’le onu baş başa bırakmak için sete gelmemiş Atıf Yılmaz o gün ve sahneyi Ökten çekmiş. Sonuç ise, Şoray’ın filmografisinde ilginç bir sahne olmuş ama açıkçası yeterince iyi değerlendirilememiş bu anlar filmin komedisi içinde.

Firestarter – Mark L. Lester (1984)

firestarter“Bu, vahşi bir hayvanı kafesinden çıkartmak gibi! Bir daha yapmayacağıma yemin ettim”

Hükümetin gizli servis ajanlarının peşine düştüğü, ateşi kontrol edebilme (“pyrokinesis”) yeteneği olan küçük bir kız ve düşünce gücü ile karşısındakine istediğini yaptırabilen babasının hikâyesi.

Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Stanley Mann’ın yazdığı ve yönetmenliğini Mark L. Lester’ın üstlendiği bir ABD yapımı. Hükümetin gizli bir deneyine para karşılığı katılan bir adam ve kadının bu deneyde aldıkları ilaç sonucu kazandıkları tuhaf yeteneklerinin çocuklarına geçmesi ve küçük kızın ateşi kontrol edebilme yeteneğini askerî amaçlarla kullanmak isteyen gizli servisin anneyi öldürdükten sonra, baba ve kızının peşine düşmesi ile yaşananları anlatıyor film. King’in sinemaya uyarlanan pek çok eserinden biri olan roman ilk kez 1980 yılında yayımlanmış ve dört yıl sonra da bu uyarlama ile beyazperdeye taşınmıştı. On sekiz yıl sonra “Firestarter 2: Rekindled” adını taşıyan devamı bir televizyon filmi olarak çekilen bu film türünün (bilimkurgu ve korku/gerilim) sinema değeri açısından önemli yapımları arasında olmasa da bir King uyarlaması ve 80’lerden gelen bir “yarı klasik” olarak ilgi görebilir. Lester’ın fazlası ile düz sinema dili ve hikâyenin kendi sınırları içinde bile kabulü zor gerçekçilik problemlerinin yanında daha önemli bir problemi de var filmin: Drew Barrymore’un çarpıcı bir biçimde canlandırdığı küçük kızın sahip olduğu tehlikeli güç ile sevimliliğinin neden olduğu zıtlıktan doğru bir biçimde yararlanamaması.

Filmin müzikleri Alman elektronik müzik grubu Tangerine Dream tarafından hazırlanmış ve yönetmen Mark L. Lester’ın ifade ettiğine göre filmi hiç görmeden hazırlanılan bu müzikler hikâyeye pek de uymamış açıkçası. Bir iki sahne dışında müzik çalışması ne hikâyenin genel atmosferine ne de kullanıldıkları sahnenin havasına uyum gösteriyor. Öyle ki zaman zaman siz filmi seyrederken birileri de yanınızda bir Tangerine Dream albümü dinliyor gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bu işitsel problemin yanında, filmin görsel dili de hikâye için yeterince çekici değil. Açılış sahnesi örneğin, apar topar giriş yapan hâli ile sizi hazırlıksız yakalamanın etkileyiciliğine değil, damdan düşer gibi görünmenin tuhaflığına sahip. Filmin genelinde de gereğinden düz akan ve kamera kullanımı, açıları, kurgu tercihleri vb. ile hikâyesinin “olağanüstü”lüğüne pek yakışmayan bir dili olan bir anlatımı tercih etmiş Lester ve böyle olunca da bu olağanüstülüğün aslında gerektirmediği bir gerçekçilik sorgulamasına girişmenize neden oluyor. Yoğunlaştırdığı bakışları ile karşısındaki insana istediğini yaptırabilen, kör olduklarını düşündürtebilen veya bir telefon kulübesindeki bozuk paraların dışarı çıkmasını sağlayabilen babanın bu yeteneğini neden başka gerekli anlarda da kullanmadığını anlamak zor örneğin. Hikâyenin sonunun da pek gerçekçi olmadığını söylemek gerekiyor açıkçası. Kahramanlarımızın peşindeki kötücül organizasyonun bu şekilde yok olduğuna ve New York Times’a (romanda ise Rolling Stone dergisine) yapılan bir ziyaretin gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlayacağına inanmak zor kuşkusuz. Gerçi bu “özgür basın” ve genç kızın yeni ailesi üzerinden yapılan aile güzellemeleri filmin King’e yakışır bir biçimde Amerikan değerlerine övgüsünün doğal bir sonucu olarak beklenen bir sonuç ama yine de kolaycılığı ile rahatsız edebilir. Kaldı ki finalden sonra ortada kalan koca bir soru var: Bu müthiş yeteneği ile küçük kızın hayatı ne olacak?

