2013 Festival Notları 3

Boven is Het Stil (Her Şey O Kadar Sessizdi ki) – Nanouk Leopold : Hollanda sinemasından tıpkı adı gibi hayli sessiz ve hareketsiz bir film. Yaşlı ve hasta babasına bakan ve içinde tuttuğu eşcinselliği ile çiftliğinde yalnız ve karanlık bir hayat yaşayan bir adamın bu hikâyesi belki herkese göre değil ama kendinizi filme teslim ederseniz keyif alacağınız kesin. Kendisini çiftliğindeki rutin hayata teslim eden ve komşu kadının veya kendisi ile yakınlaşmak istediğini hissettiren kamyon şöförünün ilgisini ret eden adamın yanına yardımcı olarak giren ve en az onun kadar yalnız genç ile “ilişkisi” bir değişikliğin de kapısını aralıyor. Çekimlerden hemen sonra 50 yaşında ölen Hollandalı oyuncu Jeroen Willems’in hemen her karesinde göründüğü ve karakterinin derin mutsuzluk ve yalnızlığını ve bunların sonucunda oluşmuş görünen katılığını kendiniz için hissettirecek kadar başarılı oyunu ile parladığı film bir insanın kendisi olamamasının nasıl acı ve trajik bir sonucu olabileceğini gösteriyor başarı ile. Genç yardımcı ile tamamına ermeyen yakınlaşma adamın katılığına bir pencere açarken, yönetmen Leopold sakin, tekrarlanmış anlarla dolu ama kesinlikle karakterinin ruh durumunu yüzünüze çarpan bir gerçekçilik içeren anlatımı ile olgun bir sinema örneği veriyor. Seyri belki kolay olmayan ama bunu kesinlikle hak eden bir film.
(“It’s All So Quiet”)

Jiseul – Meul O. : Güney Kore sinemasından 1948’de yaşanan gerçek olaylardan esinlenen bir film. Ülkede yerleşik olan Amerikan idaresinin kararı ile belli bir bölgenin dışında yaşadıkları için komünist olarak ilan edilen ve görüldükleri yerde vurulması istenen köylülerin bölgedeki askerlerden kaçarak bir mağaraya sığınmalarını anlatan film siyah beyaz görüntülerinin başarısı ile dikkat çekiyor öncelikle. Bölgedeki katliamın bütününe değil, bir avuç köylünün ve peşlerindeki askerlerin yaşadıklarına odaklanan film, bu insanların yaşadıkları sıkışmışlığın zaman zaman sertleşen bir resmini çiziyor. Saf köylüleri bir yandan ölüm korkusunu yaşarken diğer yandan günlük basit konuşmaları ile gösterirken sonradan yaşanacakların dehşetini de artıyor filmimiz. Eleştiriye açık yanları ise filmin gerçekçilik ile bir sahne oyunu havası arasında gidip gelmesi zaman zaman ve askerlerin gereğinden fazla vahşi birer profil ile getirilmesi karşımıza. Kendisi de olayların geçtiği bölgenin insanlarından olan yönetmenin, bugün ABD’nin hâlâ sessizliğini koruduğu bir olayı kurgularken hassasiyet göstermesi anlaşılır bir durum elbette ama kimi anlarında ilginç ve etkileyici bir şiirsellliğe de ulaşan filmini bazı gereksiz uzatmalara başvurmadan ve istikrarlı bir tonda (şiirsel, gerçekçi, sert, hüzünlü gibi pek çok sıfatı kullanabilirsiniz film için) anlatsaymış çok daha iyi olurmuş gibi görünüyor. Bir de kimi anlarda araya giren keman keşke bu kadar yükseltmeseymiş sesini demek de gerekiyor sanırım.

