Heaven & Earth – Oliver Stone (1993)

Heaven_and_Earth“Savaşın yarattığı bir şey varsa, o da mezarlardır. Mezarlarda yatanlarsa, düşmanımız değildir”

Vietnam Savaşı’nın hayatını trajik bir biçimde etkilediği Vietnamlı bir kadının gerçek hikâyesi.

Oliver Stone’un “Vietnam Üçlemesi”nin son halkası. Lee Ly Hayslip’in otobiyografik iki romanından Stone’un uyarladığı film, yönetmenin 1986 tarihli “Platoon – Müfreze” ve 1989 tarihli “Born on the Fourth of July – Doğum Günü Dört Temmuz” adlı filmlerden sonra çektiği ve üçlemenin de zayıf halkası olarak görünen bir çalışma açıkçası. Oldukça uzun bir döneme yayılan hikâyeyi, oldukça fazla sayıda tema ile birlikte anlatmaya soyunan film, karakterlerine yeterince eğilemediği gibi hikâyesi de genellikle yüzeysel kalıyor. Görüntüleri ve Kitaro imzalı müziği dikkat çekse de, Oliver Stone’dan çok Spielberg tarzı bir mizanseni olan film çoğunlukla vasat bir çalışma. Savaşın tüm taraflarına (Kuzey Vietnam, Güney Vietnam ve Amerikalılar) eleştirel yaklaşan film bir antimilitarist mesaj da vermeye çalışıyor ama filmin yoğun içeriği içinde zaman zaman o da kayboluyor.

1950 başlarında Fransız işgali ile başlayan hikâye kısa bir süre sonra 1963’e geçiyor ve Vietnam savaşı sırasında yaşananları anlatıyor bize uzun bir süre; sonrasında belki de filmin en zayıf bölümü olan Amerika’daki yaşam geliyor karşımıza. Hayli ilginç, trajik, anlatmaya değer ve gerçek bir hikâye bu ama bu hikâyenin film karşılığı için aynı ifadeleri kullanmak pek kolay değil. Kadının “dünyadaki en güzel köy” olarak tarif ettiği köyünün (Oliver Stone filmin açılışında güzel doğası ve mutlu insanları ile tam bir cennet tasviri yapmış, bir parça da dozu kaçırarak) ve insanlarının savaş nedeni ile altüst olan hayatlarını o denli geniş bir hikâye ve onlarca temayı vurgulayarak anlatıyor ki film ister istemez sıradanlığa düşüyor zaman zaman ve seyircinin odaklanmasına da engel oluyor. Antimilitarizm, budizm, feminizm, yoksulluk, aşk, tutku, göçmen olmak, emperyalizm, aile bağları, çatışmanın iki tarafı arasında kalan insanların dramı vs. hikâyeye girip çıkıyorlar ve bir süre sonra ister istemez ilginizin dağılmasına neden oluyorlar. Kahramanımız o kadar çok şey görüp geçiyor ki yorulmaya ve sıkılmaya başlıyorsunuz. Stone’a yakışmayan bir senaryo bu kesinlikle ve güzel görüntüler de her zaman kurtaramıyor filmi.

