Pismo do Amerika – Iglika Triffonova (2001)

“Lanetlenmiş gençliğim, anne, bir nehir gibi hızla akıp gidiyor / İhtiyarlık yaklaşıyor, anne, kara bir gölge gibi”

Ölümcül bir kaza geçiren arkadaşının yanına gitmek için ABD vizesi alamayan bir gencin onun için hazırladığı bir görüntülü mektubun hikâyesi.

İlk yönetmenliğinde Bulgar yönetmen Iglika Triffonova’dan çarpıcı bir çalışma. Dostluğa, kaybolmakta olan değerlere ve ayrılıklara adanan bu “aşk” mektubu alçak gönüllü yapısı içinde ve samimi tonu ile seyircisinin ilgisini çekmeyi başaran ve tüm o “ölüm ve yok olma” temalı işaretlerine rağmen sıcak bir çalışma.

Yanına gidemediği ve uzun süredir ihmal ettiği arkadaşına armağan olarak göndermek üzere onun büyükannesinin söylediği eski bir şarkıyı kaydetmenin peşine düşen genç adamın Bulgaristan kırsalında yaptığı yolculuğun bu görsel hikâyesi hem içerdiği yolculuğu resimleyen ve belgesel tadı taşıyan görüntüleri ile hem de kahramanın kendisinin sürekli saptadığı görüntüleri ile kurguyu asla geri plana itmeyen ama gerçekçiliğe çok yakın sularda dolaşan bir bir çalışma getiriyor karşımıza. Bulgaristan dağlarından, kırlık alanlarından ve buralardaki köylerden büyük şehir medeniyetinin henüz elinin pek erişememiş göründüğü görüntüler filmin ağıt havasını destekleyen en önemli unsurlar. Film çağdaş insana uzak düşen bu farklı dünyaya ağıt yaktığı gibi bu dünyanın parçası olan ve çoğu yaşlı olan insanların birer birer yok oluşunu da oldukça doğal ama bir parça hüzün de içeren bir yaklaşımla sergiliyor seyredene. Film boyunca cenazeler, ölümle ilgili konuşmalar ve yine ölümle ilgili kimi gelenekleri gösteren film bunu tıpkı tüm o yaşlı karakterlerin ölümle barışık yaklaşımını benimseyerek yapıyor ve hiçbir şekilde bu tema üzerinden bir ajitasyona gitmiyor.

Başarılı bir müzik çalışmasının eşlik ettiği pek çok çarpıcı sahneye de sahip bir film bu. Çocuğu olmayan bir kadının Amerika’daki gençten kendisine mektup yazmasını istemesi, çok yaşlı bir kadının hatıra olması için ölü kocasının resmi ile fotoğraf çektirmesi veya isteğin nedenini duyunca kaybettiği oğlu için tuttuğu yası bir kenara bırakıp şarkıyı seslendiren kadının görüntüsü filmin seyredende duygu dolu anlar yaşatacak kimi sahneleri. Tüm o “ölüm” etrafında gezinmelere rağmen yaşam sevgisini ve coşkusunu bir an olsun elden bırakmayan bir film karşımızdaki. Köylerdeki yaşlı kadınların yaşama ve eğlenmeye bağlılıkları veya gezisinden dönen kahramanımızın kız arkadaşı ile çok başarılı bir koreografi ile çekilmiş sevişme sahnesi bu yaşam sevincinin kimi göstergeleri oluyor film boyunca.

Filmin belki de en iyi başardığı şey düşmesi çok kolay olan bir tuzaktan çoğunlukla kendini sakınabiliyor olması ve folklorün veya egzotizmin uzağında durmayı başarabilmesi. Bir kısmı amatör olan oyuncularının doğallığının da çok şey kattığı film büyük şehrin griliği ile dağların aydınlığı arasındaki zıtlığı da başarı ile kullanıyor ve başlarda oldukçka mutsuz ve depresif görünen kahramanımızın dönüşte daha huzurlu görünen halini de gezi boyunca tanık olduğu ve saptadığı doğallığa bağlıyor adeta. Tüm o yüksek ve çirkin apartmanların karşısında doğanın sunduğu müthiş güzellikler, bu iki farklı mekanda yaşayan insanların ölüme olan farklı bakışlarının da nedeni gibi sunuluyor sanki filmde. Ölüleri dirilten şarkının sembolik sonucu ise çağdaş insanın kapılıp gittiği girdaba bir cevap.