Touche pas à la Femme Blanche (Beyaz Kadına Dokunma) – Marco Ferreri : İtalyan yönetmen Marco Ferreri’nin 1974’te İtalya-Fransa ortak yapımı olarak çektiği film tam anlamı ile bir fars. Paris’teki bir inşaat alanında geçen hikâye Amerikan tarihinin “kahramanlarını” (George Armstrong Custer, Buffalo Bill vs.) ve kızılderili liderlerini (Oturan Boğa gibi) tarih ve mekanların birbirine girdiği bir içerik ile anlatıyor. Tarih hem 1800’lü yıllar hem de Nixon’ın posteri ve Vietnam ve Cezayir savaşlarına referansları nedeni ile 1970’ler ve 1960’lar. İnşaat alanının etrafında 1970’lerin Paris’inin mekanları var ama sondaki “savaş” sahnesi kızılderililerin Amerikan ordusunu yendiği ve Montana’daki Little Bighorn’da gerçekleşen çarpışmayı anlatıyor. Hikâyedeki CIA tişörtü giyen ve bir sonraki görevi için Şili’ye gidecek olan “antropolog” (1973’te ABD destekli askeri darbe ile devrilen Şili hükümetini hatırlayalım) ve yoksulların düşmanı ve “ilerlemeye” tapan iş adamlarının sembolü olan karakterleri de düşününce filmin kapitalist düzene hayli alaycı bir saldırı olduğu açık. Günümüz Türkiye’sinde kentsel dönüşüm adı altında yoksulların nasıl yerlerinden edildiğini ve rantın tek egemen değer hale geldiğini düşününce film elbette çok önemli bir başka anlam daha kazanıyor bizler için; hikâye tüm o tarihsel referanslarının da ötesinde savaşları kimlerin çıkardığını, “ekonomik ilerlemenin ve rant yaratmanın” önünde engel olarak görülen yoksulların nasıl kolayca harcanıverdiğine odaklanıyor asıl olarak. Bu yoksullar bazen kızılderili bazen de Vietnamlı adını alabilir ama kaderleri değişmiyor. Filmin tüm bu önemli mesajları sinemasal olarak nasıl verdiğine gelince, orada bir problem var maalesef; kimi gerçekten başarılı fars sahnelerinin varlığına ve büyük oyuncularına (Catherine Deneuve, Marcello Mastroianni, Philippe Noiret, Ugo Tognazzi, Alain Cuny, Serge Reggiani vb.) rağmen film bir türlü vurucu bir güce ulaşamıyor. Alaycılığı adeta kendisinin ciddiye alınmasına da engel olmuş görünen çalışma bir süre sonra seyredende anlamsız ama anlaşılabilir bir sıkılmaya da yol açıyor üstelik.
(“Don’t Touch the White Woman”)

Taçsız Kral – Atıf Yılmaz (1965)

“Buralarda yaşayamayacağımı anladım. Benim tozlu sahalarım, Galatasaray, sen… dönüyorum”

Türk futbolunun taçsız kralı Metin Oktay’ın hayat hikâyesi.

Safa Önal’ın senaryosu, Atıf Yılmaz’ın eli yüzü düzgün yönetmenliği, dönemin üç güzel genç kadını (Ajda Pekkan, Gönül Yazar ve Ayten Gökçer) ve elbette kendisini oynayan Metin Oktay ile bir futbol/futbolcu filmi. Safa Önal’ın kendisi ile nehir söyleşinin yapıldığı “Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti” kitabında aktardığına göre sessiz ve zeki Metin Oktay’a anlattırdığı hayat hikâyesinden oluşturduğu senaryo ile çekilen film, kuşkusuz Galatasaray taraftarları için olduğu kadar, yine Önal’ın ifadesi ile “fizik yapısı da karakter yapısı gibi ciddi, kendisine ve dünyaya karşı saygılı, yakışıklı, güler yüzlü ve müthiş insan” Oktay’ın tüm hayranları için çekici olabilecek bir çalışma.