Eskilerden Art Carney, George C. Scott, Louise Fletcher ve Moses Gunn’ın varlıkları ile renklendirdiği filmde Martin Sheen ve baba rolündeki David Keith ortalama bir oyunla idare ediyorlar. Filmin yıldızı ise elbette Drew Barrymore. İki yıl önce “E.T.” ile yıldız olmuş oyuncu burada da tüm yeteneğini ve sevimliliğini hikâyenin emrine vermiş. Ne var ki filmin onu kullanım şeklinde ciddi bir sorun var: Karakterinin korkunç yeteneği ve kendisini korumak için de olsa onlarca kötü insanı yok etmesi ile ortaya çıkan katliam görüntüleri ile uyuşmayan derecede aşırı sevimli ve büyümüş de küçülmüş bir kız olarak çizilmiş rolü. Buradan ortaya zıtlıktan kaynaklanan iyi bir gerilim çıkabilirmiş ama senaryo ne genç kızın travmasını (ara sıra dökülen gözyaşları dışında görsel olarak pek de çarpıcı bir biçimde işlenmiyor bu travma) ne de bu zıtlığı yeterince iyi işlemeye müsait ve sanki küçük kızın güzelliğine kapılıp gitmiş gibi görünüyor film. Lester’ın Yeşilçam’a yakışır bir şekilde yavaş gösterimle karşımıza getirdiği “baba ile kız kavuşur” sahnesi gibi yanlış tercihleri ve kızın yeteneğinin açıklamadığı bir “kurşun işlememe” durumu gibi izahat gerektiren anların cevabını vermemesi de filmi zayıflatmış görünüyor.

Afişinde yer alan görüntünün (alevden bir fonun önünde doğrudan size bakan ve saçı rüzgârda dalgalanan küçük kız) kendisi kadar klasik değil film sonuç olarak ama yine de bilim kurgu, korku (daha doğrusu gerilim) ve aksiyonu aksamadan uzlaştırabilmiş olması, seyicisini beklenti içine sokmadığı için hayal kırıklığına da uğratmaması, Barrymore’un etkileyici oyunculuğu ve doğaüstü bir güce sahip sıradan bir insan olmanın travmasını yeterince etkileyici biçimde olmasa da anlatması ile ilgiyi hak ediyor. Tabii bir de küçük kızın ateşten toplarla onlarca kötü adamı yok ettiği bölüm var ki filmi tek başına çekici kılabilir kimileri için.

(“Tepki”)

Im Labyrinth des Schweigens – Giulio Ricciarelli (2014)

Im Labyrinth des Schweigens“Tüm bu yalanların ve sessizliğin sona ermesini istiyorum”

Auschwitz Kampı’nda görev yapan ama savaşın bitiminden sonra herhangi bir ceza almadan topluma karışan Nazi subaylarını adalet önüne çıkarmaya çalışan bir savcının hikâyesi.