Amerika’daki bir dosta yazılan bu mektubu dünyanın içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik yozlaşmanın temel sorumlusu olan kapitalist politikaların baş savunucu ABD’nin kendisine yazılmış bir mektup olarak görmeli aslında. Daha uzun yaşamaya, daha çok kazanmaya ve bireyselliğe faşizan bir hırsla yaklaşan bir topluma uzak diyarlardan yazılan ve ona benzemekten korkan ama durdurulamaz değişimin de farkında olan insanların oluşturduğu bir mektup. Hikâyedeki o kısacık “seni seviyorum Ivan” anı kadar sıcak ve tedirgin bir umut ile yazılmış bir mektup.

(“Letter to America” – “Amerika’ya Mektup”)

The Odd Couple – Gene Saks (1968)

“Aynı evde yaşayan iki bekâr adamın evi annemin evinden daha temiz olmamalı”

Biri boşanmış diğeri karısından boşanmak üzere olan iki poker arkadaşının aynı evi paylaşmaya başlamaları ile gelişen olayların hikâyesi.

Neil Simon’ın aynı adı taşıyan ve daha sonra televizyon dizisi haline de getirilmiş olan oyunundan uyarlanan eğlenceli bir film. Tam otuz yıl sonra devamı da çekilen film 60’lar Amerikan sinemasının en komik eserlerinden biri ve baş rollerdeki Walter Matthau ve Jack Lemmon’ın oyunlarının katkısı ile de kendisini keyifle seyrettiriyor. Simon’ın kendi oyunundan uyarladığı senaryo sıkı bir komedinin kaynağı olmuş ve film bugün de ilk çekildiği gündeki kadar taze görünüyor.

Matthau ve Lemmon sinema tarihinde toplam on kez birlikte oynamışlar ve bu ikinci birlikteliklerinde de hayli keyifli bir performans veriyorlar. Lemmon’a daha fazla avantaj sağlar görünen senaryonun dört dörtlük olduğunu söylemek gerek öncelikle. Tiyatro havasını özellikle kırmaya gayret eder görünmeyen ama dinamik anlatımı ve başarılı bir kurgu ile filme sinemasal bir tat katmayı başaran yönetmen Gene Saks’ın becerisi ve elbette Simon’ın hayli sağlam ve komik senaryosu ile birlikte bu iki oyuncunun performansları filmi sürüklüyor. Taban tabana zıt iki erkek karakterin birlikte yaşamaya başladıktan bir süre sonra kendilerini klasik “aile” kavgalarının tarafları olarak bulduğu filmde Lemmon ve Matthau özellikle ikili sahnelerinde gerçekten döktürüyorlar. Onlara hayli katkı sağlayan tüm yan karakterler ile birlikte film aralıksız bir gülümseme ve sık sık da kahkaha ile izlenen türden bir eserin tadını taşıyor. Lemmon’ın açılıştaki tek kişilik şovu ile daha en baştan seyirciyi yanına çekmeyi başaran film senaryo, yönetim ve oyunculuk gibi üç temel alanda sağlam öğelere sahip olunca ortaya çıkan da böyle başarılı bir sonuç oluyor doğal olarak.

Neal Hefti’nin bir yerlerde mutlaka kulağınıza çalınmış olan keyifli müziği eşliğinde anlatılan hikâye poker masasındaki erkekler arasında geçen tüm sahneler, Lemmon’ın lokantadaki “küçük rahatsızlıkları” ve Lemmon ile Matthau arasındaki karakter zıtlıklarından kaynaklanan tüm bölümler gibi eğlenmeyi garanti eden anlara sahip. Elbette akşam eve geç kalan Matthau’ya Lemmon’ın tepki gösterdiği sahnedeki diyalogları (ve bu diyalogların tipik bir karı koca kavgasındakiler kadar gerçekçiliği) ve finaldeki son kavga ve “ayrılık” sahnesini de unutmamalı. Lemmon karakterinde birisinin tüm o titizliği ve kontrol merakı ile diğer dört erkek ile etrafı pisliğin götürdüğü bir evde nasıl poker arkadaşılığı yapabildiğine takılmamak gerek. Belki tam da bu nedenle film Lemmon’ı poker masasına otururken hiç göstermiyor. Sadece yedi sinema filmi çekmiş olan Gene Saks sinema tarihine başyapıtlar bırakmış bir yönetmen değil ve bu filmin de onun en iyi filmi olduğu rahatça söylenebilir ama sonuçta senaryo ne gerektiriyorsa onu aynen uygulamış bu filmde ve ortaya hem sinemanın hem de ilkine zaman zaman hayli ağır basacak şekilde tiyatronun tadını taşıyan bir eser koymayı başarmış. Evet, belki tam bir sinema başarısı değil ortaya çıkan ama sonuç başarılı bir klasik komedi olduktan sonra oyuna fazlası ile bağlı kalınmış olması ne farkeder?