Telif hakkı diye bir kavramın Türk sinemasına henüz uğramadığı ve özellikle yabancı müziklerin hoyratça Yeşilçam filmlerine yedirildiği bir dönemde çekilen film Alain Barriere’nin “Ma Vie” şarkısı başta olmak üzere yine pek çok “aşırılmış” ve diyalog olmayan hemen her anı yerli yersiz dolduran müziklerle bezeli bir çalışma. Seyirciye ne hissetmesi gerektiğini abartı kelimesinin hafif kalacağı bir şekilde kullandığı müziklerle dikte eden film bu anlamda Türk sinemasının diğer örneklerinden farklı değil elbette ama hikâye boyunca ya diyalog ya da müzik kullanımı ile nerede ise tek bir sessiz anın bırakılmaması rahatsız edici oluyor zaman zaman. Safa Önal’ın senaryosu ise kuşkusuz anlaşılabilir nedenlerle ve yukarıda adını verdiğim kitapta anlatıldığına göre Oktay’ın ama ondan da çok eşinin hassasiyeti nedeni ile bilinmeyen herhangi bir öğe içermiyor; peşindeki kadınlardan İzmir günlerine, önüne dökülen bir çanta parayı Galatasaray’ı bırakmamak için reddetmesinden sağlam karakterini vurgulayan diğer örneklere, film Oktay’ın hayatının düz ve kronolojik bir anlatımı sadece. Zaten filmin yaratıcılarının da başka bir derdi yok. O dönemde kariyerinin zirvelerinde gezinen Metin Oktay’ın varlığı, gerçek maç görüntüleri ve bu görüntülere biraz eğreti şekilde eklenen çekimler ve güzel kadınlar onlara ve filmin gördüğü ilgi düşünülürse seyirciye yetmiş anlaşılan. Gerçek görüntülerdeki Galatasaray taraftarlarının tezahüratları diğer takımların fanatik taraftarlarını normal koşullar altında rahatsız edecek kadar çok ama söz konusu kişi Metin Oktay gibi herkesin saygı gördüğü bir isim olunca, bunun çok da önemli olmadığı rahatça söylenebilir kuşkusuz.

Bu filmden önce 1959’da Lefter’le birlikte “Gönül Kimi Severse” adlı filmde ve çok küçük bir rolde yine kendisini canlandıran Metin Oktay burada biraz acemice oynuyor ve özellikle vücut dili ile çok da rahat olmadığını hissettiriyor ama ne gam! Sonuçta o Metin Oktay ve kaldı ki onun masum ve sevimli gerçek karakterine de uyuyor bu oyunculuk! Filmin oyunculuk alanındaki asıl isimleri çocukluk aşkı rolündeki Ayten Gökçer (o zamanki soyadı ile Kaçmaz) ve Oktay’ın mahalleden abisi ve kariyerinde büyük yararı olan eski futbolcu rolündeki Erol Taş. Ajda Pekkan tüm sinema kariyeri boyunca olduğu gibi burada da vasat ama güzel, Gönül Yazar ise kendisinden beklenen vamp ama iyi yürekli kadın rolünü çok da rahatsız etmeden yerine getirmiş. Hikâyede Oktay’ın etrafındaki üç kadının sadece rolleri açısından değil ama kadının erkeğin yanındaki yerini sembolize etmeleri açısından da ikincil karakterleri canlandırdığını belirtelim. Ayten Gökçer çocukluktan bu yana Oktay’a aşık ve yıllarca onun tarafından bir kız arkadaş olarak görülmeyi bekleyen ve sonunda muradına eren masum genç kızı oynarken, Gönül Yazar fedakâr vamp kadını canlandırmış ama elbette kaybetmeye mahkum bir rolde. Belki Pekkan güçlü “İzmirli” kadın olarak erkeğinden bağımsız bir kadına hayat vermiş ama o da kaybedenler arasına katılarak “cezasını buluyor” hikâyede.

1960’ların İzmir’inden karşımıza gelen görüntüleri, elbette İzmir’in simgelerinden Asansör’ü, kendilerini oynayan Turgay Şener’den Gündüz Kılıç’a, Candemir Berkman’dan Naci Erdem’e ve ünlü amigo Karıncaezmez Şevki’ye Türk futbolunun kimi sembol isimlerini perdeye taşıması ile tam bir nostalji duygusu yaşamaya da uygun olan film hikâyesindeki gelişmeleri sinemasal açıdan sorunlu olan (birden ortaya çıkan ve mucize sonucu kaybolan kalp rahatsızlığına ne gerek vardı örneğin, hele de bu rahatsızlığın Eroş Taş karakteri ile yapılan sıkı antrenmanlar sonucu kaybolduğunu düşünürsek) bir çalışma ama bunun söz konusu olan kişi Metin Oktay olunca, bir teferruat olduğu açık! Umarım bir gün Türk sineması sadece Metin Oktay’ı değil onunla birlikte bir başka Metin’i, Metin Kurt’u da sinemasal özellikleri de seyre değer bir film içinde anlatmayı dener.

