The Andromeda Strain – Robert Wise (1971)

“Kimyasal tepkime olmadan hayat olmaz ama bu organizma ürüyor, büyüyor!”

Bir kasabada yaşayanları toplu halde öldüren hastalığın ne olduğunu bulmaya çalışan dört bilim insanının hikâyesi.

Pek çok eseri sinema ve televizyona uyarlanan Amerikalı yazar ve senarist Michael Crichton’un aynı adlı ve 1969 tarihli romanından sinemaya aktarılan bir ABD yapımı. Nelson Giddick’in senaryosundan Robert Wise’ın çektiği film uzay araştırmalarından dönen askerî bir uydu ile dünyaya gelen bir mikroorganizmanın neden olduğu ölümleri araştıran bilim insanlarının hastalığın bir salgına dönüşmemesi için gösterdikleri insanüstü çabanın hikâyesini anlatıyor temel olarak ve klasik anlamdaki aksiyondan uzak dururken, başından sonuna kadar hayli çekici bir gerilim duygusu ile oldukça üst bir düzeye ulaşıyor. CGI teknolojisinin olmadığı yıllara ait bir yapıt olarak ve döneminin mevcut efekt teknolojilerine de pek yüz vermeyerek oldukça gerçekçi ve -içinde bulunduğumuz Covid-19 döneminde gücü daha da artan- etkileyici bir film bu. Elle tutulur bir hikâyesi olan, anlamsız bir aksiyonun peşinde koşmayan ve “Bir yenisinin olmayacağının ne garantisi var?” gibi özellikle de bugünlerde çok daha doğru görünen bir sorusu olan film Amerikan sinemasının saygın bilim kurgularından biri.

Michael Crichton’un 2008 yılında bir televizyon dizisine de ilham veren ve “tekno-gerilim” türüne sokulan romanı kendi adı ile yazdığı ilk, toplamda ise altıncı romanı ve New York Times’ın Çok Satanlar Listesi’ne girecek kadar da popüler olmuş bir eser. Bir başka Amerikalı yazar olan Daniel H. Wilson tarafından 2019’da yayımlanan “The Andromeda Evolution” adlı bir devamı da olan kitap ve ondan uyarlanan bu Robert Wise filmi “düşman”ın uzayın derinliklerinden gelen bir mikroorganizma olduğu bir bilim kurgu. Uzaydan dönen askerî bir uydunun düştüğü kasabada biri bebek biri yaşlı bir adam hariç olmak üzere herkes ölmüştür ve olayı araştırmakla görevlendirilen dört bilim insanı bir yandan ölümlerin nedenini ve kaynağını keşfetmeye çalışırken, öte yandan da iki kişinin hayatta kalmasının sırrını anlamaya uğraşırlar. Kısıtlı bir süreleri vardır çünkü bir salgının kısa bir sürede hızla yayılabileceğinden de endişe edilmektedir. Olayın askerî bir boyutu da vardır ve dört kişi tam bir gizlilik içinde ve bu tür araştırmalar için özel olarak tasarlanmış bir binada çalışacaklardır. Hikâyede -bekleneceği üzere- ordu ve bilim adamları arasında çekişmeye ve hükümetlerin gizli (ve tehlikeli) projelerine bir eleştiride bulunulduğu gibi, başlardaki bir diyalog üzerinden de (kendisini araştırma için almaya gelen askerleri gören eşine “Eminim protestocu öğrencilerdir” diyen adam) 1960’ların özgürlükçü ruhuna ve sistem karşıtı eylemlerine bir cümlelik de olsa selam gönderiyor Wise’ın bu filmi. Resmî amacı, “Uzayda var olabilecek organizmaları toplamak ve bu yeni yaşam biçimlerinin neden olabileceği hastalıkları ve zararları değerlendirmek” olan projenin arkasındaki gerçek amaç üzerinden de bir eleştirisi var filmin ve “Bir yenisinin olmayacağının ne garantisi var?” sorusu ile de bu eleştirisine gerçekçilik katıyor.