(“Garip Bir Çift”)

The Boston Strangler – Richard Fleischer (1968)

“Vergi gelirlerinin yüzde kırk dördünü öldürmeye harcayan bir toplumdan başka ne bekleyebilirsin ki?”

60’lı yılların başında Boston’da on üç kadını öldürmekten sorumlu tutulan bir adamın gerçeklerden esinlenen hikâyesi.

Amerikalı yönetmen Richard Fleischer’dan “stilize” kelimesinin tam anlamı ile hakkını veren ilginç bir çalışma. Fleischer filmografisindeki genellikle ana anakım sinemasının kalıplarının içinde çektiği diğer filmlerinin aksine burada dönemin ticari sinemasına oldukça uzak düşen bir tarz ve bolca kullanılan “split screen” tekniği ile filmine oldukça değişik bir hava katmış. Ortaya çıkan bir başyapıt değil ama kesinlikle farklı ve ilgiye değer bir film.

Filmin nerede ise yarı süresi boyunca perdede birden fazla (ve çoğu eş zamanlı çekilip aynı olayı görüntüleyen) görüntü var ve yönetmen bu tekniği zaman zaman hayli ustalıkla kullanıyor. Örneğin cinayet sahnelerinin çoğunda perdede iki ayrı görüntü var: Birinde kurbanına yaklaşan katili, diğerinde ise kurbanı gösteren görüntüler bunlar ve bu yöntem kullanıldığı sahnelerin etkisini hayli artırıyor. Bununla birlikte filmin diğer anlarında da yönetmen zaman zaman dışına ve hayli ustalıkla çıkmayı başarsa da genellikle klasik anlatım kalıplarının içinde kalıyor ve bu tercih de farklı sahnelerin birbiri ile yeterince kaynaşamamasına neden oluyor. Filmin kimi yine kullanılan teknikten (örneğin perdenin yarısı karartırlırken diğer yarısında dikkatimizi vermemiz beklenen bir görüntünün olması gibi) kimi ise senaryodan kaynaklanan başka farklılıkları da var. Örneğin filmin eşcinsel kültürüne yer veren kimi sahneleri klasik ticari sinemada o dönemde pek görülmeyen kareleri karşımıza getiriyor. Ayrıca baş roldeki Tony Curtis’in yüzünün filmin nerede ise ilk bir saat boyunca hiç görünmemesi de kayda değer bir farklılık olarak gösteriyor kendisini. Özetle az da olsa el kamerasının da kullanıldığı film öncelikle stilize tekniği ile ilgiyi hak ediyor.

Hemen tüm cinayet sahneleri ve örneğin seri cinayetlerden paniğe kapılan Boston’lu kadınların aldıkları tedbirleri yine “split screen” tekniği ile gösteren sahneleri gibi pek çok çekici bölümü var filmin. Buna karşılık filmin son bölümlerindeki ve gerçek hikâye ile de ilgisi olmayan çift kişiliğin analizi sahneleri filmin temposunu düşüren ve beyaz fon önünde çekilmiş görünen kimi stilize sahnelerine rağmen yeterince çarpıcı olamayan bölümler ve bu sahneler filmin ortalamasını da aşağıya çekiyor. Tony Curtis’in iyice ön plana çıktığı bu sahnelerde Curtis kendi standartlarının üzerinde bir oyunculuk verse de sonuçta bu rol için en doğru isim olmadığını sık sık gösteriyor. Örneğin kesintisiz tek çekimle gerçekleştirilen ve onun ne olduğunu ve ne yaptığını hatırlamaya çalıştığı sahne parlak bir performans sunmak için ciddi bir potansiyele sahip ama Curtis bu fırsat harcıyor gibi. Henry Fonda ve George Kennedy gibi iki tecrübeli isim ise en doğru ifade ile dikkat çekmeden görevlerini yapmışlar sadece.

Açılış jeneriğinden başlayarak farklılığını gösteren bu film filmografisinde “Conan the Destroyer” veya “Red Sonja” gibi eserler olan Richard Fleischer’dan beklenmeyecek tarzı ile 60’lar sinemasının ilginç örneklerinden biri. Özellikle sinefillerin mutlaka görmesi gereken türden bir çalışma ve seyredeni mutlu edeceği açık.

(“Boston Canavarı”)

The Italian Job – Peter Collinson (1969)

“Arabanın sadece lanet kapılarını havaya uçurman gerekiyordu”

Fiat’a ait altınları Torino cadelerinde yarattıkları trafik sıkışıklığından yararlanarak çalma planlarını gerçekleştirmeye çalışan İngilizlerin hikayesi.

