The Russians are Coming the Russians Are Coming – Norman Jewison (1966)

The_Russians_are_coming_The Russians Are Coming“Beni öptün! Bu, Sovyetler Birliği’ndeki ile aynı anlama mı geliyor?”

Karaya oturan denizaltılarını kurtarmak için bir Amerikan kasabasına çıkmak zorunda kalan Sovyet denizcilerinin ve “Ruslar geliyor” paniği yaşayan kasabalıların hikâyesi.

1966’dan bir komedi. Senaryosu Amerikalı yazar Nathaniel Benchley’in “The Off-Islanders” adlı romanından William Rose tarafından uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda oturan isim Norman Jewison. Eğlenceli jeneriğinden başlayarak, ABD ve SSCB’ye “mümkün olduğunca” taraf tutmadan yaklaşan ve bugün bir parça (hatta bazen fazlası ile) eskimiş görünen bu komedi zaman zaman gereğinden yavaş ilerleyen bir havaya da sahip. Buna karşılık, kimi tartışmasız çok başarılı komedi anları, başrollerden birinin sahibi Alan Arkin’in çok keyifli ve kaçırılmaması gereken performansı ve propagandaya hiç bulaşmadan -naif de olsa- mesajını verebilmesi ile ilgiyi hak eden bir film bu.

Bir Sovyet denizaltısının kaptanının Amerika’yı daha yakından görebilmek için yüzeye çok yakın seyretmesi sonucu denizaltının ABD’ye ait bir adanın kıyısında karaya oturması ile başlıyor film. Dokuz asker denizaltıyı tekrar açığa çekecek büyük bir tekne bulabilmek için karaya çıkıyor ve bunun ardından hem adadaki Rus saldırısı paniği başlıyor hem de komedimiz. Norman Jewison’un filmi içeriğinin gerektirdiği bir biçimde, Amerikan ve Sovyet liderlerinin takdirini toplamakla kalmamış, aynı zamanda Jewison’un Moskova’ya özel gösterim için davet edilmesini de sağlamış. Pablo Ferro’nun tasarladığı basit ama eğlenceli ve iki ülke arasındaki çekişmeyi anlatan açılış jeneriği ABD ve SSCB bayrakları ve renklerini kullanırken, kulağımıza iki ünlü marş (Amerikalılar’ın “Yankee Doodle” ve Sovyetler’in “Polyuşko Pole” marşları) çalınıyor. Bu jenerik bir bakıma tüm bir filmin özeti: bayraklar ve renkler birbirini alt etmeye çalışırken iki tarafın da sesini eşit ölçüde duyuyor ve onları eşit ölçüde görüyoruz. Kapanışını da benzer bir şekilde yapan film, bu iki jenerik arasında ise her zaman yeterince komik olmayan ama zaman zaman sıkı bir kahkaha attıran, komedinin doğasına uygun bir gerçekçiliği yakalamayı başaran, iki tarafın karakterlerine aynı sempati ve güleryüzlü eleştirisi ile yaklaşan bir hikâye anlatıyor. Evet, tüm sorunlar Rus kaptanın Amerika’yı daha yakından görmek istemesi sonucu başlıyor ve bu kaptan final bölümünün bir kısmında huysuzluk da ediyor ama hikâyenin en çok üzerine gittiği ve dalgasını geçtiği karakter Ruslar’a karşı bir savaş organizasyonu yapmakla uğraşan, kasabadaki emekli asker oluyor. Dolayısı ile filmi o dönemin Hollywood’undan ve özellikle de bir stüdyo filminden beklenmeyecek tarafsızlığı için övmek gerekiyor.

