WarGames – John Badham (1983)

“O savaş salonundakiler bir nükleer savaşın kazananı olacağını sanıyorlar; kabul edilebilir kayıplarla atlatılabileceğine inanıyorlar savaşın”

Zeki bir gencin güvenlik duvarını aşıp hacklediği bir sistemde oynadığı savaş oyununun ABD ile Sovyetler Birliği arasında bir nükleer savaşı tetiklemesinin hikâyesi.

Sinemaya televizyondan geçen ve 1970’lerin ikinci yarısı ve 80 ve 90’lı yıllarda yaptığı sinema filmlerinden sonra tekrar televizyona dönen John Badham’dan savaş tehlikesi üzerine bir gerilim filmi. Reagan dönemi yeni sağ muhafazakarlığın iyice ön plana çıktığı ve Hollywood’un bu anlayışı hem beslediği hem de ondan beslendiği bir dönemde militarizm karşıtı hikâyesi ile önemli olan film, buna karşılık sinema sanatı açısından ortalama bir dili olan ve kendisini seyrettirmekle birlikte kalıcı bir etkisi de olmayan bir çalışma.

Dönem “An Officer and A Gentleman – Subay ve Centilmen”, “Red Dawn – Kızıl Şafak” veya “First Blood – Rambo” gibi ordu, askerler ve güce övgüler ile dolu ve bu gücün ya romantizm ile süslenip paketlendiği veya insansı özellikleri olmayan komünistler veya Vietnamlılar gibi düşmanlara karşı adına methiyeler düzenlendiği bir dönem. İşte böyle bir zamanda Badham’ın orijinal bir senaryodan yola çıkarak çektiği filmin üç temel alanda söyleyecekleri var; militarizm, o dönemde yeni yeni telaffuz edilmeye başlanan “firewall”, “hack” gibi kelimeler aracılığı ile gündeme gelen bilgisayar sistemlerinin güvenliği ve bu sistemlerin nereye kadar insanın yerine geçebileceği ve karar alma mekanizmaları dahil insanın dışlanması. Film kendi alçak gönüllü hikâyesi içinde bu üç konuyu da akıllıca dile getiriyor. Ne var ki sinemasal olarak heyecanı az bir dil ile yapıyor bunu ve sık sık romantizm soslu (neyse ki dozu abartılmamış) bir gençlik ve macera filmi vasatlığında dolaşıyor.

Anlaşılan 1983 yılında bilgisayar sistemlerinin güvenilirliği yerlerde sürünüyormuş bugüne göre. Her sistemin bir arka kapısı vardır düşüncesinden yola çıkan hikâyede inzivaya çekilmiş ve savaş oyunlarının simülasyonunu veya gerçekten oynanmasını yöneten bilgisayar sistemini tasarlayan profesörün (ki elbette bu inzivaya çekilmiş “deli” tiplemesi çok ama çok klişe) bu arka kapının şifresi olarak kaybettiği oğlunun adını kullanması filmin hikâyedeki dramın altını çizmek için yaptığı bir tercih ama sıradan insanların şifre belirlemekteki bu yaygın yanlışlığını koskoca bir profesörün de tekrarlaması pek mantıklı değil elbette. Bunun dışında Matthew Broderick’in neden olduğu olaylar ve bu olaylar sırasında zaman zaman James Bond’u hatırlatan aksiyonlara girişmesi de filmin fantezi boyutunda bir parça ileri gidilmiş durumları gösteriyor. Burada asıl önemli olan ise kuşkusuz ki bilgisayarların insanların yerini hangi noktaya kadar alacağı/alması gerektiği konusunun tartışılmaya açılması. Filmin başında bir subayın gerçek mi yoksa oyun mu olduğunu bilemediği ama aslında bir tatbikat olan alarm sırasında nükleer füzeleri fırlatacak düğmeye bas(a)maması bu tartışmayı başlatan olay oluyor ve bu durum hikâyenin altını akıllıca çizdiği üzere askerlerden daha da militarist olan şahin bürokratların sistemin kontrolünün tamamen bilgisayarlara bırakılması için baskı yapmalarını kolaylaştırıyor. Askerlerin sivillerden daha sivil göründüğü bu hikâyenin bir nükleer savaşın kazananı olamayacağı veya bir nükleer savaş oyununda kazandıracak tek hamlenin oyunu hiç oynamamak olduğu yolunda belki en azından bugün için yeni olmayan ama önemli söylemleri var.