Robert Wise’ın yönetmenlik çalışması hikâyeye kazandırılmak istenen belegesel gerçekçiliğine uygun bir ton taşıyor. Kasabayı gezen iki bilim adamının farklı noktalardaki cesetleri gördükleri sahnede “bakan” ve “bakılan”ı eş zamanlı iki farklı görüntüde göstermek gibi küçük oyunlar dışında yalın ve eski Hollywood usulü bir yönetmenlik çalışması yapmış Wise ve bu “aksiyonsuz” bilim kurgunun gerilimini yaratan gizemi öne çıkarmayı tercih etmiş. Biri kadın olan dört bilim insanı karakterinin gerçekçiliğini de iyi değerlendirmiş senaryo; bu tür filmlerde ve özellikle o dönemlerde kadın karakterin daha çok romantizm veya erotizm için kullanılmasının aksine, burada hikâyenin ana unsurlarından biri olması da doğru ve önemli bir seçim. Romanda erkek olan karakterin burada kadına çevrilmesi doğrusu hayli akıllıca olmuş. Öyküsü “Tespit, anlama ve yok etme” olarak özetlenebilecek içeriği ile bir bilimsel süreci anlatan filmde bu sürecin farklı fazları etkileyici ve inandırıclığını hep koruyan sahnelerle anlatılıyor; mikroorganizmanın keşfi ve bu keşfe eşlik eden bilimsel merak, hayranlık, korku ve azmi örneğin, keyifle izliyoruz. Benzer şekilde “5 dakika içinde durdurulması gereken nükleer patlama” sahnesi de tüm o nerede ise sıfır efektli hâli ile oldukça başarılı.

Bilim insanlarını canlandıran Arthur Hill (Dr. Stone), Kate Reid (Dr. Leavitt), James Olson (Dr. Hall) ve David Wayne (Dr. Dutton) karakterlerini sağlam performanslarla karşımıza getirirken; filmin yıldızlara değil, güçlü karakter oyuncularına dayanmayı tercih etmesinin sonucu olarak hikâyenin inandırıcılık düzeyini de yükseltiyorlar. Çıkar çıkmaz büyük bir ilgi gören bir kitaptan uyarlanan film ABD’de bütçesinin iki katı gişe geliri getirerek orta karar bir başarı sağlamış. Stanley Kubrick’in 1968 tarihli başyapıtı “2001: A Space Odyssey” kadar derin bir felsefesi ve onunki kadar gösterişli set tasarımları yok ama yine de Robert Wise’ın bu daha alçak gönüllü yapıtı Covid-19’un da bir kanıtı olduğu gibi daha güncel ve günlük hayata değen konulara odaklanarak belli bir ilgiyi hak ediyor. Yüksek bütçeli filmlerdeki kadar gösterişli değil belki ama dört bilimcinin çalıştığı üssün tasarımı da incelikle düşünülmüş detayları, yalın ve modern görselliği ile ayrıca takdir edilmeyi hak ediyor. Aksiyonu, gürültüsü, patırtısı vs. olmayan film, buna rağmen çekiciliğini hep koruması ve kendine has temposu ile ilgiyi hep canlı tutması ile de önemli ve bilim dışılığın tüm saldırısına karşı bilime ve gerçek bilim adamlarına sıkıca bağlı kalmamız gerektiğini hatırlatan bir çalışma. Wise’ın belgesel havası verdiği bu kurgu yapıt 1970’lerin görülmesi gerekli sinema yapıtlarından biri.