John Mandel’in orijinal müziği ve aralarında Rus folk eserlerinin de bulunduğu şarkılarının renk kattığı film “tehlike içindeki bir çocuğun masum çığlığı” ile hikâyesini bir komediye yakışır bir şekilde bağlarken komedisinin bugün bir parça eskimiş olmasının sıkıntısını çekiyor. Zaman zaman temposu düşse de hikâye akıyor aslında ve senaryonun akıllı tasarımı ile bir yandan olaylar gelişir ve ana hikâye ilerlerken, paralelde de küçük komik anlar yaratmayı başarıyor film ki bu anlar açıkçası seyirciye asıl kahkaha attıranlar: Örneğin Ruslar’ın, kaçmamaları ve kasabalılara haber vermemeleri için birbirine bağladığı iki karakterin bağlarından kurtulma çabası birden fazla sıkı kahkaha attıracak kadar komik. Benzer şekilde, sarhoş bir adamın bir atla yaşadıkları da hikâyeden bir parça ayrı durur gibi olsa da eğlendiriyor kesinlikle. Kalabalık kadrosunu (büyük bir kısmını filmin çekildiği kasabanın halkı oluşturmuş figüranların) başarı ile kullanan filmin komedideki asıl sıkıntısı ana hikâyesini sürekli bir mizah malzemesi ile besleyememiş olması. Bu anları (daha doğrusu bu anlardan kendisinin göründüklerini) ayakta tutan ise Alan Arkin oluyor. Bir yandan kendi komutanı, diğer yandan peşindeki yüzlerce kasabalı ile uğraşan Rus subayı müthiş bir komedi performansı ile getiriyor önümüze. Mimiklerini ustaca kullanan oyuncu, konuşmadığı anlarda bile veya özellikle o anlarda çok eğlenceli yüz ifadeleri ve bakışları ile sıkı bir kahkahayı garanti ediyor seyirciye. Kadrodaki diğer isimlerin performansları yeterli denebilecek bir düzeyde ve burada iki isim öne çıkıyor: Kasabanın polis şefi rolündeki Brian Keith ve bir Rus askerini oynayan John Phillip Law.

Rus askerlerin ilk girdiği evdeki çocuğun onlara karşı gösterdiği tepki (babasını “işkence bile görmeden konuşması” nedeni ile eleştiriyor ve onu Amerikalılar için vatan hainliğinin sembolü olan Benedict Arnold (İngilizlere karşı verilen bağımsızlık savaşında İngilizlerin safına geçen bir Amerikalı subay) olarak çağırıyor) ile açılan film, aynı çocuğun değişen duyguları ile biterken barış umudunu ayakta tutmaya çalışıyor aslında. Film, iki ülke Küba’ya yerleştirilen Sovyet füzeleri nedeni ile ortaya çıkan bir savaş riskini atlattıktan sadece birkaç yıl sonra ve gittikçe hızlanan Vietnam savaşı nedeni ile iki ülkenin arasının yine gerginleştiği günlerde çekilmiş ve bu nedenle de bu umut çabası özel bir takdir gerektiriyor şüphesiz. Ne var ki bu “politik mesaj” çabasının sinemasal açıdan o denli olumlu bir sonuç yaratmadığını ve filmin komedisinin önüne geçtiğini söylemek gerekiyor.

Eva Marie Saint’e oynayacak bir alan bırakmayan ve bir komedi filminde onu komedinin bu denli uzağında tutmak gibi bir hatası olan filmin zoraki bir romantizm yaratma çabası da olmuş ki hayli eğreti duruyor hikâyede. Bu ve diğer kusurları dikkate alındığında, filmin en iyi film dalında Oscar’a aday olması –Hollywood ölçüleri içinde de- garip görünüyor bugün ama tüm bunlara rağmen Norman Jewison’ın filmi bir klasik olarak görülmeyi hak ediyor.

(“Ruslar Geliyor”)

Una Noche – Lucy Mulloy (2012)

Una Noche“Burada terlemek ve sevişmekten başka bir şey yok”

Bir sal üzerinde Miami’ye kaçmaya çalışan Kübalı üç gencin hikâyesi.