Kendi aralarında bile çoğunlukla (ama nedense her zaman değil!) ve aksanlı bir İngilizce konuşan Asya kökenli oyuncular bir Hollywood filmine uygun belki ama Stone’a yakışmıyor açıkçası bu durum ve gerçekçiliğini de ciddi ölçüde zedeliyor filmin. Yönetmenin bir başka yanlış tercihi de kadının anlatıcı olarak aşırı kullanımı olmuş: Sadece duyguları değil gelişmeleri de anlatıyor zaman zaman kadın ve filmin görsel sanat olduğunu unutturuyor bize bu anlarda. Oysa daha yalın bir senaryo ile buna hiç gerek kalmadan anlatmalıydı derdini film bize. Sonlarda dinlemek zorunda kaldığımız Budizm felsefesine uygun sözlerde olduğu gibi bu gereksiz konuşmalar filme zarar veriyor. Sözlerin vurgusu ile de yetinmiyor Stone ve Kitaro’nun hayli başarılı müziğini o denli çok ve öylesine eski usul (sürekli büyük ve trajik bir atmosfer hissi yaratacak kadar vurgulu bir şekilde) kullanıyor ki olumsuz anlamda şaşırtıyor seyredeni. Hikâyenin Amerika bölümleri hem mizansen olarak vasatlığı hem de başka yönleri ile pek de başarılı değil. Kadının Amerika’nın refahı ile karşılaştığı mutfak, buzdolabı veya market örneğin, yanlış tercihler sonucu Vietnam savaşının cehenneminden kaçan kadının şaşkınlığını anlatmaktan çok adeta Amerika’nın reklâmını yapıyor bize. Örneğin devasa buzdolabının kapısının açıldığı sahne rahatlıkla Amerikan hayatının propagandasını yapan bir filmde kullanılabilir. Son bir örnek olarak da filmin, kadının ilk çocuğunun babası olan adamla olan ilişkisinin yıllar sonra bile fotoğrafını evinde görünür bir yerde tutacak kadar ne zaman derinleştiğini bize hissettiremiyor olmasını göstermek mümkün. Kimi yapay duygusallıklar peşinde koşan sahneler de (örneğin baba ile yıllar sonra karşılaşma) yardımcı olmuyor filme elbette.

Üçlemesinin ilkinde cephedeki Amerikan askerlerini, ikincisinde savaştan “yaralı” dönen bir Amerikan askerini anlatan Stone bu kez hem savaşın diğer tarafındakilere (Vietnamlılar) hem diğer cinse (kadınlar) eğilmiş ama sonuç ilk iki filmdeki gibi olmamış ne yazık ki. Debbie Reynolds’ın da kısa bir rolde göründüğü çalışmada başrol oyuncusu Hiep Thi Le zor bir rolün altından kalkmayı becerirken, Amerikalı eşini oynayan Tommy Lee Jones pek de inanmış görünmediği rolde vasat bir performans sunmuş. Büyük bir kısmı Tayland’da çekilen filmde Robert Richardson’ın başarılı görüntü çalışması açılıştaki uzun ve tarih dersi kıvamındaki giriş sahnesini kurtarmaya yetmese de filmin en çekici unsuru kuşkusuz.

(“Cennet ve Yeryüzü”)

Köprü – Şerif Gören (1975)

kopru“Faydası batsın! Senden köprü isteyen mi var? Fırat senden bir can aldı ama bu kadar da can besleyip büyüttü. Onun ekmeğini yedik hepimiz”

Annesini Fırat’ın sularında kaybeden bir çocuğun mühendis olup köprü inşa etme amacının kendisini yetiştiren ve nehir üzerinde salcılıkla geçinen ailenin çıkarları ile çatışmasının hikâyesi.

1970’li yılların Türk sinemasından sosyal bir konuyu ele alan ilginç bir film. Ahmet Üstel’in orijinal hikâyesinden, özellikle 1960’lı ve 70’li yılların çalışkan senaristi Fuat Özlüer’in yazdığı filmi Şerif Gören yönetmiş. Bugün en çok, farklı konusu ve Cahit Berkay’ın müziği ile hatırlanan çalışma kimi önemli kusurlarına rağmen görülmeyi hak eden bir eser. Kadir İnanır’ın klasik oyun biçimini sahnelese de göz doldurduğu filmde çocukluğunu kardeşi Levent İnanır canlandırıyor. Sinemamızın kısıtlı imkânları içinde, fırtınalı bir havada nehiri geçme veya köprü inşası gibi teknik açıdan zorluklar taşıyan bölümlerin bir şekilde “başarılmış” görüldüğü filmde gelenekler, yeniliğe direnme, toplumun çıkarları ile bireysel çıkarların çatışması ve dayanışma gibi konular hikâyenin elverdiği ölçüde karşımıza geliyor ve film 70’li yılların politik ortamıının da katkısı ile bu konuları en azından bir tartışma konusu yapmayı başarıyor.