(“Andromeda Esrarı”)

Benimle Tanışmadan Önce – Julian Barnes

İngiliz yazar Julian Barnes’ın 1982 tarihli eseri. Roman bir akademisyen olan tarihçi Graham üzerinden bir insanın ulaştığı uygarlık ve kültür düzeyi ile en ilkel içgüdülerinin (burada saplantılı bir cinsel kıskançlık) çatışmasını mizaha da göz kırpan bir dil ile ele alıyor ve bir erkeğin düştüğü sefil hâli sergiliyor. Yazarın bir edebiyat menajeri olan eşine ithaf ettiği romanın baş karakteri Graham on beş yıldır evli olduğu bir kadını, eskiden filmlerde küçük rollerde yer almış bir kadın için terk ederken, zamanla yeni eşinin filmlerde sevgililerini oynayan erkekler üzerinden ürettiği bir kıskançlık içinde buluyor kendini ve öykü beklenmedik bir şekilde ilerliyor. Man Booker, Somerset Maugham Award ve Geoffrey Faber Memorial Prize’ın da aralarında olduğu prestijli edebiyat ödüllerinin sahibi olan Barnes’ın ironi ile örülü kitabı, işi ve uzmanlığı “geçmiş”le ilgili olan bir erkeğin bir başkasının geçmişine saplanıp kalmasını çekici ve zaman zaman da eğlenceli bir dil ile anlatırken; aşk, seks ve ilişkiler üzerine romantizmden uzak ve karanlık bir portre çiziyor.

Graham’in ortak bir kız çocuklarının da olduğu ilk eşinin oldukça dırdırcı ve çekilmez bir karakter olarak gösterilmesi romanın ele aldığı meseleler açısından çok doğru bir tercih değilmiş gibi görünüyor ama adamın ikinci evliliğinin, ilk zamanlarındaki “mutlu ama evli değil” hissinin 2 yıl sonra “beklenilen bir şekilde evli olduğunu hissetmeye” dönüşmesinin de bir sembolü olduğu gibi, Barnes kitapta mutlu ilişkilerin ya da mutlu evliliklerin imkânsızlığını da anlatıyor aslında. Karakterlerin -başta Graham’in arkadaşı olan Jack olmak üzere- cinsel güdülerin yönettiği ilkel hayatları romanın odağında yer alırken, insanın uygarlık düzeyinde ne kadar ileri giderse gitsin “sürüngensi beyni”nin bir şekilde hep ortaya çıkacağını ifade ediyor Barnes. Yeni eşine karşı hissettiği ve Graham’in kendi tanımı ile “kıskançlık… cinsel kıskançlık” duygusu bir erkeğin, sevdiği kadının onunla tanışmadan önce yaşadıklarının tutsağı olmasının nedeni olurken, daha güçlü görünen kadın karakterlerin aksine, erkekleri çocuksu zayıflıkları ile sergiliyor yazar. Öyle ki erkeklerin sefilliği üzerine bir inceleme olarak bile görmek mümkün romanı.

Graham’in sorgulamalarını (“Niçin kıskançlık vardı?, “Niçin geriye doğru işleyen tek büyük duyguydu kıskançlık?” vs.) okuyucuya da geçiriyor Barnes ve hafif bir tonda başlayıp oldukça sert bir tonla sona eren kitabının meselelerine okuyucuyu da dahil ediyor. Kitaptaki gelişmeler arada bir gerçekçilikten uzaklaşıyor ve özellikle de baş karakterin süratle bir sapkın kıskançlığın içine çekilmesinde bu durum eserin gücüne zarar veriyor çünkü bu sapkınlık romanın temel motifi olarak daha güçlü bir inandırıcılık gerektiriyor. İronik anlatım bir parça dengeliyor bu durumu ve karanlık gelişmeler -her ne kadar beklenen olsa da- ve final bu problemin olumsuz etkisini azaltıyor. Erkek ile kadın rollerinin süratle değiştiği bir dünyada her iki cins ama özellikle de erkekler için bu değişime uyum sağlayabilmenin yüklenilmesi gereken güçlüklerini de ima ettiğini söyleyebileceğimiz eser Barnes’ın en parlak kitaplarından biri olmasa da, oldukça ilginç, eğlenceli ve karanlık içeriği sayesinde keyifle okunabilir.