2013 Festival Notları 2

Pozitia Copilului (Çocuk Pozu) – Calin Peter Netzer : Romanya sinemasından Berlin’de hem Altın Ayı hem de FIPRESCI ödülü kazanmış bir film. Son yılların atılım içindeki Rumen sinemasına özgü bir biçimde bireysel ilişkilere odaklanan ama çok başarılı senaryoları ve mükemmel diyalogları aracılığı ile bu ilişkileri bireyselliğin ötesinde bir düzeyde okumaya imkân veren bir film karşımızdaki. Yönetmeye, emretmeye ve kontrol etmeye alışkın bir anne ile otuzlu yaşlardaki oğlu arasındaki ilişki adamın neden olduğu ve yoksul bir gencin ölümüne yol açan kazanın sonuçları üzerinden anlatılıyor. Anneden özgürlüğünü almak isteyen ama buna hazır da olmayan adamın ve bu kazayı oğlunu tekrar “ele geçirmek” için bir fırsat olarak gören annenin hikâyesi, Çavuşesku sonrası kendisini kapitalizmin kucağına atan ülkedeki yozlaşmayı başarı ile sergilerken Romanya sinemasının benzeri örnekleri gibi bol konuşmalı sahneleri ile seyircisini dikkatle seyretmeye zorluyor. Anne ve oğlunun filme harika bir kapanış sağlayan final sahnesinde kazada ölen çocuğun ailesini ziyareti ise gerçekten etkileyici. Bu sahnede adamın korkaklığı, annenin ailenin yanında döktüğü göz yaşının gerçekte ölen için değil kendi çocuğu için olması ve tüm o benzersiz diyaloglar filme etkileyici bir son armağan ediyor. Hem duygusal hem komik hem de sert olmayı başarabilen bir çalışma.
(“Child’s Pose”)

Uroki Garmonii (Uyum Dersleri) – Emir Baigazin : Kazak yönetmen Baigazin senaryosunu da yazdığı ilk filminde bir okulu adeta toplumun mikrokozmosu olarak ele alıp, Darwin’in “en iyinin hayatta kalması – survival of the fittest” teorisinden esinlenen bir çalışma yapmış. Tamamı ilk filmlerinde oynayan amatör oyuncuları ile anlattığı hikâyede okulda arkadaşlarının zorbalığına maruz kalan bir çocuğun yaşadıklarını etkileyici bir dil ile ele alıyor. Şiddetin adeta doğal olduğu bir çevrede geçen filmde güç kimde ise diğerlerini eziyor sürekli olarak; baş kahramanın küçük hayvanlara yaptıkları, okuldaki çetelerin öğrencilere çektirdikleri veya işlenen bir cinayet sonrası polisin sorguda öğrencilere uyguladığı işkence alıp başını gidiyor. Artistik başarısı nedeni ile Berlin’den ödülü olan filmin görüntülerinin başarısının çarpıcılığı dikkat çekerken, oyuncuların doğallığı da filmin gerçekçiliğini ve dolayısı ile etki gücünü artırıyor. Filmin “soğuk ve minimal” set tasarımı ile karakterlerini öne çıkarması ve hareketsiz kamera ile seyircisini teknik oyunlar ile değil gösterdikleri ile ele geçirmeyi başarması da önemli. Özellikle son bölümü bir parça uzamış görünse de ve günümüz filmlerinde görmemizin mümkün olmayacağı bir şekilde böcek vs. gibi küçük hayvanları hikâyenin anlatıldığı bölge için belki doğal ama bizler için sert görünebilecek davranışlara maruz bırakması rahatsız edici olsa da önemli bir film.
(“Harmony Lessons”)