Biri hırpani kılıklı ve şişman, diğeri gözlüklü ve zayıf bilgisayar dahisi iki “inek” karaktere yer vermesi ile klişeliğe saplanması veya başarılı bir performansı olan Broderick’e eşlik eden Ally Sheedy’nin canlandırdığı kız arkadaş karakterinin oldukça zayıf çizilmesi senaryosundaki kusurlarının bazı örnekleri olarak gösterilebilecek olan film, asıl olarak silahlanmanın hızlandığı, filmdeki savaş odasında bir portresi de yer alan Reagan’ın militarist söylemlerinin gündemde olduğu ve Hollywood’un tüm bunları desteklediği bir dönemde, genel eğilimin dışında kalıp anti-militarist bir söylemi benimsemiş olması. Yeterince güçlü olmayan sinema dili, alaycılık ile gerçekçilik arasında kalmış ama her ikisini de yeterince becerememiş görünen hikâyesi ve Badham’dan kaynaklanan bir televizyon filmi havası ise filmin başarısına engel olmuş görünüyor özetle.

(“Savaş Oyunları”)

2013 Festival Notları 1

Quelques Heures de Printemps (Bir Yudum Bahar) – Stéphane Brizé : Fransız yönetmen Brizé 2009’daki mükemmel “Mademoiselle Chambon” adlı çalışmasından sonra bir kez daha yüreklere ve akla dokunan bir film çekmiş. Yine Vincent Lindon’un başrolde olduğu ve kendisine Hélène Vincent ve Emmanuelle Seigner’in başarı ile eşlik ettiği filmde Brizé bir kez daha büyük sözler etmeden, gerçekçi karakterlerin gerçek hayatları yaşadıkları bir hikâye ile anne ile oğlu arasındaki uzlaşılamayan ilişkiyi ötenazi olgusunu da içine katarak anlatıyor. Son bölüm bir parça odağı gereksiz bir şekilde başka bir alana kaydırsa da film doğallığı ile çarpıyor seyredeni. Her bir cümlenin nerede ise kusursuz olduğu bir senaryo, başarılı oyunculuklar ve sakin ve has bir sinema tadı veren mizanseni ile Brizé yine mükemmele yakın bir iş çıkarmış. Sinemanın süslenmiş, çarpıtılmış, bir ürüne dönüştürülmüş olanları değil gerçek karakterleri, insanları ilgi alanına aldığında nasıl etkili olabildiğini bir kez daha kanıtlayan, kaçırılmaması gerekli bir film.
(“A Few Hours of Spring”)

7 Cajas (7 Kasa) – Juan Carlos Maneglia / Tana Schembori : Paraguay sinemasından eğlenceli, gerilimli, hızlı ve seyre kesinlikle değer bir film. Kalabalık bir çarşı içinde, daha doğrusu bir pazar yerinde geçen film tek amacı “televizyon ekranında görünmek” ve biraz para kazanmak olan bir gencin bulaştığı işte başına gelenleri hızlı bir tempo, eşlik eden keyifli müzikler ve komediye de göz kırpan bir atmosfer ile anlatıyor. Belki de tek kusuru komedinin dozunun gereksiz arttığı bölümler olan film çok sayıdaki ana karakteri, rahatsız etmeyen ilişkiler içinde birbirine bağlamayı başarmış ve ortaya enerjik bir çalışma çıkmış. Pazar yerindeki el arabalı takip sahneleri için bile ilgiyi hak ediyor. Kaosun içinden etkileyicilik çıkartmayı başaran eser yoksulluğu da sömürmeden veya anlamsız bir biçimde benzetildiği “Slumdog Millionaire” filmindeki gibi şıklıkların parçası yapmadan hikâyesinin odağına koymayı başarıyor.
(“7 Boxes”)