(“Before She Met Me”)

Le Casse – Henri Verneuil (1971)

“Hiç de değil, aksine oldukça basit bir plan: Eğer işler ters giderse, tekrar bir polis gibi davranırım”

Zengin bir koleksiyoncunun evindeki zümrütleri çalan dört soyguncu ile onların peşine düşen ve kendi planı da olan bir dedektifin hikâyesi.

Amerikalı yazar David Goodis’in 1953 tarihli romanı “The Burglar”dan uyarlanan senaryosunu Henri Verneuil ve Vahé Katcha’nın yazdığı, yönetmenliğini Verneuil’in yaptığı bir Fransa ve İtalya ortak yapımı. 1920’de Tekirdağ’da doğan bir Ermeni olan ve 1924’te ailesi ile birlikte Fransa’ya yerleşen Verneuil Fransız sinemasının aralarında Alain Delon, Jean Gabin ve bu filmin de başrolünde yer alan Jean-Paul Belmondo’nun da olduğu hemen tüm yıldızları ile çalışmış ve özellikle polisiyeleri ile sinemanın seyirciden oldukça ilgi toplayan örneklerine imza atmıştı. Burada uluslararası bir kadro ile çalışmış Verneuil ve biri artık bir klasik kabul edilen aksiyon sahneleri, özellikle Belmondo ve ona eşlik eden Omar Sharif arasındaki sahnelerin eğlenceli içeriği ve 1970’lerin havasını taşıması ile izlenebilir bir sonuç koymuş ortaya. Hikâye ve bazı karakterlerin bu hikâyedeki konumlandırılmalarının yeterince güçlü olmaması ve aksiyon sahnelerinin bir parça uzatılmış görünmesi filme zarar vermiş ama yine de eğlencelik olarak rahatlıkla izlenebilecek bir çalışma bu.

Goodis’in romanı daha önce de uyarlanmış sinemaya: Paul Wendkos’un 1957 tarihli ve roman ile aynı adı taşıyan yapıtı “kara film” türünün parlak örnekleri arasına giremese de belli bir ilgi görmüş seyirciden. Bu filmden 14 yıl sonra çekilen bu Verneuil çalışması ise kara tonu düşürülmüş, eğlencesi artırılmış bir eser ve Belmondo’nun varlığı ile de belli bir ilgiyi hak ediyor. Aynı anda hem İngilizce hem Fransızca olarak iki kez çekilmiş film ve gösterime girdiğinde Fransa’da o tarihe kadar açılış haftasında en yüksek gişe geliri getiren yapıt olmuş. Kadrosunda Fransız, Mısırlı, Amerikalı, İspanyol ve İtalyan oyuncuların olduğu filmin çekimleri Paris’teki birkaç sahne dışında Atina ve Pire’de gerçekleştirilmiş. Kısa birkaç sahne dışında şehirleri turistik görüntülerle kullanmayı tercih etmemiş film ilginç ve doğru bir şekilde. Hikâyenin Yunanistan’da geçtiğinin hiç vurgulanmaması ve hatta bundan sakınılması da benzer bir ilginçlik taşıyor ve bu durum o sırada Yunanistan’da askerî bir yönetim olmasına bağlanmış.