Cahit Berkay’ın film için bestelediği ve kimi anlarında gerçekten yürek dağlayan bir melodisi olan müziği gerçekten başarılı olan bir film bu. Synthesizerların tiz sesleri gereğinden yoğun kullanılmış olsa da ve bu açıkçası zaman zaman rahatsız etse de melodinin güzelliği ve kapalı ağız ile seslendirilen vokallerinin çarpıcılığına diyecek yok Berkay’ın müziğinde. Hikâye ile çok iyi örtüşen müzik filmin en büyük kozlarından biri kısacası. Filmi ilgiye değer kılan bir diğer yanı ise hikâyesinin temaları. Yıllar önce fırtınalı bir günde sal ile nehirden geçirerek kasabaya doktora götürmek istediği annesinin Fırat’ın sularına karışarak kaybolması üzerine, mühendis olarak köyüne köprü yapmaya ant içen gencin, kendisini yetiştiren ailenin tek gelir kaynağı olan (ve üstelik bu gelirle onu okutan) salcılığı bitirecek olması ortaya çekici bir çelişki koyuyor şüphesiz. Hikâye de bu çelişkinin üzerine kurulu temel olarak ve bu açıdan hayli ilginç. Ne var ki senaryonun ailenin tepkisini anlaşılabilir kılmayı başarırken, köylülerin köprüye neden karşı olduğunu yeterince izah edememesi filme zarar veriyor. Sadece bir geleneği korumak (ki hikâye bunu zaten hiç ileri sürmüyor), salcı aileye vefa gösterme isteği (sonuçta parası olmayanları ücretsiz de taşıdığına tanık olduğumuz bir aile söz konusu), evlerinden olma (yeterince işlenmiyor bu önemli konu hikâyede ve bir kez değinilip unutuluyor sonra) veya başka herhangi bir neden bu karşı çıkışı izah edemiyor gerektiği ölçüde. Sonuçta tehlikelere ve hatta ölümlere engel olacak bir araç köprü ama bu faydanın karşısına güçlü argümanlarla çıkartmıyor köylüleri senaryo.

Bugün HESler, madenler için el koyulan topraklar, acımasızca yok edilen doğa vs. o günlerde pek gündemde olmasa gerek ki, hikâyenin “kahraman”ı mühendis hem köylülere inşaatta çalışma imkânı doğacağını söyleyerek hem de devletin kamulaştırmada çok adil olduğunu söyleyerek köylüleri ikna etmeye çalışıyor. Ankara seyahati bölümünde şehrin duvarlarında karşımıza çıkan “Kahrolsun Faşizm” veya “Zam + İşsizlik = AP” (Demirel’in Adalet Partisi) yazılamaları, diyaloglarda Demirel ve Karaoğlan’dan (Ecevit) söz edilmesi ve süratle yaygınlaşan yerli erotik filmlerin afişleri dönem ile ilgili ilginç ipuçları veriyor bize ama film siyasî konulara hiç girmemeyi tercih ediyor. Hatta oldukça iyi bir devlet kurumu var karşımızda filme göre. Mühendisin hangi sıfatla bakanlığı köprüye ikna ettiği ve işin başına geçtiğini anlamıyoruz ama devlet imkânlarını seferber ediyor köprü için. Ankara bölümü filmin en zayıf sahnelerini içeriyor aynı zamanda. Anıtkabir ziyareti veya Necla Nazır’ın Yeşilçam kalıpları içinde kalsa da aksamadan oynadığı köylü kadının büyük şehir şaşkınlığı hikâyenin tamamen dışında kalmış. Çekildiği 1975 yılında popüler olan unsurlara (erotik filmler gibi) değinerek belki bir anlam ifade eden bu sahneler bugün hayli sakil duruyor açıkçası. Kaldı ki kadının köylü kimliği ile çocukluktan beri aralarında aşk olan mühendisin büyük şehirde okumuş büyümüş olması herhangi bir sosyal statü veya kimlik problemi yaratmıyor hiçbir zaman hikâyeye göre.