ABD’de yaşayan İngiliz yönetmen Lucy Malloy’un ilk ve şimdilik son uzun metrajlı filmi. ABD, İngiltere ve Küba ortak yapımı olarak çekilen film “Spike Lee sunar” başlığını da doğrulayan bir şekilde bir “sokak filmi” havasında; bu kez ABD’de siyahların yaşadığı sokaklar değil, yakın bir tarihte başlayan “açılım”ı ile nereye gideceği merak konusu olan Küba’nın bu açılımdan önceki sokakları söz konusu olan. Kardeş olan bir erkek ve bir kız ile bir başka genç erkeğin yolculuk öncesi ve sırasındaki hikâyesini karşımıza getiren film, zaman zaman kızın anlatıcılığında ilerleyen ve ilgiyi hak eden bir çalışma. Görsel üslubunun farklılığı, tümü ilk ve şimdilik tek filmlerinde oynayan üç genç oyuncusunun doğallığı, gerçek mekanlarda çekilmiş olmasının verdiği gerçekçilik duygusu ve Küba’nın bu filme ortak olmasının şaşırtıcılığı ile önemli bir eser bu. Gerçek bir hikâyeden esinlenen filmin irili ufaklı birden çok anı karşımıza getirirken odağını zaman zaman kaybetmek ve hedeflemiş göründüğü duygusal etkiyi yeterince yaratamamak gibi problemleri olsa da, Lucy Malloy’un bu ilk çalışması ile sınıfı rahatça geçtiğini söylemek gerek.

2012 yılında Tribeca Film Festivali için geldikleri ABD’de filmin üç baş oyuncusundan ikisi (Elio rolündeki Javier Nuñez Florián ve kardeşi Lila rolündeki Anailin de la Rua de la Torre) ortalıktan kaybolmuşlar ve ABD’ye sığındıkları söylenmiş bu iki oyuncunun. Hikâyedeki karakterlerinin denediğini gerçek hayatta başarmış olan iki oyuncunun bu hareketi doğal olarak bütün ilgiyi filmin üzerine çekmiş festivalde. İşin bu “magazin” boyutu bir yana, Malloy yazdığı ve yönettiği filmini Havana sokaklarından üç gencin “gerçek” bir hikâyesi olarak karşımıza getirmeyi kesinlikle başarmış. Tüm mekanlar ve oyunculukların, Havana sokaklarından yakalanan görüntülerin, sokaktaki insanların vs. desteklediği bir gerçekçilik duygusu bu ve filme kesinlikle ek bir çekicilik kazandırıyor diğer tüm sinemasal unsurların yanında. Anlatıcı genç kızın ifadesi ile “dükkanların boş olduğu ama doğru insanın tanınması durumunda her şeyin satın alınabildiği”, seks peşindeki turistler ve onlara hizmet etmek için sokakta dolaşan genç ve yaşlılarla dolu, ülkeden kaçabilmek için yaşlı turistlerle evlenen genç erkek ve kadınların yaşadığı bir ülkenin resmini getiriyor karşımıza film. Yatağının bazasını ABD ambargosu nedeni ile piyasada bulunmayan ilaçlarla dolu bir portatif eczaneye çeviren adam, hastanedeki ilaçları gizlice satan hemşire, turistlerden başta seks olmak üzere çeşitli araçlarla aldıklarını satan yerel halk vs… Film tüm bunları tatmin edici ve filmin Küba’da bu açıklıkla çekilebilmesinin şaşırttığı bir gerçekçilik duygusu ile sunuyor bize.

Cinsellik konusunda Küba’nın en liberal ülkelerden biri olduğu görünümünü veren ve yönetmenin gerekliliği tartışılır kimi tercihleri ile bu görünümü destekleyen film gösterdiği onca olumsuz şeye karşın, hikâye açısından sadece bir kez Küba için olumlu bir şeyi hatırlatıyor bize: Ülkedeki sağlık hizmetinin bedava olmasını. Ne var ki yaşanabilecek bir ülke olarak resmedilmeyen (halkın yaşadığı kimi önemli sıkıntılarının kaynağının Amerikan ambargosu olduğu da sadece bir kez bir cümle içinde öylesine geçiyor) bir yerde bu da pek önemli değilmiş gibi duruyor doğal olarak. Buna karşılık, filmin kimi görsel unsurları bu resmin tam tersi bir görüntü sağlıyor bize. Sokaktaki çocukların neşeli ve özgür halleri ve sokakta şarkı söyleyen sıradan insanlar örneğin, bu yoksulluğun içinde farklı bir şeyler olduğunu gösteriyor. Çocukların sokakta birbirleri ile ve sokakta buldukları ile oynadığı, teknoloji ile evlerine kapanmadıkları bir dünya burası.