Hikâyenin çok sağlam olmamasını aksiyon sahnelerinin çekiciliği ve özellikle iki başrol oyuncusu arasında geçen sahnelerdeki eğlenceli hava ile dengelemiş Verneuil. Oldukça uzun tutulmuş araç takip sahneleri tehlikeli sahnelerin çoğunda kendisi oynayan Belmondo’nun aksiyon performansı ile özellikle ilgi çekiyor. Resmî makamların verdiği izinle çoğu gerçek trafik akışı içinde çekilen bu bölümler hikâyenin zayıflığını unutturacak güçte. Dedektifin kendi aracı ile hırsızları takip ettiği ve dakikalar boyunca süren sahne kuşkusuz günümüzün görkemli aksiyonları ile boy ölçüşebilecek bir düzeyde değil ama efekt kullanılmaması çekici bir doğallık sağlamış ve hikâyede eksik olan gerçekçilik boyutunu katmış filme. Spagetti westernler için hazırladığı barok ve epik melodilerle bilinen Ennio Morricone de benzer şekilde ve hikâyenin havasına uygun, eğlencesi de olan yalın müziği ile bu gerçekçiliğe katkı sağlayan bir doğallık taşıyan bir çalışma yapmış. Kuşkusuz burada -oyunculuk performansı açısından değil ama- aksiyon becerisi anlamında, Belmondo’nun çok büyük bir payı var. Onun baş kahramanı olduğu bir sahne var ki hem bugün filmin hâlâ hatırlanmasının en önemli nedeni hem de bir sinema yıldızının aldığı en önemli risklerden biri olarak göz kamaştırıyor. Peşindekilerden kaçmak için bir hafriyat kamyonuna atlayan kahramanımızı bu aracın, damperindekilerle birlikte oldukça dik ve taşlarla kaplı bir yerden boşalttığına tanık oluyoruz bu sahnede. Verneuil’in filmin tümünde kendisini gösteren ve özellikle süslenmemiş mizanseni sahnenin gerçek olduğuna (ki gerçek de aslında!) sizi ikna ediyor. Usta Fransız sinemacı Jean Renoir’ın yeğeni ve aktör Pierre Renoir’ın oğlu olan görüntü yönetmeni Claude Renoir’ın kamerası ise sık sık gerçek bir olayı belli bir mesafeden izlediğiniz izlenimini yaratan tercihleri ile bu sahneleri daha da keyifli kılmış.

İlk 10 dakikasında iki cümle dışında tek bir diyalog bile olmayan filmin baştaki kasa açma sahnesinde olduğu gibi olayları sık sık gerçek zamanlı göstermesi de ilginç. Benzer şekilde Belmondo ile Sharif’in ortak sahnelerinin her biri eğlenceli diyalogları ve sözlü çekişmeleri ile ve bir konuşmayı önemli ya da sıradan tüm boyutları ile göstererek, zorlanmış bir havadan uzak duruyor ve böylece hayatın sadece “ilginç” anlarına odaklanan aksiyonlardan farklılaşıyor. Örneğin bir restoranda dedektif baş hırsızla zümrütler üzerine dönen bir pazarlığı yaparken, bir yandan da yerel yemekleri (dolma, imam bayıldı ve musakka!) tanıtıyor. Eğlencesini sadece bu oyuncuların ikili sahnelerinden almıyor film; örneğin açık havadaki bir folklor gösterisinin izleyicilerinin sahnedekileri bırakıp, akan trafik içindeki araç takibini tezahüratlarla seyretmeye dalması hayli eğlenceli. Buna karşılık senaryo çok sağlam değil açıkçası ve olan biten de seyirciyi ikna edecek bir güçte değil. Hırsızlardan birinin neden ekipte yer aldığını gösterecek bir işlevine tanık olamıyoruz ve çalınan zümrütlerin sahibinin bir buluşmaya davet edilmesi bir yere bağlanmadan unutulup gitmiş. Yönetmenin sola yakın duran politik görüşü başka yapıtlarındaki kadar (“I… Comme Icare” (İkarus’un İ’si), “Mille Milliards de Dollars” vb.) önde değil burada ama yine de zümrüt koleksiyonunun sahibi olan karı koca üzerinden bir servet eleştirisi yapmayı iham etmiyor yönetmen. Final üzerinden okuduğumuzda, senaryonun kadın karakterler üzerinden Hollywood filmlerindeki gibi bir ahlâkçılığa kapılmış olmasını da eleştirmeyi ihmal etmemek gerekiyor. Bir kadına atılan tokatların ışığı açma / kapatma esprisine kaynak olması ise -sahnenin gerçekten komik olması bir yana- oldukça yanlış.