Hortumla yağdırılan yağmur ve pek de deli akmayan Fırat’ın sularında “salla tehlikeli bir nehir geçişi” sahnesi çekmek pek kolay değil şüphesiz ama Şerif Gören en azından çok rahatsız edici kılmamayı başarmış bu sahneleri. Keşke gereksiz ve anlamsız duran çocukluk aşkı bölümlerini hiç koymasaymış filme Gören ve hikâyenin odağını “Şimdi bitirdim seni Fırat!” üzerinde daha fazla tutsaymış. Bir başka “keşke” olarak da iki kardeş arasındaki kavgaya ne köylülerin ne de inşatta çalışan işçilerin neden hiç müdahele etmediğini bize izah edebilseymiş Gören ve filmin inandırıcılık açısından yaşadığı kimi sıkıntıların en önemlilerinden birini yok edebilseymiş. “Dilâ Hanım” filminde Kadir İnanır ile Türkân Şoray arasındaki düğünde oynama sahnesinin üç yıl önce bu filmde İnanır ile bu kez Necla Nazır arasında ve bir sünnet düğününde gerçekleştiğini görmek de hayli ilginç bir unsuru filmin. İlkinde bir meydan okuma içeren sahne burada gerçekleşmeyen bir barışma algısını yaratıyor başarı ile. Bu benzerlik hikâyenin kimi anlarında Şoray-İnanır filmlerinin havasının tekrarlandığı (ya da öncülü olunduğu) anlarda da karşımıza çıkıyor. Bu tercih çoğunlukla olumlu bir sonuç yaratsa da kadının aşkını tüm köye ilan etme sahnesinde olduğu gibi yapay da kaçıyor zaman zaman.

İnanır, Nazır ve büyük ağabey rolündeki Fikret Hakan’ın varlığı, ilginç hikâyesi, Berkay’ın müziği ve Gören’in vasatı aşan yönetmenlik çalışması ile görülmeyi hak eden bir film bu. 1970’lerin Türk sinemasından ilginç bir örnek özet olarak. Afişi hazırlayan Mehmet Bal’ın, çizimlerinde Fikret Hakan için taşımış göründüğü aslına benzetme kaygısını İnanır ve Nazır için neden taşımadığı da meraklısı için ilginç bir husus olsa gerek çünkü iki oyuncuyu da bu çizimlerden tanımak mümkün değil kesinlikle.

Pacific Heights – John Schlesinger (1990)

pacific-heights“Yalan söylüyorlar. Bu insanlar patolojik birer yalancı. Altı aylık kirayı peşin aldılar ve şimdi de hiç ödeme yapmadığımı söylüyorlar. Beni evden çıkardılar, iftira attılar, bütün saygınlığımı yok ettiler. Fiziksel olarak saldırdılar bana. Ölümle tehdit ettiler. Ve şimdi de bu… Bu insanlar birer asalak”

Satın aldıkları pahalı bir evin kredisini ödeyebilmek için evlerine kiracı alan genç bir çiftin başına gelenlerin hikâyesi.