W Imie… (… Adına) – Malgorzata Szumowska : Leh yönetmen Szumowska’dan katolikliğin toplumda yaygın ve baskın olduğu Polonya’da geçen ve eşcinsel bir rahibin yaşadıklarını anlatan bir film. Katolik dünyasındaki üzeri yıllarca örtülmüş çocuk tacizlerinin kendisini geri planda hissettirdiği bir film bu ama yönetmen bunu değil bir başka trajik bir durumu ele alıyor. İşini çok iyi yapan ve güçlü inançları olan rahibin bastıramadığı eşcinsel duygularının neden olduklarını konu ediniyor ve bunu belki yeterince etkileyici ol(a)mayan ama kesinlikle kahramanının acısına ortak eden bir dil ile anlatıyor. Filmin ikinci yarısından itibaren bir parça dağılmaya başladığını ve dramın asıl ortaya çıktığı anlardaki bu dağınıklığın filme zarar verdiği açık. Andrzej Chyra’nın baş roldeki başarılı performansına rağmen yönetmenin kimi tercihleri onun “içindeki” patlamayı gereğinden fazla dışarıya vurmasına neden oluyor; örneğin sarhoşluk sahnesi veya mısır tarlasındaki “maymunlar” filmin geneli için bir parça ayrıksı kalmışlar. İlginç konusunu ve bu konunun vaat ettiklerini yeterince dillendiremeyen film yine de ilgiyi hak ediyor. Keşke rahibin ablası ile internet üzerindeki görüntülü konuşması daha iyi yazılmış ve sahnelenmiş olsaydı; filmin değerlendirilemeyen gizli gücü bu gibi kritik anlarda gizliymiş çünkü.
(“In the Name of”)

The Rocket (Roket) – Kim Mordaunt : Laos ve Avustralya ortak yapımı olan film doğumu sırasında ikizinin öldüğü ve kabilesinin inançları gereği uğursuz olarak görülen bir çocuğun gözlerinden anlatılan bir hikâyeye sahip. Savaşın, yoksulluğun ve hızla değişen hayatın neden olduğu bir kaos içinde yaşayan insanların hikâyesini film yeterince güçlü bir sinemasal dil ile getiremiyor karşımıza ve yönetmene ait olan senaryo da farklı ilgi alanları içinde kayboluyor zaman zaman. Yapılacak baraj nedeni ile köylerinden olan insanların dramının kaynağına örneğin, bir kez değinilip sonra unutuluyor ve bunun yerine film çocuğun ailesi ile yaptığı yolculuğa ve kendilerine bir yurt edinme çabalarına odaklanmayı tercih ediyor sadece. Benzer şekilde çocuğun “uğursuzluğunu” trajik sonuçları olan bir gelenek olarak göstererek başlayan film daha sonra bu geleneği nerede ise mizah konusu yapıyor ki bu da bir tutarsızlığa neden oluyor. Çok etkileyici çekilmiş bir kaza sahnesi, çocuk oyuncu Sitthiphon Disamoe’nun sevimliliğe sığınmayan başarılı oyunu, hiç tanımadığımız bir coğrafyadan sergiledikleri ve yoksulluğun içinden umudu çıkarabilmesi ile yine de önemli bir film.

Krugovi (Kesişen Hayatlar) – Srdan Golubovic : Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde yaşanan trajedilerden birine odaklanan film, gösterimin ardından soruları cevaplayan yönetmen Golubovic’in kendi ifadesi ile bir savaş filmi değil, insanlar hakkında bir film. Müslüman komşusunu döven asker arkadaşlarına karşı çıkan bir Sırp askerin öldürülmesini ve bu olayla ilgili tüm karakterlerin on iki yıl sonraki hayatlarını anlatan hikâye affetmek ama unutamamak üzerine bir çalışma. Gerçek bir olaydan esinlenen film henüz tazeliğini koruyan bir dönemi oyuncularının parlak performansı eşliğinde ve herhangi bir taraf tutmadan aktarırken kimi sahneleri ile gerçekten yürek parçalıyor. Bir soruya cevap verirken, filminde tüm bu trajedilerin yaşandığı dönemde Belgrad’da savaş karşıtı gösteriler yapmak dışında bir şey yapmayan veya bir başka deyişle yapamayan kendisi gibi insanların hikâyesini de anlatmaya çalıştığını vurgulayan yönetmen sade bir anlatımla bir acı dönemi ve kuşkusuz hâlâ süren etkilerini hatırlatıyor seyredenlerine. Evet unutulmayacak bir dönem bu ama affetmek ile belki de insanlık yeni bir kapıyı aralayabilir, kim bilir?
(“Circles”)

Rebel in Town – Alfred L. Werker (1956)

“Sana bu kadar ihtiyacım varken beni yalnız bırakma. O benim de oğlumdu”

Soygun için bir kasabaya gelen beş eski askerin yalnışlıkla bir çocuğu öldürmeleri ile gelişen olayların hikâyesi.