Lemale et Ha’halal (Boşluğu Doldurmak) – Rama Burshtein : İsrail’de ortodoks yahudilerin aşırı muhafazakâr hayatlarında geçen bir dram. Doğum sırasında ölen ablasının kocası ile evlenmesi beklenen genç bir kızın hikâyesini, kendisi de kadın olan yönetmen Burshtein kadınlara özgü denebilecek bir duyarlılık ile ele almış. Evlenmenin kadınlar için nerede ise tek amaç olarak göründüğü bir toplumda bireysel özgürlüğünü öne çıkarmaya çalışan genç kızın önündeki en büyük engel olan kişinin yine bir kadın, annesi oluşu ve onun gerekçesinin de kadınlara özgü bir anaçlık içermesi hayli ilginç bir yaklaşım. Burshtein’ın senaryosu bu ibadet odaklı toplumun geleneklerinin bolca ve açıkçası biraz dozu kaçmış bir biçimde sergilenmesine izin veren ve hatta yönetmenin eleştirmekten çok objektif bir sergileme ağırlıklı tavrı nedeni ile kimi oldukça eğlenceli anları karşımıza getiren bir yapıya sahip. Erkeklerin inanç ve ekonomi alanında, kadınların ise aile konularında hâkim güç olduğu toplumda bireylerin özgürlüklerinin nasıl “doğal” bir kısıtlamaya tabi olduğunu anlatan etkili bir dram bu film.
(“Fill the Void”)

Yek Khanévadéh-e Mohtaram (Saygın Bir Aile) – Massoud Bakhshi : 22 yıl sonra ülkesi İran’a üniversitede geçici olarak ders vermek için dönen bir akademisyenin yaşadıklarını anlatan film ülkenin devrim ve sonrasında geçirdiği değişimin kendisine değil bireylere odaklanıyor ve ülkenin nasıl bir kaosun ve yozlaşmanın içinde debelendiğini anlatıyor. İlginç bir şekilde komik anları da içermeyi başaran film baş oyuncusu Babak Hamidian’ın oldukça başarılı oyunu ile eğlenceli olmayı da beceriyor. İran sinemasının sinemasal atraksiyonlardan uzak, karakterlere ve onlar üzerinden sosyal meselelere dokunan çarpıcı filmlerinin bir başka örneği. Bol diyalog içermesine rağmen hiçbir anında sıkmamayı başaran film sondaki sürprizini hiç açık etmemesi ile de takdiri hak ediyor. Irak ile İran arasındaki savaşın görüntülerini hikâyeye ustalıkla yediren film olayların geçtiği iki şehri, Şiraz ve Tahran’ı hikâyenin atmosferine uygun bir biçimde taşıyor perdeye. İranlı resmi görevlilerin akademisyene sık sık sarfettiği “siz Avrupa’dan gelenler burada kanun yok mu zannediyorsunuz” cümlesi ülkenin nasıl bir ruh hali içinde olduğunu akıllıca gösteren bir seçim olmuş yönetmenin yazdığı senaryo için.
(“A Respectable Family”)

Suspension of Disbelief (Gördüğüne İnan) – Mike Figgis : Gerçek ile kurgu arasındaki ayrıma odaklanan filmin adı -sinema sanatı için düşünüldüğünde- seyircinin gördüğünün bir kurgu olduğu düşüncesini bir kenara bırakıp ona inanmasını anlatan bir terim; bir başka deyişle seyircinin gördüğüne inanmamayı askıya alması anlatılmaya çalışılan. Film içinde film mantığı ile ilerleyen film, Figgis’e özgü teknik yaklaşımların (bölünmüş perde, yavaşlatılmış hareketler, renkliden siyah beyaza geçişler, yüksek grenli görüntüler vs.) bolca kendisini gösterdiği bir çalışma. Ne var ki filmin kendisinin seyircinin inançsızlığını ertelemesini sağlayabildiği şüpheli. Gereğinden fazla şık bir görüntüsü olan film seyirciyi karakterlerinin yanına taşımakta da zorlanıyor ve teknik ağırlıklı yaklaşım seyredilenin gerçek olarak algılanmasını da güçleştiriyor. Yine de her Figgis filmi gibi ilgi çekici yanlarının olduğu açık; yönetmenin senaristliğini, kurgusunu ve görüntü yönetmenliğini de üstlendiği film sadece giriştiği deneme açısından bile ilgiyi hak ediyor örneğin. Ayrıca tartışmaya açtığı kavramın da hayli farklı okumalara ve düşünmelere imkân verdiğini akılda tutmalı.