(“The Burglars” – “Hırsızlar”)

La Graine et Le Mulet – Abdellatif Kechiche (2007)

“Kuskus tenceresini arabanın bagajında gördüm. Gördüğüme eminim!”

Arap kökenli bir Fransız ailenin hurdaya çıkarılan bir gemiyi bir kuskus restoranına dönüştürmeye çalışmasının hikâyesi.

Senaryosunu Abdellatif Kechiche ve Ghalia Lacroix’nın yazdığı, yönetmenliğini Kechiche’in yaptığı bir Fransa yapımı. Venedik Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan film César’da ise En İyi Film, Yönetmen, Orijinal Senaryo ve Yardımcı Kadın Oyuncu ödülllerini elde etmişti. 35 yıldır çalıştığı işinden yaşlılığı ve işlerin yavaşlaması nedeni ile çıkartılan bir adamın, sökümünde çalıştığı hurda bir gemiyi boşandığı eşi, çocukları, sevgilisi ve onun kızının destekleri ile bir restorana dönüştürme hikâyesini anlatan film hayatın içinden çekilip alınmış kadar doğal görünen ve uzun süresine rağmen bu sayede ilgiyi hep üzerinde tutmayı başaran bir yapıt. 2,5 saatlik süresi boyunca kalabalık bir karakter grubunun konuştuğu, tartıştığı ve çabaladığı film bolca konuşmalı olmasına rağmen eğlencesi, dramı ve son bölüme damgasını vuran gerilimi ile hayli başarılı bir sinema eseri. Yemeğin ve göbek dansının dünyayı kurtarabileceğine seyircisini ikna edecek güçte bir çalışma bu.

Kalabalık bir göçmen ailenin bir portesi bu film ve Kechiche’in filmin her karesine sinen doğal yönetmenlik çalışması ve günlük hayattakilerle birebir örtüşen diyalogları ile Fransız sinemasının son dönemlerdeki en yalın ve gerçek insan hikâyelerinden birini seyretmemizi sağlıyor bu portre. Yakın bir tarihte ayrıldığı eşi ve ondan olan üç kızı ve iki oğlu (ve onların eşleri ve çocukları), otelindeki bir odaya yerleştiği sevgilisi ve onun kızından oluşan geniş bir ailesi var Slimane’ın. Onun kuskus restoranı açma hikâyesi emek sömürüsü, göçmenlik, ihanet, kıskançlık, dayanışma, bürokrasi gibi temalar ve daha pek çok dram ve trajedi ögeleri ile oldukça çekici bir filme dönüşmüş. Bu başarının arkasında pek çok neden var ve bunlardan biri de hiç eksilmeyen doğallık duygusu. Onca karakterinin her birini hak ettikleri derinliklerle ele alıyor film ve tümünün duygularını ve eylemlerini gerçekçiliği hiç kaybolmayan bir atmosferde anlatıyor bize. Konuşmaların hemen hiç kesilmediği bir hikâyeyi seyircinin ilgisini hep ayakta tutacak şekilde anlatabilmek kolay bir iş değil ve bir “kendini iyi hisset” öyküsü olma tuzağına rahatlıkla düşebilecek bir filmi bu denli ilginç kılabilmek kesinlikle ustalık istiyor ve Kechiche bunu hiç aksamadan başarıyor.