Trevor Forrest ve Shlomo Godder’in görüntüleri ve yönetmenin bu görüntüleri kullanma şekli takdiri hak ediyor kesinlikle. Bir başka filmde eğreti ve yapay durabilecek muhteşem gökyüzü görüntüleri örneğin, burada tam tersine o derece doğal duruyor ki Havana’yı hiç görmemiş bir kişiye bile “evet, bu karakterlerin yaşadığı yer böyle bir yer” dedirtebilir. Sokaklardan yakalanan görüntüler de gerek yakın gerek uzak planlarda hep bir gerçekçlik duygusunu doğuran ve hatta zaman zaman bir belgesele aitmiş hissi yaratan içeriğe sahipler. Filmin son yarım saatini kaplayan sal üzerindeki yolculukta karakterlerin dar alandaki maddi ve manevi sıkışmışlığının altını ustaca çizen yakın planlar, baş çekimleri ve özellikle üç karakteri bir arada gösteren dar açılı çekimler de yönetmenin çarpıcı bir başarı elde etmesini sağlayan doğru tercihleri olmuşlar. Bu sahneler mizansen ve kurgu (Cindy Lee’ye ait) açısından da hayli başarılı. Bir plandan diğerine atlayan kurgu, filmin genelinde zaman zaman rahatsız eden dağınıklığa neden olmasının aksine burada kesinlikle doğru kullanılmış. Bu dağınıklık filmin irili ufaklı anlar, temalar ve hikâyeler arasında gidip gelen bütünü için daha da çok geçerli ve filmin zayıf noktalarından biri. Salda geçen tüm sahneler barındırdığı gerilimi ile (erotik olanı da kapsayan bir gerilim bu) filmin doruk noktalarından birini oluşturuyor özet olarak. Hemen tümünde Lucy Malloy’un da katkı sağladığı şarkıları ile de ilgi çekebilecek bu çalışma başarılı bir ilk film olarak görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

(“One Night” – “Bir Gece”)

The Firm – Sydney Pollack (1993)

The_Firm“İçeride, bir yerlerde, karanlıkta, şirket bizi dinliyor”

Harvard’dan yeni mezun genç ve yetenekli bir avukatın aldığı çarpıcı bir teklif sonucu kabul ettiği işte başına gelenlerin hikâyesi.

Pek çok kitabı sinemaya uyarlanan John Grisham’ın aynı adlı romanından yola çıkılan senaryosu David Rabe, Robert Towne ve David Rayfiel tarafından yazılan ve Sydney Pollack’ın yönettiği bir Amerikan yapımı. Ünlülerle dolu bir oyuncu kadrosu olan film Amerika’nın en çok kazandıran ve en çok nefret edilen mesleklerinden biri olan avukatlığı genç bir avukat ve çalışmaya başladığı tuhaf şirket üzerinden anlatan hikâyesi, hızlı başlayan ve giderek de yükselen temposu ve gerilim ve heyecanı ile dikkat çekiyor ama ciddi inandırıcılık problemlerinin yanısıra, bir türlü yeterince güçlü bir dil üretememesi ve -temposunun da etkisi ile olsa gerek- her şeyin üzerinden öylesine bir durup geçivermesi ile ticari sinemanın da olsa parlak örneklerinden biri olamıyor.

