“Senden korkuyorum. Herkes senden korkuyor. Bunu anlamıyor musun?”
İki yıl kaldığı cezaevinden evine dönen bir gencin, işlediği suçu kasaba halkının unutmadığını anlaması ile yaşananların hikâyesi.
İsveçli-Polonyalı yönetmen Magnus von Horn’un ilk uzun metrajlı yönetmenliğine imza attığı ve İsveç, Polonya ve Fransa ortak yapımı olarak çekilen filmin senaryosunu da kendisi yazmış. Aldığı pek çok ödülün yanında Cannes’da Altın Kamera adayı da olan yapıt çok ciddi bir suçu çocuk denecek yaşta işleyen bir genç adamın, cezaevindeki iki yıldan sonra ailesinin yanına dönmesini ve eyleminin bıraktığı kalıcı izle yüzleşmek zorunda kalmasını anlatıyor. Affetmenin hiç de kolay olmadığını, maskülenliği ve suç/ceza kavramlarının ve şiddetin doğasının karmaşık yapısını düşünmesi için seyirciyi teşvik eden film bunu herhangi bir kışkırtıcılık tuzağına düşmeden yapıyor ve sade sinema diliyle de ilgiyi hak ediyor.
“Uyurgezer gibi göründüğümü söylediler. Ne yaptığımın farkında değilmişim; ama her şeyi hatırlıyorum” açıklamasını yapıyor John (Ulrik Munther) suç ânı ile ilgili bir soruya. Genç oğlanı öykünün başında valizini toplarken görüyoruz. İşlediği o suç nedeni ile gönderildiği yerden (klasik bir cezaevinden çok ıslah evi gibi bir yerdir burası daha sonra anlayacağımız üzere) evine dönmektedir. Çok büyük bir suçtur işlediği ama yaşının on sekizden küçük olması nedeni ile kısa bir süre yoksun kalmıştır özgürlüğünden. Tahmin ettiği muhtemel tepkilere rağmen evine, kasabasına ve okuluna geri döner John ve beklenenler gerçekleşir.
Magnus von Horn bu ilk uzun metrajlı filminde zor bir konuyu ele almış ve ana karakteri, suçunu mazur gösterebilecek herhangi bir gerekçeden de yoksun bırakarak daha da zorlaştırmış öyküsünü. Karşımızda alışılagelen anlamda bir “suça sürüklenen çocuk” yok, pişmanlık ya da vicdan azabı tek bir sahne dışında sergilenmiyor ve orada da farklı anlamlara çekilebilecek şekilde karşımıza çıkıyor, ve hikâyenin kahramanının adeta sessizce kabul edilmeyi beklemek dışında bir çabası görünmüyor. Senaryodaki bu tercihler John ile bir şekilde özdeşleşmeyi, hatta onu anlamayı özellikle zorlaştırıyor ve bu da Horn’un güç olanı seçtiğini gösteriyor bize. Babanın (Mats Blomgren) John’u ve ondan yaşça küçük olan oğlunu (Alexander Nordgren) eğitme şekli bir parça sertlik de barındırıyor ama bunun John’un eyleminde doğrudan bir etkisi olabileceğini ima dahi etmeyerek, korkunç eyleme bir gerekçe bulmaya çalışacaklara da yardımcı olmuyor film. Bu tercihlerin bir yandan filme katkı sağladığı açık ama öte yandan bu denli tarafsız bir yerde durmasının bir sonra hikâyeyi sıkıştırdığını da söylemek gerekiyor.