Almanya’da çalışan İtalyan yönetmen Giulio Ricciarelli’nin yönettiği ve senaryosunu Elisabeth Bartel ile birlikte yazdığı bir Almanya yapımı. Yüzleşmenin çok güç ama zorunlu olduğu bir suçun ağırlığını üzerinde taşıyan bir ülkede bu suça ve özellikle de suçu işleyenlere dürüst yaklaşması ile dikkat çeken film gerçek bir hikâyeyi eklediği kimi kurgusal karakterlerle anlatıyor ki davayı üstlenen ve filmin kahramanı olan savcı da bunlardan biri. İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından birini işleyen kişilerin peşine düşen savcının karşılaştığı engelleri de odağına alan film hayli çekici bir konuyu belki yeterince güçlü bir sinema dili ile anlatmıyor ve fazlası ile alışılmış yollardan gidiyor ama bizim gibi tarihin sadece “resmî” gerçeklerine inanan ülkelere örnek olacak dürüstlüğü ve tüm bireylerin şu ya da bu ölçüde parçası olduğu bir suçla yüzleşmek gerektiğini hatırlatması ile önemli olan ve görülmeyi hak eden bir çalışma karşımızdaki.

Filme konu olan Frankfurt duruşmaları Aralık 1963 ile Ağustos 1965 arasında görülmüş ve yargılanan 22 kamp görevlisi subay çeşitli cezalara çarptırılmış. Savaşın bitmesinden tam on sekiz yıl sonra yargılanan ve kampta ciddi insanlık suçları işlemiş olan bu kişilerin adalet önüne çıkarılana kadar sıradan vatandaşlar olarak öğretmenlik, fırıncılık veya iş adamları olarak hayatlarını sürdürebiliyor olmaları hikâyenin altını haklı olarak ısrarla çizdiği çarpıcı bir husus ve film bunu yaparken ilgili her bireyi ve kurumu eleştirmekten geri durmuyor. “Etrafına bir bak: Herşeyin üzeri örtülüyor.Gerçekler bilinsin istenmiyor” diyor karakterlerden biri savcıya. Alman hükümetinden Alman halkına ve ülkedeki resmî Amerikalı kurumlara kadar herkes bu üzerini örtme çabasının ille de kötü bir niyet taşımadan parçası olmuş durumda. Kimi ülkenin artık huzura kavuşmasını ve yaşananları geride bırakmasını istediği için, kimi ise herkesin bir parçası olduğu suçtan dolayı nerede ise tüm bir ülkeyi yargılamanın imkânsızlığından ötürü, olan bitenin üzerini örtmeye çalışıyor. Mesleğinde yeni olan genç savcının baş savcıdan (gerçek bir karakter olan Bauer bu isim) aldığı destekle dava için çalışırken keşfettiği ve bazıları kendisi ile ilgili gerçekler hikâyenin gerçek olduğunu da bildiğiniz için hayli etkileyici. Örneğin Auschwitz’den sağ kurtulan ama fiziksel ve/veya ruhsal olarak yaralanmış kurbanların ifadelerine seslerini duymadan tanık olduğumuz sahne onların, savcının ve ifadeleri not alan sekreterin yüz ifadeleri ile kesinlikle etkiliyor seyredeni ve bu sahne bir ciddi gerçeği de işaret ediyor bize: Alman halkının savaş boyunca Naziler tarafından işlenen suçlar konusundaki bilgisizliği veya bilmemeyi tercih etmeleri. Totaliter rejimlerde kitlelerin genellikle takındığı bir tavır bu ve filmin hikâyesi boyunca da sıklıkla tanık oluyoruz bu duruma.