Tom Cruise, Gene Hackman, Jeanne Triplehorn, Holly Hunter, Garry Busey ve Ed Harris gibi Amerikan sinemasının öne çıkan isimlerinin yer aldığı bir film karşımızdaki. Senaryoda ünlü isimlerin imzası var, yönetmen ise sinema tarihine bazı başyapıtlar armağan etmiş bir isim olan Sydney Pollack. Kaynak roman ise sinemaya bereketli bir malzeme sağlayan John Grisham’a ait. Tüm bu isimler bir araya gelince, en azından Hollywood tarzı bir parlak ticari sinema örneği umuyorsunuz ama sonuç öyle olmamış ne yazık ki. Öncelikle filmin “politik” yanı üzerinde duralım: Hikâye kara para aklama, vergi kaçırma, şirketlerin mafya ile ilişkisi, tehdit, cinayet vs. gibi unsurlar üzerinden sistemin kötü bir resmini çiziyor gibi görünüyor ama tüm popüler Amerikan sineması örneklerinde olduğu gibi ve finalin de vurguladığı gibi sistem değil içindeki yozlaşmış kurum ve bireyler eleştirilen aslında. Kahramanımızın filmin sonundaki kararı onu aleni bir yozlaşmanın içinden çıkarıyor evet, ama içine katılacağı sistem bunun daha kabul edilebilir bir versiyonu olacak sadece. Bir başka deyişle, bir başka şirkette yine zenginlerin çıkarını savunan ve ayrıcalıklı bir yaşam süren bir avukat olacak baş karakterimiz kuşkusuz. Oysa filmin “Gençliğimde yaz tatillerinde avukatlar ve eşlerinin golf sopalarını taşırdım. Uzun ve güneşten bronzlaşmış bacaklarına baktığımda avukat olmam gerektiğini anladım” gibi üzerinden çok daha dolu bir hikâye üretilebilecek cümleleri var ama bunlar sistemi rahatsız etmeyecek bir düzeyde tutuluyor hep. Yine de eleştiri eleştiridir diyerek göz ardı edelim bunu, sonuçta Hollywood bu.

Hikâyenin Tom Cruise’den bir süper avukat/kahraman yaratmak üzere kurulması beraberinde inandırıcılık sorunlarını da getirmiş görünüyor. Hızlı başlayan ve temposunu da giderek arttıran filmin özellikle son yaklaşık kırk beş dakikası avukatımızın harika planını gerçekleştirmesini ve böylece sadece “şirket”ten değil, aynı zamanda mafyadan ve FBI’dan da kurtulmasını, abisini içinde bulunduğu kötü koşullardan çekip çıkarmasını, ailesini ayakta tutmaya başarmasını ve mesleğindeki geleceğini de korumasını anlatırken, bir adamın tüm bunları başarmasına doğal olarak şaşırıyor ve hikâyeye kuşku ile yaklaşıyorsunuz. Açıkçası senaryonun seyirciye ne planı ne de bu planın eşinin avukattan habersiz olaylara karışmasına rağmen bozulmamasını anlamada bir yardımı oluyor ve bunun yerine sanki seyirciye şunu söylüyor: “Hikâyeyi dert etme, otur ve tempolu heyecanın tadını çıkar”. Böyle olunca da Tom Cruise’un hem fiziksel hem düşünsel anlamda harikalar yarattığı ve bu harikalardan rahatsızlık duymazsanız, tadını çıkarabileceğiniz bir film çıkıyor.

Filmin yıldızı Tom Cruise ve yeteneklerinin elverdiği ölçüde hikâyeyi sürüklemeyi başarıyor ama şunu da hep hissettiriyor size: “Yetenekleri sınırlı ama gerçekten çabalıyor”. Gene Hackman, Ed Harris ve rol aldığı sahnelerin kısalığına rağmen Holly Hunter ise filmin oyunculuk açısından öne çıkan isimleri oluyor. Dave Grusin’e ait olan ve onun tarafından seslendirilen piyano müziği de ilgiyi hak ediyor, öncelikle bu tür filmlerin duyar duymaz tanıdık gelen müziklerinden farklılığı ile. Sık sık caz esintileri taşıyan bir müzik bu ve filmden bağımsız olarak da dinlenebilecek bir içeriğe sahip. Ne var ki yönetmen Pollack müziği o denli sık kullanıyor ki bir süre sonra müzik hikâyeye eşlik eder ve onu bütünler bir havadan uzaklaşıp, kendi başına ayrı bir unsur olarak duruyor ve bir parça rahatsız etmeye başlıyor.