Amerikan iç savaşından hemen sonra geçen western türündeki bu film türünün alışılagelen özelliklerinden tamamen farklı bir içerik ve tarz ile anlatılan değişik bir çalışma. Finali dışında çatışmalardan veya silahlı mücadelelerden uzak duran bu alçak gönüllü film, bunların yerine nerede ise hümanist denecek bir bakış açısı ile intikam, sevdiklerimizin işledikleri suçlar karşısındaki tavrımız ve nerede ise bir Habil ve Kabil hikâyesi olarak özetlenebilecek bir trajedi koyuyor. Yönetmen Alfred L. Werker’in sinemasal açıdan dikkat çeken bir katkısı görünmüyor filme; yönetmen senaryosunun –kimi kusurlarına rağmen- başarısını sade ve bir parça düz bir anlatımla perdeye taşımış görünüyor daha çok.

Les Baxter’ın film ile aynı adı taşıyan ve tipik western motifleri taşıyan şarkısı ile açılan film temel olarak iki farklı düzlemde ilerliyor. Bir tarafta çocuklarını kaybeden adam ile kadının, ilkinin intikam ikincinin ise olayı geride bırakmak ve hayata devam etmek odaklı yaklaşımlarından doğan çatışması var. İkinci düzlemde ise çetenin lideri olan babanın dört oğlundan birinin işlediği cinayet ve bu cinayetin failinin “kötülüğü” karşısında babanın seçimleri var. Finalde taraflar bir araya geldiğinde film bu iki düzlemin kahramanlarının tümünü yüzleştiriyor ve iki babanın seçimleri üzerinden bir gerilim yaratmayı da başarıyor. Çete üyesi olan dört kardeşten en küçüğü ile cinayeti işleyen abisinin arasında yaşananlar ise nerede ise bir Habil ve Kabil hikâyesi olarak özetlenebilir. Gerek bu durum gerekse babaların içine düştükleri durum ve hissettikleri zaman zaman bir Yunan trajedisinden uyarlama izlediğiniz hissine kapılmanıza neden olabilir ki bunu olumlu bir durum olarak belirtiyorum. Danny Arnold’un senaryosu bu düşük bütçeli filmin en büyük artısı ve finaldeki Hollywood’a yakışan ama gereksiz bir şekilde adaletin yerini bulması ve bunu sağlayan kişinin kimliği bir kenara bırakılırsa genel olarak aksamayan ve temiz bir çalışma yapmış denilebilir Arnold için.

Oğlunu kaybeden kadın karakteri (Ruth Roman B sınıfı filmlerde çok rastlanmayacak bir incelikle canlandırıyor rolünü) western filmlerinde alıştıklarımızdan da farklı aslında; evet yine erkeklerin yaptıkları/yapmadıkları arasında kalan bir kadın var ortada ama kadının gerçekçi ve hümanist yaklaşımı olayların gelişiminde nerede ise asıl belirleyici faktör oluyor hikâyede. Filmde zaman zaman Clark Gable bakışlı bir John Wayne gibi oynayan baba rolündeki John Payne donuk bir performans veriyor ve filmin çatışmalarının bir kısmı onun karakteri üzerinden yaşandığı için bu da filme katkısını azaltıyor bir parça. Aksiyondan çok psikolojik dramı (daha doğrusu trajediyi) öne çıkaran filmin kimi iç sahnelerinde, özellikle “iyi” kardeş, onun gerçek kimliğini bilen anne ve durumdan habersiz babanın ev içindeki üçlü sahnesi, sakin anlatımı ve kamera açısı ile iyi bir tiyatro havası hissettirdiğini de ekleyelim bu arada.

Senaryosu ile öne çıkan, yeterince iyi oynanmış ve yönetmenin kendisini ve sinemasal becerisini öne çıkarmadığı ama senaryoya ihanet eden oyunlara da girişmediği bu film yukarıda sıraladığım çatışmaları ile asıl ağırlığını gösteriyor. Oğlunu kırbaçlayan baba, aynı babanın bir oğlunun neden diğerlerinden farklı olduğunu sorgulaması, şiddet kavramını mütevazi ölçülerde olsa da tartışmaya açması, adalet duygusu ile intikam arzusu arasındaki çekişmeler ve temel olarak iyi ile kötünün çatışması gibi olguları ile ilgiyi hak eden bir film karşımızdaki; westernlerden çok trajedilerden hoşlananlar için elbette.

(“Kasabada İsyan”)