Savcıların çoğunun eski Nazilerle ilgili dava açmaktan kaçınması, polisin ve bürokrasinin sürekli olarak bir şeylerin üzerini örtmeye çalışması, Mengele gibi en ağır insanlık suçlarını işlemiş birinin rahatlıkla ülkeye girip çıkabilmesi ve pek çok kişinin yaptıklarını emirlere uymak veya savaş koşullarının gereği olarak tanımlaması savcının işinin ne kadar zor olduğunu söylüyor bize. Zor ve önemli bir dava bu anlatılan ve sinema açısından da çok şey vaat ediyor kesinlikle. Filmin aksadığı en temel nokta ise bu vaatlerin karşılığını yeterince üretememiş olması. Zaman zaman bir televizyon filminin geniş kitleleri rahatsız etmeyecek ve zorlamayacak kuralları içinde ilerleyen, görsel olarak da beklenenin dışına çıkmayan tercihleri ile film seyirciyi sineması ile değil anlattığı ile sarsan bir yapım olarak görünüyor genel olarak. Gerçek bir hikâyeye baş karakter olarak kurgusal bir karakterin eklenmesi veya kimi gerçekçilik problemleri (örneğin savcının nerede ise tüm soruşturmayı bir gazeteci ile yapması ve hatta Mengele’yi yakalamaya onunla gitmesi) de filmin etkileyiciliğini azaltıyor. O sırada çocuk yaşta olan her Alman vatandaşının babasının katil olup olmadığnı merak etmesine neden olabilecek bir sürecin “dehşet”ini hak ettiği kadar görselleştirememiş bir başka ifade ile filmimiz. Trajediyi sözlerine olduğu kadar görselliğine de yansıtabilse parlak bir sinema eseri ile karşılaşabilirmişiz açıkçası.

Filmi önemli eksikliklerine rağmen görmeye değer kılan sadece anlattığının önemi değil kuşkusuz. Genç savcıyı oynayan Alexander Fehling’in duygusal açıdan kolayca abartılmaya yatkın bir rolü doğru bir tercihle oldukça ekonomik bir oyunculukla canlandırması ve çekimlerden kısa bir süre sonra hayatını kaybeden, başsavcı rolündeki Gert Voss’un yine sade ama karakterinin içine girdikleri işin öneminin farkında olduğunu hissettiren usta oyunu var öncelikle takdir edilmesi gereken. Ayrıca, yönetmen Giulio Ricciarelli’nin sade ve hikâyenin önüne geçmeyen dili de (evet, zaman zaman sinemadan çok televizyona yakın olsa da) özellikle geniş kitleler için hikâyeyi kolayca içine girilebilir hale getirmiş ki anlatılanın önemini düşündüğünüzde bunu da olumlu unsurları arasına koymak gerekiyor filmin. Son bir not olarak, tüm bir ülkeyi anlatan hikâyenin karakterlerin bireysel hikâyeleri ile akıllıca iç içe geçirildiğini de eklemek gerekiyor ki bu da filmi bir tarih dersi olmaktan uzak tutmakta işe yaramış. Zaman zaman didaktik bir tavrın diyaloglara yansıdığını da düşünürsek, bu da hayli önemli bu didaktizmi dengelemek açısından. Ticarî sinemanın gereği olarak filme eklenmiş görünen aşk hikâyesi ise olmasa daha iyi olurmuş film açısından. Tüm bir topluma bulaşmış olan bir suçla yüzleşmek ve bu arada yeni bir toplum/ülke inşa etmenin güçlüğünü yeterince güçlü ifade edememiş olsa da görülmeye değer bir film bu. Özetle, Auschwitz’in nasıl var olabildiğine değil ama orada yapılanlara, suçlulara, kurbanlara ve yüzleşmeye odaklanan dürüst bir sinema eseri.

(“Labyrinth of Lies” – “Yalan Labirenti”)

A Perfect World – Clint Eastwood (1993)

A perfect world“Seninle çok ortak yanımız var, Phillip: İkimiz de yakışıklıyız, ikimiz de çok kola içiyoruz ve ikimizin de babası bir işe yaramaz”

Hapishaneden kaçan bir adam ile rehin aldığı bir çocuk arasında gelişen dostluğun hikâyesi.