Hızlı başlayan ve hep öyle süren, elbette Hollywood’un zanaatkârlığından epey nasiplenmiş olan ve yıldızları ile belli bir çekiciliği garanti eden bir film bu. Eleştirel boyutu sınırlı kalsa da, en azından “şirket”in tümü beyaz, erkek ve evli olan avukatları üzerinden muhafazakârlığı eleştirisinin konusu yapması ve hikâyenin geneline göre ayrıksı durması ile rahatsız eden ama Mike Hammer tarzı yapımlardaki karakterleri hatırlatan özel dedektifi ile film ilgi gösterilebilir sınıfına girmeyi başarıyor. Bir de hep verilen ama pek uygulanmayan bir dersi bir kez daha vurgulaması ile önemli bir film bu: “Şifreniz kolay tahmin edilebilir olmasın!”

(“Şirket”)

Vivir Es Fácil con los Ojos Cerrados – David Trueba (2013)

Vivir es facil con los ojos cerrados“Korku içinde yaşanmaz. İspanya’da pek çok insan korku içinde yaşıyor. Siz gençler bunu değiştirmelisiniz. Hayat köpek gibidir, korktuğunuz hissederse ısırır”

Bir filmde aldığı rol nedeni ile İspanya’da olan John Lennon’ı görmek için yolculuğa çıkan bir öğretmenin ve yolda yanına aldığı iki gencin hikâyesi.

İspanyol David Trueba’nın yazdığı ve yönettiği bir film. Beatles’a ve özellikle de John Lennon’a hayran olan ve sınıfında İngilizceyi Beatles şarkıları aracılığı ile öğreten yalnız bir öğretmenin hikâyesi olan film sıcaklığı, hümanizmi, sevgiyi kutsaması ve elbette Beatles hayranlığı ile dikkat çeken bir çalışma. Adını grubun “Strawberry Fields Forever” şarkısının sözlerinden alan film, hep tahmin edilir bir şekilde ilerlese de Franco döneminin atmosferini de yedirmeyi başardığı içeriği ve dokunaklı anlatımı ile ilgiyi hak ediyor kesinlikle.

Hikâye öğrencilerine İngilizceyi Beatles’ın “Help” şarkısı üzerinden öğretirken, şarkının derin anlamı üzerine de konuşan bir öğretmenin görüntüsü ile başlıyor. Javier Cámara’nın kendisine hayran bıraktıracak bir ustalıkla ve müthiş bir gerçekçilik ve doğallık ile canlandırdığı ve okulda “Beşinci Beatle” lakabı takılan öğretmen karakterini akıllıca kullanıyor Trueba yazdığı senaryoda ve onun üzerinden filmine hem sıcaklık katıyor ve sürükleyici kılıyor hikâyeyi hem de Franco döneminin ülkedeki varlığından karakterler arası ilişkilere kadar her alanda onu bir araç olarak başarılı bir şekilde kullanıyor. Bunu yaparken sosyal veya siyasi açıdan çok yeni şeyler söylemiyor açıkçası ve hikâye Lennon ile tanışma çabasının sonucu hariç tutulursa, beklendiği şekilde ilerliyor ve sonuçlanıyor. Ne var ki Trueba’nın asıl ilgisi ve seyircinin de ilgisini çekmek istediği alanlar başka ve bunu da başarıyor kesinlikle. İspanya sinemasının Oscar’ı olarak kabul edilen Goya ödüllerini en iyi filmin de dahil olduğu altı dalda kazanan film popüler sinemanın kalıplarında ilerliyor olsa da ve tahmin edilebilir kimi klişelere başvursa da seyirciye o denli sıcak ve samimi bir hava veriyor ve baş karakterini o denli sevdiriyor ki başarı çizgisini hep yukarıda tutuyor.

