“Zengin şerefsizler nasıl köşeyi dönüyor, biliyor musun? Bizim gibi züğürtleri yolarak. Öyle işte. Yolmaya devam, kardeşim!”
Siyah bir politikacının kampanya gecesinde yapılan bağışları soyan bir çetenin peşine düşen biri beyaz biri siyah iki dedektifin hikâyesi.
Orville H. Hampton’ın orijinal senaryosundan Arthur Marks’ın yönettiği bir ABD yapımı. 1970’li yıllarda bolca çekilen “blaxploitation” türünden bir film olan yapıt, Quentin Tarantino’nun ilgisi ile yaklaşık 25 yıl sonra yeniden sinemasevelerin gündemine girmişti. Türünün tüm özelliklerini taşıyan ve sinema değeri açısından belki çok önemli olmasa da, ABD’deki ırk ayrımı ve ırklar arası ilişkiler üzerinden seyirciyi hem bilgilendiren hem de olay örgüsü ile şaşırtan içeriği ve aksiyonu ile ilgi çekebilecek ve özellikle polisiyeseverleri kendisine çekebilecek bir sinema eseri.
Cambridge sözlüğü “blaxploitation” sözcüğü için şu açıklamayı veriyor: “Amerikan sinemasında bir tür. Genellikle ucuza mâl olan ve yüksek bir sanatsal değer içermeyen, siyah oyuncuların yer aldığı ve siyah seyirciyi hedefleyen filmlerin yer aldığı ve 1970’lerde popüler olan tür”. Açıkçası sadece bu film özelinde düşünüldüğünde bile çok doğru bir tanımlama bu. Her ne kadar sözlükteki tanımında belirtilmemişse de türün önemli özelliklerinden biri de siyahlarla ilgili klişeleşen kalıpların bolca kullanılması ve hikâyelerin çoğunlukla suç üzerine olmasıydı ve filmimiz bunlara da uyuyor tam olarak. Valiliğe adaylığını koyan bir siyah politikacı için düzenlenen bir kampanya ve bağış gecesinde toplanan tüm nakit paranın ve mücevherlerin çalınmasını ve hırsızların peşine düşen polislerin oldukça politik bir boyut kazanan olayın arkasındaki gizemi çözmeye çalışmalarını anlatıyor temel olarak bu film. Soygunu politik kılan, olayın bir politikacı için düzenlenen bir gecede gerçekleşmesi değil asıl olarak; soygunu kimin hangi amaçla gerçekleştirdiği üzerine doğan tartışmalar yaşananları ve sonrasını politik bir boyuta taşıyor. Merkezinde ağırlıklı olarak siyahların yaşadığı Detroit’teki soygun ile ilgili bilgi veren polis amirine siyah bir gazetecinin sorusundan muhafazakâr beyazların teorilerine herkes olayı kendisini ait hissettiği gruba karşı işlenmiş bir suç olarak değerlendiriyor. Eyalette ilk defa bir siyahın vali olmasınının engellemeye çalışıldığını düşünen siyahlar soygun sırasında neden etrafta hiç polis olmadığını sorguluyorlar örneğin. Beyazların bir kısmı soygunu yapanların siyah olduğunu ve amacın beyazları ırkçılıkla suçlamak için bir neden yaratmak olduğuna inanırken, bir kısmı da bunun suç dünyasının ana aktörleri olan siyahların işlediği âdi bir suç olduğunu düşünüyor. Hikâyenin sonuna kadar bu tartışmayı hep beraberinde taşıyor film ve karakterlerinden biri açısından belirsiz bıraktığı finali ile de gizemini uzun süre koruyor.
Aslında ilk sahne sadece ırklar üzerinden değil, sınıf farkları üzerinden de ilerleyen bir hikâye seyredeceğimiz havasını yaratıyor ama bu izlenimi -tamamen olmasa bile- süratle terk ediyor film. Şık kıyafetler içindeki ve tamamı siyah olan zenginlerin katıldığı bir etkinliğe gelenleri izleyen iki evsiz görünümlü siyahın bu yazının girişinde yer alan sözleri ırktan bağımsız olarak zengin ve yoksul farkını işaret ediyor bize ve öne çıkarılan ırka dayalı kimliklerin ırktan bağımsız bir sömürü üzerine kurulu düzeni gizlemeye de yardımcı olduğunu hatırlatıyor. Ne var ki bu çekici tema üzerinden ilerlemeyi seçmiyor hikâye ve türünün tüm kalıp ve klişeleri ile tam bir “blaxploitation” filmi olmayı tercih ediyor. Buna karşılık politikacıların, bir başka ifade ile söylersek kurulu düzenin temsilcilerinin içinde bulundukları yozlaşmayı ve iktidarı kurmak ve muhafaza etmek için din de dahil tüm araçlardan yararlanmalarını seyircinin karşısına getiriyor en azından. Bu bağlamda değerlendirince, belki seyrettiklerimiz çok yeni olmasa da, en azından filmin eleştirel bir yanı olduğu söylenebilir rahatlıkla.