John Lee Hancock’un orijinal senaryosundan Clint Eastwood’un çektiği, 1993 tarihli bir ABD yapımı. Bir suçluyu odağına almasına ve hikâye boyunca ölen üç kişiye rağmen rahatlıkla aileler için çekilmiş bir televizyon filmi sınıfına sokulabilecek bir film bu ve sinema sanatı açısından vaat ettiği pek bir şey olmasa da rahat seyredilen hikâyesi, finaldeki etkileyici duygusallığı, ünlü isimlerin varlığı ve onlara eşlik eden çocuk oyuncunun başarısı filmi görmeye değer kılıyor. 1960’larda geçen hikâyesinin Amerikalı seyirci için yaratacağı nostalji dışında döneme özgü unsurlara hemen hiç değinmeyen film ticarî sinemanın kalıplarından hiç ayrılmayan, eli yüzü düzgün anlatımı ve Kevin Costner – Client Eastwood ikilisi ile belli bir ilgiyi garanti eden bir çalışma.

Parlak bir güneş, onun önünde uçan bir kuş, etrafta uçuşan dolar banknotları ve yeşil çimende huzur içinde uzanmış görünen bir adam… Bu görüntülerle açılıyor film ve hikâye finalde işte bu sahneye geldiğinde görüntülerin aslında yanıltıcı olduğunu ve trajik bir son ile karşı karşıya kaldığımızı anlıyoruz. Hapisten kaçan bir suçlunun yol boyunca bir ailenin yanına sığınması veya onları rehin alması, bu sırada da ailedeki kadın ile (ki genellikle çocuklarını tek başına yetiştiren bir ebeveyndir bu) aşk yaşaması sinemada çeşitli varyasyonlarını gördüğümüz, tanıdık bir hikâye. Burada da benzer bir konu var ama adamın kadınla kısa süren bir teması dışında ilgi alanına başta zorunlu olarak, sonra da gönüllü olarak bir çocuk giriyor asıl olarak. Babası ortalarda olmadığı için bir baba özlemi içinde olan çocukla, benzer bir çocukluğu olan adamın dostluğunun oluşumu ve gelişimi -inandırıcılık problemleri bir yana- hikâyenin asıl odaklandığı alan ve çocuk oyuncu T.J. Lowther’ın başarılı performansının da katkısı ile film çekiciliğinin büyük bir kısmını buradan alıyor. Hikâyenin neden 1960’lı yıllarda geçmesinin tercih edildiğini açıklayamayan senaryo bu iki karakter arasındaki ilişkiyi açıklamakta hayli başarılı açıkçası ve bu da senaryonun dikkat çeken en önemli özelliği. Texas eyaletinde yaşanan hikâyenin, Kennedy’in yapacağı bir ziyaret ve suçlunun peşine düşen ekipte yer alan kadın kriminologun herhalde mesleğe yeni yeni giren kadınların karşılaştıklarının sembolü olarak erkek polisler tarafından kabullenilme sorunu ve taciz edilmesi bir kenara bırakılırsa, neden 1960’lara taşınarak yapım maliyetlerinin yükseltildiğini anlamak pek mümkün değil. Kaldı ki Laura Dern’in canlandırdığı ve oldukça yüzeysel çizilmiş karakterin hikâyede hiçbir önemi olmadığını ve tıpkı FBI ajanı gibi rahatlıkla hikâyeden tamamen çıkarılabileceğini de düşününce bu iki nedenden asıl olanı da geçerliliğini kaybediyor.