“Korkunç kiracı”nın neden olduğu gerilimi anlatan türden bir Amerikan filmi. Daniel Pyne’ın evinden bir türlü çıkaramadğı bir kiracısından esinlenerek yazdığı orijinal senaryoyu John Schlesinger yönetmiş. Şeytansı bir kötülüğe ve zekâya sahip olan kiracının neden olduğu olaylar ana hatları ile tahmin edilebilir şekilde ilerlese de onun yaptıklarının filme bir çekicilik veya daha doğru bir ifade ile ilginçlik kattığını söylemek mümkün. Schlesinger’ın yönetmenliği de senaryonun Hollywoodvari ticarî havasına uygun ama pek de bir yenilik içermiyor. Kötüyü alt edenin erkek değil de kadın olmasını artıları arasına ekleyebileceğimiz film, benzeri tüm filmler gibi sık sık bir inandırıcılık problemi yaşıyor ama yine benzerleri gibi bunu ne kendisi dert ediyor ne de türün meraklıları dert edecektir. Genç sevgilileri oynayan Melanie Griffith ve Matthew Modine’nin idare eden ama onun da ötesine geçemeyen performanslarının yanında, kiracıyı oynayan Michael Keaton başarılı oyunculuğu ile öne çıkıyor ve senaryonun kimi problemlerinin aşılmasına da yardımcı oluyor. Parlak bir gerilim örneği olduğu söylenemeyecek, ille de gerilim diyenlerin keyif alacağı kimi anları olan ve sıradanlığı nadiren aşabilen bir çalışma.

Hans Zimmer’in güçlü ve kullanım şekli ile her sahneye bizi hazırlayan (olumlu bir durum değil bu ama Hollywood gerçeği sonuçta) müziğinin süslediği hikâye merak uyandıran bir sahne ile başlıyor ve bu sahnede filmin “kötü”sünü tanıyoruz. Sonra hikâyenin “iyi”leri, genç ve güzel bir çift geliyor karşımıza. Güçlerinin aslında yetmediği ve 1800’lü yıllarda inşa edilmiş bir evi alıp epey bir masrafla elden geçiriyorlar ve sonra da ödemeleri karşılayabilmek için iki odalarını farklı kiracılara kiraya veriyorlar. Kiracılardan biri Koreli yaşlı ve sevimli bir çift, diğeri ise tehlikeli planların peşinde olan kötü adamımız. Senaryonun “azınlık”lara yönelik, adını hiç koymadığı ve açıkçası bir yere de bağlamanın pek mümkün olmadığı imaları var. Koreli çiftin yanısıra, evi daha önce gördüğü ve talip olduğu halde bir yanlışlık sonucu kiracı olamayan adamın “siyah” olması ve evi bunun için kiralayamadığını ima etmesi ve komşu evde asılı olan LGBT bayrağı bize 90 başları Amerikası (cumhuriyetçi Reagan’ın yerini bir başka cumhuriyetçi olan Bush’a bıraktığı dönemde çekilmiş film) için bir şey söylemeye çalışıyorsa da bunun anlaşıldığını söylemek pek mümkün değil açıkçası. Çiftimizin evli olmaması ve üstelik bir süre sonra evlilik dışı bir hamileliğin ortaya çıkması da eklenebilir bunlara ama bu da özgürlükçü bir havayı vurgulamak için mi anlaşılmıyor kesinlikle. Buna karşılık senaryonun feminen bir gücü desteklediği ve bunu ima ettiği çok açık. Hikâyenin başında yeni kiracıyı kadın kuşku ile karşılarken, erkek arkadaşı tam bir saflık içinde teslim ediyor evi adama. Kötü ile mücadelede ise kadının zekâsı ve oyunu, erkeğin fiziksel gücünün önüne geçiyor ve asıl faktör oluyor kiracıya karşı verdikleri savaşta. Gerçi kritik bir sahnede erkeğin tüm sakat haline rağmen fiziksel bir müdahalesi belirleyici oluyor ama bunu göz ardı edebiliriz senaryonun feminen haline halel getirmemek için.