Öğretmen ve yolda yanına aldığı iki gencin (biri polis olan babasının baskısından ve bardağı taşıran damla olarak saçını kestirmesine kızarak evden kaçan on altı yaşındaki bir erkek, diğeri evlilik dışı hamileliği üzerine gözlerden gizli doğum yapması için ve sonrasında da muhtemelen çocuğunu terk etmek üzere bırakıldığı kurumdan kaçan bir kadın) çıktığı yolculuğun hikâyesi olan film bu üç karakterin yol boyunca hem birbirlerinin hem de kaldıkları bir kasabadaki kimi karakterlerin hayatlarına dokunmalarını anlatıyor bize. Üç karakterin de içtenliği ve hümanizmi filmi yapış yapış bir sevimliliğin kucağına düşürebilirmiş ama Trueba bu tuzaktan ustalıkla sıyrılmış. Bu başarıda oyuncuların da büyük payı var. Javier Cámara’ya eşlik eden iki genç oyuncu (Natalia de Molina ve Francesc Colomer) sade, zarif ve doğal oyunları ile filmin samimi havasına ve gerçekçiliğine ciddi katkıda bulunarak, bir başka filmde klişe durabilecek pek çok gelişmeyi seyre değer ve ilginç kılıyor. Usta müzisyen Pat Metheny’e ait olan ve onun bir başka usta isim olan Charlie Haden ile birlikte seslendirdiği müziği ve Daniel Vilar’ın hem hikâyenin hem havanın sıcaklığını seyirciye yansıtma başarısı gösteren görüntüleri de bu oyunculuklara yakışır düzeyde seyrediyor hep ve filme çekicilik katıyor.

Filmin politik değinmelerinde özel bir şey yok ama ülkenin havasını hem diyaloglar aracılığı ile hem de kimi gelişmelerle ve objelerle (yoldaki askerler, dağa kazılan Franco yazısı gibi) hikâyesinin parçası yapmış Trueba. Belki de faşist diktatör Franco’nun ülkeyi yönetiyor olmasının sembolü olarak güçlünün güçsüzü hep tokatladığı (rahip öğrenciyi, yaşlı bir kadın genç bir kadını, baba oğlunu, küçük kız oyuncak bebeğini vs.) hikâyede, Katalan – İspanyol çekişmesi gibi konular da filme yakışan bir hafiflikte yerlerini bulmuşlar. Herkesle iletişim kurabilen öğretmenin buna rağmen hayatının bir gerçeği olan yalnızlığı, iki gencin bir yandan aşkı ve hayatı öğrenirken diğer yandan büyümeleri ve filmin adının da vurguladığı gibi (ve dönemin diktatör yönetiminin de gereği olarak belki de) gözleri kapalı olarak yaşamanın kolaylığı üzerine olan bu hikâye, kimi gerçek olaylardan esinlenmiş olması nedeni ile ek bir cazibeye de sahip. Öğretmen karakteri Juan Carrón Gañàn adlı bir İspanyol’dan esinlenerek yaratılmış Trueba tarafından. Gañàn, Richard Lester’ın “How I Won the War” adlı filmin çekimleri için Almeida’da olan Lennon’ı ziyaret etmiş gerçekten ve şarkı sözlerinin plaklarda yer almadığı o yıllarda dinleyerek çıkardığı şarkı sözlerini yazdığı defteri Lennon’a göstermiş ve o da eksiklikleri tamamlayıp, hataları düzeltmiş. Herkesin sahip olmaya can atacağı böyle bir hatırayı içeren, müziğin ve müzisyenlerin bazen kendilerinden çok uzakta ve çok başka hayatlar yaşayan insanların hayatlarına nasıl değebileceğini anlatan bu dokunaklı film görülmeyi hak ediyor.

(“Living is Easy with Eyes Closed” – “Gözleri Kapalı Yaşam Daha Kolay”)