İyi bir yüreği olan, zekî ve “delikanlı” bir suçlu Costner’ın canlandırdığı karakter ve hikâye onun çocukluğunda içine düştüğü suç dünyasını ve onu bu dünyanın parçası kılan sistemi seyirciye rahatsız etmeyecek hafiflikte de olsa bir sistem eleştirisini de içererek anlatıyor bize. Gerek bu eleştiri gerekse valinin seçim dönemi hassasiyetleri ve adamın peşindeki ekip içinde oluşan ve benzerini binlerce film veya dizide gördüğümüz çekişmenin yeterince güçlü ve/veya orijinal olmaması kimi seyircinin -haklı olarak- burun kıvırmasına yol açacaktır olan bitene ama ortalama bir seyirci için bu tanışıklık aksine bir çekicilik kaynağı şüphesiz. Seyircinin kendini “evinde hissetmesini” ve karakterlerle özdeşleşmesini kolaylaştıran bu durum ticarî sinemanın sıklıkla tercih ettiği ve kuşkusuz sadece orijinal hikâye eksikliği ile açıklanamayacak bir tutum. Suçlunun peşine düşen ekibin başındaki Clint Eastwood’un takım arkadaşları ile olan diyalogları ve onun suçlu ile geçmişte bir bağının olduğunun ortaya çıkması da aynı şekilde hayli tanıdık unsurlar içeriyor ve bunların ikincisi sondaki trajedinin etkisini artırmaya yönelik zorlama bir içeriğe sahip üstelik.

Eastwood’un pek çok filminde değiştirmeden kullandığı mimikleri ile oynadığı ve “idare eder” oyunculuğu, Costner’ın karakterinin ağırlığını yeterince çarpıcı şekilde değerlendirememiş olsa da vasatın üzerinde seyreden performansı ve Dern’in senaryonun gazabına uğraması nedeni ile öne çıkamaması filmin çocuk oyuncusu ve o tarihte yedi yaşında olan T.J. Lowther’a yaramış görünüyor ve filmin asıl yıldızı olmuş görünüyor kendisi. Her ne kadar kendisi de bir erkek olsa da filmin fazlası ile erkeksi olan havasını da dengeliyor onun varlığı. Başta ve sonda karşılaştığımız acılı anne ve onca sahnesine rağmen hikâyeye herhangi bir katkısı olmayan kadın kriminologun geride kaldığı erkeksi bir film çünkü bu. Polislerin aralarında konuşurken başvurdukları bel altı espriler, baba olmanın sorumlulukları ve güzelliği, “penis” sohbetleri vs. filmi sadece erkeklerin dünyasını anlatan bir esere çeviriyor ve çocuğun hikâyedeki sorgulayıcılığı sayesinde bu erkek dünyası bir parça yumuşuyor neyse ki. Evet, çocuk yaşının sağladığı tüm masumiyeti ile sorguluyor sürekli olarak ve senaryo başarılı bir şekilde onun bu sorgulamalarını hemen hiç hissettirmeden ön planda tutuyor sürekli olarak. Neden Noel’i kutlayamadığını, neden insanların kötü olmayı tercih ettiğini, neden sevdiği dostunu yitirdiğini vs. bakışları ve doğrudan soru içermeyen sözleri ile sorguluyor çocuk ve hikâyenin yüzeysel bir aksiyon filmi olmanın ötesine geçmesini sağlıyor sık sık.

Fazla sert ve hızlı olmayan (ki doğru bir tercih bu) filmin sanki arada nefes almaya ihtiyacı varmış gibi senaryoya eklenmiş görünen ve kesinlikle gereksiz olan mizah bölümlerinin zarar verdiği hikâyeyi Eastwood özel bir sinemasal yaratıcılık içermeyen ama doğru bir tonda anlatmış. Ne gereğinden yavaş ne de gereğinden hızlı olan temposu, aksiyon ile duygusallığın dengelenmiş olması ve kimi sahnelerin (kaçak adamın bir mağaza içindeyken gerçek kimliğinin ortaya çıktığını anladığı sahne örneğin) akıllı bir mizansenle yönetilmiş olması, Eastwood’un kaçan ile kovalayanları sanki iki ayrı hikâyeymiş gibi anlatma yanlışına rağmen filme çekicilik sağlıyor. Özetle, yeni bir yanı olmasa da ve ticarî sinemanın kalıplarından milim ayrılmasa da görülebilecek bir Hollywood işi bu. Bir başka deyişle, görmekten bir zarar görmeyeceğiniz ve sizi değiştirmeye/zenginleştirmeye değil oyalamaya yönelik iyi bir seyirlik.

(“Kusursuz Dünya”)