Babası ile John’un yaşananları hiç konuşmaması ve “Beni burada istemiyorsun” gibi duygusal bir sözün ancak bir kriz anında söylenebilmesi yaraların, özellikle de derin yaraların üzerinin örtülmesinin bir çözüm olmadığını gösteriyor. Susmanın ve sabırlı davranmanın affedilmek için yeterli olmadığını farklı örneklerle anlatan filmde babayı açılış sahnesinde cezaevinden çıkan oğlunu kucaklarken gördüğümüz gibi, onu korumak için yalan da söylüyor ama yine başlardaki “emniyet kemeri takmama cezası”, yemek masası kuralları vs. aslında bir yandan da, dile getirilmeyen rahatsızlığın ve öfkenin bir şekilde dışavurumunun sonucu. Dört erkekten (baba, iki oğlu, yaşlı ve hasta büyükbaba (Wieslaw Komasa)) oluşan bir yaşam ortamında bir kadın figürünün yokluğu (nedeni hiç açıklanmıyor) ve bu yüzden tüm yükün babanın üzerinde olması onun kimi davranışlarının da açıklayıcısı ama John’un şiddet eyleminin doğrudan bir açıklaması olarak sunulmuyor bu durum. Dolayısı ile ortada sadece maskülenlik eleştirisi, daha doğrusu erkeklerin, eylemleri ile duyguları arasında bağlantıların kadınlarınkine kıyaslandığında çok daha gevşek olması saptaması kalıyor.
Filmlerinde özellikle genç suçluları sık sık ele alan bir sinemacı Magnus van Horn. Ünlü Lodz Sinema Okulu’ndan mezun olduğu Polonya’ya yerleştiğinde başından geçen ve şiddet içeren bir hırsızlık vakasının da bunda etkisi var muhtemelen. İlk yönetmenlik çalışmasına imza attığı, 2007 tarihli kısa filmi “Radek”te eski bir mahkûmu, 2008’de çektiği kısa filmi ”Echo”da arkadaşlarını öldüren iki genç adamı, 2011’de çektiği “Utan Snö” adlı kısa filmindeyse cinayet işleyen ergenlik çağındaki erkekleri anlatmıştı Horn. Bu ilk uzun metrajlı filmi için araştırma yaparken, kız arkadaşını öldüren ve böyle bir suçu nasıl işleyebildiğini kendisinin de bilemediğini söyleyen ergenlik çağındaki bir oğlanın davası ile karşı karşıya gelmiş yönetmen ve o dava üzerinden ilerlemiş senaryosunu yazarken. Ortaya çıkan sonuç duygusal açıdan seyirciyi asla manipüle etmeyen bir çalışma olmuş; öyle ki sonlara doğru John’un duygusal patlamasına tanık olduğumuz sahne o ana kadarki soğuklukla güçlü bir zıtlık yaratıyor ve gerçekten etkiliyor seyiciyi. Bu sahnede John’u yerde cenin pozisyonunda görmemiz, kadının (annenin) ortada olmamasına ve ona duyulan özleme bir gönderme olarak görülebilir. Senaryonun, sergilediği soruna çözüm olarak erkeklerin en başa dönerek, yeniden kurgulanmaları gerektiğini öne sürdüğünü söylemek de mümkün. Başta Ulrik Munther (hem bir çocuğu hem sertliği barındıran yüz ifadesi karakterine çok uygun) ve Mats Blomgren olmak üzere tüm oyuncuların doğal performansları ile göz doldurdukları filmde Loa Ek’in canlandırdığı kız arkadaş karakterinin -işlevi anlaşılır olsa da- eylemlerinin yeterince ikna edici çizilemediğini de söylemek gerekiyor. Lukasz Zal imzalı ve John’un yalnızlık ve etrafını saran soğukluğu çok iyi yansıtan görüntü çalışmasını da artıları arasına katmamız gereken filmde soruları soran, dizginlenen duyguların açığa çıkmasını sağlayan ve kendi duygularını ifade etmekten çekinmeyen karakterlerin hep kadınlar olması da çok önemli kuşkusuz.
Finalinde seyirciyi o ana kadar anlattıkları ile baş başa bırakan ve kolay sonuçlardan kaçınan film, büyük bir suçun küçük toplumlar üzerindeki etkisini ve çağdaş toplumsal normların, hoşgörünün ve modern rehabilitasyon yöntemlerinin çözüm üretmekte tıkanıp kaldıklarını hatırlatan ve bu bağlamda bir uyarı vazifesi de gören bir çalışma. Erkeklerin eylemlerinin duygularından kopukluğu ve bunun yol açabildiği “anlamsız şiddet” eylemleri üzerine ilgiyi hak eden bir çalışma, özet olarak.
(“The Here After” – “Bundan Sonra”)