Tippi Hedren’in tuzağa düşürülen zengin dul rolünde kısa bir sahnede rol aldığı filmde Modine karakterinin iyimserliği ve saflığına uygun bir sevimlilik ile oynuyor rolünü ama ne o ne de uyuşturucu etkisi altındaki bir karakter gibi oynayan ve konuşan Melanie Griffith öne çıkmıyorlar pek. Hikâyeyi, senaryo yeterince sahne yaratamamış olsa da kendisine, sürükleyen isim Michael Keaton oluyor. Kadının zekâ dolu ve üzerinde yıllarca çalışılmış gibi dursa da anında yarattığı oyunları veya kötü adamın ev sahibini öldürmeden bırakması gibi inandırıcılıktan yoksun öğeler hikâye boyunca karşımıza gelirken gerilim/korku filmlerinin kimi klişelerinden de yararlanmayı unutmuyor filmimiz: Tedirginlik içinde merdivenlerinden inilen kiler, karanlıkta duyulan bir ses ve sonra ortaya çıkan bir kedi vs.

1980 ve 90’ların yuppie kültürünü ve o kültürün üyelerinin “mülkiyet” tutkularını karşımıza getiren film, mülkiyet sahipliğinin tehlikeye girmesi ile doğan gerilim üzerinden Amerikalıların belki de en büyük kâbusunu anlatıyor bize. Mülkiyet kavramını tartışmaya açmayan, aksine bunun olmazsa olmazlığını vurgulayan hikâye bu bağlamda tipik bir kapitalizm övgüsü de yapıyor ama filmin bunu bilinçli olarak yapacak kadar ciddi bir havası veya iddiası yok. Sonuçta, kirasını ödemeyen bir adamın yarattığı dehşeti anlatan ve sıkı ve yavaş yavaş inşa edilen bir gerilim yerine şok etkisi yaratmanın peşinde koşan bir film var ortada. Bundan hoşlanıyorsanız, görmekte bir zarar yok kuşkusuz.

(“Pasifik Tepeleri”)

What’s the Matter with Helen? – Curtis Harrington (1971)

whats the matter with helen“Neyin var senin, Helen?”

Oğulları cinayetten hapse atılan orta yaşlı iki kadının yeni bir hayat kurmak için Kaliforniya’ya taşınarak çocuklar için bir dans okulu açmalarının hikâyesi.

Henry Farrell’ın orijinal senaryosundan Curtis Harrington’ın çektiği, Amerikan yapımı bir gerilim filmi. Aynı isimli sinema uyarlaması büyük ilgi toplayan “Whatever Happened to Baby Jane – Küçük Bebeğe Ne Oldu?” adlı romanı ve kendisinin yazdığı senaryo ve “Hush… Hush, Sweet Charlotte – Sus Sevgilim”adı ile beyazperdeye aktarılan hikâyesi ile 1960’larda epey popüler olan yazar Farrell bu kez doğrudan sinema için çalışmış ve bahsi geçen iki eserindeki atmosferi tekrar yakalamayı hedeflemiş. Ne var ki film aynı başarıyı tekrarlayamıyor ve çoğunlukla soluk bir denemeden öteye geçemiyor. İkinci yarısındaki şaşırtan sürprizleri ile toparlanan film, iki ünlü oyuncusunun (Debbie Reynolds ve Shelley Winters) varlığı ve hikâyesinin şaşırtmacaları ile ilgiyi hak ediyor yine de. Yönetmeninin tercih ettiği gibi, başta bıçaklama sahnesi olmak üzere kimi anları daha sert olabilseydi sonuç farklı olur muydu bilinmez ama diğer iki filme öykünen bu çalışma yeterli derecede olmasa da, gerilim meraklılarının keşfetmekten hoşlanacağı türden bir çalışma.

Çekimler sırasında gerçekten de bir sinir bozukluğu problemi yaşayan Shelley Winters’ın senaryonun problemlerine rağmen zaman zaman gerçekten de sinir bozmayı başardığı bir film bu. Canlandırdığı dinsel inançları yüksek ve üzeri malum nedenlerle oldukça örtülü lezbiyen eğilimleri olan karakter, hikâyenin gizemini üzerinde toplayan ve yaşadığı gelgitlerle filmin gerilimini yaratan ve besleyen bir kadın. Senaryonun gelgitlerinin zamanlamasının her zaman doğru olmaması hikâyenin gerçekçiliğine de zarar vererek, Winters’ı da zora sokuyor ama oyuncu fazla yara almadan atlatıyor bu problemli durumları. İş ve kader ortağı kadını oynayan Debbie Reynolds ise Winters’a göre daha standart bir oyunculukla, yakalamak üzere olduğu mutluluğu kaçırmamaya kararlı karakterini yeterince gerçekçi kılmayı başarıyor. Ona aşık olan zengin adam rolündeki Dennis Weaver’a ise senaryo sadece “hep gülümse” demiş ve o da göründüğü tüm sahnelerde bunu yapıyor ve sadece gülümsüyor.