Filmin adındaki 9000 o tarihlerde Detroit polisi tarafından bir polisin vurulduğunu belirtmek kullanılan ve bugün artık geçerli olmayan bir kod. Hikâye farklı ırklardan iki polisin başta pek gönüllü olmayan iş birliği ile vakanın tüm komplo teorilerinden farklı bir şekilde çözülmesini anlatırken, bu iki karakteri özel hayatları ile birlikte göstermeyi hedefliyor ama filmin genel havasına uygun bir şekilde çok da detaylı ve ince düşünülmüş bir anlatım yok burada. Kamera hareketlerinde ve Arthur Marks’ın yönetmenliğindeki sertlik ve ucuzluk hikâyenin içeriğinde de kendisini gösteriyor bir bakıma; kimi zorlama tesadüfler, açık pencereden görülen erotik sahnenin gereksizliği, vurulan bir karakterin anlatımı ile geri dönüş, ölmeden önce yapılan son konuşmalar ve Alex Rocco’nunki dışındaki oyunculukların vasatın ötesine geçememesi de eklenebilir filmin zayıflıkları arasına. Hayli uzun ve kötü adamların polis tarafından tek tek ele geçirildiği sahnenin sıradanlığı ile de seyircisini yorabilecek olan film tüm bu kusurlarına rağmen soygunu kimin ne amaçla yaptığı konusunda gizemini koruyabilmesi ve her iki taraftaki komplo teorisyenlerini boşa çıkarması, 70’li yılların havasını soul müzik de dahil olmak üzere önümüze getirerek yarattığı nostalji duygusu, ABD’nin doğasında yer alan ırkçılığı ve bunun çözümsüzlüğünü göstermesi ve ilginç Bassett karakteri (beyaz dedektif) ile ilgi toplayabilecek bir yapıt.
(“Kara Bela”)
“Yeni bir rejim geldiğinde önce, “her şey çok güzel olacak” der. Sonra, “çok kötü olacak” der. En sonunda da, ”suçluları yakalayın” der. Peki suçlu kim? Kim? Size soruyorum, kim suçlu?”
İskoç yazar Robert Louis Stevenson’ın 1886 tarihli ve edebiyatın klasiklerinden birine dönüşen romanı. “Gotik roman” denen korku türünün en parlak örneklerinden biri olan kitap okumayanların bile bildiği, günlük dile çift kişiliği (birbirine taban tabana zıt kişilikleri) tanımlamak için kullanılan “Jekyll ve Hyde gibi” kavramını sokan popüler bir yapıt. Bilinen 120’den fazla sinema uyarlaması olan kitap ilk satırından sonuncusuna kadar okuyucunun ilgisini hep – ve giderek artan bir düzeyde- canlı tutarken, Henry Jekyll adındaki doktor arkadaşının ve onunla tuhaf bir ilişkisi olan Edward Hyde’ın gizemlerini anlamaya çalışan bir noterin hikâyesini anlatıyor. Mektuplar üzerinden farklı anlatıcılar kullanan kitap finalde Jekyll’ın uzun itirafı ile, olan bitenlerin arkasındaki sırrı açıklıyor okuyucuya. Finali dahil, konusunu bilseniz bile okuma keyfinin hiç azalmayacağı türden bir kitap bu ve insan ruhunun karmaşık yapısına popüler ama kesinlikle dikkate değer bir bakış atan bir klasik.
“Yıllarca düşlediğin bir ânı tam da geldiğinde kaçırırsın her nasılsa. Alevlerin arasından uzatıp elini yakalamalısın onu, yoksa ebediyen kaybedebilirsin. Ben yakaladım. Annem de. Asla arkamıza bakmadık”