Karakterlerini adeta hiçbir yanlarını saklamadan ve olumlu / olumsuz tüm yanları ile çekinmeden ortaya koyabilen bir çalışma bu. Filme o sıcak gerçekçiliği katan da bu yanı olsa gerek. El kamerası kullanımının da katkısı ile, yönetmenin gerçek bir ailenin günlük hayatının içine daldığını ve her şeyi olup bittiği gibi gösterdiğini hissediyorsunuz sürekli olarak. Diyalogların kesintisizliği ve kameranın bir karakterden diğerine sürekli kayıp durduğu sahneler de destekliyor bu havayı ve filmin sahnelerin içeriğini bir “önem kriteri” olmadan olduğu gibi ve gerçek uzunlukları ile karşımıza getirmesi ile, Fransa’da yaşayan bir göçmen ailenin bireylerinin yaşamlarına tüm gerçeklikleri ile tanık olduğunuzu düşünüyorsunuz. Slimane’ın aynı gün içinde hem işini hem de -o ana özgü olsa da- cinsel gücünü kaybetmiş olması üzerinden baktığımızda bir yaşlılık ve iktidarı yitirme hikâyesi olduğunu söylemek de mümkün seyrettiğimizin. Diğer tüm karakterler -olumlu ve olumsuz- farklı duygular arasında gidip gelirken, babanın sık sık başının öne eğik olması ve yüzünde hep bir parça yorgunluğun izlerini taşıması bu kaybetme duygusunu pekiştiriyor hikâye boyunca.

Filmin hemen tüm ikinci yarısı “ne olacak?” sorusu üzerinden üretilen bir gerilimle yüklü ve sinema tarihindeki muhtemelen en işlevsel göbek dansı sahnesi ile zirvesine ulaşan bu gerilim hikâyeye çok büyük bir katkı sağlamış. Burada dayanışmanın ve sevginin sembolü olan dansı icra eden Hafsia Herzi tüm oyuncuların (özellikle de kadın oyuncuların) sağlam bir takım performansı yarattığı filmde öne çıkıyor bu sahnedeki görkemli bir etkileyiciliği olan oyunu ile. Tümü uzun olan her bir sahnenin bir tiyatro oyununun sahnelerini hatırlattığı filmde, özellikle de oyuncuların başarısı ile öne çıkan pek çok bölüm var: Göbek dansı bölümünün de yer aldığı gemi restorandaki davet sahnesi, sürekli kocasının ihanetine uğrayan kadının isyanı, çalınan motosikletinin peşine düşen adam veya annesini davete gitmek için ikna etmeye çalışan genç kız gibi bölümler tüm o hafif görünüm içinde bir dramın ve ciddi konuların nasıl ustalıkla ele alınabildiğini gösteren örneklerden sadece birkaçı. Bir yemeğin (balıklı kuskus) ve göbek dansının dünyayı değilse bile, bir ânı kurtarma gücüne sizi ikna ediyor tüm bu sahneler. Aile olmanın, toplum olmanın ve dayanışmanın zorluklarını ve güzelliklerini hatırlatan film hayatları taklit etmeyip, gerçek hayatları göstermesi ile önemli bir çalışma.

Abdellatif Kechiche’in 2000 tarihli “La Faute à Voltaire” (Kabahat Voltaire’de) filminde de oynayan ve 2006’da hayatını kaybeden Tunuslu oyuncu Mustafa Adouani; yönetmenin yakın dostu olan, bu filmde Gruault karakterini (Hikâyenin başında karşımıza çıkan ve Slimane’ın patronu olan adam) canlandıran ve çekimler sırasında vefat eden Francis Arnaud ve Kechiche’in kendi babasına ithaf edilmiş film. Bu üç ismin ortak bir özelliği var; Kechiche başta babasının oynamasını planlıyormuş Slimane karakterini ama çekimler başlamadan hayatını kaybetmiş babası. Bu kez Adouani’yi düşünmüş yönetmen ve hatta onunla çekimlere başlamış ama bu oyuncu da hastalanıp kısa sürede ölmüş. Arnaud ise yönetmenin ifadesi ile, “sinema tutkusunu ona geçiren” kişi olarak bir baba rolüne sahip olmuş hayatında. İşte kısa süre içinde ardı ardına yitirdiği üç babaya adanan ve kadının klişe tasvirlerin aksine, Doğulu bir aile içindeki gücünü vurgulayan bu yapıtı ile Kechiche hayli kişisel diyebileceğimiz başarılı bir sonuca imza atıyor. Görülmeli!

(“The Secret of the Grain” – “Balıklı Bulgur”)