Kimlerine göre sinema tarihinin en yanlış tanıtımlarından biri bu film için yapılmış ve bu da filmin gişe gelirini hayli olumsuz yönde etkilemiş. Gerçekten de, gerilimini ve nasıl çözüleceği belli olmayan hikâyesinin sonunu açık eden bir tanıtım filmi hayli yanlış bir tercih bu tür bir film için. “Reklâm” ile ilgili bu yanlış tercihin yanısıra daha önemli sorunları da var filmin. 1930’larda geçen hikâyede filmin siyah-beyazdan renkliye geçişinin ve hikâyeye gerçekçilik katmanın şık bir yöntemi olarak düşünüldüğü anlaşılan ve Roosevelt ve eşini karşımıza getiren belgesel görüntüler ne yazık ki biçimsel olarak işe yarasa da içerik olarak hayli ilgisiz duruyor senaryonun geri kalanı ile. David Raskin imzalı ve gerilimi destekleyen orijinal müzik çalışması ve usta isim Lucien Ballard’ın görüntülerinin ciddi katkı sağladığı filmde Ballard’ın tercih ettiği nostaljik tonlar dikkat çekiyor. Pek çok sahnede kahverengi veya ona yakın renkler görüntüyü kaplıyor ve “eskimişlik” duygusunu canlı tutuyor. Kritik bir sahnede bir odanın duvarlarının renginden karyolaya abajurdan Winters’ın kıyafetine ve duvarda asılı haça kadar hemen her şey kahverengi olarak seçilmiş ve bu da açıkçası görsel açıdan işe yaramış, filme kattığı nostalji ile.

Nostalji deyince, filmin Hollywood boyutuna da değinmek gerekiyor. Hikâyenin geçtiği yıllar hemen tüm annelerin çocuklarından yeni bir Shirley Temple yaratmaya çalıştığı dönem ve iki kadının açtığı dans okulu da bu hırslı annelerin çocuklarını büyük ümitlerle taşıdığı bir yere dönüşüyor. Bu okulun varlığı anlaşılabilir kılsa da, herhalde Debbie Reynolds’ın müzikallerdeki yeteneği ve geçmişi de düşünülerek filme bolca yerleştirilen dans ve müzik sahneleri hikâyenin gerilimini azaltmaktan başka bir sonuç vermemiş gibi görünüyor. Bu pek gerekli görünmeyen veya gereğinden fazla kullanımının zarar verdiği müzikal öğelerin yanında, filmdeki varlıklarını sorgulatan karakterleri de var hikâyenin. Örneğin “cüce kadın” veya evsiz adam hikâyeye hayli zorlama bir şekilde sokulmuşlar ve beklenen gerilimi de yaratamıyorlar. Okulda oyunculuk ve diksiyon dersi veren adam da onca sahnesine rağmen ne yeterince önemli olabiliyor ne de amaçlananın tersine yeterince kuşkulu bir karakter olarak gösterebiliyor kendisini.

Önemli kusurlarına rağmen, “erkeksiz iki kadın”lı gerilim filmleri serisini tamamlamak isteyenler için görülmesi şart olan film, hem yarattığı nostaljik öğeler hem de bugün kendisi de nostaljinin bir parçası olması ile kimi sinemaseverlerin ilgisini çekebilir ayrıca.

(“Helen’in Nesi Var?”)