Çekildiği tarihte belirli bir ilgi toplamış olsa da asıl kült statüsünü zaman içinde kazanan ve “caper” adı ile bilinen bir türün parlak örneklerinden biri. Polisiye hikâyelerde polislerin ikinci derece önemli olduğu ve bazen hiç görünmedikleri, mizah duygusunu taşıyan ve hepsinden önemlisi zekâ dolu bir planın sonucu olan suçları ve özellikle de soygunları kapsayan eserlere verilen bir isim “camper”. Bu film de sadece İngilizlerin yapageldiği ve Amerikalıların yapamayacağı türden bir çalışma ve bugün de ilgi ile seyredilebilir. 2003’te daha büyük, daha gürültülü ve daha görkemli bir yeniden çevrimi de yapılan film tam anlamı ile bir klasik.

Müziklerini Quincy Jones’un hazırladığı film onun bestelediği ve dönemin ünlü isimlerinden Matt Monro’nun seslendirdiği tipik bir 60’lar şarkısı olan “On Days Like These” ile başlıyor ve bu sahne dönemin yine tipik üstü açık spor arabalarından birinde ve tipik bir Avrupa manzarası içinde seyahat eden bir adamın kazası ile sona eriyor. Ünlü görüntü yönetmeni Douglas Slocombe’un kareleri bir yandan zaman zaman turistik görüntüleri getiriyor gibi karşımıza ama bu görüntüler tam da filmin ihtiyaç duyduğu türden. Zeki, yakışıklı ve çapkın kahramanımıza (Michael Caine) bu şık görüntüler çok iyi uyuyor ve filmin “parlaklığını” destekliyor. Bu parlaklığın görüntüler kadar temel bir başka kaynağı da arabalar elbette. Meraklısını hayli cezbedecek dönemin tüm o görkemli ve şık arabalarının yanı sıra elbette filmde hayli önemli yer tutan Mini Cooper’lar nerede ise filmin başrollerinden birinin sahibi gibi görünüyor. Artık klasikler arasına girmiş olan, Torino sokaklarındaki merdivenlerden evlerin ve fabrikaların çatılarına kadar uzanan ve belki bugünün ölçülerine göre gösterişsiz ama kesinlikle eğlenceli takip sahneleri ve filmin büyük bir kısmında görünmeleri ile tüm o arabalar bu filmi tam bir araba filmi haline getiriyor.

Michael Caine, Noel Coward, Raf Vallone ve Rossano Brazzi gibi ünlü isimlerin yanında daha sonraları kişisel şovları ile ün kazanan Benny Hill’in de yer aldığı film parlak oyuncu kadrosundan da sonuna kadar yararlanıyor. Coward’ın tüm o hapishane sahneleri örneğin hayli parlak ve eğlenceli. Hapishanedeki tuvalet töreni veya kutlama sahneleri gibi İngiliz mizahını sonuna kadar kullanan bölümleri olan filmde elbette tüm o trafik kaosu içindeki soygun sahnesi başta olmak üzere yaşlı kadınla sohbetten baştaki Mafya tuzağına kadar kesinlikle eğlenmeyi garanti eden daha pek çok sahne var. Kimi anları ile uzun ve diyalogları olan bir Benny Hill programı havasını da taşıyan ama bunu kesinlikle lehine kullanan bir film karşımızdaki. Bu parlak anların yanında filmin bir temel eksiği yine de kendisini gösteriyor. Senaryo tüm bu saydıklarımın başarısının büyüsüne kapılıp elle tutulur bir karakter analizi yapmak veya kahramanlarını daha elle tutulur hale getirmek konularında bir çabanın peşine düşmemiş gibi görünüyor. Eleştiriye açık bir diğer konu ise filmin kırmızı, beyaz ve mavi arabaları ile sık sık vurgulanan İngiliz milliyetçiliği. “İngilizler diğerlerine ama özellikle de İtalyanlara karşı” türünden bir senaryosu var filmin.

Günümüz sinemasının hep daha fazlasını talep eden seyircisi için belki bugün biraz fazla yalın görünebilir ama oyuncuları, hikâyesi, aksamayan temposu, müziği/şarkıları ve “fazla İngiliz” havası ile görülmesi gerekli bu filmin kadınların “doğal” bir şekilde ikinci planda olduğu ve her şeyin erkeklerin hizmetinde olduğu bir erkek filmi olduğunu da unutmamalı. Hani sanki tüm hikâye erkeklerin kendi aralarında yaptıkları bir muhabbetin film karelerine dökülmüş hali gibi. Özellikle bir devam filmi düşünülerek belirsiz bırakılan sonu ise bir yandan bir yarım kalmışlık duygusu yaratıyor ama öte yandan bu filmin havasına çok uyan, mizahını destekleyen bir yarıda kalmışlık.

(“İtalyan Usulü Soygun”)