Die Tür – Anno Saul (2009)

“Biz katiliz. Mutluluğumuz için bir bedel ödememiz gerekiyordu; buna kapıdan geçiş ücreti de diyebiliriz”

Küçük kızının ölümü ile hayatı mahvolan bir adamın keşfettiği gizemli bir kapı aracılığı ile geçmişi düzeltme fırsatı yakalamasının hikâyesi.

Almanya’da yaşayan Türk/Alman yazar Akif Pirinççi’nin “Die Damalstür” adlı romanından Jan Berger tarafından yazılan senaryo ile sinemaya uyarlanan bir film. Alman yönetmen Ano Saul’un filmi konusu, anlatımı, müziği ve genel olarak atmosferi ile çekici olabilecek öğeleri olan ilgiye değer bir film. Suçluluk duygusu, geçmişi değiştirme arzusu, pişmanlık ve özetle ikinci bir şans üzerine bir öyküsü olan film, fantastik gerçekçi tarzındaki romandan finalinde fantezi boyutu artan ve gerçekçilikten uzaklaştıkça biraz yolunu kaybeden bir sonuç çıkarmış.

Sinemanın küçük bir çocuğun, üstelik ebeveynlerinden birinin ihmali olduğunu düşündüğü bir nedenle ölümü gibi bir konudan dram gücü yüksek sonuçlar elde etme çabalarından biri karşımızdaki film. Senaryo romandan kaynaklanan fantezi ve gerçek karışımını genel olarak perdeye, özellikle de illk bölümde yeterince başarı ile taşımış görünüyor. Tüm gizem ve fantastik öğelerine rağmen film gerçekçi bir dram olmaktan pek de uzak durmamayı başarıyor. Bunu yaparken de adamın kendi gençliğini öldürmek zorunda kalması gibi öğeler bile filmin gerçekçi dram yapısını zedelemiyor nerede ise. Buna karşılık filmin sonuna doğru adamın benzer hayatlar yaşayan diğerlerini keşfetmesi ile film süratle gerçekçiliği bir kenara koyup fantezi/bilim kurgu dozunu iyice artırıyor ve o noktadan sonra da sinemasal olarak zayıflatıyor kendini. Hikâyenin bu tür sinemanın klişelerinden biri olan gerçeği büyüklerin değil çocukların keşfetmesi temasını kullanması da bir parça rahatsız edici aslında. Yetişkinler hiçbir şeyi farketmezken küçüklerin daha ilk bakışta babanın “gerçek olmadığını” anlamaları fazlası ile tanıdık bir numara açıkçası.

Fantazyasını gerçekçi bir ortamda geçirebilmesi ile önemli olan film, yönetmenin kimi tercihleri, zaman zaman el kamerası kullanımı gibi, ile de etki gücünü yüksek tutmayı başarıyor. Baş roldeki Mads Mikkelsen’in ustalıkla dizginlenmiş bir performans verdiği filmde anlatımın (olumlu anlamda) çoğunlukla eski usul filmlerdeki gibi oluşturulmuş olması da bir başka kayda değer nokta olarak görünüyor. Adamın kendi gençliği ile karşı karşıya kaldığı sahnelerde, gereksiz ve komik kaçması hayli yüksek bir olasılık dahilinde olan diyaloglardan kaçınılmış olması gibi unsurları da filmin yaratıcılarının başarı hanesine eklemek gerekiyor. Fabian Römer’in hayli başarılı müziği, hikâyenin atmosferine uygun bir giriş yapılmasını sağlayan açılış jeneriği ve Mikkelsen’in oyununa başarı ile eşlik eden Jessica Schwarz ve çocuk oyuncu Valeria Eisenbart’ın performansları ile de ilgiye değer bir film karşımızdaki. Zaman zaman gereksiz bir şekilde korku filmi atmosferine kapılmış olsa da genel olarak ilgi ile seyredilebilecek bir film.

(“The Door” – “Kapı”)

The Boss – Byron Haskin (1956)

“Gecenin ortasında şu odada tek başına ölsen, bunu umursayacak tek bir insan bile olmayacak”

ABD’nin bir eyelatinde politik güçleri kontrolü altında tutan bir adamın yükseliş ve düşüş hikâyesi.

Bugün daha çok 1953’de çektiği H.G. Wells uyarlaması “The War of the Worlds – Dünyalar Çarpışıyor” filmi ile hatırlanan ve yönetmen olarak Amerikan sinemasında iz bırakan isimlerden biri olmayan Byron Haskin’den bir politik dram. Senaryosunu Hollywood’un sol eğilimli isimlerinden olduğu için kara listeye alınan Dalton Trumbo’nun yazdığı ama kendi ismini kullanamadığı için onun yerine bir başka senarist, Ben Perry’nin adının kullandıldığı eser küçük bütçeli, başroldeki John Payne’nin öne çıkan sağlam bir oyun verdiği ama Haskin’in final sahneleri dışında sinemasal bir tat katamadığı bir çalışma.

ABD siyaset arenasında “machine politician” veya “political boss” olarak adlandırılan bir karakteri anlatıyor filmimiz. Bu kişiler doğrudan resmi bir görevi olmayan ama eyaletlerdeki seçimlerde oylamaları yönlendiren, bölgenin politik süreçleri üzerinde etkili ve eyaletlerdeki atamaları kontrol eden güçlü ve elbette zengin insanlar olarak tanımlanıyor ABD siyaset dünyasında. Film herhangi bir bölge ismi vermeden olayların ağırlıklı olarak orta sınıfın yaşadığı bir eyalette geçtiği ifadesi ile başlıyor ama Trumbo’nun hikâyesini Missouri’nin Kansas City ve Jackson County bölgelerinde böyle bir gücü olan Tom Pendergrast’ın hayatından esinlenerek yazdığı biliniyor. Tamamı mafya ile bağlantılı, yasadışı işlere bulaşmış bu kişilerden biri olan Pendergrast’ın cenazesine katılanlardan biri de ABD Başkanı Truman olmuş ki bu da ülkenin politikasının gerçek kimliği ile ilgili bir fikir verebilir bu filmin seyircisine. Trumbo gibi politik konulara ve sosyal adaletsizliklere duyarlı bir sanatçının elbette doğal olarak ilgi göstereceği bir konu bu; ne var ki film onun kaleminden çıkmış senaryolara dayalı diğer pek çok örneğin aksine sinemasal yanının zayıflığı nedeni ile güçlü bir ses çıkaramıyor bu konuda. Birinci Dünya Savaşı’ndan dönen ve abisinin “politik patron” rolünü devam ettirmeye hiç niyeti olmayan adamın sonradan bu rolü üstlenip müthiş bir uyum göstermesi filmin bize açıklayamadığı bir durum örneğin. Film sonlarda da hikâyenin polisiye yanına fazlası ile odaklanınca büyük resmi kaybediyor bir parça.

Konusu gereği fazlası ile erkek ağırlıklı bir bakışı olan ve kadınların o dönemde nasıl kolayca erkeklerin adeta tebası gibi hareket ettiklerini gösteren film bunu yeterince açık bir eleştiri konusu yapmıyor ne yazık ki. Gloria McGehee’nin başarı ile canlandırdığı eş rolünün kimi anları bu konu üzerine gitmeye hayli uygun olsa da senaryo daha çok olayın kişisel yanına dokunuyor hikâye boyunca. Baş kahramanı canlandıran John Payne’nin muhtemelen sinema kariyerindeki en parlak performansını verdiği ve tüm ruhu ve bedeni ile kendisini hikâyeye adamış göründüğü film düşük bütçesinin işaretlerini de saklayamıyor zaman zaman. Örneğin Payne’nin “patron” karakteri yıllar geçtikçe yaşlanırken ve bunu başarılı makyaj eşliğinde biz de hissederken diğer karakterlerin hemen hiçbirine bu özen gösteril(e)memiş. Dolayısı ile hikâyenin epik olmaya uygun yapısı perdeye yeterince yansıyamamış. Yine de başta ele aldığı konusu, Haskin’in yönetmen olarak filme sunduğu belki de en büyük katkı olan final kareleri (demir parmaklıkların gölgesinde yürüyen adamın siyah beyaz görüntüleri çarpıcı gerçekten) ve istasyonda gerçekleşen ve işlerin çığrından çıktığı adam kaçırma sahnesi ve hareketli anlatımı ile ilgi çekebilir bu çalışma. Oldukça gerçekçi bir bar kavgası sahnesi ve açılışta halka “bunları siz durdurabilirsiniz” çağrısı da var üstelik.

(“Patron”)